Nerden Nereye 248



2003 NBA Draftının Sözlü Tarihi -- 2. Bölüm


(İlk bölüm şuradan, bunun orijinali de şurada)

DRAFT GÜNÜ

2003 NBA Draftı, New York'taki meşhur Madison Square Garden'da yapıldı. Lig çevrelerindeki çoğu kişi bu draftı, tarihin en derin draftlarından biri olarak niteliyordu. Bu süreç, dokuz All-Star, bir avuç franchise oyuncusu ve iki Finaller MVP'si çıkmasıyla ve yedi yıl sonra, bu draft sınıfının "gelmiş-geçmiş en iyi" olarak görülmesiyle sonuçlandı.

Paxson: Birkaç takımın 1. sıra için bazı büyük tekliflerle bize geleceğini düşünüyordum. Takas etme ihtimalimiz yoktu, ama takımların denemesini bekliyordum. Belki deneyebilirdim.Ama hiç ciddi bir teklif gelmedi. LeBron ve annesini bir WNBA maçına götürüp yemeğe çıkardık ki, yüzyüze temas sağlanıp, herkes birbirini görsün. Onun için yalandan bir workout ayarladık, daha çok medya içindi.

James: Evde kalacağımı biliyordum. Gidip David Stern'le görüşmek zorunda kalana dek, benim için dingin bir gündü. Bu ânı, sahneye çıkıp o şapkayı takmayı hayal etmiştim. O yüzden oraya çıktığımda biraz huzursuzdum.

Goodwin: Bu, LeBron ve annesi Gloria için özel bir andı. İlk sıradan seçileceğini bilseler de, o anın tadını çıkarmaları hoşuma gitmişti. Hayatta bir kere başa gelebilecek bir şeydi. Sonraki yıl, Dwight Howard'ı temsil ettiğimde, birkaç günlüğüne Orlando Magic'in onu seçeceğini biliyordum, ama seçilene kadar söylemedim, çünkü bu harika bir an.

James, hemen o anda draft modası tarihinin en akılda kalan kıyafetlerinden biri olan, bembeyaz bir takım elbise giymişti. Sonra bir firma, bunu koca kafalı oyuncaklarda kullandı. 

James: Berbat bir takım elbiseydi. Çok boldu, Sevimli Hayalet Casper gibi görünüyordum, bembeyaz. Bunun, Karl Malone'un kravatı, Jalen Rose ve Samaki Walker'ın şapkası gibi, draft tarihinin en akılda kalan draft giysilerinden biri olduğunu biliyorum. Ama ona bakmaya dayanamıyorum.

İlk sırada herhangi bir heyecan yoktu, ama draftın geri kalanı, bu kesinlikten uzaktı.

Ford: Darko'nun New York'taki workout'undan sonra, Pistons onu Detroit'e getirdi ve yine workout'a çıktı. İlki kadar etkileyici olmasa da yine iyiydi ve ona bağlı kalmaya devam ettiler. Will Robinson, Pistons'ın efsanevi scout'uydu. Grant Hill, Joe Dumars ve daha birçoklarını keşfeden kişiydi. Will, Darko'yu genç Wilt Chamberlain'e benzetiyordu. Onun sözlerini alıntılıyorum, ama insanlar her zaman bunları bana atfediyor gibi görünüyor.

Will Robinson (Pistons scout'u, 1976-2003): Darko oyuna hükmedecek. Oyunun hakimi olacak. Yeni bir arena inşa edeceğiz. Böyle bir çocuğu yok edecek tek şey, bir kadındır.
[Mayıs 2003'te ESPN.com'a söylediklerinden. Robinson 2008 yılında vefat etti.]

Ford: Darko'nun en büyük iki ânının, o iki workout olduğu ortaya çıkıyor. Ve bir daha hiçbir workout'u çok kötümser olmadan izleyemedim.

Cornstein: Diğer bütün workout'ları iptal etmiştik. Detroit'e gidiyordu. Kağıt üzerinde harika bir olay gibi görünüyordu. Biz boşluk vardı? Gayet mantıklıydı. O zaman, Larry Brown'ın göreve gelmesinin Darko'yu etkileyeceğini düşünemedik. Yanılmıştık.



Vandeweghe: Cornstein, Darko'nun bizim için workout yapmayacağını, çünkü Detroit'in ardından gideceklerini söyledi. O noktada şaşırmıştım. Biraz şüpheciydim, öyle söyleyelim. Bu konumda olmalısınız, çünkü herkes oyunlar oynamaya çalışıyor. Darko'yu izlemek için New York'a uçtum. Onu Avrupa'da görmüştüm. Bir maçta hiç oynamamıştı, diğerinde de çok az süre bulmuştu. İyi bir fikir edinmek zordu.

Ronzone: Takımlar 2. sıra için bizi aramaya devam ediyordu, her tür paketi teklif ediyorlardı. Carmelo'yla görüşmelerimiz oldu. Chris Bosh bizimle güzel bir workout geçirdi ve onu gerçekten sevdik. Ama Darko'ya odaklanmıştık.

McCosky: Drafta kadar, Pistons'ın sırası gelene kadar, Denver takasla 2. sırayı istedi. Kiki Darko'yu isteyebilirdi. Pistons, Carmelo için o kadar hevesli değildi. Ellerinde Tayshaun Prince vardı ve bir uzuna ihtiyaçları vardı. Eğer Darko'yu takaslasalardı, 3. sıradan Chris Bosh'ı alacaklardı ve Carmelo orada olmayacaktı bile.

Tomasson: Kiki bize açıkça talimat vermedi ama benim daha önce konuştuğum bazı Nuggets yöneticileri, Darko'yu Melo'dan üstün tuttuklarını söylüyordu. Bazı oyuncularla çalışmışlardı ama bence lotaryanın ardından bayağı bir Melo'ya odaklanmışlardı. Lotarya gecesi, Pistons'ın muhtemelen 2. sıra için Darko'yu alacağı haberleri çıkmıştı.

Vandeweghe: 2. sırayı takaslamam için arandım; arkamızdaki takımlar, bu sıra için bizi arıyordu. Detroit'in ne yapacağından emin değildim ve bütün opsiyonları incelemek istiyordum.

Anthony: Bana biri tarafından hızlıca, 2. sırada Pistons tarafından seçileceğim söylendi. Ama bir şeyler oldu. Bugüne kadar, hâlâ ne olduğunu bilmiyorum.

Ford: Bilinmeyenin bilineni gölgede bırakması sadece bir anlıktı. Genç genel menajerlerin çoğunda bu uluslararası heves vardı. Sonraki Dirk'ü bulma tutkusu bulunuyordu. NBA çevreleri, Avrupalı oyuncuların burada oynayabileceğini fark ediyordu. Scoutlar AAU sistemi yüzünden Amerika'da basketbolun halinden sızlanıyordu; ve işte ortada çok yetenekli ve çalışkan Avrupalı oyuncular vardı. Scoutlar Avrupa'ya hücum ediyordu. Jerry West sürekli beni arayıp Darko'nun neden bu kadar üstün tutulduğunu soran biriydi. Onun yabancı düşmanı olduğunu düşünüyordum. Eski kafalıydı işte.

West: Biz kendi araştırmamızı yapmıştık. 2. sıradan Darko'yu almak mümkün değildi.

Pistons, elbette, draft tarihinin en büyük hatalarından biri olacak şekilde, Milicic'i seçti. Pistons'la 3 sezondan az zaman geçirip, 96 maçta 2 sayı-2 ribaunddan düşük bir ortalama tutturdu. 5 farklı takımda daha oynayıp, bir sezonda 7 sayı-6 ribaund barajını hiç geçemeden, sönük bir kariyere imza attı.

Dumars: Kesinlikle bir hataydı. Bunun hakkında bir tez yazabilirim. Darko'yu seçtikten sonra, o andan itibaren, draftta seçtiğimiz oyuncuların geçmişine verdiğimiz öneme inanamazsınız. Bu olay yüzünden, NBA'deki takımların hepsinden çok daha fazla geçmiş taraması yapar olduk. Darko için yaptığımız, şimdikinin yüzde 20'siydi. Şimdi dönüp bakıyorum ve bize gerekenlerin yarısını bile bilmediğimizi fark ediyorum. Darko içim, iki farklı bilgi kaynağımız olabilirdi? Bu kadar. Avrupa'dan birileriyle daha konuşabilirdik. Olay buydu.
[2012 draftından sonra katıldığı bir basın toplantısından.]

Darko Milicic (pivot, Hemofarm Vrsac, Sırbistan): Biliyorsunuz, kötü bir seçim yaptılar. Neden beni aldılar? Kim bilir, ben de Dwyane Wade ya da Carmelo gibi oyuncular kadar süre bulabilseydim, neler olurdu; onlar harika oyuncular. Yani ben, 2. sıra seçimi olarak, neden o kadar az süre bulduğumu anlamıyorum. Neden beni seçtiler? Hemen oynayacağını düşündüğün birini almalısın; çünkü bench'te tutacağın bir oyuncuyu almak hem o pick'i, hem de oyuncunun zamanını harcamak olur. Bunu hiç anlamadım. Sanırım sonsuza dek şampiyon olacaklarını düşünüyorlardı. Bilmiyorum. [2010'da Slam'e verdiği röportajdan.]

Cornstein: Mars'ta yaşamıyoruz. O zamandan beri neler olduğunu biliyoruz. Hatırlatmalıyım ki, benim gördüklerim arasında fiziği ve workout'ta yapabildikleri açısından en etkileyici oydu. Şu an eminim ki, o yıl lotaryaya kalan 13 takıma da sorsan, 2. sıradan Melo'yu alırdı. Bu sadece yanlış değil, onların da çoğu Darko'yu alırdı. Henüz 17'ydi, yaşına göre inanılmaz bir fiziği vardı. Yaşına kıyasla çok olgundu, ki şimdi geri dönüp bakınca bunun garip geldiğini biliyorum. Bazen bir şimşeğe sahip olursunuz; ama bir şişenin içindedir.

3. sıradan Melo'yu almak bariz bir hamleydi, ama Nuggets bunu yapmak zorunda kaldı. Anthony üniversite takımındayken 88 kiloydu. Mayıs ayında, draft öncesi kampında kilosu ölçüldüğünde ise 105 kilo. Denver'a gittiğinde tam bir workout yapmadı ve genelde şut idmanı yaptı. Workout sırasında biraz kondisyonsuzdu, ki bunun için rakımı bahane etmişti. 

Vandeweghe: Kendisini en iyi form düzeyinde koruması için konuşuyorduk. Onunla, kampta çalışması yerine fiziğini korumasının çok daha kolay olduğu yönünde bir konuşmamız oldu. Ama hepimiz Melo'yu beğendik, hepimiz onun franchise oyuncusu olabileceğini biliyorduk. Yeniden yapılanıyorduk ve iki yıldır bu sırayı hedefliyorduk; gerçekten bizim için işe yaradı.

Dwyane Wade (guard, Marquette): Denver beni bir workout için aradı ve getirtti. Oraya vardığımda, kendi kendime "Neden buradayım?" diyordum. Beni 3. sıradan seçeceklerini düşünmüyordum. Ama 3. sıra için emin olmadıklarını söylediler ve hâlâ karar alma sürecindelerdi. Neler olduğundan emin değildim.

Anthony: Detroit'e gitmek, tabii daha iyi olurdu. Bir Playoff takımıydı. Denver'a gidebileceğimi İlk duyduğumda "Denver'a gitmek istemiyorum" tavrı içindeydim. Ama sonra menajerimle oturup konuştuk ve bana harcayabilecekleri para miktarını söyledi. İyi olma şansları bulunuyordu.
[Mayıs 2003'te Rocky Mountain News'e verdiği röportajdan.]

Nuggets o paralarla yaz aylarında Andre Miller ve Earl Boykins'i aldı. Kalanıyla da, 2004'te Kenyon Martin'i. Bu eklemelerle Denver, 03-04 sezonunda 43-39'luk bir dereceye imza attı: 93-94 sezonundan beri ilk kez bir "kazanan" sezona imza attılar, ve 1995'ten bu yana ilk kez Playoff gördüler. 

Chris Bosh (forvet/pivot, Georgia Tech): Draft öncesi kampın ardından çıktığım ilk workout, Chicago ileydi. Bulls'un antrenman sahasına gittik ve draftta üst sıralarda seçilecek 7 oyuncu falan oradaydı. Titriyordum. İçimden "Oh, hayır. Bunun için hazır değilim" diyordum. İyi iş çıkaramamıştım ve bunun ardından üniversiteye dönmek istedim.

Henry Thomas (Bosh ve Wade'in menajeri): Chris'in üst sıralardan seçileceğinden emindim. Onun drafttaki durumu erkenden sabitleşmişti.

Ford: Kimse Bosh'un ilk 5'te olacağından şüphe etmiyordu. Toronto ve Detroit'te harika workout'lar çıkarıp bunu sağlamlaştırmıştı.

Bosh: Toronto'da iyi iş çıkarmadığımı hatırlıyorum. Birkaç kez Nick Collison'la karşı karşıya gelmiştik ve bazen ben ondan, bazen de o benden iyiydi. Ama sonra Miami'ye gittim, ve onlar 5. sıranın sahibiydi. Her şey bittiğinde, "Seni beğendik, ama bizim sıraya kalmadan seçileceğini duyduk" demişlerdi. İlk defa o anda, muhtemelen ilk 4'e gireceğimi fark etmiştim.

Thomas: Glen Grunwald'ı (O dönemin Raptors genel menajeri) bir süredir tanıyordum. Chicago bölgesindendi ve ben de Chicago'luyum; ve eskiden, avukatlar liginde birbirimize karşı oynamıştık. Chris'i alacaklarını biliyordum.

Bosh: Nefes alamıyordum. Ailemle orada oturuyordum. Kardeşim beni rahatlatmak adına bir şaka yaptı, ama ben "Komik olan ne..." tavırlarındaydım. Terlemeye başladım. Hayatımın en uzun 3 dakikasıydı. Çılgınca anlardı.

Raptors 4. sıradan Chris Bosh'ı seçti. Raptors'ta geçen 7 sezonunda 5 kez All-Star oldu ve 06-07 sezonunda takımın Atlantik grubunu 1. bitirmesinde liderlik etti. 



Wade: İlk 4 sırada kimler olacağını biliyordum. Bence çoğu insan biliyordu. Chris hariç; seçilene kadar asla buna inanmadı. Her zaman draftların gerçek başlangıcının 5. sırada olduğunu hissetmişimdir. O akşam hissettiğim de buydu.

Ford: 13. sıradan NCAA turnuvasında kendini gösteren Wade'i seçmiştik, ki şimdi geri dönüp baktığında garip geliyor. Jerry West, Wade'e bayılıyordu. West bir noktada gerçekten Wade'i alabileceğini düşünüyordu. West onunla konuştu. Eğer Jerry onu sevdiyse, bu adama bir kez daha dönüp bakmalısınız. Wade hakkındaki endişe, onun kendisini bir oyun kurucu olarak satmaya çalışan, normalden kısa bir 2 numara olduğu yönündeydi.

Riley: Her zaman çok genç olmayan oyuncuları yönetmeyi istemişimdir. Her zaman 25-26 yaşındaki, biraz tecrübe kazanmış oyuncuları tercih ettim. Aynı zamanda, takımımın çok üst sıradan seçim yapacağı kadar kötü olacağına da hiç inanmadım. Ama o yıl 5. sırayı aldık, ve ben oyun kurucu ile pivot arıyordum; ihtiyacımız bunlardı. Listemizin üst sıralarında Kirk Hinrich, T.J. Ford ve Chris Kaman gibi oyuncular vardı, onlarla ilgileniyorduk. Dwyane de oradaydı, ama işin başında, emin değildim.

Thomas: Marquette'de harika bir sezon geçirse de, insanların Dwyane'le ilgili şüpheleri vardı. Bir şutör guard olmak için ufak-tefekti ve şutu pek de iyi değildi. Klasik bir oyun kurucu da değildi. Onu 11-12 takımla workout'lara yolladık, çünkü kendisini kanıtlaması gerekiyordu.

Tim Grover (NBA kişisel antrenörü): Henry Thomas beni çağırdı ve Dwyane'i takım workout'ları için hazırlamamı istedi. Onu gördüğümde, "NCAA'deki o çocuk bu muydu?" dedim. Anlayamadım. Çalışmalar sırasında gergin miydi, neydi çözemedim. Ama iş rekabete geldiğinde, sanki başka biriydi. İstikrarlıydı. "Tamam, ne dediklerini şimdi anladım" diyordum. Çok az insanın sahip olduğu o değişim kabiliyetine sahipti.

Ford: Onun kanat açıklığını gördüğünüzde, atletik yetenekleri ilginizi çekiyordu. Sonra da onun salonda herkesi darmadağın ettiğine dair sözler vardı tabii. Corey Maggette ve Quentin Richardson gibileri ya da daha genç NBA oyuncularını safdışı bırakıyordu. Bu çocuğun iş yapacağını görüyordunuz.

Wade: Bir ergendim ama ben bir oyun kurucuydum. Buluşmalarda ya da takımlar sorduğu zaman, onlara topla aramın iyi olduğunu ve oyun kurabildiğimi söylüyordum. Onlara bir basketbolcu olduğumu söylüyordum.

Randy Pfund (Heat genel menajeri 1995-2008): Chris Kaman'ı görmek için Chicago'ya geldik ve onun workout için gelmesini bekliyorduk. Dwyane salonun diğer ucunda Tim Glover ile çalışıyordu. Ve Pat dönüp bize "Bu da kim?" dedi. Bu çocuk da kim? "Bu Wade" dedim. Karşılığı "Vay be" oldu. Dwyane etkileyici görünüyordu, ve bu, Pat'in gözüne takılmıştı. Ve bu sanırım, Dwyane'in Miami'de workout'a çıkmasından 4-5 gün önceydi.

Riley: Korkunç bir takım yönetiyordum, Milwaukee'deydim ve Marquette'in Kentucky ile oynadığı maçı izliyordum. İşten sıkılmıştım, yağmur yağıyordu ve kötü bir akşamdı. Dwyane'in 30 sayı atmasını izledim. Eşsizdi, oyunu kontrol edişi ve sahadaki hareketleri Jordanvariydi. Korkusuzdu. O akşam, onunla ilgili sonraki araştırmalarımızda büyük etkiye sahipti.

Wade: Workout için yemeğe gittim ve orada akşam yemeğine gittim. Yemekte Pat "Kimi alacağımızı bildiğimizi düşünüyorum" demişti ve ertesi gün birini görmek için sabırsızlandığını söyledi. Benden bahsettiğini bilmiyordum. Bunun ardından workout'ta en iyi performansımı gösteremedim.


Riley: Ona neden söylediğimden emin değilim ama korkunç bir workout geçirdi. Çok gergindi. Onun elini sıktığımı hatırlıyorum ve daha önce bu kadar çok terli olduğunu gördüğüm avuç içi, James Worthy'ye aitti. Bir şut bile sokamadı. Ama bu bizi etkilemeyecekti.

Israel Gutierrez (Heat yazarı, Miami Herald): Riley'nin niyeti uzun oyunculardı ve da Kaman'dı. Ayrıca T.J. Ford'u da seviyordu. Wade'le ilgilendiğini biliyordum ama ekibinin Wade konusunda karar vermek için emin olması gerekiyordu.

Thomas: Heat bir uzun istiyordu; bu işin Dwyane ile sonlanacağını düşünmüyorduk.

Pfund: O yıl draft odasında bazı güçlü kanaatler vardı ve hepsi aynı değildi. Dwyane'in oyununda bir şeyler görmüştüm ve onda bir yıldız kalitesi olduğunu sezmiştim. Buna ihtiyacımız olduğunu hissediyordum.

Grover: Dwyane'in alt sınırının 7. sıra ve Chicago olduğunu biliyordum. Onu bu sırada alacaklarını biliyordum. Ama draft günü, Pat Riley beni aradı. "Pekala, Tim. Kaman ya da Wade: Hangisini seçerdin?" dedi. İkisiyle de çalıştım ve bunu sormak için çağırması, beni onurlandırdı. Bunun hakkında düşünüyordum, ve birden 84 draftında Portland'ın Sam Bowie'yi Michael Jordan'ın önünde alması aklımda belirdi. Dwyane'i almalarını söyledim.

Riley: Bütün yetki benim olsa da, bu yalnızca benim kararım değildi. Bir konsensus sonucuydu. Bunu tartıştık. İş o noktaya gelince, dikbaşlılık etmeyecektim. Eğer o ana dek seçilmemişse, Dwyane'i seçeceğimiz kararını drafttan birkaç saat önce verdik.

Wade: Miami aklımda yoktu. Chicago, Chicago, Chicago diyordum. Bir Bulls taraftarı olarak büyüdüm. Medya da bu yönde işaret ediyordu. En iyi workout'larım Chicago'da olmuştu. 6. sıradaki Clippers için hiç workout'a çıkmadım, oraya gitmedim bile. 7. sıra için Chicago'ya gitmiştim.

Thomas: Randy Pfund beni aradı ve telefona "Wade'i alıyoruz" diye bağırdı. Sakince telefonu kapadım.

Wade: Thomas geldi ve yanıma oturdu. Kulağıma şöyle fısıldadı: "Yüz ifadeni değiştirme ama, Miami 5. sıradan seni seçecek." Şimşek hızıyla oldu.

Riley: Onu bir oyun kurucu yapacağımızı ve ligdeki en atletik ve en yetenekli oyun kurucuya sahip olacağımızı düşünüyordum. Bir video izlediğimi hatırlıyorum: Bazen topu sürerken birden hareketi kesip köşeyi dönebiliyordu; bazen omuzları, dizinden daha aşağıda olabiliyordu; şimdiye dek gördüğüm bütün oyunculardan daha iyi boşlukları görebiiyor ve potaya gidebiliyordu. Dwyane bizim için tüm oyuncuları temsil eden bir oyuncu haline geldi.

Wade o sezon Heat için oyun kurucu oynadı, ve ilk yılını geçiren koç Stan Van Gundy'nin yönetiminde sürpriz bir şekilde Playofflar'da 2. turu gördüler. O zamandan beri Wade, Heat ile 3 kez şampiyonluğa ulaştı ve draft gecesi yanında oturan iki oyuncunun 10-11 sezonunda takıma gelmesinde kritik rol oynadı.

DRAFTIN KALANI

6. sırada Los Angeles Clippers, sonradan bir All-Star ve franchise oyuncusu haline gelecek olan Chris Kaman'ı seçti. Bulls, Wade'i kaçırmanın hayal kırıklığıyla, 7. sıradan Hinrich'i seçti.

8. sıra Milwaukee Bucks'a aitti. Takımın o dönemki sahibi Senatör Herb Kohl, takımı satma konusunda Michael Jordan'la görüşme halindeydi. Genel menajer Ernie Grunfeld, görevinden ayrılıp Washington' genel menajeri olmadan 4 gün uzaktaydı ve George Karl, sezon başlamadan önce ayrılmıştı. Jordan'ın satın alma durumu, draftın hemen ardından iptal oldu, ama o dönem bu seçimi kimin kontrol ettiği hakkında hep bir şüphe vardı.

Grunfeld: Gençleşiyorduk. Atlanta'ya bu sıra için Glenn Robinson'ı göndermiştik ve Sam Cassell'i Minnesota'ya yollamak üzereydik.Oyun kurucuya ihtiyacımız vardı ve Hinrich ya da Ford'u istiyorduk. İkisini de beğendik ve Hinrich, Chicago tarafından seçildiğinde T.J.'i aldık. Satış dedikoduları vardı, elbette, ama bu seçimimize tesir etmedi.

Larry Harris (Bucks yöneticisi, 1990-2008): Her şey bittikten sonra duyduk ki, bu ciddi bir mesele haline gelmiş, neredeyse takımı satıyormuş. Jordan asla kararımızın bir parçası olmadı; bu seçim yüzde 100 Herb içindi. Burada tereddüt yok. Bu, Senatör Kohl'un takımıydı ve onun için draft ettik. Asla 3 yönlü mesaj ya da başka bir şey yoktu. Asla birisi için draft etmedik.

2003 draftı çok sayıda Amerikan yıldız çıkardı, ama ligin beklediği gibi bir uluslararası devrime dönüşmedi. Milicic dahil, ilk turda 8 ve genelde 20 oyuncu seçildi; ki ikisi de o dönem için rekordu. 

Fakat hiç biri yıldız olmadı. En başarılıları, Boris Diaw, Carlos Delfino, Leandro Barbosa ve Zaza Pachulia oldu. 

Lig yöneticilerinin uluslararası oyunculara olan bu ilgisi, bazı daha yukardan seçilebilecek oyuncuları, aşağı itti, ki aralarında geleceğin All-Star'ları David West, Josh Howard ve Mo Williams da vardı.

David West (forvet, Xavier; New Orleans'ın 18. sıra seçimi): Herkes bu yıldızların zirveye çıkacağını biliyordu ama ben daima geri kalanların en iyisi benmişim gibi hissettim. Benim görüşüm bir anlama gelmiyor tabii, bu genel menajerlere kalmış; ben drafta davet edilmemiştim ve North Carolina'da, evimdeydim. Sanırım işe yaramasını umuyordum. Şimdi ligde olmayıp da önümde seçilen bir sürü kişi vardı.

DRAFTIN ARDINDAN

Ertesi gün James bir reklam çekimi için Cleveland'a uçtu ve o akşam Cleveland Indians'ın maçı için de ağırlandı. Sopa ile vuruş için birkaç deneme yaptı ve sonradan bir beysbol kartına basılacak olan ilk vuruşa imza attı. Ama bu akılda kalacak bir an değildi. Eğer James'in topa vurma denemesinden daha kötü bir şey varsa, o da daha önceki berbat atış denemesiydi. 

James: Korkunçtu. Beni bir daha orada atış yaparken görmediniz. Ve de asla göremeyeceksiniz.

Bosh, Toronto tarafından seçilmeyi beklemediğini söylerken tam olarak bunu kastediyordu: Pasaportunu Dallas'taki evinde unutmuştu ve bu yüzden de, ertesi gün katılacağı basın toplantısı için uçtuğu Kanada'ya hemen kabul edilmedi. 

Bosh: Onlar beni içeri almadan önce hikayeyi anlatmak zorundaydım. Sonra bavullarımı kaybettim. Basın toplantısı için başka bir odam vardı. İki odam vardı: Biri draft için, diğeriyse basın toplantısı. Onlar da bana bir polo tişört verdi ve kan ter içinde kaldım. "Üzgünüm, giyinemedim" falan diyordum.

Wade, Miami'ye gittiğine hâlâ inanamıyordu. 

Wade: Uyuşup kalmıştım. Özel bir uçak yolladılar; daha önce hiç özel uçağa binmemiştim. Salona geldim. Pat Riley benimle Aile Odası'nda tanıştı ve bana oyunları içeren büyükçe bir defter getirip "Bunları öğren" dedi. Sonra beni Mandarin Hotel'de güzel bir odaya yerleştirdiler. Balkona çıkıp şehre doğru baktım, denize baktım. "Ben şu anda neredeyim?" diye düşündüm. Bu kadar büyümemiştim. Orada olduğuma inanamıyordum. Ailem çok duygulanmıştı.

Bu benim yeni hayatımdı.

SONUÇ

2003 draftından beri NBA muazzam bir çekim gücü haline geldi ve o yıl lige giren oyuncuların yardımıyla milyonlarca yeni taraftar kazandı. Reytingler yeniden yükseldi, 2003 sınıfının önemli isimleri dünya çapında tanındı ve çoğu hâlâ maksimumunda oynuyor; daha fazlasını da vaat ederek.

Cornstein: Basketbol için inanılmaz zamanlardı. NBA'in yeniden canlanmasına sebep oldu. Lig o zamanlar sıkıntılı bir dönemden geçiyordu. Lotarya ve draft, işlerin değişmesini sağladı. Bazen yorgun düşebilirsiniz. Draft, yeni bir başlangıçtı. Umuttu. Hokus-pokus gibi ama doğru.

Riley: Doğru seçimi yapmıştık, ama bazen şansınız da yaver gider. O yıl, 2003, kulübün değiştiği yıldı ve son 10 yılda bu kulüp, doğru yolda oldu.

David West: Uzun vadede bizim için işe yaradı. Bence o gün seçilenlerin hepsi, bu sınıfa ait olmaktan büyük gurur duyuyorlar. Neredeyse her takımda bu draft sınıfından bir oyuncu olmasının bir anlamı var. En iyilerden biri olarak anılması gerektiğini düşünüyorum.

James: Bence gayet açık: Draft, hayatımdaki en büyük etkiyi yarattı.

(Benden not: Darko'nun son dönemde verdiği röportajlardan biri için şuradan.)

Nerden Nereye 247




(Şu ilk fotoyu aldığım yer, şu da (bilmeyen için) elemanın icraati.)

2003 NBA Draftının Sözlü Tarihi -- 1. Bölüm




(Orijinali için şuradan)

Profesyonel sporlarda bu kadar heyecanlanmaya ve beklentiye değecek fazla olay yoktur. 2003 NBA Draftı onlardan biriydi.

Yaklaşmakta olan yeni yetenekler hakkındaki heyecan -- önce yöneticiler ve sonra taraftarlar arasında olmak üzere-- bir yıl öncesinden başlamıştı. Ve, ligin buna ihtiyacı vardı.

NBA bir durgunluk döneminden geçiyordu. Michael Jordan emekli olduğunda, bu sefer iyi durumda ve pazarlanabilir gençlerin azlığı nedeniyle, taraftarların ilgisi azalmıştı. Los Angeles Lakers ve yıldızları Kobe ile Shaq haricinde, ligin geniş kitleleri çekecek pek bir şeyi yoktu.

San Antonio Spurs ve New Jersey Nets arasında oynanan 2003 NBA Finalleri tarihin en düşük reytingine sahip olmuş ve Jordan'ın Bulls ile kazandığı son yüzüğün ardından toplam seyirci sayısı yüzde 50'den fazla düşüş göstermişti.

Yeni jenerasyonun işleri değiştirebileceği ve 2003 sınıfının bazı gelecek vaat eden oyuncular içerdiği hakkında bir inanç, ya da en azından bir umut vardı.

Lebron James, dergi kapakları ve oynadığı maçların ESPN'de yayımlanması sebebiyle 18 yaşına girmeden yıldızı ülke çapında parlayan ilk lise oyuncusuydu. Carmelo Anthony, ilk sezonunda Syracuse'ü şampiyonluğa taşıyarak spot ışıklarını üstüne çekmişti. Chicagolu sert bir çocuk olan Dwyane Wade de NCAA turnuvasında okulu Marquette'i pek de beklenmeyen bir şekilde Final Four'a taşıyarak ve Kentucky'ye karşı kaydettiği, turnuva tarihine geçecek bir triple-double ile kendine isim yapmıştı.

Bu arada yalnızca yerli oyuncular yoktu. Dirk Nowitzki'nin bir süperstar haline gelmesi ve Yao Ming'in yükselişiyle, takımlar bir sonraki uluslararası yıldızı bulmak üzere tüm dünyayı tarar olmuşlardı: Ve açık sarı saçlı, 17 yaşındaki Darko Milicic, çoğu kişi için bir takıntı haline geldi.

"Eğer yeteri kadar uzun zamandır buralardaysanız, potansiyel bir franchise oyuncusunu gördüğünüzde anlıyorsunuz" diyor Miami Heat başkanı Pat Riley. "Hepimiz bu draftta birbirinden farklı özel oyuncular olduğunu biliyorduk. Bunu hissedebiliyordunuz. Ve hepsini istiyorduk."

Sahip olunacak bu kadar çok yetenekle, draft sıralaması, 02-03 sezonunun ana hikayesi haline geldi: Hem medya, hem de taraftarlar, ligin alt sıralarına daha dikkatle bakar oldular. Bu kadar ilgiyle beraber, olağan draft lotaryası --ligin de ilk 13 sırayı açıklamasıyla birlikte-- büyük bir televizyon olayı haline geldi. Ve draft gecesi geldiğinde birkaç takım, önümüzdeki onyıl boyunca ligin kaderini çizecek olan kararlar aldılar.

Olaylardan bu yana 10 yıl geçti ve alakalı kişilerin anlatacakları hikayeler var. Bazıları hoş. Bazıları korkunç.

LOTARYA GÜNÜ 

22 Mayıs 2003, draft lotaryası günü, NBA tarihi için önemli bir gündü; ama aksiyon, önceki geceden başlamıştı.

O perşembe sabahı James, kendisini anında basketbol tarihinin en zengin kişilerinden biri yapacak kağıtları imzalamak için Akron, Ohio'da bir otele geldi. 18 yaşındaydı ve lise mezunu olmaktan iki hafta uzaklıktaydı.

Aylar süren "teklifte iyileştirme"ler, özel jetlerle okuldan alınmalar, partiler ve şirket merkezine ziyaretlerin ardından James bir ayakkabı şirketinde karar kıldı. Reebok yetkilileri oteldeydi ve genç yıldızla bir anlaşma yapmayı umuyorlardı. Ama Reebok'ın daha fazla garanti para önermesine rağmen James, son anda Nike'ın teklifini kabul etti.

Yedi yıl ve 100 milyondan fazla bir parayı içeriyordu. Ama sabahın köründe imzaladığı bu anlaşmada 10 milyonluk bir bonus da vardı. Bu çek, birkaç gün içinde FedEx ile ulaştırıldı.

Bunların hepsi, James bir NBA maçına çıkmadan, draft edilmeden, ya da ilk sırada hangi takımın seçeceği henüz belli olmadan gerçekleşti.

LeBron James (forvet, St. Vincent-St. Mary's, Ohio): Nike ile anlaştığımda, drafta rahat bir kafayla gidebilecek durumdaydım. Bir araya getirmesi biraz zaman alan bir şeydi, ama halledilmişti ve nerede oynadığımın bir önemi yoktu. Bu benim için mühimdi.

Aaron Goodwin (James'in menajeri 2003-2005): Ayakkabı şirketleri, onun hangi takım tarafından seçilip, hangi markette yer alacağından endişe ediyorlardı; lotaryaya kadar beklemeyi seçtiler. Onunla ilgili olmasını istedim, teklfif verme savaşında en yüksek pozisyondaydı. "Eğer"leri çıkardık. Bunu başarmak, birkaç yoğun günün zirve noktasıydı.

Maverick Carter (James'in arkadaşı ve iş ortağı): Büyük bir olaydı. Reebok daha çok para önerdi, ama LeBron, Nike'ı seçti. Yapmamız gereken şeylere fazlasıyla odaklanmıştık; paradan daha çok, onun ilk reklamı ya da ilk ayakkabısının neye benzeyeceği gibi mesela.

Goodwin: Lebron, Upper Deck ile anlaşma imzalamadan ve milyon dolarlık çeki almadan birkaç gün önce, zaten para içinde yüzüyordu.

Carter: Yüz milyon çok fazla para ama bu bir odaya girip Varyemez Amca gibi para içinde yüzmek anlamına gelmiyor. Çalışmak için sabırsızlanıyordu.

Goodwin: Kaldığım oteldeki odamın büyük bir jakuzisi vardı ve bütün evrak işleri tamamlandıktan sonra, ben de biraz girip rahatlamak istedim. Öyle yorgundum ki, orada uyuyakalmışım.

Lotarya çekilişi, Nets ile Pistons arasındaki Doğu Konferansı Finali 3. maçıyla aynı akşamdı. Pistons, sabahki şut idmanını yapmaya, misafir NBA takımları için popüler bir yer olan Manhattan'daki John Jay Koleji'ne gitti.

Marc Cornstein (Darko Milicic'in menajeri): Gayet iyi hatırlıyorum. Lotarya günüydü ve John Jay'deki salonu, antrenman yeri olarak kullanıyorduk. Pistons da oradaydı. Bir Pistons workout'u olarak ayarlanmamıştı. Darko'nun çalıştığı normal bir gündü ve drafttaki diğer çocuklar yolda olduğundan, o tek başınaydı. Bir antrenör vardı yanında. Her gün gittiğimiz aynı saatlerdi. Pistons'la bir alakası yoktu. Tamamen tesadüf.

Chad Ford (draft analisti, ESPN): Darko bundan birkaç gün önce New York'a gelmişti. İki salonu sadece bir perde ayırmaktaydı ve (Pistons başkanı) Joe Dumars'a doğru yürüyüp yan tarafta kimin çalıştığını sordum; bilmediğini söyledi. Ona Darko'nun burada olduğunu söyledim. Cornstein'a gelip gelemeyeceğini sordu. Bu doğaçlama bir workout'tu.



Chris McCosky (Pistons yazarı, Detroit News): Bunun bir tesadüf olduğunu sanmıyorum. Önceki gün bunu konuştuklarını hatırlıyorum.

Cornstein: Bir grup adam, diğer salonu süzüyordu. Her şut, her hareket, inanılmaz gözüküyordu. Pistons'tan herkes oradaydı. Joe Dumars, Rick Carlisle... En kıdemliden en alt kademeye, herkes oradaydı.

Ford: Darko olağanüstüydü. Kesin bir şekilde daha mükemmel olamazdı. Bir noktada koçlar dahil olmaya başladı ve belirli şeylerle ilgili sorular sormaya başladılar. Ve Darko kaçırmıyordu; agresifti ve diğer oyuncuların gözü önünde, o ânın yarattığı yükün altından kalkıyordu. Dumars'ın yanında oturuyordum. Niyetini açıkça belli eden biri değildi. Ama Darko çok etkileyiciydi. Kesinlikle gördüğüm en iyi workout'tu. Yüzlercesini gördüm ve bu en iyisiydi. Elinizde 2.13 boyunda, 17 yaşında, yetenekli biri varsa, işte o "Vay be" anıdır; özellikle bir uzuna ihtiyacı olan bir takım için. Sonrasında sadece fısıldamalar duyuluyordu.

Tony Ronzone (Pistons yöneticisi, 2001-2010): Bizim tayfa "Aman tanrım, şu çocuğa bak" şeklindeydi. Faul çizgisinden bir kere yere vuruyor, smaç. Sol elle hook. Çabuk ayaklar. Bir uzun için harika bir yanlamasına çabukluğu vardı. Spin hareketleri vardı. İnanılmazdı yani. 17 yaşında, manyak bir atletti. Bir geyik gibi koşuyordu. Sıçrıyordu. "Vay be" diyordunuz. Listedeki her şeyi kontrol edebilirdiniz.

Jon Barry (2001-2003, Pistons guardı): Joe Dumars'ın onla çalıştığımızı söylediğini hatırlıyorum. Sanırım 6-7 kişi onu izlemeye gitti. Dumars bana bu çocuğun olacağını söylemişti. "O, Dirk'ten daha iyi. Tam bir aygır olacak" diyordu. Ben de "Gidip bir bakalım o zaman" dedim.

Cornstein: Pistons etkilenmiş ama durgun ayrıldı. Herkes onu gördüğünde, Darko'yu seçme şanslarının kalmayacağını düşünmeye başladılar.

İlk defa bir lotarya çekilişi "prime time"da, hem de özel bir yarım saatlik programla yayınlanıyordu. ABC, normalde çekilişi bir haftasonu playoff maçının devre arasında veren NBC'den hakları almıştı. Bu draft sınıfına verilen dikkatle birlikte, ABC yayın süresini uzatmış ve Doğu Konferansı finalleri 3. maçının oynandığı yere çok uzak olmayan Secaucus, New Jersey'deki NBA stüdyolarından bağlantı yapmıştı.

17-65'lik dereceleriyle Cleveland Cavaliers ve Denver Nuggets, yüzde 22.5'ar şansa sahipti. Ama en büyük şansa sahip takım, 1990'dan bu yana lotaryayı kazanamamıştı.

Mike Tirico (lotarya programının sunucusu, ABC): Bu büyük bir drafttı çünkü olay LeBron'la Carmelo'ydu ve Amerika bu adamların kim olduğunu biliyordu. Prime time'daydık ve anlaşmamızın ilk yılıydı. Yönetim bun büyük bir olaya çevirmeye karar verdi. Dönüp bakınca, bu harika bir karar olmuş. Tam olarak hatırladığım şeylerden biri, programdan önceki kabul kısmıydı. Hepsi endişeli ve rahatsız durumdaki insanlardı. Bunun bir parçası olmak benzersizdi. Oldukça samimiydi. Çoğu kişinin oradan çıkarken mutsuz olacağını düşündüğümü hatırlıyorum.

Chris Tomasson (Nuggets yazarı, Rocky Mountain News): (Cavs sahibi) Gordon Gund biraz kaygılı görünüyordu. Akşam yemeğini bazı medya mensuplarıyla birlikte yemişti ki, Akron Beacon Journal için Cavs'i yazdığım beş yıl boyunca bu hiç olmamıştı. Öyle bir anda bunu yapmış olması inanılmazdı, çünkü o gayet mesafeli biri olmuştur. Sanırım tansiyonunu düşürecek birilerini arıyordu.

Warren Thaler (Cavaliers yönetim kurulu): Koridordaydık ve lotarya çekilişinin yapıldığı yere gitme vaktim gelmişti. Gordon'la ayrılmak üzereydim ve yalnızca gergin olduğunu söyleyebilirim. Onu rahatlatmaya çalıştım, şunları söyledim: "Gordon, biliyorsun, bu körlüğe çare bulmak gibi bir şey değil."

Gund: Warren'a baktım ve "Oldukça yakındı" dedim.

Tirico: Bu lotarya zor bir şovdu, çünkü ne olacağı önceden yazılmıştı ve yaşanacak her ihtimale hazırdık. Stüdyodaki provamız son derece kapsayıcıydı. Provada Nuggets'ın kazandığını hatırlıyorum. Bizim için eşsiz bir andı. LeBron'un Akron'da bulunduğu otelden, Carmelo'nun Baltimore'daki evinden ve Darko'nun menajerinin New York'taki evinden canlı yayın yapıyorduk.

James: 1 numara olacağıma dair bir sürü spekülasyon vardı, yani kim kazanırsa oraya gideceğimi biliyordum. Haliyle gergindim. Akron merkezdeki Radisson Hotel'de yer alan bu odayı kiralamıştık ve tüm arkadaşlarım ve ailem oradalardı. Herkes arkamdayken tek başıma oturduğumu hatırlıyorum. Ve her seçimle birlikte arkamdaki o uğultuyu duyabiliyordum.

Goodwin: Lebron ve herkes gergindi. Orada bir sürü insan vardı ama onların eğlendiği söylenebilirdi.

Carmelo Anthony (forvet, Syracuse): Ligde olacağım için mutluydum. Sonraki adım için heyecanlıydım. Güzel anlardı.

Kiki Vandeweghe (Denver Nuggets genel menajeri, 2001-2006): Hem LeBron, hem de Melo'yu sevmek hakkında düşündüğümü hatırlıyorum ve gerçekten o noktada Melo'nun ikinci olacağını düşünmüştüm. Yani gerçekten bu iki seçimden birini elde etmeyi umuyordunuz.

Hiçbir takım Memphis Grizzlies kadar garip bir durumda değildi. 2002-2003 sezonunu 28-54 ile bitirdikten sonra Memphis, yüzde 6.4 ile en iyi altıncı şansa sahipti. Ama bu sadece temenni idi.

1997'de o zamanki Vancouver Grizzlies genel menajeri Stu Jackson,, Otis Thorpe'u almak için, gelecekteki ilk tur draft haklarından birini Detroit Pistons'a yolladı. O sıra çeşitli korumalara sahipti, ama 2003'te Grizzlies'in o sırayı korumasının tek yolu, ilk sırayı almasıydı.

Pistons hamleyi yaptı, en azından kısmen, çünkü Thorpe o zaman, dönemin koçu Doug Collins'le tartıştı. Takas dönemi 35 yaşında olan Thorpe, 1998'de takas süresi bitiminden hemen önce Bobby Hurley karşılığında Sacramento Kings'e takas edilmeden evvel, Grizzlies'te 47 mutsuz maça çıktı.

Memphis aynı zamanda 1999'daki Steve Francis takasından, Houston Rockets'ın 13. sırasına da sahipti. Ama bu sıranın en yukarı çıkma ihtimali yalnızca yüzde 0.5'di. Olmadı. Memphis draft gecesi bu sıradan Marcus Banks'i seçip Boston'a yolladı.

Jerry West (Memphis Grizzlies genel menajeri, 2002-2007): Lotaryadan nefret ediyorum; bence korkunç bir şey. Ve bunu oldukça iyi işlediğini bilerek söylüyorum. Umuda güvenmek zorundasınız.

Ford: Jerry'nin orada olmak istemesine şaşırmıştım. Bence Memphis'in en üst sırayı alma ihtimali yüzde 6'ydı; aksi takdirde anında ellerindekini Detroit'e kaybedeceklerdi. İlk sırayı almak dışında herhangi bir sonuç, hayal kırıklığı olacaktı. Belki (o zaman ligin başkan yardımcısı olan) Stu Jackson'ın orada bulunması daha iyi olacaktı. Berbat bir takastı.

Shane Battier (Grizzlies forveti, 2001-2006): Otis Thorpe yüzünden draftta etkili bir oyuncu alamayacağımızı sezon boyu biliyorduk. Bu bir şaka haline gelmişti. Memphis taraftarları ve herkes bunu bildiği için, Stu Jackson'ın o sene bir Grizzlies maçına gelemeyeceğini biliyorduk.

West: Bu tür bir takasın, dönüp tarihe bakıldığında, hangi sebepten yapılmış olursa olsun, böyle bir takasın yapılıp da henüz kendisini kanıtlamamış bir takımı korumadığını hayal etmek zordu. Kimse hakkında kötü konuşmayacağım ama, bu kötü bir tavsiyeydi.

Tirico: Lotarya hakkında mesele şu ki, çok gergin ve sıkıcıydı. Yükselme şansı az olan takımlar vazgeçmeye başlamıştı. Ama (vekil komisyoner) Russ Granik, Grizzlies'in çıkması gereken altıncı sıranın zarfını açtığında işler değişti. Öyle değildi, Clippers logosu vardı ve dramatik bir şeyler yaşandığının farkındaydık. Grizzlies yukarı çıkmıştı.

Riley: İzlemiyordum bile, ofisimde oturmuş, gözlerim kapalı şekilde televizyonu dinliyor ve yukarı çıkmayı umuyordum. Dördüncü olmamız gerekiyordu. Ama Memphis bizi geçti. Bu noktada, LeBron'u alması içi Jerry'yi zorluyordum. Elindeki her şey bundan ibaretti, herkes bu takası biliyordu.

James: Zihnim hızlı çalışmaya başladı. Birçok farklı olasılık hakkında düşünmeye başladım. Chicago'nun kazanması hakkında düşünüyordum, çünkü daha ufakken Bulls taraftarıydım. New York'un orada olduğunu biliyordum. Herkes (James'in memleketine 40 km uzakta olan) Cleveland'ı istemiyordu, insanların farklı tercihleri vardı. Bazıları, açık sebeplerden Miami'ye gitmemi istiyordu. Memphis hakkında hiç düşünmemiştim.

Granik ilk 10 zarfı açmayı bitirdiğinde, yalnızca bir takım yükselmişti: Grizzlies. İlk 3'te Nuggets ve Cavs ile birliktelerdi. Yüzde 15 kazanma şansı olan Toronto Raptors, 4. sırayı almıştı. Üç takımın taraftarları ve stüdyo gerginken, ABC reklamları girdi.

West: Burada istediğimiz sırayı alamayacağız diye ödümüz bokumuza karışmış bir halde oturuyoruz ve "Lütfen istediğimiz sıra olsun" diye yalvarıyoruz. Hepimiz tehlikenin ne olduğunu biliyorduk. Sonra yukarı çıktığınızı görüyorsunuz ve yüreğiniz ağzınıza geliyor.

Gund: Jerry her zaman şanslı olmuştur, böylece ben de şansımız hakkında ümitlendim. Ona "Haydi bakalım" dedim.

James: Reklamlar girdiğinde ve kalan son 3 takıma baktığımda, evde kalacağımı hissettim. Odada başlayan konuşmaları duyuyordum. Heyecanlanıyorlardı.

Goodwin: O zamana dek hepimiz Cleveland'ı istedik, bir peri masalı olacaktı.

Vandeweghe: Gergindim. Kendime "Ne olursa olsun sorun yok, çünkü gerçekten istediğimiz birini alacağız", diyordum. Ama her zaman ilk sırayı istersiniz.

Battier: "Hasiktir, bu çocuğu alabiliriz", diyordum.



Granik 3. sıra için zarfı açtı ve, Nuggets logosu göründü. Sonra üstünde büyükçe "No. 2" yazanı açtı ve Grizzlies logosunu çıkardı. "Yani..." dedi Granik. Oradaki çok az kişi zarftan Cavaliers logosunun çıktığına şahit oldu.

James: Zarf açılıp da Memphis ismi söylendikten sonra, diğer zarfın açıldığını hatırlamıyorum bile. Herkes bağırıp çığlık atmaya ve benim üstüme doğru koşup zıplamaya başladı. O andan draft gecesine kadar her şey bulanıktı. Benim adımın yazılı olduğu formayı çıkardıklarını bile görmedim, çok daha sonra görmüştüm.

West: Bu sıraya sahip olmayan bir takım için yıkıcıydı. Bunun ardından saygın bir takım kurabilirdik; Bay James gibi bir oyuncuya sahip olduğunuzu bir düşünün... İnanılmaz bir hayal kırıklığı. Bazılarımız öfke doluyduk, çünkü "Bu sırayı nasıl korumadık?" şeklinde düşünüyorduk. Memphis'te yapılan tüm iyi işler ve bugün hangi noktadalar... Bu kulüp çok daha ileri gidebilirdi. Bunu düşünmek acı veriyor. Üzücü bir gündü.

Battier: Hâlâ Jerry'nin yüzündeki ifadeyi hatırlıyorum.

Ford: Belli bir açıdan Grizzlies için korkunçtu. Jerry yüz ifadesini saklayamıyordu. Televizyon için güzeldi ama, onun açısından hoş değildi

O sezon, Grizzlies'in ilk kez Playoff'a katılmasının ardından West, Yılın Yöneticisi ödülünü kazandı.

Anthony: O noktada ben Detroit'e gideceğimden emindim. Eğer göründüğü gibi Bron, Cleveland tarafından seçilecekse, ben de kesin olarak 2. sıra seçimi olacağım diye düşünüyordum.

Dumars: 3. sıra için açılan zarftan Nuggets logosu çıktıktan sonra, diğer zarf açılana kadarki 60 saniye boyunca kalbim durmuş vaziyetteydi. Memphis'in 2. sırayı aldığını duyana kadar da atmadı. [Lotarya gecesi, ESPN.com'la yaptığı röportajdan.]

Cornstein: Yıldızlar hizalanmıştı. Gerçek dışıydı. Sekiz saat önce Pistons, Darko'yu seçmeyi hayal ediyordu ve ardından 2. sırayı elde ediyorlardı. Gecenin sonunda onlardan duyduğum, Darko'yu seçmek istedikleriydi.



Ronzone: "Bu çocuğun kucağımıza düştüğüne inanabiliyor musunuz?" diyorduk kendi kendimize.

James: Lotaryadan sonra tek hatırladığım, Austin Carr'ı televizyonda ağlarken görmemdi. Bu beni epey etkilemişti.

Austin Carr (1970 draftı, 1.  sıra seçimi, Cavs yayıncısı): Bu restoranda bir lotarya partisi düzenlemiştik ve Memphis logosu göründüğü zaman, mekanda büyük bir sevinç yaşandı. Hislerime hakim olamadım ve geri adım atamazdım. Kameraların beni çektiğini bilmiyordum. Onun çok iyi bir oyuncu olduğunu ve büyük işler yapacağını biliyordum; yanılmadım da.

Goodwin: Yarım saat içinde Jim Paxson'dan, LeBron'u alabileceklerini ve yakında onunla temasa geçeceklerini duydum.

Jim Paxson (Cavs genel menajeri, 1999-2005): 1. sırayı aldığımız belli olduktan sonra arabaya bindim ve Austin'in kameralar karşısında ağladığı lotarya partisine gittim. Sonra telefonum çaldı: 609 bölge kodunu taşıyordu. Bu Gund'ın bölge koduydu ve beni geri aradığını düşündüm, çünkü onunla kısaca konuşabilmiştik. Telefonu açtım, Wes Wesley'ydi. Basitçe ilk sırayı kazandığımız için tebrik ediyor ve LeBron'a koçluk yapmanın Larry Brown'ın gerçekten hoşuna gideceğini söylüyordu. O zaman bir koçumuz yoktu, ama Larry'nin de adı hiç geçmiyordu; o 76ers'in koçuydu, ama Wes'in ona çok yakın olduğunu biliyorduk. Telefonu kapattık, ama sonra ikisinden de bu konu hakkında hiçbir şey duymadık.

10 gün içerisinde Larry Brown, 76ers koçluğundan istifa etti ve Rick Carlisle'ın yerine Pistons koçluğuna getirildi. Brown o sezon Pistons'ı şampiyonluğa taşıyacaktı.

Cornstein: Lotaryadan sonra hepimiz, yemek için Mr. Chow's'a gittik. Orada ne göreyim: Yan masamda Mariah Carey oturuyordu. Yani, o gün gerçek dışıydı, bunları istesen bir araya getiremezsin.

Ford: Darko daha önce hiç Çin yemeği yememişti. Morali bozuktu, çünkü ekmek istiyordu. Ona biraz Mu Shu kreplerinden getirdiler. "Bu da ne?" dedi. İşte orada, onun ne kadar genç olduğunu ve bu tip şeylerin onun için yeni olduğunu fark ediyordunuz. Alt-üst olmuştu. O zaman eğlenceliydi tabii ama, bir yandan da dönüşümün onun için ne kadar zor olacağının işaretleriydi.

Tirico: Nets-Pistons maçının devre arası boyunca LeBron ve Carmelo ile röportaj gerçekleştirdik. Beni o zaman etkileyen şey, LeBron'un ne kadar sakin olduğuydu. Ben 18 yaşındayken bunu yapamazdım. Liseden gelmiş ve kendi mekanlarında dünya çapında bir yıldız olmak üzereydi.

Anthony: LeBron ve ben, lotarya boyunca neler olduğuna dair konuşuyorduk. Cleveland'ın ilk sırayı alacağını biliyordum diyebilirim. Bence ortada hile var. Ama hayır, şaka yapıyorum, bunu yazmayın. [Lotarya gecesinde, ABC canlı yayınında söylediği sözler.]


Ramil


Bizim Esvaphane'deki arkadaşlar, federasyonun siteden tek tek paylaştığı yeni formaları bir katalog haline getirmiş, iyi de etmiş. Ben de sezon başlamadan, bahsedecek şeylerden birkaç not bırakayım şuraya.

-- Antalya düz kırmızı ya da çubukludan birini çıkarsa, harika set. Seneye yapsalar.

-- Bursa fena sınıfta kalmış. Son dönemde her yıl birini gördüğümüz turuncu ya da mavi renk yok. 4 forma da yeşil ve beyaz renklerde.

-- Sivas sanırım en kötüsü. Mesela Galatasaray'la oynayacakken, katalogda görünen beyaz forma-siyah şort giyerlerse ancak kurtarır. Onu da kim akıl ettiyse, allahtan.

-- Göztepe'nin set çok şık. Çubuklu, siyah şortla tamamlanıyor. Mavi forma zaten başlı başına.

-- Kasımpaşa da Antalya benzeri. Mavi ya da çubukluyu çıkar, güzel set.

-- Başakşehir'in turuncu çok boğuk, ama diğerlerinde omuzla falan denge bulunmuş.

-- Osmanlı... Ne diyesin ki yani.

-- Trabzon 2000'lerin başındaki gibi siyah ya da laciverti kullansa yeniden ya.

The Palace Kavgası, 2. Bölüm


(İlk bölüm için şuradan, orijinali içinse şuradan.)

ÇIKIŞ STRATEJİSİ

Taraftarların O'Neal ve Jackson tarafından yumruk yediğinin görülmesi, Pistons taraftarlarını daha da öfkelendirdi -- yuhalamaya ve sahaya bir şeyler fırlatmaya devam ettiler. Biraz sonra herkes, Indianalı oyuncuların ve antrenörlerin mümkün olan en kısa sürede içeri sokulması gerektiğini fark etti. Maalesef bu, bir sürü burnundan soluyan taraftarın arasından geçerek tünele doğru eşlik etmek anlamına geliyordu. Diğer sorun, Breen'in dediği gibi "o anda çok korkunç bir görünüşe sahip olan" Artest'ti. Gecenin en şaşırtıcı anlarından birinde, NBA çevrelerinde tanınan bir kişi olan (Worldwide Wes lakaplı) William Wesley, koltuğunu terk edip, Artest'i Haddad ve Shackleford'dan ayırmaya gitmişti. 

Steve Angel (kameraman, ESPN): Gözümün ucuyla, benim planımdan çıkmakta olan birini gördüm ve bu Artest'ti. Bakışlarımı ondan ayırmadım. Oldukça şaşkın görünüyordu, "Burada neler oluyor?" der gibi. Basitçe, şokta gibiydi.

Person: Ron'un o anda sakinleşmek ve sahadan çıkmak için yardıma ihtiyacı olduğunun farkındaydım. Bu yüzden yanına gittim. Bence o anda kendinde değildi -- nerede olduğunun farkında değildi. Önce onun dikkatini çekmeliydim ve kimle konuştuğunu fark etmesini sağlamalıydım. Onunla göz teması kurdum ve sonrasında kendine gelmeye başladı.

Artest: Ben Wallace'ın o şekilde reaksiyon vermesini beklemiyordum, ve hayatımda hiç yüzüme bira yememiştim. Hiç kimse bana bir şey atmamıştı --birkaç kez hariç tabii-- ve kimse gelip de yüzüme bira atmamıştı. [2005'teki Espn röportajından.]

Breen: Nihayet Artest'i sahanın öbür tarafına çekebilmişlerdi. Arkasına döndü ve sanki orada değilmiş gibi bakıyordu. Tamamen kendini kaybetmişti. Manzara buydu, kötü bir durumdaydı. Kafası başka bir yerlerdeydi ve yüzünde delirmiş bir ifade vardı.

Jalen Rose (forvet, Toronto Raptors): Adamım Wes --görünüşe bakılırsa doğru zamanda doğru yerdeydi-- Pistons'ın ön sıradan sezonluk kombinesine sahip. Ron Artest'i sakinleştirmeye çalışanlardan biriydi.

William Wesley: Büyümeyeceğini düşündüğüm bir olayın başladığına şahit oldum, ama büyüdüğünü fark edince, sorunun bir parçası olacağıma, çözümün parçası olmaya karar verdim.

Angel: Yaralanmak üzere olduğumu hissettiğim tek an, bir polis memurunun gaz spreyini çıkarıp çalkalamaya başladığı zamandı. Reggie Miller ona yalvarıyordu, "Lütfen yapmayın. Üstümdeki takıma binlerce dolar verdim."

O'Neal: Polis ilk 10 dakika hiçbir yerde yoktu, ve ondan sonra da gelip gaz sıkmaya başladı.

Pollard: Kontrol yoktu. Bir maç olmaktan çıkmıştı artık. Taraftarlarla ilgiliydi artık. Kural tanımıyorlardı. Onları ayıran bir hakemi dinleyecek değildiler. Sokak kuralları geçerliydi artık. Taraftarlar NBA ailesinden değildi. Sahadaki bu adamlara karşı dövüşsen de, yine de üzerinde diğer takımın forması var. Kimseyi öldürmeye çalışmıyorsunuz. Ama taraftarlar bunu bilmiyor, ve siz de onların ne düşündüğünü bilmiyorsunuz. Bu bütün senaryoyu değiştiriyor.

Larry Brown: Sahanın ortasında çaresizce durduğumu hatırlıyorum. Taraftara seslenmek için mikrofonu almaya çalıştım, ama çok fazla şey olup bitiyordu ve kafamda da çok şey vardı. Olan bitene şöyle bir baktığımda midem bulandı.

Person: Sonunda mikrofonu masaya koyarak oradan uzaklaştı, çünkü iyice tadı kaçmıştı.

Breen: Oyuncuları saha dışına çıkarmaları için sanki bir saat beklemiş gibi hissetmiştim. Ne zaman her şey kontrol altına alınsa, başka bir yerde kavga başlıyordu. Taraftarlar nihayet saha dışına çıkarıldığında --yalnızca bir-iki tane değil, bir sürü taraftar vardı, çünkü tribünde olanlar hakkında çok endişelilerdi-- "Vay canına" demiştik. Güvenliği suçlamıyorum, ama olan bitenle nasıl başa çıkmaları gerektiğini bilmiyorlardı.

Jackson: Üst katlardaki bütün o seyirciler bizim bulunduğumuz kısma gelmeden önce salondan çıkmamız gerektiğini biliyordum. Onlar nispeten belalı kişiler, kaybedecek pek bir şeyi olmayan adamlar. Eğer oraya gelirlerse, birileri cidden zarar görebilirdi.

Person: Taraftarların aslan, bizimse hayatlarımızı kurtarmak için kaçmaya çalıştığımız Gladyatör-tipi bir sahnede kapana kısılmışız gibi hissediyordum. Hissettiğim buydu. Oradan çıkış yokmuş gibi. Çıkmanız için savaşmanız gerekmiş gibi.

Arbedenin akıllara kazınan anlarından biri, Jackson'ın üstündeki formaya taraftarlara doğru gösterir şekilde onlara bağırarak, insanlar içeceklerini kafasından aşağı dökerken meydan okurcasına tünele doğru gitmesiydi. Wesley ve diğerleri tarafından çekilmeden önce, önüne içecek atan bir taraftara saldıran O'Neal, bunu biraz daha kişisel bir şekilde deneyimledi. Başka bir Pistons taraftarı, içeri girmekte olan birkaç Pacers oyuncusuna bir sandalye fırlattı. Jamaal Tinsley içeri girmek için tünele doğru yürürken, kafasında bir faraş tutuyordu, ancak herhangi bir darbe almadan oradan geri döndü. Bütün Pacers ekibinin içeri girmesi imkansız gibi görünüyordu, ama başardılar.

Jackson: Ben uzaklaşırken, bir şeyler fırlatıyorlardı. Ben "Hadi, durmayın. Neyiniz varsa atın" kafasındaydım. Güvenliğimle ilgili bir endişem yoktu, çünkü kendimi koruyabileceğimi biliyordum.

Donaghy: İçeri girmek çok ürkütücüydü, çünkü tribünlerden bir sürü şey fırlatılıyordu; para, sandalyeler, farklı içecekler.

Breen: Havada uçuşan sandalyeler vardı; insanlar gayet sert cisimler bulup, birilerinin kafasına atıyorlardı. Kimsenin ciddi şekilde yaralanmamış olmasına inanmak zor. Kesinlikle inanılmazdı.

Bryant Jackson (içeri girmekte olan Pacerslılara sandalye fırlatan kişi): Ben, Bryant Jackson; altı çocuğum var. Doğru olanı yapmaya çalışıyordum... Keşke kapılmasaydım dediğim bir ruh hali içindeydim.

O'Neal: İnsanlar tükürüyordu. Tribünlerden bazı maddeler atılıyordu -- süpürgeler, çöplerin atıldığı kovalar, sandalyeler. Peki ne için? Eğer birimiz başından yaralansa ve ölse, ne için olacaktı bu? Ateşli bir rekabetti; Pistons'ı ne kadar sevmiyorsam, buraya gelip oynamaya da o kadar saygıyla yaklaştım. Otobüse bindiğimiz andan ısınmaya çıkışımıza kadar, başımıza gelecekleri biliyorduk. Maç öncesi ısınmalarda bile kargaşa vardı. Bütün taraftarları bağırtıyorsunuz. Sporu spor yapan şey bu. Bunu sevmelisiniz. Ama bunun ötesinde, gerçekten basketbol oynadığımız, ya da bir rakibimize karşı oynadığımız için mi bizden nefret edildi? Mesele bu kadar basit.

Breen: Pacerslıların içeri girdiği yerin üstünde bir sürü kişi vardı. Ve ortalarında gayet düzgün giyinmiş bir kadın vardı. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Zavallı kadın. Şu barbarlığın tam da ortasında. Umarım başına bir şey gelmez. Ve ben bunları düşünürken, o bir şişe aldı, --dolu bir şişe-- ve Pacerslılara doğru fırlattı. Gözlerime inanamadım. Bu çılgınlığa bulaşmayacak o şık giyimli kadın bile kendini kaptırabiliyordu ve bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunun kanıtıydı.

Larry Brown: Herkes eşini ve çocuklarını maça getirir, ve asla babalarını böyle bir olaya karışmış olarak görmek istemezler.

Ham: Karım ve oğullarım oradaydı. Ve küçük oğlum Donovan, ağlamayı orada öğrendi.

Breen: 4-5 yaşından büyük olamazdı. Ağlıyordu ve ondan çok da büyük olmayan abisi onu kolları arasına almış, kafasını okşayarak "Tamam, geçecek, merak etme" diyordu. Ve küçük oğlan çok üzgündü. Çocuğu öyle görmek korkunçtu, ama abisini o şekilde görmek daha dokunaklıydı. Tüm olan biteni bütün saflığıyla gösteriyordu.

Ham: Donovan perişan olmuştu -- NBA'in onun için bittiğini düşünüyordu. Ona neler olduğunu açıkladım ve biraz yatıştı. Ama dehşete düşmüş bir sürü çocuk gördüm, bazıları ağlıyordu, bazıları yalnızca şoke olmuş vaziyette etrafa bakmaktaydı.

Blaha: Bill Laimbeer ve ben, Pistons benchine yakın taraftan maçı anlatıyorduk. Her şey, masanın diğer ucunda oldu. Ve bilhassa şoke olmamamın sebebi, Bill Laimbeer'ın olan-bitenden rahatsız olmuş gibi görünmemesiydi. Hiçbir şeye şaşırmıyor gibiydi.

Mike Brown: Tribünlerden sahaya nasıl geri döndüğümü hatırlamıyorum. Ama herkes bir şeyler atıyordu. Tam anlamıyla 22 kişinin 20.000 kişiye karşı savaştığını hissettim. Durumun böyle olmadığını biliyorum, ama bu, hayatımdaki en korkunç andı. Sonraki hatırladığım şey, soyunma odasına dönebildiğimizde, kıyafetlerimin ıslanıp yırtıldığıydı. Orada korkmadığını söyleyen kişi, bence yalan söylüyordur.

Person: Neyse ki, izdihama doğru ilerleyip, güvenli bir şekilde soyunma odasına dönebildik.


SOYUNMA ODASINA DÖNÜŞ

Indiana oyuncuları ve teknik ekibinin soyunma odasına dönmesinden sonra, Detroit oyuncuları ve teknik ekibi, olanlara inanamaz bir halde toplaştı ve şimdi ne olacağı merakıyla sahada kaldı. Maç, bitime 45.9 saniye kala resmen tatil edilmişti. Skor, Indiana: 97 - Detroit: 82 şeklindeydi.

Jackson: Soyunma odasına ulaştığımızda, Ron şunu söyledi: Takımımızda bu kadar çok gerçek zenci olduğunu bilmiyordum dostum. Zor şeyleri başaran, bir sürü çok sağlam adamımız vardı. Ben lise terktim. Jermaine de öyle. Jonathan Bender. Jamaal Tinsley'nin zor bir hayatı olmuştu. Ron, keza. Çoğumuz benzer durumlardan geçmişti, bu nedenle o anda hiçbirimiz durup düşünmemiştik bile. Ama ondan ya da bir başkasından, kendisi için orada olduğuma dair teşekkür beklemem. Çünkü ben zaten böyle bir adam olmayı seçmişim.

O'Neal: Bayağı hararetli bir soyunma odasıydı. Herkesin sinirleri laçka vaziyetteydi.

Jackson: Rick "Herkes sakin olsun. Herkes sakin olsun" kafasındaydı. Herkes hâlâ bir nevi korkuyordu. Jermaine'in sıçrayışını hatırlıyorum; aniden Hulk'a dönüşmüş gibiydi: "Bir dahaki kavgada siz amına koduklarım bizi tutmayın!" Ve Rick yerinden kalkıp Jermaine kadar büyüdü ve "Biz yalnızca yardım etmeye çalışıyorduk!" dedi. Ve böylece oyuncular ve koçlar kavga etmek üzereymiş gibi bir manzara ile sonuçlandı. Böyle görünüyordu.

O'Neal: Soyunma odasına girmek için savaşmalıydık. Tam anlamıyla savaş değil tabii, ama içeri girmek için insanları itmek ve sürüklemek zorundaydık. Bize yardım edecek güvenlik yoktu. Oraya doğru yürüyorduk ve yakalanmış ve aslında bizi oraya doğru sürüklüyorlardı --Chuck ve diğer koçlar-- ama kollarımız inik durumdaydı. Kollarımızı o şekildde tutmaları sayesinde attıkları her şey yüzümüze geliyordu, tartışma sebebi buydu. Sinirliydim, anladın mı? Sadece bırakın da kendimi koruyayım.

Jackson: Mike Brown ağzına bir darbe almıştı, ağzı kanıyordu. Koç'un yumruk yediğini fark ettiğimizde, "Hepimiz bunun içindeyiz. Herkes sakin olsun" diye düşünmüştük.

O'Neal: Rick'in aklından neler geçtiğini hayal edemiyorum. Bulunduğu durumu hayal edemiyorum. Yalnızca onun ve benim hararetli bir konuşma yaptığımızı hatırlıyorum. Ve benim Rick'e olan saygım çok büyük. Onu seviyorum. Dünyada en sevdiğim insanlardan biri.

Jackson: Bunun ardından Rick "Otobüse binip buradan defolup gidelim" kafasındaydı.

David Craig (kondisyoner, Pacers): Birkaç insanı tedavi ettim -- en kötü yaralanan, Dan Dyrek (fizik tedavi danışmanı) adında biriydi. Dan yüzüne darbe almıştı. Sanırım içeri girerken ona bir şey fırlatmışlardı.

Boyle: Tepemde büyük bir kesik vardı, ama çok önemli değildi, yüzeyseldi. Ama alnımdaki kesikler ciddi şekilde kanıyordu. Ronnie yanımda oturuyordu ve "Mark, sana ne oldu?" diye sordu. Ben de "Beni ezip geçtin" dedim. "Ah, farkında bile değilim. Çok üzgünüm." Ve gerçekten üzgündü. Ronnie iyi kalpli bir adamdı. Hâlâ öyle.

Mike Brown: Kıyafetlerimin berbat halde olduğunu biliyordum, etrafa kötü bakışlar fırlatıyor muydum, anımsayamıyorum. Eğer öyle olsa şaşırmazdım. Mümkün olduğunca çabuk bir şekilde eşimi aradım, çünkü beni tribünlerde görünce çok korkmuş. Onun iyi olduğundan emin olmalıydım.

Smith: Oyuncuların ailelerinin olduğu bölümde Ben Wallace'ın ailesi, Rip Hamilton'ın arkadaşları ve daha bir sürü kişi vardı. Ben'in ailesi, cüsseli, büyük insanlardan oluşuyordu. O dakikalarda yaşanan en garip şey, tekrarlarda ne olup bittiğine bakan bir oda dolusu insanı izlemekti. Biri boks maçı izlerken, boksörlerden biri yumruk savurup başarılı olduğunda ya da ıska geçtiğinde nasıl sesler çıktığını bilirsiniz? Bütün oda tekrarları izleyip, Ben'in kardeşinin Fred Jones'a yumruk savurup ıska geçtiği ana bakarak kahkahalar atıyordu. Bütün gece tek güldüğüm an oydu.

Jackson: Sakinleştikten sonra, Artest bana "Jack, sence başımız belaya girecek mi?" der gibi baktı. Jamaal Tinsley gülmeye başladı. Ben "Abi ciddi misin? Bela? Ron, eğer işimiz elimizde kalırsa şanslıyız" cevabını verdim. O soruyu sorduktan sonra, kafasının pek yerinde olmadığını anladım.

Pollard: Bu yüzde 100 doğru. Duyduktan sonra kahkahalarla güldük. "Evet, Ron. Evet, bazı sorunlar olacak dostum. Bir taraftara vurdun." İnanamıyordum. Yaptığı şeyin kötülüğünün şaşkınlığı içindeydi. Kendi içinde nasıl olduğunu bilmiyorum ama, dışardan görünüşü, "Vay be. Birinin bu tür bir deneyim yaşayıp datepki almayacağından emin olmaması için kafayı bulmuş olması gerek." dedirtiyordu.

Pacers için akşam bitmemişti. Hâlâ, salona geç gelmiş olan polis, takımdan kimseyi tutuklamadan önce, oradan çıkmalıydılar. 

Olko: California'da tatildeydim. Telefonum deli gibi çalmaya başladı. Hem arkadaşlarım, hem ailemden insanlar arıyordu. "Televizyonunu aç. Palace'da bir şeyler oluyor." Ben de haliyle televizyonumu açtım ve yardımcı komiseri aramak üzere telefonu geri aldım -- hızlı bir şekilde yoldaydı ve "Henüz Palace'da değilim. Az sonra orada olurum. Seni birkaç dakikaya ararım."  Çünkü Palace çok güvenli bir mekandı, orada sadece bir avuç polis bulundururduk.

O'Neal: Soyunma odasına geldiler ve bizi tutuklamaya çalıştılar. Oradan çıkarken kimsenin kelepçeli olduğunu görmemiştim. Tamamen bazı konuşmalar, tartışmalar ve çılgınca şeyler vardı.

"Aslında Stern ışığı üzerimize tuttu, çünkü bizi kolayca ligin dışına atabilirdi. Bu benim görüşüm. 3 milyon ceza almak acımasızcaydı, ama 3 milyon vermeyip ligden atılacağıma, 3 milyonu verip işimi korumayı tercih ederim." — Stephen Jackson 

Mike Brown: Bu adam "Burada kalmalısınız. Polis iki oyuncu ve bir koçu tutuklayacak" diyordu. Benim hakkımda konuşuyorlardı, çünkü eleman, benim onu tribünlerde arkadan yumrukladığımı söylüyordu. Neredeyse 20.000 kişi tarafından dövülmekten, tutuklanma eşiğine gelmiştim. "Vay anasını. Bu olmuyor, değil mi?" diyordum.

O'Neal: Biz şunu diyorduk: "Hayır, hiçbir yere gitmiyoruz. Indiana'ya dönüyoruz. Sizinle gelmiyoruz. Avukatımla konuşun." Onlarla böyle konuşmak zorunda kalmıştım. Konuşmaya geldikleri ilk kişilerden biriydim. "Bu da ne? Neden bahsediyor bunlar? Hayır, sizinle gelmiyorum" havasındaydım. Anlamıyordum. Orada yüzümüze ve vücudumuza, tanrı bilir nereden buldukları balyozlar atılıyordu. Ortada kan vardı. Yara-bere içindeydik.

Gray: Artest'i tutuklamaya çalışıyorlardı. Kevin O'Neill o akşam harika bir iş başardı. Polisle anlaştı ve alelacele Artest'i otobüse bindirebildiler.

Kevin O'Neill (asistan koç, Pacers): Bunu kendim yaptım. Pek bir şey değildi. Ronnie'nin nerede olduğunu merak ediyorlardı. Ronnie dışarı çıkıp otobüse binmişti bile. Hepsi bu.

Gray: Polis otobüse binmiş ve onu aşağı indirmeye çalışıyordu; onlara gelmeyeceği söylendi.

Olko: Asıl odaklandığımız şey, sandalyeyi fırlatan kişiyi bulmaktı. Ortadaki tek suç buydu. Videoyu izledik ve internete yükledik. Bizim için sürpriz olan, aradığımız biri vardı, kendimizi tanıttık ve onu tutukladık, ve suçlu olduğunu itiraf etti. Artest'i almakla ilgili bir değerlendirmemiz yoktu.

Mike Brown: Polis departmanından birileri şunu diyordu: "Bakın, sizi buradan mümkün olduğunca çabuk çıkaracağız. Bazı taraftarların ayrılmasını istiyoruz, yani sizin rahat durmanıza ihtiyacımız var. Şu anda kimseyi tutuklamayacağız, çünkü bunu yapmak için etraf uygun durumda değil. Videoyu yeniden izleyip ileri bir tarihte herkese döneceğiz."

Jackson: Gecenin en iyi tarafı, en çılgın tarafı, biz otobüsteykendi. Çok fazla kışkırtılmıştık. Sadece maçı kazanmış gibi değil, kavgayı da kazanmış gibi hissediyorduk. Detroit'in kalbini yerinden söküp almış gibi hissediyorduk. Eve gidip de ceza ve uzaklaştırmaları görene dek tabii -- sonrasında gerçekliğe tosladık.

Boyle: Uçağa bindik, ve sonra bir ara sırtım tutulmaya başladı. Antrenör tişörtümü çıkarmamı söyledi, biraz buz bağladım, koridorda aşağı-yukarı yürümeye başladım ve gevşemeye çalıştım. Kırık olduğunu bilmiyorduk. Yürümeye devam ettim ve Ronnie "Mark, sana ne oldu?" dedi. Ben de "Ronnie, bunu zaten konuştuk. Hatırlamıyor musun?" diye cevapladım. "Evet, doğru. Hatırlıyorum, üzgünüm." Olan bitenden çok etkilenmiş gibi görünüyordu.

Gray: Bence Artest yalnızca kendini savunduğunu, bunun bir nefsi müdafaa olduğunu düşünüyordu. Ben Wallace'ın özür dilemek için aradığını söyledi. Ben Wallace ve Matt Dobiek bunu reddetti. Ama Artest bunu birkaç kez söyledi.

Daniel Artest (Ron Artest'in kardeşi): Her şey olup bittikten 10 dakika sonra Ron ile konuştum. Normal bir konuşma gibiydi."Bana bir şeyler fırlattılar ve ben de tribünlere gidip icabına baktım" dedi. Konuştuğumuz şekilde, ligin ona ağır bir ceza vermeyeceğini düşünüyordu. Muhtemelen bazı maçları kaçırabilir diye düşünüyorduk, en fazla beş falan.


SONRASINDA

Stern'ün sonraki gün yaptığı, şu şekilde başlayan açıklama ile lig çabuk davrandı: Dün akşamki maçta gerçekleşen olaylar şok edici, iğrenç ve affedilmezdi -- NBA ile alakası olan herkes için utanç vericiydi. Bu, oyuncularımızın, maçlara gelenlerin niyeti ne kadar kötü ya da provokatif olursa olsun, neden tribünlere girmemeleri gerektiğini göstermektedir. Soruşturmamız sürüyor ve yarın akşama kadar tamamlanmasını bekliyoruz. Sonunda Stern, dokuz oyuncuya 146 maçlık onlara toplam 10 milyon dolara mal olan (en yüksek rakam Artest'indi: 4.9 milyon dolar) ücretsiz ceza verdi. Kaçırdığı 13 playoff maçını da sayarsak, 86 maçlık ceza, NBA tarihinde uyuşturucu madde harici alınan en büyük ceza oldu. Ama bu, ligin imajına aldığı en büyük darbeydi. Ligin alkol politikasına ve oyuncularla seyirciler arasındaki sınırın güvenliğine yönelik büyük değişiklikler --süratle--  gelebilirdi. Stern'ün olaydan bir yıl sonra AP'ye söylediği gibi, lig şu dersleri çıkarmıştı: "
1, oyuncular tribünlere gidemez. Bunu güvenliğe bırakmalılar ve herhangi bir kurnazlık yapmamalılar. 
2, taraftarların yalnızca bir bilet aldıkları için . 
3, güvenlik ve kalabalığın kontrolü hakkındaki prosedürlerimizi incelemeye ve güncellemeye devam etmeliyiz."

Smith: Ertesi sabah, kahvaltı masasında oturmuş, anlamaya çalışıyorduk. Kahvaltımı yerken, bir yandan da ayağımı yere vurup duruyordum. Çılgıncaydı. Her şey olup bittikten sonraki sabah bile hâlâ gergindik. Bunu asla unutmam.

Walsh: Artest'le ertesi gün konuşmuştuk. Sanırım sonraki gün maçımız vardı. "Sahada yere düşene ve o adamlar üstüme gelene kadar, orada kimseye vurmadım" diyordu.

Boyle: Kimse bu kadar ciddi sonuçları olacağını düşünmüyordu.

Montieth: (Pacers başkanı) Larry Bird, kariyerinde tanık olduğu şeylere dayanarak, Artest'e 10 maç ceza verileceğini tahmin ettiğini söyledi. Ondan sonra NBA yönetiminden, Stern'ün gerçekten baskı yapacağını öğrenmişler ve bu çok ciddi olacakmış. Ardından Bird, Sanırım 30 maç olacak diye düşündü. Ama bütün sezonu kapsayacağını hiç tahmin etmemişti.

Larry Bird: O akşam yapılan bir sürü hata vardı, ve Ronnie ile Pacers, asıl darbeyi alanlar oldu.

Stern: Bu örnekte, izleyicileri sahadan ayıran sınır ihlal edilmişti. Palace'daki olay, oyuncuların taraftarlara erişimi ve kabul edilemez oyuncu davranışı ile ilgiliydi. Maçlarımızda sınırlar olduğunu ve taraftarların yanı sıra, özdenetim ve profesyonellik sergileyen oyunculara karşı uygun davranış beklentisini pekiştirmemiz gerekiyordu. Önemli oyuncu uzaklaştırmaları ve olaya müdahil olan taraftarların gelecekteki Pistons maçlarından men edilmeleri, alınması gereken önlemlerdi ve tüm salonlarımızda taraftarlarımızın ve oyuncularımızın refahı için atılmış daha büyük bir çabanın parçasıydılar.

Billy Hunter (NBPA yöneticisi): Uygulamaya koydukları şey çok fazlaydı. Tartışmanın gerçekleştiğini ve Ron ile Stephen'ın tribüne çıktıklarını asla göz ardı etmek ya da haklı çıkarmak istemiyorum. Bu hoş görülemez. Bu, oyun için iyi bir şey değil. Fakat yaptırımların sertliğine dair endişeliyim.

Jackson: Bence Stern ışığı üzerimize tuttu, çünkü bizi kolayca ligin dışına atabilirdi. Bu benim görüşüm. 3 milyon ceza almak acımasızcaydı, ama 3 milyon vermeyip ligden atılacağıma, 3 milyonu verip işimi korumayı tercih ederim.

Hunter: Tahkim kuruluna gittik ve O'Neal'ın cezasını başarıyla 25 maçtan 15'e indirttik. Kanıtlar, Steve ve Ron'un tribünlere çıkması kadar, mahkeme katılımının hemen sona erdiği konusunda oldukça netleşti.

O'Neal: Kızıma ne olup bittiğini asla söylemedim -- okulda öğrendi. Bir gün eve geldi, anlamıştı ve şöyle dedi: "Baba, sen kavga ettiğin için cezalandırıldın mı?" Benim için zordu. Kızımla bu konuşmayı yapmak benim için çok zordu. St. Vincent Hastanesi'ndeki insanlarla konuşurken, oraya çok yakın olan Boys & Girls Club'a gitmek benim için zordu. Bir topluluğun lideri olarak benim için zordu. Bu konuşmaları yapmak ve bu kavganın sadece takıma değil, kamuoyunun bakış açısı üzerindeki etkilerini de görmek, zordu. Çoğu insan benim bütün davalarımı kazandığımı bilmiyor bile. Haklarım iade edildi. Bütün davaları kazandım -- sivil, adli, ve ligden atılma.

Daniel Artest: Sezon boyu ceza almak, Ron'un çok da canını sıkmamıştı. Bir salon ayarladı ve çalışmaya başladı. Hep onun yanındaydım. Ben, Ron, James Jones, ve John Edwards. Her gün. Ron nasıl bir hayal kırıklığına uğradıysa, bunu bize hiç yansıtmadı.
  
Artest: O kadar çok para kaybetmem gerektiğine hâlâ inanamıyorum. Bunu başlatan ben değildim, yatırımlarım vasıtasıyla 7 milyon kaybettim ve henüz başlamayan bazı reklam anlaşmalarından oldum. [Olayın 5. yıldönümü sebebiyle gazetecilere verdiği demeçten.]


8 Aralık'da Oakland County savcıları, 5 Indiana oyuncusu (O'Neal, Artest, Jackson, David Harrison ve Anthony Johnson) ve 5 taraftarı (John Green, William Paulson, Bryant Jackson, John Ackerman ve David Wallace) adam yaralamadan suçladı. Yasal pazarlıklar aylarca sürdü. Neticede oyuncular karara itiraz etmeyeceklerini söylediler; sadece Green 30 gün tutuklu kaldı; haricindeki herkes para cezaları, denetimli serbestlik ve kamu hizmeti cezaları aldı. Beş taraftar da Pistons maçlarına girmekten men edildi. Savcı David Gorcyca şöyle diyordu: "Nathaniel Abraham'ı idare ettim, güya tarihteki en genç cinayet sanığını. Jack Kevorkian'ı ben idare ettim. Ancak bu dava tümüyle yürütüldüğünde ve bittiğinde bu, dünya çapında diğer davaların hepsinden daha fazla medya ilgisi topladı." 

Olko: Kaç dedektifim olduğuna dair sorular aldım. Bir taneydi. Kamuoyundaki diğer meselelerle uğraşıyorduk. Kaynaklarımı nereye harcamalıydım? Milyonerlerin davalarına mı?

McCosky: Bu iş aylarca sürdü ve insanların öldüğünü falan sanırdınız. İnsanlar olayın nasıl başladığı, kimin olaya dahil olduğu ve kimin barıştıran olduğu hakkında sağduyusunu kaybetmişti.

O'Neal: Herkes olumsuz şeyler hakkında konuşmaya karar vermişti. Dürüst bir şekilde, bunun yüzünden kıyafet kuralının geldiğini düşünüyorum. Çünkü aniden lig "kontrolden çıkmıştı". Ulusal kanallarda yorumcuları izliyordum, yorumcu olarak nitelenen kişileri, ve bunlar NBA'in çok hip-hop stili olduğunu söylüyorlardı. Ve güya yorumcu olan bu kişilerin ilk başta bunu söylemesi beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Müzik zevkiniz, kim olduğunuzu yansıtmaz. Kavgadan sonra, kıyafet kuralı yürürlüğe kondu.

Olko: Şaşırtıcı şeylerden biri, kamuoyundan aldığımız eleştirilerdi. Detroitliler, Pacers oyuncularını tutuklamadığımız için öfkelilerdi. Indianapolis halkı, Detroit takımının bir parçası olduğumuz için yalnızca Pacers oyuncularını yargıladığımızı söyledi -- ki bu aptalcaydı. Tekrar: Ağır ihlaller vardı.

Ham: Bence medya mevzuları çarpıttı. Kontrolden çıkmış olan NBA oyuncuları, taraftar davranışlarının aksine, ön planda yer alıyordu. Taraftarlar, bir oyuncunun şut atabilmesi ya da dripling yeteneği hakkında konuşur, bu normal bir şeydir. Ama geçmişte, taraftarların oyuncuların çocukları ya da eşleri hakkında konuşması gibi şeyler gördüm -- hatta biraz daha ileri gidersek, hikayenin bu kısmının olması gerektiği gibi ya da "NBA'de oynayan vahşi siyah çocuklar" şeklinde kapsamlı olarak ele alındığını sanmıyorum.

Bu arada Pacers, iki ayrı olayla karşı karşıyaydı: Artest olmadan o sezonun Playoff yarışında takımı nasıl tutacakları, ve Artest ile zaman içinde ne yapacakları. Artest olan bitenin ardından garip bir şekilde huzurlu görünüyordu, çıkaracağı hip-hop albümüyle daha çok alakadar gibiydi. Pacers ve Pistons, o sezonun Playoff'larının 2. turunda tekrar karşılaştılar, ve Detroit seriyi 6 maçta bitirerek, Spurs'e karşı kaybedeceği Finaller'e doğru yoluna devam etti. Takip eden yaz döneminde Artest ve Bird, her şey yolundaymış gibi Sports Illustrated kapağında boy gösterdiler. Fakat öyle değildi.

Montieth: İnsanlar o kavganın Pacers'ın ölüm fermanı olduğunu söylüyor. Katılmıyorum; Reggie Miller'ın emekliliğine de rağmen, sonraki yıl takımı bir araya getirdiler. Benim adıma sıkıntı, (Aralık 2005'te) Artest'in takasını talep etmesiyle başlamıştı.

O'Neal: Ron özellikle ne yapmış olursa olsun --ve bazı sorunları vardı-- neyi düşünüyordu bilmiyorum. Bana hiç gelip bir şey söylemedi. Eminim, Stephen o yaptıklarını koruma amacıyla yaptı. Ben de aynı şekilde. Bunların ardından takas olma isteyen birini görünce, insan ister istemez kıllanıyor.

Walsh: Birçok oyuncu (arbede esnasında) Ronnie'yi savundu. Jermaine ceza aldı, Jack ceza aldı. Bir sürü adam cezalandırıldı. O kalkıp takas olmak istediğini söylediğinde bu, takımı bambaşka bir durumun ortasına sürükledi. Takıma zarar vermesinin ardından oradan açmak istiyor gibi hissettiler.

Jackson: Evet, Ron takasını istediğinde ihanete uğramış gibi hissettim. 3 milyon zarardaydım. "Pekala, biz kariyerlerimizi tehlikeye attık ve sen bizi bırakıp gidiyorsun?" falan gibi hissediyorduk. O yıl harika bir takımdık. Esasen ligin en iyi takımıydık. Yani bu biraz zorumuza gitti.

Walsh: Ron'a "Pazartesi oturup bu konuyu konuşacağız" dedim. Tüm söylediğim buydu. Ama o pazar günü kalkıp yeniden takasını istedi. Ben de pazartesi onunla buluştum ve "Bak, seni takas edeceğim" dedim ve olay bundan ibaretti.

Pacers, 25 Ocak 2006'da Ron Artest'i kadro dışı bıraktı ve sonra Peja Stojakovic karşılığında Sacramento Kings'e yolladı. Kavganın ardından Artest'in Pacers için çıktığı maç sayısı 16'ydı.

O'Neal: Kendini kariyerinden ödün verdiğin bir pozisyona sokuyorsun. Kazancından ve ailenin hayat tarzından ödün veriyorsun, ve sonra bütün bunların sebebi, bir anda orada olmak istemiyor. Kimse... Bir odaya koyulmak ve orada saatlerce oturmak. Hapiste yerini ayırtmak. Ve tüm sezon boyunca. Takım, duruşmalar ve diğer meseleler için Detroit'e uçuyor. Toronto'ya bile gidemiyorsun. Oraya gitmek için gerekli izinleri almak zorundasın. Kimsenin bunlardan haberi yok.

Jackson: Eninde sonunda, bu Ron'un kararıydı. Hâlâ NBA'de olduğumuz ve işlerimize sahip olduğumuz için şükrediyoruz. Hayat devam ediyor ve bir kişi yüzünden her şeyi bırakacak değiliz. Genel tavrımız buydu. Onunla da olsa, onsuz da olsa.

O'Neal: Kavganın ardından, birçok saha dışı kaynaklı meseleyle, olaylarla uğraştık, ve bu artık çok iyi hissettirmiyordu. İyi hissettirmiyordu. Bir değişiklik istenecek noktaya gelinmişti. Donnie Walsh da eminim o da böyle hissediyordu. New York'a gitmesinin sebebi bu.

Rose: Ben Detroitliyim. Bu olayın Detroit'te bıraktığı kara leke, ulusal bir bakış açısıyla, sadece tipik Detroit'teki aynı eski abartıydı. Bir Pacer bakış açısıyla, 2000 yılında final oynayan bir takımdan --taraftarların kucaklaşmayı başardığı ve yalnızca iyi basketbol oynamayı değil, sorumlu bir vatandaş olmayı da takdir ettiği-- taraftar kitlesinin çok destekçi olmadığı bir yere dönüşmüştük. Gerçekten bir takımın üst düzey bir ekip olmaktan, marjinal bir topluluğa dönüşmesini görmüştük. Hepsini göstermeyi bıraktılar. Ve sonra oyuncularla, saha dışında, onları değişiklik yapmaya başlamak zorunda bırakan olaylar yaşandı.

O'Neal: Nihayetinde, işler artık sadece basketbolla alakalı değildi. İyi hissettirmiyordu. Maçlara çıkmak iyi hissettirmiyordu. Bölünmüş bir şehir gibiydi. Bu tarafta, arkanızda duran insanlara sahiptiniz; fakat öbür tarafta, tam tersi.


YANSIMALAR

2005-2006 sezonunda Pacers, ilk turda Nets'e elendi; ve daha çok, uğraştıkları yasal problemlerle duyuldukları sonraki 4 sezon boyunca Playoff göremediler --  bilhassa (Ekim 2006'da bir striptiz kulübünde olaya karışan) Jackson ve (2007'de marihuana ile yakalanan) Shawne Williams'la ilgili olanlarla. Pacers 2007'de Jackson'ı Golden State'e, 2008'de O'Neal'ı Toronto'ya takasla yolladı ve 2009'da, bir süredir maçlarda ve idmanlarda yer almayan Tinsley'nin kontratını satın alıp oyuncuyu serbest bıraktı. Ayrıca "karakterli oyuncular" barındıracaklarına dair taahhütte bulunup, Danny Granger, Paul George ve Tyler Hansbrough gibi oyuncuları draft edip, yeniden yapılanmaya gittiler. Taraftarlar, yıllar sonra ilk kez takım için heyecanlıydılar. Ama bu, çok uzun bir 6 yıl olmuştu -- ve takımın devamlılığı çok hasar görmüştü.

Bu arada Rick Carlisle, 2011'de Dallas ile yüzüğe ulaştı, bir sezon öncesinde de Artest, Lakers ile aynı başarıya ulaştı; o final serisinin son maçından önce, Pacers yöneticileri ve eski takım arkadaşlarından özür diledi. O'Neal'ın daha sonra söylediği gibi, "Takımınız bir arada değilse, asla kazanamazsınız. Bu özürlerin bir sebebi vardı". Artest gitmiş olsa bile, herkes bunları söyleyemezdi.

Pollard: Rüya gibiydi, kötü bir rüya gibiydi; zihnimde baktığım zaman, puslu ve rüyaya benzeye bir flashback'i andırıyordu. "Vay anasını. Bu gerçekten oldu mu?" der gibi oluyordunuz.

O'Neal: Televizyonda ne kadar kötü görünüyorsa, şahsen benim gözümde 20 kat daha kötüydü.

Mike Brown: Kasetleri izlemek, adaleti yerine getirmez. Çok, çok, çok korkunç bir andı. Bu yüzden eğer işler boka sararsa, mesela hakem bir oyuncuyu oyundan atıyorsa, ben en fazla dilimi falan ısırırım. Olacaksa olur. Umarım oyunu yeterince umursuyorlardır.

O'Neal: Avukatlarıma, jüriye ve hakime söyledim: "Siz böyle bir durum karşısında ne yapardınız? Uçarak kafama isabet eden bir sandalye beni öldürse, eşim ve çocuklarım ne yapacaktı? Kim bu hikayeyi anlatacaktı? O zaman hikaye neye benzeyecekti?" Basketbolla hiçbir ilgisi olmayan bir şey hakkında konuşurken, gerekli olan herhangi bir şekilde korumak için, ekibin lideri olarak pozisyon aldım. Basketbolla hiçbir ilgisi olmayan.

"Bu olanlar için Indianapolis şehrinden ve Indiana eyaletinden yeterince özür dileyebilir miyim bilmiyorum. Dünyada bu şehre sunabilecek kadar özür olup olmadığından emin değilim. Bu şehir benim için çok şey ifade ediyor. Çok şey. Hâlâ çok şey ifade ediyor." Jermaine O'Neal 

Walsh: Sanki bir korku filmi izleyip, olacakları durduramamak gibiydi. Takımımızı yok etti ve daha da bir araya gelemedik.

Gray: Bir parmak şıklamasının ardından bütün bir kulübün talihinin değişmesi ve bunun yankılarının yıllarca sürmesi inanılmaz.

Jackson: O zamandan beri daha çok saygı duyduğum kişi, Ben. Artık maçlardan önce tokalaşıp konuşuyoruz. Ben'e saygı duyuyorum. Ben, yaptığı şeylerde hatalı değildi. Ron yalnızca bir moronun yapacağı şeyleri yaptı. Gerçekten bencilceydi. Ben sadece kendini koruyordu, ... Sahadaki en büyük adam olmasa bile, faul yapılacak en yanlış kişiydi.

Ben Wallace: Herkesin ders çıkardığını umduğum, talihsiz bir olaydı.

Anthony Johnson (guard, Pacers): Bu olay gerçekten harika bir takımı parçalara ayırdı. Bütün bir sezon, yetenekli bir takım, boşa gidiverdi. [Yine 2009'da Espn.com'a verdiği röportajdan.]

Jackson: O yıl şampiyon olabilirdik dostum. En iyi takıma sahiptik, en iyi genç takıma. Reggie Miller gibi bir Hall of Famer'ımız vardı. Yapbozun tüm parçalasına sahiptik: Harika hocalar, harika takım, harika takım sahibi, harika genel menajer. Ve her şey tıkır tıkır işliyordu. Bence bazıları hâlâ biraz kızgın ve "Harika, bir şampiyonluk kazanma şansım vardı ve Ron bencilce davranıp bunun içine etti" diyenler var.

Mike Brown: Tüm bu uzaklaştırmalar ve diğer şeylere karar verildiğinde, benim ve tüm takımın ümitleri, hayalleri ve rüyaları yıkıldı.

O'Neal: Dürüst bir şekilde, o takımla bir değil, birden fazla şampiyonluk kazanabilme şansımızın olduğuna inanıyorum.

Pollard: Pacers hâlen yaraları sarmaya çalışıyor. Dünyadaki kimse beni, bu kavga kadar başka hiçbir şeyin bir organizasyonu bu kadar geri götüreceğine ikna edemez.

Walsh: Beni yılbaşından önceki gün arayıp bu konuyu sorabilirsiniz ve bu yüzde yüz moralimi bozacaktır. Konuşmayı sevdiğim bir konu değil.

Adam Silver (günümüzün NBA başkanı): Detroit'teki kavganın NBA'in imajı üzerinde derin ve geniş kapsamlı bir etkisi oldu -- o gece orada olan takımlar ve oyuncuların çok ötesinde. Ama Pacers için, olumsuzluklar bitmek bilmedi. Olay, takımın halkla olan derin bağını zedeledi ve bunu düzeltmek için yıllar gerekti.

O'Neal:
Bu olanlar için Indianapolis şehrinden ve Indiana eyaletinden yeterince özür dileyebilir miyim bilmiyorum. Dünyada bu şehre sunabilecek kadar özür olup olmadığından emin değilim. Bu şehir benim için çok şey ifade ediyor. Çok şey. Hâlâ çok şey ifade ediyor. Bütün ülkenin gözü önünde tanık oldukları şeylerden ve şehre, topluma ve içinde bulunduğum organizasyona yaşattığı utançtan dolayı özür dilerim? İnsanların o olan-bitene, o kavgaya karışanların bu işten kurtulamayacaklarını anlayıp anlamadıklarından emin değilim. Bunlardan sıyrılamadık. Bütün takım çatırdamış görünüyordu.

Larry Brown: Bu takım, Indiana, asla toparlanamadı. Bence bunun bizim çocuklar üzerinde büyük etkisi oldu. Gerçekten bizim oyuncularımızdan birçoğunun olayı sonlandırmaya ve kontrolü elde tutmaya çalıştıklarına inanıyorum. Maalesef, işin içinde iki takım vardı, çamur herkese bulaştı. Yalnızca iki takım değil, tüm lig genelinde. Bunun bir parçası olmak korkunç bir şeydi.

O'Neal: Eğer ayrılmazsam --ki vermek zorunda olduğum en zor kararlardan biriydi-- organizasyonun bundan kurtulamayacağını hissediyordum. Indiana'da bir restorana oturduğumuzda çok fazla sevgi gösterilen, hatta bizim yerimize hesabın ödendiği bir çevredeydik. Ya da her nereye giderseniz, sevgi gösterilerine maruz kalıyordunuz. Buna şahit oldum. Burası insanların her gün çalıştıktan sonra eve geldiği ve televizyonlarını açıp maçları izledikleri o ufak ve çalışkan şehirlerden biriydi; çünkü bu maçlar hayatlarının bir parçasıydı. Ve böylece yaşadıkları zor zamanları aşabildiler. Indiana, ülkedeki en çok işsize sahip eyaletlerden biri? Yani bu insanlar çok zor dönemler geçirebiliyorlar. Bu pek hoş bir şey değil, kimse için -- baştan başlamamız gerekiyordu. Ayrılmak istemiyordum, çünkü kariyerimi daima burada bitirmek istedim. Bu yüzden bu yıl yaptıklarından son derece gururluyum, çünkü taraftarlar tekrardan mutlu olabilecekleri bir şeye sahipler. 

CEZALAR

-- Ron Artest: 73 normal sezon ve 13 Playoff maçı için uzaklaştırma. Hafif adam yaralama suçundan ceza aldı.

-- Stephen Jackson: 30 maçtan men edildi ve Artest'le aynı sebepten ceza aldı.

-- Jermaine O'Neal: 25 maç uzaklaştırma aldı, tahkim yoluyla bu ceza 15'e indirildi, ve iki hafif adam yaralama davasında yargılandı.

-- Anthony Johnson: 5 maçtan men edildi ve o da hafif adam yaralama suçundan ceza aldı.

-- David Harrison: Hafif adam yaralama suçundan ceza aldı.

-- Ben Wallace: Altı maç uzaklaştırma aldı.

-- Chauncey Billups: Bir maç uzaklaştırma.

-- Reggie Miller: Bir maç uzaklaştırma.

-- Elden Campbell: Bir maç uzaklaştırma.

-- Derrick Coleman: Bir maç uzaklaştırma.

-- John Green: Hafif adam yaralama suçundan ceza aldı ve 30 gün tutuklu kalıp, iki yıl denetimli serbest sıfatı taşıdı.

-- Charlie Haddad: Anthony Johnson, Jermaine O'Neal ve Pacers'a dava açtı. O'Neal, Haddad'a 1.686.500 dolar tazminat ödemekle cezalandırıldı. Haddad bir performans alanına girmekten yerel bir kuralı ihlal konusunda mahkemeye karşı gelmedi ve iki yıllığına denetimli serbestlik, 100 saat kamu hizmeti ve ilçe çalışma programında 10 haftasonu geçirme cezaları aldı.

-- David Wallace: Bir yıl denetimli serbestlik ve kamu hizmeti cezası aldı.

-- Bryant Jackson: Suçunu kabul etmese de, kendisine yöneltilen bir ağır, bir de hafif adam yaralama cezalarına karşı çıkmamış. İki yıl denetimli serbestlik aldı ve 6.000 dolar tazminat ödedi.

Bu yazı için birden fazla görüşme talebini reddeden kişiler: Metta World Peace, Reggie Miller, Jamaal Tinsley, Austin Croshere, Anthony Johnson, Bill Walton, Chad Forcier. Rasheed Wallace'tan menajeri aracılığıyla bir görüşme talep edildi, ama yanıt gelmedi. Richard Hamilton, bir sözcü aracılığıyla, görüşmeyi reddetti. NBA, Ron Garretson ve Tommy Nunez Jr. ve kariyerleri sürmekte olan, o maçtaki diğer iki hakem için görüşme taleplerini reddetti.

Nerden Nereye 245


Twitter'da denk gelmişsinizdir bu görsele, son 1 haftadır. Bu seride bulunması elzem.

Künk


Dün kör oldum maçı boyu, amına koyim. Genelde iç sahada falan laci şortla giyeceklerinden biraz azalır bu "doz" ama, Nike logosu bile beyaz. O ne abi, ne yapmaya çalıştınız. Hiç mi göz yok. Normalde bu kalıpta, enseden dolaşan şeridin ve yanlardaki kalın çizgilerin lacivert olması gerek. İkisi de yok. Biri bile yetermiş azıcık dengelemeye. Ama ne bileyim, kimin kulübü olduğu belli sonuçta. Diğer işlerden anlıyorlar da, bu işten mi anlayacaklar; laf benimkisi de.

Kuzu


Rayo Vallecano, bu sezonki 3 formasında, iç saha formasında günümüzdeki hali olmak üzere, kulübün farklı dönemlerindeki armaları kullanmış. 3. forma olan siyahta ilk armaları, deplasman forması olan kırmızıda 70'lerden 90'lara dek taşınan arma kullanılmış (bir yandan da 2 ve 3. formalarda, önceki 2 sezonda gördüğümüz gökkuşağı deseni, kol ve yakalara yedirilmiş). Harika. Buna benzer, Milan birkaç sene önce şunu yapmıştı. Belki 3 formasında da farklı arma kullanan ilk takım olmuştu. Vallecano'nunki de ilk olabilir. Umarız ilerde Galatasaray'da da, 3 forma için olmasa da, bu tip dokunuşlar görürüz. Hadi monokrom falan yapılamıyor, al beyaza şunu kondur mesela, zaten hep olduğu gibi koyuyorlar, bununla bir dış şeridi bir şeyi olur da, daha belirgin görünür anasını satayım.

Hasbelkader



Açık renk deplasman forması (2. ya da 3. demiyorum, çünkü o sunuşa göre değişebiliyor) gayet oturmuş olan iki kulübün, bu yıl "deneme haklarını" kullandıklarını görüyoruz. Biri Brezilya ile aralarındaki etkileşime atfen sarı; diğerinde de stadın karşısındaki Best-Law-Charlton üçlüsü formaya gömülmüş. En son ne zaman beyaz yerine başka bir açık renk kullandılar, ben hatırlayamıyorum mesela.