Çeviri: "Jordan-LeBron Takım Arkadaşı Kulübü": Onlarla Birlikte Oynamak Nasıldı?


(Orijinali için şuradan.)

Birçok açıdan, basketbol sohbetlerinde geçen klasik bir bilgi sorusudur: Hem Michael Jordan, hem de LeBron James ile aynı soyunma odasını paylaşan 4 eski NBA oyuncusunu sayabilir misiniz?

Scott Williams sayabilir. Aslında bunu bedava bira için birkaç kez kullanmıştı. Ama o azınlıktan. Hem de çok küçük bir azınlık. Çünkü bir kulübe üye.

Neredeyse basketbolun 25 yılını kapsayan bir ayrıcalıklı bir kulüp. Bu ikili, birçoklarının gözünde NBA tarihinin en iyi iki oyuncuları ve ikisinin yolları hiç çakışmadı, aynı sahada hiç bulunmadılar. Yalnızca röportaj ve video oyunlarında denk geldiler. Jordan'ın lige veda etmesinden 2 ay sonra James, çıkışını resmîleştirmek için Madison Square Garden'daki sahneye çıkıyordu.

15 yıl sonra, bu kulübün artık genişleme imkanı yok. Son üye de basketbolu bıraktı. Ama "Kim daha iyi?" sorusu halen yürürlükte. Bu soru bir yerlerde soyunma odalarını bölüyor ve arkadaşlıkları bitiriyor. Bu, Nba Twitter'ı ve TV şovları için hem bir lütuf, hem de bela: Lafı edilmeden bırakıldığında bile ortaya çıkıveren kaçınılmaz bir kıyas.

Ve çok az kişi --o da eğer varsa-- bunu tartışmak için bu ortak takım arkadaşlarından daha yetkili.

Şu anda Arizona'da bir medya ve güvenlik şirketi sahibi olan Williams, Chicago'da Jordan ile birlikteyken bir çaylaktı, LeBron'la ise tecrübeli bir oyuncu. Bu aralar St. Louis'de bir basketbol akademisi yöneten Hughes, Jordan'ı Washington'da yakalamıştı; birkaç yıl sonra ise Cleveland'da LeBron ile bir araya geldi.

Şimdilerde Memphis'te asistanlık yapan Jerry Stackhouse ve NBA TV için yorumculuk yapan Brendan Haywood da Jordan'ın Wizards yıllarında onunla beraberdi. Stackhouse, Miami'de LeBron ile birlikte oynamıştı. Haywood ise James, Cavs'e döndükten sonra onunla kesişmişti.

Bu oyuncular "Gelmiş-geçmiş-en-iyi" tartışması için elzem değiller. Sonuçta hiçbiri, bu oyuncularla birlikte en iyi zamanlarında mücadeleye girmedi. Ama her biri, büyüklüğe farklı bir pencereden bakabilir. Bu dört oyuncun üçü ile, bu iki oyuncuyu ayırt eden ve onları sivrilten özelliklerin neler olduğunu konuştuk.


Jordan'ın antrenman hikayeleri

Bu dörtlüden ilki, 1990'da Bulls'a gittiğinde, zaten hikayeler ortalıkta dolanıyordu. Yayıldığı kadar fazla değillerdi. Ama varlardı. Will Perdue suratına yumruğu yiyeli bir yıl olmamıştı.

Yine de, Scott Williams, hazırlık kampına, draft edilmemiş bir serbest oyuncu olarak, antrenman yapacağını umarak gelmişti. 'Zahmetli' antrenmanlar, evet --her biri 3 saatten, 2 hafta boyunca günde 2 tane-- ama yine de, antrenman. Savaşmak değil, antrenman.

Jordan'ın rekabetçiliği ve günlük yoğunlaşma kabiliyeti bir efsane haline gelmişti. Eski takım arkadaşları tüm hikayeleri doğruluyor. Her gün, her idman. Bire birler, ikiye iki yardım ve itfaiyeci hareketi. Üçe üç, beşe beş, yarı sahadan şutlar. Kart oyunları. "Jordan her şeye rekabet açısından bakardı" diyor Williams.

Bu da her şeye çenenin de eşlik ettiği anlamına geliyor. Ve çok azı dostça. Kariyerinin sonlarında dahi. "Trash-talk" diye hatırlıyor Hughes. "Saygısızlık... O antrenmanlar, diğer gördüklerimin hiçbirine benzemiyordu."

Haywood ise şöyle diyor: "Sizi nasıl yok edeceğinden bahsederdi."

Washington'da bir idmanda Jordan'la karşı karşıya geldiği bir ânı hatırlıyor: "Birkaç adım geriledim. Normalde üçlükle pek işi olmazdı... Beni susturmak için hemen şutu çıkardı ve isabeti buldu. Aynen şu tavırdaydı: 'Daha iyisi elinden gelmeli, sonuçta beni izleyerek büyüdün. Şu sahada yapamayacağım şey yok'"

Williams 'Şaşırma' kelimesini kullanıyor. Başlarda, bir MVP'nin oradaki herkesten daha sıkı çalışmasına şaşırmıştı. Kendisinin sonraki durağı Philadelphia olacaktı ve oradaki yıldızların tavrı tam tersiydi: "Kendilerini maça saklamayı seçiyorlardı... Millet idman halindeyken, onlar bir köşede bisiklete binip diğerleriyle dalga geçiyordu."

Ama bu, 23 yaşında ayak kırığı sakatlığından dönüşte, çalışma zamanını kısıtlayan Bulls yönetimini topa tutan Jordan'dı. Ve aynı zamanda, 38 yaşında, bir deplasman gezisinden dönüşte, gece 3.30'da Washington'a vardıktan 4 saat sonra antrenman sahasına inen Jordan.

"Sadece Phil Jackson bitirdiğinde bir hareketi keser veya bir idmanı kısa tutardı" diyor Williams. "Ve küfrederek kenara giderdi."

"Bunu başka bir oyuncuda görmedim" diye devam ediyor. "Ta ki, 15 yıl sonra, Cleveland'a katılana dek."

'Farklı türden bir süperyıldız'

Williams o arada NBA'deki turuna devam etti ve beş takıma daha gitti -- toplamda 7 takımda oynadı. "Ligde bir sürü ççok yetenekli, yıldız oyuncuyla beraber oynadım" diyor, "ama profesyonel değillerdi -- IversondanBahsetmiyorumBuArada. Mj ve LeBron'da, bunu söylemek mümkün, farklı bir süperstar havası vardı."

Devir açısından da farklılar, birbirlerinden de farklılar. Williams, James için şöyle diyor: "O, Michael'ın olduğu şekilde bir katil değildi. Michael hâlâ atmakta olan kalbinizi söküp, size yedirmek isterdi. LeBron'da bu yoktu. Kazanmak için bir yoğunluk ve tutkuya sahipti, ama takımın kazandığı sürece yoğunluk ve tutku... Bir katil içgüdüsü değil."

LeBron, Jordan'ı izleyerek büyümüştü. Lisenin ilk yılından önce onunla tanışmıştı. Onu idol edinmişti. Fakat asla aşırı bir öykünme yoktu, ve belirgin de değildi. Çünkü LeBron diğerlerini de izlemişti. Iverson'a bayılıyordu. Ve zamanı gelmeden de onları iyi çalışmıştı. Magic ve Bird'den James Donaldson'a kadar herkesi Williams'a soruyordu: "James Worthy hakkında sorular sorardı... yaşının izlemeye yetmediği başka kişileri de. Ama gider klasikleri izlerdi, YouTube'dan falan açıp."

LeBron'un basketbol düşkünlüğü çok barizdi. Bu konuda takıntılıydı. WNBA klasiklerinden kolej basketboluna, her şeyi izliyordu. Sürekli öğreniyordu.

Williams, çoğu tecrübeli oyuncunun uyumaya devam ettiği sabahın erken saatlerinde, James'in daha 20 yaşına bile gelmeden, şimdi çok geniş olan repertuarı üstünde çalıştığını hatırlıyor. Uçuşlar, onun için video izleme seanslarıydı. Cavs bünyesindeki sorumlular, onun için videolar hazırlardı. James, Cleveland'ın sonraki rakibi hakkında çalışır ya da yakın olduğu takım arkadaşlarına sorular sorarak veya koçlarla konuşarak kendi oyununu analiz ederdi."

Jordan, o zamanlar, aynı şeyleri yapmak için gerekli teknolojiye sahip değildi. Ama Haywood şunları söylüyor: "Bu açıdan özdeşler. İkisi de oyunu anlıyor, oyunu çalışıyor, seviyor ve izleme raporlarına dikkat kesiliyor. Size herkesin eğilimlerini, zayıflıklarını ve güçlü yönlerini söyleyebilirler. Ve takım arkadaşlarından da bunu beklerler."

Haywood'a göre ikisi arasındaki fark, Jordan'ın 'acımasızlığı'. Her birinin, kendi döneminde benzer bir gayreti vardı. Sadece bunu farklı biçimde sundular.

"LeBron da kazanmak istiyordu" diyor Haywood, "Ama günün birinde gelip daha pasif görünebilirdi, çünkü diğerlerini de olaya dahil etmek isterdi. Daha çok, oyunu yöneten birisi olmaya çalışırdı, bir nevi takımla iç içe durumdaki ikinci Genel Menajer."



Farklı türden bir takım arkadaşı

Williams'ın Chicago'daki ilk yılı, Dennis Hopson'ın da ilk yılıydı. Hopson, o zamanlar, yeni yeni kendini göstermekte olan, 25 yaşında, 16 sayı ortalamasıyla oynayan bir şutör guarddı. Ödülü, Bulls'a takas edilmek oldu -- ve her gün MJ ile kapışmak.

İki yıl geçmeden, kendini lig haricinde buldu.

"Profesyonel kariyerimde gördüğüm en üzücü şeylerden birisi, Jordan'ın Dennis Hopson'a her gün idmanda sergilediği davranış şekliydi" diyor Williams. "Fiziksel açıdan onu yıpratıyordu. Hopson'ı o kadar uğraştırdı ki, nihayetinde fiziksel ve mental açıdan tükendi. İdmanda her gün MJ'i durdurmaya çalışmak gibi korkunç bir tecrübe onu bitirdi ve sonunda Sacramento'ya takaslandı."

"Ve bu MJ'in insanlara nasıl davrandığının yansıması değildi. Ondaki yoğunluğun yansımasıydı. Onun tek ayarı vardı."

10 yıl sonra Washington'da, Jordan hâlâ acımasızdı. Aralıksız şekilde, üstünden şu meşhur 'Şut'u attığı Bryon Russell ile uğraşıyordu. "Antrenmanda, soyunma odasında, otobüste, uçakta; hiç durmuyordu" diyor Hughes.

Ve Kwame Brown vardı. "Onu duvara tırmandırırdı" diyor Hughes. Brown, Jordan'ın onu homofobik aşağılamarla ağlattığına dair haberleri sonradan reddetmişti. Mesele şu ki, Jordan insafsızdı.

Ve Hughes, bir farktan bahsediyor: "MJ daha doğrudan. Bron daha bağışlayıcı." Haywood'a göre, James olumlu yönde destek veren birisiydi. Heyecan verici motivasyon konuşmaları yapardı.

Haywood, LeBron'un takım içi arkadaşlığın ve kapsayıcılığın önemini Miami'de, Pat Riley'den öğrendiğini söylüyor. Cleveland'a döndükten sonraki ilk sezonunda, sezon öncesi Brezilya'ya yapılacak gezide, takım yemeği için bir ev kiralamıştı. Film geceleri düzenlemişti. Oklahoma City'ye gittikleri bir sefer, takımı Kevin Durant'in restoranına götürmüştü.

Maddi açıdan da etkisi oluyor. LeBron'un da yer aldığı Beats by Dre reklamında, takım arkadaşlarının soyunma odasındaki yeni kulaklıklar da görülür. Aynısı Nike için de geçerli olurdu. Peki ya LeBron bir Samsung reklamında oynasaydı? Bir görevli, ertesi gün takım oteline telefonları dağıtmış olur.

"Bu, benim için, muhtemelen en büyük fark" diyor Haywood. "LeBron o ilişkiyi inşa etmek ister. MJ ise o ilişkiye sahiptir; öyle bir şey yoksa da umursamaz. Maçları kazandığınız sürece."



Peki Gelmiş Geçmiş En İyi kim?

Üç oyuncu da, nicel karşılaştırmanın zorluğunu kabul ediyor (Ve Stackhouse da bunu kabul edecektir; sezon hazırlıkları sebebiyle, röportaj için müsait değildi). Ama üçünün de bir görüşü var. Aynı görüş. Gelmiş geçmiş en iyi?

"Şu anda" diyor Haywood, "MJ."

"Büyüklük hakkında konuştuğunuzda, MJ istatistiklerin, şampiyonlukların ve kazanma anlarının en iyi kombinasyonu. Bazı şeyler istatistiğin ötesindedir."

Hughes ve Williams, bu tartışmanın zaman zaman istatistiklere indirgenmesini de kınıyorlar. Hughes, LeBron'un rakamlarının inanılmaz olduğunu söylüyor. "Ama bunu, kimlerle, ne zaman, nasıl ve hangi durumda yaptığınızı anlamaya yarıyor mu?"

Williams şunları söylüyor: "Asla istatistikleri önemseyen birisi olmadım. Benimle istatistik konuşmayın. Bunlar tamamen istatistik manyağı gerizekalılar için."

Williams, Jordan'ın sahip olduğu 'katil içgüdüsü' yüzünden daha iyi olduğu görüşüne katılıyor. Kritik noktanın bu olduğunu söylüyor. Ve Hughes de üçlüyü tamamlıyor:

"Bence MJ. Benim için çok kolay. Bron harika, ama ne zaman insanlarla bu konuda konuşsam, en iyinin MJ oluğunu söylerim. Ondan sonra, meşaleyi taşıyan LeBron var. Sahada bekliyor. Ama 'o adam' MJ."


O an neler konuşuldu? (Pierce vs Harrington)



"Trash Talk işi artık eskisi gibi değil. Larry Bird hakkında söylenen hikayeleri duymuşsunuzdur. 'Suratının dibine kadar gelip üzerinden üçlüğü göndereceğim' derdi. Bizim jenerasyonda bu kişi Paul Pierce'tı. 'Suratının dibine kadar girip şutu atacağım. Hazır mısın? 3-2-1. Hiç bir şey yapamazsın' derdi. Al Harrington'a sorun. Hikayenin tamamını bilen o."
Kevin Garnett

2003 senesine gidiyoruz. NBA Play-off'ları, Doğu Konferansı ilk tur maçları. Celtics evinde Pacers'la oynuyor. Celtics 70-62 önde. 3. çeyreğin son hücumunda Paul Pierce yavaş adımlarla topu rakip yarı sahaya taşıyor. Ama karşısında kollarını iki yana açmış ve stance pozisyonuna geçmiş (neredeyse poposu parkeye değecek kadar) bir oyuncu çıkıyor. Evet Al Harrington'dan bahsediyorum. Paul, yarı sahayı geçer geçmez nedense Indiana'nın oyun kurcusu Erick Strickland koşarak, Paul'u savunmaya geliyor -- O anda Al, Paul'u neredeyse formasının içine girecek kadar yakından savunduğunu göre göre bunu yapması, sanırım koçun bir direktifinden kaynaklanıyor olabilir. Yoksa kafalar cidden karışmış. Erick'i gören Al, takım arkadaşını "Pierce benim, sen kendi adamını savun" dercesine ittiriyor. İşler boka saracak diye düşünen Strickland olay yerinden koşarak uzaklaşıyor ve kendi savunduğu oyuncuya geri dönüyor. Tabii bunlar yaşanırken Al ve Paul arasındaki trash talk, çoktan başlamıştı. Maçın hakemi Joe DeRosa ikilinin arasına girip uyarıda bulunarak, onlardan trash talk'a bir son vermelerini istiyor. Söylenene göre DeRosa; "Beyler çenenizi kapatın ve top oynayın. Hadi!!" diyor (NBA hakemlerinin her trash talk'a teknik faul çalmadığı dönemler tabii). Paul bir yandan baygın gözler ve Al'ın savunmasını ciddiye almayan vücut hareketleriyle üçlük çizgisine yaklaşıyor. Al da yavaş yavaş Paul'a daha da yaklaşıyor ve rakibi üzerine geldikçe ufak adımlarla o da geriye adımlar atıyor. İkili arasındaki trash talk seviyesi 'tanrısal seviye'lere çıkmışken en sonunda Pierce şut saati dolmadan, o yavaş atış tekniği ile topu potaya doğru gönderiyor. Top filelerden geçince de Al ile hiçbir göz teması kurmadan kendi sahasına doğru geri geri koşuyor. Üçüncü çeyrek biterken ve herkes bench'e doğru ilerlerken ikili ufak bir omuz temasına giriyorlar ama birbirleriyle konuşmuyorlar. İşte benim için NBA tarihinin en sağlam trash talk'larından birisi budur.



Peki o an ikili arasında geçen diyalog nedir? Al, rakibinin beynine girmek için neler söylüyor? Paul, savunmacısının sözlerine ne diyerek karşılık veriyor? Bunlar uzun süre gizemini korudu. Taa ki Al Harrington bundan birkaç ay önce her şeyi açıklayana kadar.

Pierce ve Harrington arasındaki trash talk'a dair tek veri, Paul'un 2007 yılında, ufak bir röportaj sırasında söylediği birkaç cümleden ibaretti. "Son hücum olduğunu biliyordum. Topu yavaşça karşı tarafa taşıdım. Play-off maçı işte. Ne olduğunu biliyorsunuz. Bu yüzden bunun adına play-off demişler. 2 dişli takım birbiriyle oynuyor ve kazanmak istiyorlar. Al'ın bana ne dediğini hatırlamıyorum. O gürültüde zaten kimseyi pek duymuyordum. O yüzden tam olarak bana ne dediğini söyleyemem. Ben sadece o büyük anın peşindeydim." diyor Pierce.



YouTube kanalı TYT Sports'un konuğu olan Al Harrington ise bize daha fazla bilgi veriyor. Konu, sunucu Rick Strom'un, Harrington'a, "Şu ana kadar oynadığın oyuncular arasında en büyük rakibin kimdi?'"sorusuyla açılıyor. Al da şu cevabı veriyor; "Kariyerimin başlarında pek kimseyi rakip olarak görmüyordum. Her oyuncuya karşı yaklaşımım aynıydı. Ama bir adam vardı ki, o yıllarda ondan pek hoşlanmazdım. Paul Pierce'tan bahsediyorum. Tabii şimdi yakın arkadaşız. Geçen gün 40. doğum günü partisine falan gitmiştim ama zamanında aramızda devamlı sürtüşme geçen oyunculardan biriydi. Storm daha sonra Al'a, "Birbirimize karşı dürüst olalım, şu meşhur play-off maçından mı bahsediyoruz?" diyor. Al ise,"Evet herkes o trash talk ânını biliyor ama komik olan şu ki, kimse o an aramızda neler konuşulduğunu bilmiyor" diyerek detayları yavaş yavaş vermeye başlıyor.

İsterseniz hikayenin kalan kısmını Al'dan dinleyelim. "Şutu üstümden sokmuş olabilir. Buna bir lafım yok. Ama o an kendisine,  'Beni geçemezsin. Buna izin vermeyeceğim' diyordum. O da ekşimiş suratıyla, 'Pff beni savunamazsın sen. Eğer tersini düşünüyorsan izle. Seni öyle bir geçeceğim ki...' falan diyordu. Ama ben ona 'Beni geçemezsin' diyordum. Sonra uzaktan bir şut attı ve nedense herkes sanki maçı kazandıran basketi atmış gibi tepki verdi (Al gülerek anlatıyor). Ama biz o maçı aldık. Bunu unutuyorlar. Sadece bir şuttu. Ama dediğimi yaptım. Beni geçemedi. Sadece üzerimden bir şut attı. Çok da bir olayı yoktu yani şutun. Fakat şuttan sonra sanki inanılmaz bir hareket yapmış gibi triplere girdi. Çok da iyi savunmuştum oysaki... Fakat şut girdi. Ama şunu söylemeliyim ki Paul Pierce fena bir adamdı. Ona karşı oynamak kolay değildi."

(Dün de doğum günü olan ve 41. yaşına basan Pierce'ın doğum gününü kutluyoruz. Sağlıklı ve mutlu yıllar kendisi/ailesine.)



Sözlü Tarih: Zidane'ın Kupayı Getiren Volesi


(Orijinali için şuradan.)

Zinedine Zidane oyunculuk kariyerinde birçok harika şey yaptı; ama 2002 Şampiyonlar Ligi finalinde, Hampden Park'ta, Bayer Leverkusen'e karşı attığı gol, en iyilerinden biriydi. Öyle ki, efsanevi oyuncu bunu yeniden yapmaya çalıştı.

"Sonradan aynı şekilde gol atmayı denedim, hatta bir reklam çekiminde şut atarken bile" diyor, yıllar sonra. "Ama hiç yapamadım. Asla. Antrenmanda denedim, ama olmadı. Golü attığım gün mükemmel bir şekilde vurmuştum."

O gece İskoçya'da bulunacak kadar şanslı olanlar için, o zamandan bugüne dek ne kadar güzel goller atılmış olursa olsun, anılarda canlı ve güzel kalan bir hareketti.

Real Madrid için maçın diğer golünü atan oyuncu olan Raul, sonradan şöyle diyordu: "Bütün futbolseverler --yalnızca Madridistalar değil-- bu golden zevk almıştır."



BÖLÜM 1: Baskı Hissediliyordu

Şampiyonlar Ligi'nde büyük bir mücadele olduğunu söylemek klişe gelebilir, ama Mayıs 2002 itibariyle Glasgow'da nereye baksan, 'Ya hep ya da hiç' havası görülüyordu.

Zidane için bu, Juventus'tan 75 milyon euro karşılığında gelmesinin ardından Real Madrid'deki ilk sezonuydu. Takıma bağlılığını bir zaferle göstermek için bir şanstı bu; ayrıca milli takımla kazandığı Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası'ndan sonra, daha önce Juventus'la iki kez finalde kaybettiği Şampiyonlar Ligi'ni kazanıp, kupa koleksiyonunu tamamlamak için de bir fırsat.

O sezon Real Madrid, ligi Valencia ve Deportivo La Coruna'nın arkasında üçüncü bitirmiş, Kral Kupası'nı da kendi evinde oynanan finalde Deportivo'ya kaptırmıştı -- 100. yılını kutlayan bir kulübün umduğu bir manzara değil.

Leverkusen'in durumu da benzerdi. Klaus Toppmoller'in takımı Bundesliga şampiyonluğu ve Almanya Kupası'nı ucu ucuna kaybetmişti ama hissettikleri baskı Real Madrid'inkinden farklı nitelikteydi.

Real Madrid'den her sezon kupalar kazanması beklenir, fakat Alman ekibinin çıkışı sürprizdi. Daha önce hiç Kupa 1'de final görmemişlerdi ve Hampden'a giden yolda herkesin gönlünü kazandıktan sonra, zafer için bu son şanslarıydı.

Santiago Solari (Real Madrid orta sahası, 2000-05): Kutlama yılındaydık, çünkü dünyanın en büyük kulübünün 100. yılını idrak ediyorduk. Büyük bir şeyler kazanmamız gerekiyordu ve bunun için Şampiyonlar Ligi son şansımızdı. Ayrıca Zizou'da bu kupanın eksik olduğunu biliyorduk, o da bu konuda çok istekliydi. Biz Real Madrid'dik; bu kulüp Şampiyonlar Ligi'ne aşina ve herkes kazanmanızı bekliyor. Böyle bir yılda, taraftarları ve kulübün tarihini hayal kırıklığına uğratmamak için kazanmalıydık.

Steve McManaman (Real Madrid orta sahası, 1999-2003): Zor bir yoldan gelmiştik, ki önceki sezonda da yarı finalde elenmiştik -- daima finale çıkmanız için bir baskı vardır. Zidane en büyük transferimizdi; şu saçma Galactico sıfatına sahipti ve rekor fiyata gelmişti. Haliyle ilk sezonunda baskı altındaydı, takım ona uygun yer bulabilmek için 5 farklı pozisyonda oynatmıştı. Dünyanın en iyi oyuncusuyla imzalamıştık, ama biraz form ve özgüven problemi çekiyordu; çünkü ilk yılıydı ve ligi kazanamamıştık, baskı vardı.

Isaac Morillas (30 yıldan uzun süredir Real Madrid kulüp üyesi): Belki sezon başlangıcı onun için iyi olmamıştı --kulübe alışması biraz zaman almıştı-- ama onun klası, futboldan biraz anlayanlar tarafından bile görülebilen bir şeydi.

Clive Tyldesley (ITV yorumcusu): Kadrolarında Raul, Roberto Carlos, Figo ve Zidane gibi yıldızlar olsa da, Madrid için iyi bir sezon değildi. Ama Leverkusen, yarı finalde Manchester United'ı eleyerek, Sir Alex Ferguson'ın yıldızlara yazılmış gibi görünen Glasgow'da final oynama hayallerini çalarak gelmişti.

Jens Nowotny (Finalde oynayamayan Leverkusen kaptanı): Finale çıkmak, iki sezonluk çabanın ürünüydü: Önce Şampiyonlar Ligi'ne kalıyorsunuz, sonra finale uzanıyorsunuz. İki sezondur bu maç için hazırlanmıştık. Takımdaki çoğu oyuncunun kariyerinin en büyük maçıydı. Bazılarının ancak hayal edebileceği bir şeydi.


BÖLÜM 2: Leverkusen Bir Sürprize İmza Atabilirdi

Avrupa futbolunun elitleri Glasgow'da bir araya gelmişti ve İspanya Kralı, Alman Şansölyesi ve James Bond'u canlandıran Sean Connery de onlara katılmıştı. Michel Platini, Alex Ferguson, Arsene Wenger, Gerard Houllier ve Fabio Capello da oradaydı; aynı zamanda, turnuva tarihinin en iyi maçlarından biri olarak gösterilen, o statta oynanan 1960 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde yer alan oyuncular da.

Yerel çeşni olarak, Celtic'in 'Lisbon Aslanları' olarak bilinen, 1967'de Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanan ekibi de oradaydı ve final heyecanı bütün şehri sarmıştı; Madrid, Leverkusen ve İskoç kulüp taraftarları şarkılar söylüyor ve şehir merkezinde bir arada olmanın tadını çıkarıyor.

"Glasgow çok heyecanlıydı" diyor, kupanın emanet edildiği Hampden'daki İskoç Futbol Müzesi küratörü Richard McBrearty. "İnsanlar maçı statta da, televizyonda da izlese, bunun bir parçası olmanın getirdiği bir heyecan vardı. Bu yalnızca Real Madrid ya da Leverkusen'in değil, aynı zamanda Glasgow'un da maçıydı."

Real Madrid maça favori olarak başlıyordu, ama Leverkusen'in de Michael Ballack, Bernd Schneider, Lucio ve Dimitar Berbatov gibi oyuncularla sürpriz yapma şansı bulunuyordu. Buraya gelirken Deportivo, Juventus, Barcelona ve Liverpool gibi takımları elemişlerdi.

Solari: İnsanlar şimdi o Leverkusen'in nasıl finale ulaştığını merak ediyor, fakat iyi bir takımlardı; Manchester United'ı eleyip gelmişlerdi. Kaliteli oyunculardan oluşan bir takımdı. Biz kendimizden emindik ve favoriydik, ama zor olacağını da biliyorduk. Dengeli bir maçtı, başta her iki taraf da kontrollüydü; iki taraf da rakibi tartıyordu.

Tyldesley: Roberto Carlos'un taç atışları, Real Madrid için bir kozdu. Maçın başında bunlardan bir tane buldular ve bunun sonucunda Raul neredeyse ayaklarını sürüyerek gole gitti, biraz sonra da Lucio durumu eşitledi. Final için mükemmel bir başlangıç yaptığını düşünürsün, ama asla tam olarak rahatlayamazsın.


BÖLÜM 3: Kimse Şut Çekmesini Beklemiyordu

İlk 15 dakikanın ardından, goller atıldıktan sonra, devrenin kalanı monoton geçmişti. Madrid biraz bası altındaydı ve iki taraf da ara sıra tehlike yaşıyordu, ama devreye doğru gelirken, durumun yarı yarıya şanstan fazlası olduğu ortaya çıktı. Ardından Zidane'ın düdük çalmadan biraz önce gelen golü, tamamen yoktan var olmuştu.

McManaman: Harika bir hareket değildi; sadece Solari'den Roberto Carlos'a uzun bir pastı. O da  topu içeri doğru bir nevi aşırttı. Zizou'yu görüp de topu ona ortalamış değildi. Ama Zidane zayıf ayağını kullanarak topa gelişine çok iyi vurdu ve geldiği gibi havadan kaleye yolladı.

Solari: O an rahat pozisyonda olmamı değerlendirerek iyi bir pas gönderdim; Robertoyu iyi tanıyordum, ona topu ne zaman yollayacağımı iyi biliyordum. O topu başkasına atsam belki kötü bir pas olurdu ama o çok hızlı olduğu için yetişti. Kendisi de topu, mümkün olan en iyi şekilde başka bir beyaz formalıya aktardı. Herkesin söylediği gibi kötü bir orta değildi. Benim pasımın sahip olduğu hızla açılabilecek en iyi ortaydı.

Her şey çok hızlı gelişti, düşünecek zamanım olmamıştı, ama golü harika bir açıdan izledim -- bütün kameralardan daha iyi bir açı. Ne yapmak istediğini anladım ve hareketine başladığında, şut atacağını fark etmiştim. Harikaydı; topu sol ayağıyla, çok yüksekte yakalamıştı. Hayatta bir kez ortaya koyabileceğiniz, sihirli bir teknikti.

Roberto Carlos (1996-2007 yılları arası Real Madrid sol beki): Kötü bir orta açmıştım, sonra Zizou'nun zayıf ayağına mükemmel bir şekilde denk geldi. Harika bir goldü. Böyle gol az görmüşümdür.

Klaus Toppmoller (2001-03 arası Bayer Leverkusen hocası): Seyirciler için, Şampiyonlar Ligi finallerinde atılmış en güzel gollerden biriydi. Teknik olaraksa çok zor bir goldü. Yüksekten geliyordu ve ancak Zidane gibi birisi öyle vurabilirdi.

Jens Nowotny: Zidane'ın golü, teknik açıdan kusursuzdu. Kimse o durumda öyle bir gol atmasını beklemezdi. Normalde bir oyuncu orada topu kontrol eder, doğrudan şut çekmez. Kaleci ve defans şaşırmıştı. Dünyanın en iyi oyuncusunun bunu attığını söyleyebilirsin, kimse de bunu reddetmez, ama Real Madrid, maç boyunca bu pozisyon dahil yalnızca 3 şans elde etmişti. Bu golü görmüş olmak güzeldi, ama bizim takımımıza karşı değil.

Tim Collings (Eski Reuters futbol muhabiri): Televizyonda sonradan tekrarını izlemiştim, ama o anda orada olan bizler, golün dramatik etkisi ve sanatsal güzelliği sebebiyle şaşkına dönmüştük. Muhteşemdi ve sanatsal açıdan da, en iyilerden biriydi. Gözlerimi kapadığımda hâlâ o golü görebiliyorum.

Isaac Morillas: Golü mükemmel biçimde görebildim, çünkü oturduğum yer oraya yakın köşedeydi ve sahaya çok yakındı. Carlos'un ortasını gördüğümde içimden "Korkunç bir orta" dedim ve Leverkusenli oyunculara gitmesini bekledim. Sonra Zidane'ın vole vurmak için pozisyon aldığını gördüm ve gerisi inanılmaz, hayret verici. Gerçekten acayip bir gol.

Richard McBrearty: Kimsenin şut çekmesini beklediğini sanmıyorum. Carlos sadece topu kurtarmaya çalışıp, mümkün olan en iyi şekilde ceza sahasına yollamak için çaba gösterdi. Yüksekten gelen bir toptu ve onun için atılmışa benzemiyordu. Belki kontrol etmek ister ya da kafasıyla vurur diye düşünmüştüm. Yaptığı şey olağanüstüydü.

Michael Varutti (O gün statta bulunan Leverkusen taraftarı): Zidane müthiş bir gol attı, biz de Leverkusen taraftarları olarak o gole saygımızı gösterdik, peki ama neden o gün?

Clive Tyldesley: Zidane için, bir Şampiyonlar Ligi finalinin sonucunu, dönerek gelen ve yardımı dokunmasından daha çok zorluk çıkaran bir ortaya zayıf ayağıyla harika vurduğu bir voleyle belirlemek inanılmazdı. Tekrar izlediğinizde sizi yine şaşırtıyor ve o gün maçın devre arasındaymış gibi göze iyi görünüyor. Bir yorumcu olarak, daha iyi bir malzeme isteyemezsiniz. Birkaç kez 'Şahane' demiştim -- gole işte o kadar sevinmiştim. Eğer kısa, net ve ânı yakalayan bir ifade sunarsanız, bunun yıllar içinde tekrarlanan ve golü temsil eden bir ifade hâline dönüşmesi umulur.


BÖLÜM 4: Golden Sonra 60 Metre Koştu

Zidane'ın gol sevinçleri normalde pek duygularını dışa vurur nitelikte değildi, ama bu kez çığlıklar atarak sahanın en köşesine doğru koşarken, bunun kendisi için ne kadar anlamlı olduğu ortadaydı.

McManaman: Teknik olarak, böyle bir gole imza atmak çok zor. Maçın içindeyken, bu şutu atmak için kendinize güvenmelisiniz. Zor maçlarda, başka oyuncular orada risk alıp kötü görünmektense, topu kontrol etmeyi dener. Antrenmanlarda onu sayısız kez böyle şeyleri yaparken gördüm, ve bunları hiç düşünmeden, çok rahat şekilde yapıyordu. Eğer bu golü basit gösterecek birisi vardıysa, o da Zizou'ydu. Bu gol, finallerde atılmış en iyi gollerden biri olarak anılıyordu ve başka birisi atsa muhtemelen sevinçten delirirdi. Çocukken parkta oynarken atabileceğin türden bir goldü!

Bu golü atması sanki bir açıklama gibiydi: Bu yüzden dünyadaki en iyi oyuncuyu aldık, böyle şeyleri yapması için. Kısa Madrid kariyerinde bunları pek görmemiştik ama, finalde patlamıştı. Golü attı ve sonra kulüpteki kariyeri fiilen sona erdi. Kendisini en iyiler katına çıkarttı, ve artık Real Madrid formalı bir efsaneydi. Özgüveni kaybolmuştu.

Solari: Zizou bunun bir sanat eseri olduğunun o anda farkındaydı ve golü de daha önce hiç görmediğim şekilde kutladı. Eğer kariyerindeki tüm gollere bakacak olursanız, bence en çok sevindiği buydu. 60 metre falan koştu. İnsanların golleri hatırlaması ve bunun daha geniş kitlelere yayılması için, ekstra bir şeyler olması gerekiyor. Bu vakada bitiriş çok şık, dakika 45, kulübün 100. yılı, Şampiyonlar Ligi, ve kazandıran gol. Birçok bileşen bu golü özel kıldı.

Isaac Morillas: Kritik anda atılmış harikulade bir goldü ve evet, Glasgow'dan dönerken uçakta saatlerce bunun hakkında konuştuk. Sonraki gün ofiste, ve ardından haftalar boyunca da. Bu golün ardından Madridlilerin gözünde en tepelere çıkmıştı.

Clive Tyldesley: Otele geri dönüşümüzü hatırlıyorum, şaşırmaya devam ettiğimiz tek şey o goldü. Sık sık gördüğüm en iyi gol hangisi diye düşünürüm ve bu gol kesinlikle adaylardan birisi. Eğer bu soruyu ciddiye alıp, o golün güzelliğine ilaveten bir şey kazandırdığına da bakarsanız, bu gol zaten bir Şampiyonlar Ligi finalinin sonucunu belirleyerek, kendisini adayların arasına sokuyor.

McBrearty: Stattan bir arkadaşımla çıktım ve biraz sonra, okuldan beri görmediğim bir arkadaşıma tosladım. Son 20 yıldır ne yaptığımızdan bahsetmek yerine, Zidane'ın golünden konuştuk. Herkes bundan bahsediyordu -- final kazandıran en iyi gollerden biri olmalıydı. O vuruşun kalitesi... Bu, kulüpler veya milli takım bazında bir İskoç zaferi değildi ve medya biraz milliyetçilik yapabilirdi, ama genel olarak iyi bir evsahipliği vardı. Ve de bir zafere ev sahipliği etmiş olma, ayrıca müthiş bir maç ile o dönemin büyük oyuncularından birinden gelen olağanüstü gole tanıklık etme hissiyatı vardı.

Zinedine Zidane (2001-2006 yılları arasında Real Madrid orta sahası): O volenin güzel ve benzersiz bir gol olduğunu hissetmiştim. Böyle golleri planlamam -- fırsat belirdiğinde hazır olmanız gerek yalnızca. Topa vurdum -- kusursuzca, çabuk ve doğru şekilde. Topun doğru açı ve yükseklikten geldiği için ne kadar şanslı olduğumu düşündüğümü hatırlıyorum. O golün bize kupayı getirmesinden memnunum -- kesinlikle kariyerimdeki en önemli anlardan birisi.


BÖLÜM 5: Sonraki Her Dakika Tehlikeliydi

Zidane'ın golünün harika zamanlamasına rağmen kazananın kim olacağı henüz belli değildi ve ikinci yarıda da Leverkusen'in durumu eşitlemesi muhtemel görünüyordu.

Toppmoller devre arasında taktiklerini gözden geçirdi ve oyuncularını daha fazla hücuma teşvik etti; 7 dakika ilave gösterilmesiyle, son dakikalar son derece yoğun geçti.

"Son 10 dakikada bizi ezdiler" diyor McManaman. "Iker Casillas kenardan geldi ve maçın adamı oldu, bir sürü kurtarış yaptı. Hayata tutunmaya çalışıyorduk, ancak maç sonunda nasıl rahat nefes alabildik. Her dakika tehlike içindeydi."

Leverkusen geri dönemedi ve Real Madridli oyuncular son düdükle birlikte deli gibi sevindi. Ama Zidane'ın bu büyük hareketinin, tüm cephelerden eli boş dönen Alman ekibine 'Neverkusen' gibi acımasız bir lakap bırakması gibi pek hoş olmayan bir ayrıntı da vardı.

Toppmoller: Harika bir goldü tabii ki, ama kaleci (Hans-Jörg Butt) onu çıkarabilirdi. Zidane tarihin en iyi oyuncularından biri, çok güzel vurmuştu; fakat top tam olarak kalenin sağına ya da soluna gitmedi. Kalenin ortasına doğru geldi. O yükseklikte topu çıkarabilirdi. Bütün Alman taraftarlar, eğer o anda kalede Oliver Kahn olsa, o topu kurtarabileceğini söyledi. Kalemizde Kahn olsa, o üç kupayı da alırdık. Butt beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama sadece beni değil, herkesi de.

Jens Nowotny: "Birisi hata yaptı da, onun yüzünden kaybettik" derseniz buna katılmam. Ben böyle bakmam. Ama şehirde ve kulüpte bazıları, bunun Butt'ın hatası olduğunu söyledi. 10 kişi sana harika bir kaleci olduğunu ve senin sayende finale çıkıldığını söyleyebilir, fakat bir kişi gelip de sana hata yaptığını söylerse, bu aklında yer eder. Eleştiriler düşüncelerinizi işgal eder. Butt'la hâlâ aram iyidir, bunların onun için ne demek olduğunu düşünebiliyorum.

Butt'a o maçla ilgili hatıraları sorulduğunda cevabı çok netti: "Hayır -- beni bir daha aramayın." Bu ifade, onun hâlâ o anların etkisinde olduğunu gösteriyor.

O zamanlar, o akşamla ilgili suçlamalar, Zidane'ın dahice hareketi sebebiyle Almanya'nın pek dışına çıkmamıştı. Ve şimdi, 15 yıl sonra, herkesin o maçla ilgili konuşmak istediği şey, Fransız oyuncunun bu mükemmel golü.

Alıntı: Brezilya Formasının Ortaya Çıkış Hikayesi



(Şu haberi görünce, aklıma ister-istemez Futebol'daki, meşhur Brezilya formasının tasarlanma hikayesi geldi. Bloga aktarmak iyi olur.)

Brezilya, 1950 Dünya Kupası'nda sahaya, mavi yakalı beyaz formayla çıktı. Mavi ve beyaz Brezilya'nın renkleri olmadığı için çok eleştirildiler. Rio gazetesi Correio de Manba yakadaki mavi rengin psikolojik ve ahlaki olarak Brezilya'yı temsil etmekten çok uzak olduğunu yazdı. Gazete, Brzilya Spor Konfederasyonu'nun desteğiyle herkese açık forma tasarım yarışması düzenledi. Ve yarışmada Brezilya bayrağı renklerinin yani mavi, beyaz, yeşil ve sarının kullanıldığı forma birinciliği kazandı. Milli takım, 1954'te İsviçre'de yapılan Dünya Kupası'nda sahaya bu formayla çıktı.



Ondokuz yaşındaki Aldyr Garcia Schlee, Pelotas'ta yerel bir gazetede illüstratör olarak çalışıyordu. Yarışmaya laf olsun diye katılmıştı. Gazeteninspor sayfalarında çizdiği için futbolcuları çizmeye alışıktı. Yarışma komitesinin, yarışmaya katılacak tasarımlarda Brezilya bayrağındaki dört rengin mutlaka kullanılmasını istediğini duyunca çok şaşırmış: "Üç renge kadar tamamdı. Ancak birbiriyle uyuşmayan dört rengi bir arada kullanmak hiç de kolay değildi. Sarıyı ve beyazı nasıl bir arada kullanabilirdim ki?"

(...)

1954'te milli takımın giydiği formanın tasarımını yaparken nasıl çalıştığını, aklından nelerin geçtiğini anlattı: "Beyaz ve mavi birbiriyle uyumlu iki renk. Bu iki rengi şortlarda kullanmayı düşündüm. Geriye kalan sarı ve yeşil ise Brezilya'yı temsil eden renkler. Saçlarımıza bağladığımız kurdeleler bile sarı ve yeşil renkte. Sonunda formanın üst kısmı için bu renkleri kullanmayı uygun buldum."

"Yüzden fazla çizim yaptım. Sonunda formaların sadece sarı renkte olmasına karar verdim. Yeşil ve sarı bir arada güzel durmuyordu. Çoraplar da beyaz olabilirdi."



Aldyr'in çizimini, kuzeni Adolfo, Rio'ya yollamış. Yarışmaya Brezilya'nın dört bir köşesinden üçyüz kişi katılmış. Aralarında pek çok profesyonel grafik sanatçısı da varmış. Aldyr yarışmayı, yakası ve kol ağızları yeşil olan sarı forma ve mavi üzerine beyaz dikey çizgili şorttan oluşan tasarımıyla kazanmış. Çoraplar ise beyazdı, ancak düz beyaz değil; üzerinde yeşil ve sarı renkte detaylar vardı. Tasarımı yarışmanın kurallarına tam uymuyordu. Kullandığı mavi, Brezilya bayrağındaki gök mavisi değildi; kobalt mavisiydi. Brezilya forması sonradan yeniden tasarlansa da, bu mavi bugüne dek hep korundu.

Yarışma jürisinde yer alan Brezilya Güzel Sanatlar Birliği'nden Alberto Lima, diğer yarışmacılarla kıyaslandığında, Aldyr'in renkleri en uyumlu kullanan yarışmacı olduğu görüşündeydi. Ona göre milli takımın 1950'de giydiği forma çok çirkindi. Bu forma ile Brezilya takımı, 'güzel oyun'un ruhunu katletmişti.

(...)

Brezilya milli takımı, yeni formasıyla sahaya ilk kez, 14 Mart 1954'te Maracana'da oynadığı maçta çıktı. Şili'ye karşı oynadıkları maçı 1-0 kazandılar. Brezilyalılar, sarılar içinde ilk Dünya Kupası şampiyonluğunu ancak sekiz yıl sonra kazanabildiler. 1958 Dünya Kupası finalinde İsveç'le karşı karşıya geldiler. İsveç milli takımının forması da sarıydı. Yanlarında yedek forma getirmedikleri için Brezilyalılar, sarı formalarından çıkardıkları Brezilya amblemlerini, Stockholm'de son anda aldıkları mavi tişörtlere dikerek hazırladıkları formalarla maça çıktılar.

Brezilya takımı artık Aldyr'in sarı formaları olmadan düşünülemiyor. Sarı renk, takımın başarısı ve sihriyle o kadar bütünleşti ki. Sarı renk öyle güçlü bir renk ki, göz kamaştırıcı Brezilya futbol stiliyle çok iyi uyum sağlıyor. Ayrıca altın sarısı, Brezilyalıların tanrı vergisi hünerine sıcaklık ve şaşaa katıyor. Takımın rengi o kadar akılda kalan ve efsanevi bir renk ki, bu renk, içindeki futbolcuları altından heykellere döndürüyor. Aldyr'e göre sarı renk Brezilya'ya, Afrika'ya özgü, egzotik bir hava veriyor. Oysa Brezilya, Avrupa için yeterince egzotik.

Sarı rengin gücü, ayrıca Brezilya'nın büyük futbol ülkeleri içinde bu rengi kullanan tek ülke olmasından da kaynaklanıyor. Altın sarısı denince akla sadece Brezilya geliyor. Aslında Brezilya'nın milli takımının forması, ülkeyi bayrağından daha çok simgeliyor.

Futebol, Alex Bellos, Literatür Yayınları 

Kimsenin bil(e)mediği bir grup: The Riflemen


Rap dinlemeye başladığım yıllardan itibaren hem Doğu hem de Batı Yakası'ndan bazı MC'leri kendime çok yakın bulmuştum. Kendimi Doğu'ya daha yakın hissetsem de hiçbir zaman diğer tarafa bir nefret beslememiştim. Aksine çok sevdiğim sanatçılar vardı öbür yakada. Bunlardan biri de Kurupt'tı. Bu adamı ilk albümü olan Kuruption! ile tanımıştım. 1998'de çıkan albüm 2 CD'den oluşuyordu. West Coast CD ve East Coast CD adındaki bu iki bölüm sanki birbirinden ayrılmış 2 farklı albüm gibiydi. Kurupt, albümünün West Coast kısmında Batı Yakası MC'leri ile düet yaparken East Coast kısmında ise New York'lu rapçiler ile söylüyordu. Bu albümü dinleyince Batı-Doğu arasındaki savaşın bir daha asla başlamamak üzere sona erdiğinden emindim. 

Kurupt, Dr. Dre, Snoop Dogg, DJ Quik, Nate Dogg, Tupac, Tray Deee, Outlawz, Roscoe, The HRSMN, Bohemia Batı Yakası sanatçılarıyla hep çok yakındı. Dr. Dre, efsane albümü 2001'in üzerinde çalışırken Kurupt'tan büyük yardımlar aldığını ve ona minnettar olduğunu açıklamıştı. Fakat bu isimlerin arasındaki dostluk çok önceye dayanıyordu. California'daki bu rapçilerin çoğu 'Crip Çetesi'nin tanınan yüzleri olduğu için araları iyiydi. Tabii ki Kurupt'ın çocukluk arkadaşı Daz Dillinger'i de unutmayalım. Kurupt, arkadaşı Daz Dillinger ile 1992 DPG'yi (Dogg Pund Gangstaz) kurmuştu. 

1996'da iyice alevlenen Doğu-Batı atışması bu MC'leri daha da kenetlemişti. O dönem mikrofonun arkasına geçen herkes New York'a sayıp sövüyordu. Tabii ki New York'lu rapçiler de geri adım atmıyordu. Peki kim bu isimler? Doğu Yakası'nın asi çocukları. Açıkçası o kadar çok isim var ki... Fakat benim için en özel olan 2 adamdan bahsetmek istiyorum. Kejuan Muchita (Havoc) ve Albert Johnson (Prodigy) Shook Ones'ı dinledikten sonra kalbimde ve beynimde adeta ilahlaşmışlardı. Gruplarının adı Mobb Deep'ti. Kendileri Doğu-Batı savaşında Tupac ve Outlawz'ın yaptığı 'Hit 'em up'ın (Notorious B.I.G ve Doğu Yakası'na karşı söylenmiş en ünlü diss track) hedef aldığı MC'ler arasındaydı. Notorious B.I.G. Doğu Yakası için neyse Tupac da Batı için öyleydi. Artık saflar seçilmiş ve atışmalar başlamıştı. İşte tam bu noktada Kurupt ve Prodigy kariyerlerinde karşı karşıya gelmişlerdi. Birbirlerinden nefret ediyorlardı. Birbirlerini görseler kimse kan dökülmeyeceğini iddia edemezdi. 

Bigge ve Pac'ın ölümünden sonra sular durulmuştu ve Doğu ile Batı birbirleriyle artık daha fazla uğraşmamıştı. Fakat yine de geçmişte yaşananlardan ötürü herhangi bir taraftan bir MC ya da grubun diğer tarafla yakınlaşması imkansız olarak görülüyordu. Tüm bu tarih derslerini öğrendikten sonra Prodigy ve Kurupt'ın birlikte bir düet yapacağını asla düşünmedim. Ve açıkçası bundan dolayı çok üzülüyordum. Piyasada en sevdiğim adamlardan ikisi asla bir araya gelemeyecekti ve onları birlikte dinleyemeyecektim. Sanırım bu dileğimin gerçekleşmesi adına ilk adımı atan Kurupt'a bir teşekkür borçluyum. Teşekkürler Kurupt!


The Riflemen - Riflez (Şarkının Outro'sundan bir kısım | Kurupt söylüyor: Doğu yakasından da dostlarımız var. Zencim Prodigy, P aramızda! Havoc n'aber zenci!)


Tupac'ın öldürülmesinden sonra birçok Batı Yakası rapçisi Death Row Records'a karşı cephe almıştı. Suge Knight sevilmeyen adam haline geldikten sonra şirkette yaprak dökümü başlamıştı. Kurupt da bu zamanlarda Death Row'dan ayrılıp Nate Dogg ile çalışmaya başlamıştı. Daz ile de gruplarını başarılı bir şekilde devam ettiriyorlardı. Tabii ki bu ayrılık en iyi dostlarından biri olan Snoop Dogg ile aralarını açmamıştı. Snoop ile de işler yapmaya devam ediyorlardı. Bu zamanlarda Doğu'da da çok iyi işler çıkıyordu. Nas ve Jay-Z rap piyasasını kavururken. Mobb Deep de yeni albümler çıkartıyordu. 1997'de Biggie'nin öldürülmesinden sonra bu yakadaki MC'ler de birbirine bağlanarak eskisinden de daha sıkı çalışmaya başlamışlardı. Özellikle QueensBridge rapçileri diğerlerinden sıyrılıyordu. Mobb Deep konserlerinin sayısını arttırmaya da yine bu dönemde başlamıştı. Havoc'un sıklıkla Los Angeles'a tatile gitmesi ve Batı Yakası sahillerine olan sevgisi, grubu yavaş yavaş o istikamete doğru kaydırıyordu. En sonunda Batı Yakası'nda verilen konserler ile işler değişik bir boyut kazanmaya başlamıştı. Bu konserlerden birinde Prodigy ve Kurupt bir araya gelmiş ve tüm o saçma atışmaları geride bırakma kararı almıştı. Snoop Dogg, Xzibit ve Dr. Dre gibi isimler de Mobb Deep'le kaynaşmıştı. Tabii ki bu köprüleri atan ilk grup Mobb Deep değildi. Kurupt da Doğu Yakası'nın birçok ünlü ismiyle güzel işler yapıyordu. DPG ve Mobb Deep'in bu dostluğu daha henüz birlikte şarkı yapma seviyesine gelmese de Kurupt'ın 2002 yılında verdiği karar, The Riflemen'in temellerini atmıştı.




Kurupt ani bir kararla 2002 yılında Death Row'a geri dönüp başkan yardımcılığı görevini kabul ettiğini açıklamıştı. Death Row'a karşı hâlâ tavırlı olan Daz Dillinger, Kurupt'ın artık DPG'nin bir parçası olmadığını ve kendisinin yarı yolda bırakıldığını söylemişti. Bu andan itibaren bu iki eski dost birbirleriyle diss'leşmeye başlamıştı. Kurupt'ın verdiği karara kızan sadece Daz değildi. Eski dostu Snoop Dogg da kendisine karşı cephe almış ve diss'lerini yazmaya başlamıştı. Tüm bu yaşananların Kurupt'ı nasıl etkilediği bilinmez fakat pek bir şeye aldırıyormuş gibi gözükmüyordu. Kurupt, kafasında her zaman ikinci bir grup kurma (yan grup) planının olduğunu söylüyordu. O da eski dostları ile bir araya gelmeye karar verdi. Batı Yakası MC'leri Jayo Felony ve 40 Glocc'ı yanına alan Kurupt, The Riflemen adında bir grup kurdu. Ama sanki bir kişi eksik gibiydi. O kişi de uzun zamandır birlikte çalışmak istediği New York, QueensBridge rapçisi Prodigy'den başkası değildi.

2004'ün başlarında kurulan The Riflemen ve ilk projelerini Death Row'dan çıkartmayı düşünüyorlardı. Albümlerinden önce sağlam bir Mixtape ile piyasaya giriş yapmak isteyen grup albümlerinde, Snoop, Daz, Al Sharpton, Dipset, Lil Wayne, The Game, Young Buck gibi isimlere diss attı. İnternette bulunması neredeyse imkansız olan ve Ice Cube'un radyosu Cali Untouchable'ın katkılarıyla hazırlanan mixtape'teki şarkılar şöyle:

1.AL Capone Friendly Game of Baseball Intro
2.Kurupt, 40 Glocc, and Jayo Felony-Riflemen(Daz Dillinger Diss)
3.Kurupt, 40 Glocc, and Jayo Felony-The End of The Road
4.40 Glocc Featuring Prodigy-No Love Wins
5.Jayo Felony-Daz is Dead
6.40 Glocc-N.W.A.(Disses Dipset and The Game)
7.Prodigy featuring 40 Glocc-Million Dollars and Guns
8.Mobb Deep featuring Tony Yayo, 40 Glocc-Murda Murda(Game Diss)
9.50 Cent featuring 40 Glocc and Prodigy-Serial Killer
10.40 Glocc-Whats Beef(Dissing Daz)
11.40 Glocc featuring Jayo Felony, Village Boo, and Eminem-We Came to Party
12.40 Glocc- War
13.Mobb Deep-Back To Cali
14.Samuel L Jackson Pulp Fiction skit
15.Mobb Deep-When We Ride(Over Tupac beat)
16.Jayo Felony=Du low Gang
17.Kurupt-Yall Better Play our shit!
18.Homer Simpson on Gays(3 Amigos skit)
19.40 Glocc-3 Amigos(Disses Young Buck, Game, Lil Wayne)
20.Kurupt, Mobb Deep, Jayo Felony- Gunz, Razors and Nines
21.Mobb Deep-California Love
22.Mobb Deep featuring Cashis-Who the Fuck is This
23.Kurupt featuring Jayo Felony and Cormega-Deep Blue Sea


Hip-Hop, Doğu ile Batı'yı buluşturan bu eşsiz çalışmayı kazandığı gibi kaybetti desek herhalde yeridir. Kurupt aylar sonra, yaşanan gerginlikleri sona erdirmek için DPG'ye geri dönmüştü. Hemen hemen aynı dönemde Mobb Deep de G-Unit'e katılmış ve Blood Money albümlerinin hazırlıklarına başlamıştı. The Riflemen adeta kurulmasıyla aynı anda sona ermişti. Tabii ki etrafa sızan şarkılar sayesinde Prodigy ve Kurupt'ı bir arada dinleme şansına eriştik. Fakat keşke tüm bu kavga gürültü olmasaydı da biz de sevdiğimiz MC'leri bir arada dinleyebilseydik. 



The Riflemen - Hoods 
(Şarkının Outro'sundan bir kısım | Kurupt söylüyor: 40 Glocc ile ilk tanıştığımda, 'birbirimize vahşice' davranıyorduk. Jayo Felony ile ilk tanıştığımda ona, 'hayırdır' diyordum. Tamam ikimiz de Batı Yakası'ndandık ama o San Diego'daydı anlarsın ya. Zencim Prodigy ile tanıştığımda, 'hayırdır siz ne ayaksınız?' diyordum. Dostum biz savaştaydık anlıyor musun? Doğu-Batı savaşı. Şimdi hepimiz birleştik ve bu bomba gibi şarkıyı yaptık. İşte bu işler böyle.)

Kırk Yılda Bir: Manchester City'nin 2012 Şampiyonluğunu Getiren Maçın Sözlü Tarihi




(Orijinali için şuradan. İyi okumalar.)

İngiltere Premier Ligi'nin tarihindeki en büyük günün üzerinden 6 yılı aşkın bir zaman geçti. 13 Mayıs 2012'de, ezeli rakipler Manchester City ve Manchester United, sezonun son maç gününe aynı puanla girdiler, ama City'nin 8 gollük bir avantajı bulunuyordu. Hiçbir Manchesterlı futbolseverin unutamayacağı bir gündü -- ve de bir ay önce, yani bitime altı hafta kala, City'nin Arsenal'e yenilip de United'ın 8 puan arkasına düşmesinin ardından, kimsenin tahayyül edemeyeceği bir gündü.

Vincent Kompany (City stoperi, kaptan): Her şey, şampiyonluk umutlarının sonu gibi görünen Arsenal yenilgisi ile başlamıştı. Fakat artık kaybedecek bir şeyimizin kalmadığına karar vermiştik. Omuzlarımızdan bu yükü atmıştık, goller bulup rakipleri yok etmeye başladık. United bir sürü hata yapıp puan kaybedince de, biz de yarışa geri dönmüş olduk.

Ian Darke (ESPN yorumcusu): United ve Alex Ferguson'la ilgili algı şu yöndeydi: Böyle bir durumdayken hiç hata yapmamışlardı. City, 44 yıldır ilk kez şampiyon olmaya çalışıyordu. United sürpriz bir biçimde Wigan'a kaybetmiş, fark da beşe inmişti. Everton'a karşı 4-2 öndelerdi, ama 83. ve 85. dakikalarda gol yiyip berabere kaldılar. İki takım henüz karşılaşmamıştı. Kompany'nin golüyle City 1-0 kazandı ve o noktada işler City lehine döndü. Son maçlara girilirken, her şey onların elindeydi.

Pablo Zabaleta (City beki): Uzun yılların ardından, taraftarlar o ânı bekliyordu. United'a karşı oynadığımız maç çok mühimdi.

Danny Jackson (Etihad Stadı'nda maç öncesi programı sunucusu): Babam ömrü boyunca City maçlarına gelmiş birisi. Benim 6 yaşımdan beri kombinem var. Kulüp için çalışsam ve istediğim yerde oturabilsem de, arkadaşlarımla beraber maçları izliyor ve mümkün olduğunca çok deplasman maçına gidiyordum. Epey fanatiğim denebilir. Ama tarihsel olarak, biz hiçbir şey kazanmamış bir kulübüz. İyi durumdayken bile çuvallardık. O sezon, sondan bir önceki maç, deplasmanda Newcastle'a karşıydı ve iyi oynayıp 2-0 kazanmıştık. İşte o zaman Şampiyon olacağız tezahüratını ilk olarak söylemiştik.

Ama yine de hâlâ bir maç vardı; olası tüm avantajları ortadan kaldırmak için, son haftada bütün maçlar aynı anda oynanacaktı. Herhangi bir puan kaybı yaşamayıp da, küme düşmemek için çırpınan Queens Park Rangers'a karşı alınacak bir galibiyet, 1968'den bu yana City'nin ilk lig şampiyonluğu --ve ezeli rakip United'ı da alt etmek-- anlamına gelecekti. Ancak kulübün Abu Dabi'li yeni sahipleri, 2008'den bu yana kadroyu geliştirmek için milyonlar harcasa da City, tıkanma konusundaki imajını henüz değiştirememişti. 


Martin Tyler (Sky Sports spikeri): Futbolseverler arasında şu gibi bir ifade vardı: Klasik City. Şöyle derlerdi: Ah, evet, klasik City. Umutlarımızı yeşerttik ama onların dibine darı ekildi.

Henry Winter (o zamanın Daily Telegraph yazarı, şimdi The Times of London'da): City taraftarlarıyla konuşursunuz ve size daima şunu söylerler: Eğer 'İçine Etme Kupası'  diye bir şey olsaydı, City onu her yıl kazanırdı. 

Matt Dickinson (Times yazarı): 90'lı yıllarda United dünyanın en büyük kulüplerinden biriyken, City hakkında yazardım. Ve City, daima işleri bok etmenin farklı yollarını keşfediyordu. Çok sempatik ama dağınıklardı, aynı şehirdeki o dev tarafından fena halde gölgede bırakılıyorlardı. Eğer 2012'de de sıçıp batırsalardı, bol para ve yıldız oyuncularla da aynı işe imza atmış olarak görüleceklerdi: Ah, tanrım, hâlâ aynı hastalıktan muzdaripler...

Lee Jackson (City saha görevlisi): Kazanırsanız, kupayı size ufak bir sahnede verirler. Biz de, son maç gününden önce bir prova yaptık. Korkum, City'nin 'City'lik' yapacak olmasıydı, bunu maçtan önceki gün görürüz, ama maç günü değil. 30 yıldan beri City taraftarıyım, sürekli bir şeyleri başarmanın kıyısında olduk -- ve sonra birileri altımızdan halıyı çekti.

Henry Winter: Gazeteciler olarak, haliyle nötr olduğumuz varsayılıyor, ama başka bir öykünün ortaya çıkması açısından City'nin kazanmasını istedim. Bu aynı zamanda, sosyoekonomik açıdan bakarsanız, işçi sınıfının da bir zaferi olacaktı. City'nin sahasının yer aldığı Doğu Manchester'ın etrafındaki bölgelerde çok fazla yoksulluk var. Bu harika yeni stadın (2002'de) gelmesiyle durum biraz değişti, ama en fazla eski bir evi boyamak gibisinden. Yine de Premier Lig kupasının ışıltısına ihtiyaç duyuluyordu.

Les Chapman (City ekipman sorumlusu): Arkasında 'Champions '12' yazan formalar yaptırmıştık. Ama her ihtimale karşın onları saklıyordum.

Vincent Kompany: Newcastle maçından önce Yaya bana "Vinny, siz çocuklar savunma yapıyor ve topu kaleden uzakta tutuyorsunuz. Çok iyi iş çıkarıyorsunuz, minnettarız. Ama bugün olay bende" dedi. Normalde birisi bunu söylediğinde "İyi, tamam" falan dersiniz. Sonra gitti o maçta iki gol attı. İşin komiği, Agüero da aynı şeyi QPR maçından önce söyledi: "Vinny, bugün benim günüm. Göreceksin."

İngiltere ve Galler'de 10 karşılaşma aynı anda başlarken, ilk devreler beklentileri karşılamıştı. Wayne Rooney, Sunderland'e karşı 20. dakikada golü bulmuştu ve United o andan itibaren oyunu rölantiye almıştı. Manchester'da ise Zabaleta'nın ilk yarının sonlarına doğru attığı golle takımını öne geçirmesinin ardından, ikinci yarıda maç çığrından çıktı. Djibril Cisse 48. dakikada maça beraberliği getirdi. 7 dakika sonra Joey Barton, Carlos Tevez'e dirsek attığı için kırmızı kart gördü. Sonra 10 kişilik QPR, 66. dakikada Jamie Mackie'nin bulduğu golle 2-1 öne geçti. United'ın da 1-0 önde olmasıyla, City'nin iki gol bulması gerekiyordu. 





Matt Dickinson: Geriye bakıp düşünüyorum; Ah, tanrım, ligin en kötü deplasman derecesine sahip takımı QPR ile oynuyorlardı. Barton atılmıştı, başka bir gün olsa, bu ses getiren bir hikaye olabilirdi -- çünkü yalnızca kırmızı kart görmemişti, o anda bir kargaşa da başlatacak gibiydi. Şayet onun kitabını okuduysanız, orada, o anda gayet sakin olduğundan, mantıklı bir şekilde düşünüp "Hmm, madem kırmızı kart göreceğim, o halde birilerini de benimle birlikte sürükleyeceğim" dediğinden bahsediyor.

Vincent Kompany: Genellikle Mackie'nin attığı gibi gollerin ardından hemen toparlanamazsınız. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Umarım şu dizinin üstüne çöküp ağlamaya başlayan adamlardan olmayız. O adam olmayacaktım. Eğer şampiyon olamazsak dünyam başıma yıkılacaktı, ama bunu dışarı yansıtmayacaktım. Önümüzdeki yılın bizim yılımız olacağını gösteren o savaşçı ruhu ortaya koyacaktım.


Sergio Agüero: Bütün sezon böyleydi. İyi oynadığımız zamanlar olmuştu -- ve şampiyonluk yarışının bitmiş gibi göründüğü zamanlar da vardı. O noktaya gelmek için çok çalışmıştık, ve bitime birkaç dakika kala, ilk şampiyonluk şansımız elden kaçmış gibiydi.

Ian Darke: Sonsuza kadar ruhunuzda iz bırakan türden bir şey bu. Sizi lanetleyen cinsten.


Danny Jackson: Stat sessizliğe bürünmüştü. 'Klasik City' dedirten türden bir hava vardı. Klasik komik City. Ligi kazanamayacaktık. Ve bunu, en aşağılayıcı koşullarda, en büyük rakibimize karşı kaybetmiş olacaktık.

Matt Dickinson: City basın tribünü, tam olarak taraftarların ortasındaydı. Ön tarafta sanki bir terasta oturuyor gibi hissederdiniz; inanılmaz derecede tetikte olur ve gerginliği sezerdiniz. Basın tribününün tam önünde, hamileliğinin son aylarında gibi görünen bir kadın vardı, karnını tutuyordu ve şöyle dedi: "Buna daha fazla dayanamayacağım." Hamilelikten bahsetmiyordu. Bir gazeteci olarak, hikaye hoşunuza gidiyor, ama aynı zamanda yardım edemeyeceğinizi de görüp, "Zavallı insanlar" diyorsunuz.


Henry Winter: Skor 2-1'ken stadı terk eden bir baba-oğul gördüm, çünkü çocuk olan biteni kaldıramayacaktı. Babanın yüzünde şöyle bir ifade vardı: Çocuğuna kattığın her iyi şey, belki biraz para ve mobilyalar, ama özellikle bir takıma bağlılığı ona vermen. Çocuğun yüzünde ise şöyle: Okuldaki arkadaşlarım United'ı tutuyor, ben ise babam yüzünden City'yi. Bu, hayatımın en kötü ânı. Baba şaşkındı: Ne yaptım ben? Yetkililer beni çocuğuma işkenceden içeri atacak. Maça konsantre olmam gerekiyordu, ama ben "Hayatlarının geri kalanında, bu ikilinin arası nasıl olacak?" diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Üniversitede, veya düğün konuşmasında, hayatının herhangi bir yerinde aklında belirecekti: Ah, teşekkürler baba. Bana hayatımın en kötü ânını hediye ettin.

Edin Dzeko (dönemin City santrforu, şimdi Roma'da): 1-2 geri düştüğümüzde, Mancini beni oyuna aldı. Birkaç şans yakaladık, ama gol bulamadık. 90 dakikanın sonuna gelirken, bütün stadyum sessizdi. Herkesin aklı başka bir yerde gibiydi. Kazanacağıma dair güvenimiz gittikçe azalıyordu... ama bir parçam hâlâ inanıyordu.

Bu arada United, 1-0'lık skoru elde etmişti ve duraklama dakikalarında City iki gol bulamazsa, bir rekor olan 20. şampiyonluğuna ulaşacağını biliyordu.



Stuart Brennan (Manchester Evening News): Maçtan sonra Gareth Barry'ye, duraklama dakikalarına gidilirken nasıl hissettiğini sordum. O anda oyundan alınmıştı ve kenardaydı. Arkasına yaslanıp oturduğunu, gökyüzüne bakıp umutsuzluk içinde hissettiğini söyledi. Yukarı bakarken bir helikopterin geçtiğini görmüş ve aklında hemen, helikopterin Premier Lig kupasını United'a vermek üzere Sunderland'e götürdüğü belirmiş. Kupanın tam anlamıyla onların elinden uçup gittiğini düşünmüş.

Rory Smith (Times of London yazarı, şimdi New York Times'ta): Sunderland'deki podyumu gördüğümü hatırlıyorum. 75. dakikada, tünelde onu birleştirmeye başlamışlardı. O güne City'nin kazanacağını düşünerek ve United'ın kupaya yaklaşıp ulaşamamasını bekleyerek başlamıştım; ve şimdi, podyumu kurduklarını görüyordum. İki tarafında polisler vardı; United'a kupayı vermek için hazırlıklar yapılıyordu -- ki aynı anda Manchester'da da bir kupa vardı.

Martin Tyler: Ayrıca o anlarda, Stoke'dan gelen sonuca bağlı olarak QPR'lı oyunculara ligde kaldıkları söylenmişti -- Bolton'ın Stoke'u geçmek için galibiyete ihtiyacı vardı ama maç 2-2 berabere bitmişti. Bunun daha sonra olan bitene etkisi olduğunu sanmıyorum, ama olayların gelişimi bu şekildeydi.


Edin Dzeko: 91. dakikada bir korner kullanmıştık. Onuoha beni tutuyordu ve bana her seferinde çok yakındı, ondan kurtulamıyordum. Ama o sefer bir şekilde ondan kurtulmayı başardım ve herkesten yükseğe sıçradım. Gol! Millet uyanmış ve kendine gelmişti. İnanmaya başlamışlardı.

Danny Jackson: Beraberlik golü çok tuhaftı. O anda duraklama dakikalarına girmiştik, ahali şimdiden huzursuzdu. Sizi öldüren şey, umuttur. Demek istediğim: Kazanmaya bu kadar yaklaşmak, hepsinden daha sinir bozucu. 3-0 yeniliyor olmak, şampiyonluğa bir gol uzak olmaya yeğdir. Kimse Dzeko'nun golünü gerçekten kutlamamıştı.


Rory Smith: United maçı 3-4 dakika daha erken bitmişti. Tribündeki kutlama sahnelerinin çok çabuk değiştiği bir ortam vardı. Son düdük çaldı, o anda City 1-2 gerideydi. United kazandı; şampiyon United'dı. United taraftarları çıldırmıştı... Sonra City beraberliği yakaladı ve daha zaman vardı. United taraftarlarının şöyle düşündüğünü görebilirdiniz: Pekala, böyle devam etmeli -- ama belki de etmez...

Danny Jackson: Bütün okul hayatım boyunca gördüğüm iki City taraftarından biriydim. Ben kavgamı vermek zorundaydım, City de küme düşüp veya çıkıp duruyordu. Bok gibiydik. Bence bu kişiliğimin --esneklik ve mizah duygusu anlamında-- bir parçası, çünkü erken yaşlardan itibaren kendimi savunmak zorunda kaldım. Babam ve dedem City taraftarıydı; City benim her şeyimdi??? Durum 2-2'yken ertesi gün işe gideceğimi ve yine kavgamı verip duruşumu korumak zorunda olduğumu fark ettim. Daha şimdiden Twitter ve Facebook'taki United taraftarlarını siliyordum, çünkü bizimle çok alay edeceklerdi. Dzeko golü attığında ben gerçekten hâlâ daha insanları silmekle meşguldüm, çünkü büyük bir hayal kırıklığının üstesinden gelemezdim.

Dzeko'nun golü 92. dakikada gelmişti, dördüncü hakem ise 5 dakika daha oynanacağını göstermişti. Saat işliyordu. 



Sergio Agüero: Dzeko golü attığında, topu hemen alıp santraya götürmek için bir karmaşa oluşmuştu. 93. dakikada De Jong'un topu ileri doğru sürdüğünü hatırlıyorum, Mümkün olduğunca kaleye yaklaşmamıza yardım etmeliyim diye düşünüyordum. Ondan pası aldım, Mario'ya aktardım. Ceza sahasında olmam gerektiğini biliyordum, böylece koşmaya devam ettim ve Mario'nun beni bulmasını ümit ettim.

Martin Tyler: Ekranı ikiye ayırmıştık: Sunderland'de United oyuncuları maçı izliyordu, diğer tarafta ise top Balotelli'deydi.

Danny Jackson: Eski toprak City taraftarları, karakteri sebebiyle Mario'yu sevmezdi (başka şeylerin yanı sıra, evinin bir kısmını havai fişeklerin patlamasıyla yakmış ve genç takım oyuncularının kafasına dart attığı için cezalandırılmıştı). Ama taraftarın büyük çoğunluğu da ona karakteri sebebiyle bayılırdı. Tam bir çatlaktı. Bir gün hayatında hiç topa vurmamış gibi görünürdü, öbür gün ise oyunu değiştiren işler yapardı.

Edin Dzeko: Herkes Mario'nun kendisine pas verdiğini düşünmüştü, ama çimin üzerinde kaydı ve topu Kun'a verdi.

Ian Drake: Zaman donmuş gibiydi.

Sergio Agüero: Topu bana aktarmayı başardı, ben de kaleyi görebiliyordum. Rakip oyunculardan birisi öne doğru atıldı ve benim sabit ayağıma bastı, ama ben golü atmaya öyle odaklanmıştım ki, ucu ucuna hissettim. Sadece golü istiyordum.


Vincent Kompany: Yoldan güzel çekilmiştim. (Gülüyor.) Başta, oyunun o anında penaltı noktasına doğru gitmenin doğru hamle olduğunu düşünmüştüm. Sonra topun yakınlarda olduğunu gördüm ve dedim ki, Ayak altından çekilmeliyim. Öyle de yaptım: Savunmacımı Kun'un olduğu yerden uzağa götürdüm ve o da koşusunu tamamladı.

Sergio Agüero: Vurabildiğim kadar sert vurdum ve topu kalenin içinde gördüğümde... inanılmazdı. Stadyum infilak etmişti. Formamı elimde sallayarak, koşarak uzaklaştığımı hatırlıyorum. Ardından takım arkadaşlarım üstüme atlamaya başladılar.


Vincent Kompany: Her şey bulanıklaşmıştı. Hepimizin üst üste yığıldığını hatırlıyorum. Millet bağırıp çağırıyor ve ağlıyordu; onları göremiyordunuz, fakat orada, aşağıdalardı. Tam bir delilikti, tasvir etmesi çok zor. Böyle bir şeyi hayatta bir kere yaşarsınız.

Martin Tyler: Benim tek 'katkım', Agüero'nun, topa dokunduğunda golü atacağını düşünmemdi. Bu sonradan kurulmuş bir anı değil. O anda golü atacağını biliyordum. Tek yaptığım ciğerlerime biraz hava çekmekti, gerisi geldi zaten.



Bitime 2 dakikadan az süre kalmışken, mikrofondaki Tyler'dı: "Manchester City hâlâ hayatta... Balotelli... Agüer-OOOOOOOOOOO! Bir daha böyle bir şey göremeyeceğinize yemin ederim! O yüzden izleyin! Ve için! Işık Stadı'ndan gelen haberleri duydular! Manchester City'den, duraklama dakikalarında, United'dan kupayı kapmak için gelen iki gol! Muazzam!"


Martin Tyler: Akılımda en çok yer eden şeylerden biri, Joe Hart'ın tamamen şaşkınlık içerisinde, bunun gerçekleşmiş olduğunu anlayamamış halde, hatta kabul edemez bir şekilde koştuğu anlardı. Yemin ederim, "Bir daha asla böyle bir şey görmeyecek"tik, bu kadar sene geçti, sözlerimin arkasındayım.


Danny Jackson: Agüero'nun golü; çocuğunuzun doğumu, veya evlendiğiniz gün gibi. Şömine rafında duran ikimizin fotoğrafını, Agüero'nun golü attıktan sonra formasını çıkarıp salladığı ânın fotoğrafıyla değiştirdik. Şaka yaptığımı mı sanıyorsunuz? Eşime sorun. Eğer orada bulunmadıysanız, bunun ne anlama geldiğini bilemezsiniz. İlk yaptığım şey, babamı aramak oldu. Ağlıyordum. O da ağlıyordu. Yıllarca hiçbir şey kazanmamanın, her yönden tokatlanmanın getirdiği aşağılanmanın ardından gelen saf duygulardı. Her şey bu golle değişmişti.



Rory Smith: Haberler ulaştıkça, United taraftarının --bir spor etkinliğinde şahit olunması çok ilginç gelen-- büründüğü o sessizliği hâlâ hatırlıyorum: Radyo dinlemeye çalışan insanlar, gelen mesajlar. Cümlenin başlangıcını duyabiliyordunuz: "City atmış, City atmış..." Normalde çok gürültülü olan deplasman tribünü, tamamen sessizleşmişti. Aynı anda oyuncular sahadaydı ve yüzlerinin düştüğünü görebiliyordunuz. Bir takımın 120 saniyelik şampiyonluğuna tanık olmak çok garipti.

Henry Winter: Maç hakkında değil de, daha çok oradaki insanlar üzerine yazmam gereken bir gündü. Eğer bana maç boyunca ne oldu diye sorarsanız, size Barton'ın atıldığını, Balotelli'nin Agüero'ya pasını ve Agüero'nun bitirişini anlatırdım; ama o arada saha Marslılar tarafından da işgal edilebilirdi ve ben bunu ciddiye almazdım. Her şey son saniyeler üstüneydi.

Mario Balotelli: İnanılmazdı! Euro 2012'de Almanya ile oynadığımız yarı final maçının ardından, futbolda yaşadığım en iyi duyguydu. Adeta bir rüya gibiydi.

O öğleden sonrası, bunu tecrübe eden kişilerin zihninde hâlâ çok berrak.


Henry Winter: Kupa, City tarihinin bir başka büyük takımı olan 70'lerdeki ekipte yer alan Joe Corrigan ve Mike Summerbee tarafından getirilmişti. Geçmişle kurulan bağ açısından harika bir andı. Belli bir dönemin insanları --45 ya da 50 yaşından büyük olan herkes-- bu oyuncuları izleyerek büyümüştü. Statta ağlamayan kimse yoktu. Sonra o şahane Oasis şarkısı, Wonderwall çalındı.

Vincent Kompany: Kazanmamız durumunda, belli oranda içileceğini göz önüne alarak, takım için bir otel ayarlamıştım. Ve işe yaradı; maçtan sonra tüm takım otelde kaldı. Kazananlar olarak otelden içeri girdiğimiz; eşimiz ve ailelerimiz yanımızdayken, boynumuzda madalyalarla birbirimize baktığımız ve bir grup kazanana benzediğimiz o an -- harika bir andı. İşte orada olayın farkına varmıştık.

Ian Darke: Beş yıl önce, bırakın İngiliz futbolunu, futbolun genel olarak SportsCenter'da ne kadar az yer bulduğunu hatırlıyorum. Maç bittikten sonra mikrofonu bıraktığımı ve anında şu talebin geldiğini hatırlıyorum: SportsCenter'da manşetsiniz, ve beş dakikalık haber istiyorlar. Olay, anında ABD'deki insanların ilgisini çekmişti. Neredeyse Donovan'ın 2010 Dünya Kupası'nda Cezayir'e attığı gol gibiydi -- bu oyunu sevmeyen milyonlarca kişi için kırılma anlarından birisi. "Vay be, şimdi çözdüm!" diyorlardı.

Danny Jackson: Manchester şehri, United ve City arasında bölünmüş durumdadır. Bunu özel kılan şey şu: Düşünün ki, en büyük rakibiniz şampiyon olduğunu düşünüyor, sonra siz saniyeler kala onu ellerinden alıyorsunuz. United'ın bizim golümüzü gördükten sonraki çaresizliğine tanık olduktan sonra ne yaptım, biliyor musun? O Twitter ve Facebook'tan sildiğim tüm arkadaşlarıma tekrar ulaştım. Onları yeniden ekledim. Ama sadece haftasonu için!


Lee Jackson: Kendisi de bir United taraftarı olan United'ın saha görevlisi Tony Sinclair ile aramızda bir rekabet vardır. Maçtan bir saat sonra beni aradı ve "Tebrikler" dedi. Bu çılgınca bir şeydi, çünkü bunu yapmak zorunda değildi. Gerçekten hoş bir hareketti.

Martin Tyler: Maçtan sonra bi lokantadaydım ve kariyerimde büyük etkisi olan birisiyle buluştum: Paul Doherty, ne yazık ki artık aramızda değil. Babası, Peter Doherty, 1937'de City ile ligi kazanmıştı. Paul babasının madalyasını getirip bana gösterdi. Benim için çok özel anlardı...

Pablo Zabaleta: Bu, City taraftarları ve futbolu seven herkes için unutulmayacak ve Premier Lig'i de özetleyen bir dersti: Son âna dek çaba göstermelisiniz, çünkü ne olacağını asla bilemezsiniz...


Matt Dickinson: City'nin sezonu böyle harika bir maceraydı. En mükemmel öykü temalarını bir araya getirseniz, bunu aşması zor olur. 10 aylık bir sezonun kaderinin gelip de tek bir vuruşa bağlı olacağını düşünür müydünüz?

David Herman (Manchester United ABD Taraftarlar Derneği): Müsriflik yapmıştık. Eğer iki hafta önce City'e karşı az-çok düzgün oynasak, son hafta herhangi bir şampiyonluk yarışının esamesi olmazdı. Tamamen bizim ellerimizdeydi. Bu tip Arsenalvari bir rota çizmemiz ender görülür. En çok yaralayan buydu. Daha evvel de şampiyonluk kaybettiğimiz oldu, ama bu şekilde değil.

Martin Tyler: Sporun bizi eğlendirdiğini ve şaşırttığını biliyoruz, ama nadiren bizi hayretler içinde bırakır -- ve bu maç hakikaten hayretler içinde bırakmıştı.



Sergio Agüero: Şampiyon olmak inanılmaz derecede özeldi, nasıl kazanırsanız kazanın. Ama bunu bu şekilde gerçekleştirmek, ve son dakikalarda maçı kazandıran golü atmak? İşte bu asla unutamayacağım bir şey.

Henry Winter: Premier League artık paraya çok bağlı. Ama bu maçın son 5 dakikası şöhret veya arabalarla değil, zafere olan açlıkla ilgiliydi. Spor tarihindeki en büyük anlardan biriydi.

(Yazıya ek videolar: Birisi kulübün, şampiyonluğun 5. yıldönümünde [yani geçen sene] kendi yaptığı bir belgesel serisi. Kalabalık yapmamak adına link veriyorum. Diğeri ise, son dakikalarda gelen goller karşısındaki taraftar reaksiyonlarını içeren bir video, aşağıda.)




Nerden Nereye 266



Bu postu, Burnley-Başakşehir eşleşmesinden Hart-Clichy fotosu bulamadığım için atıyorum. Dedim bari bunu kondurayım, diğerinden de bahsetmiş olayım. Özellikle Lennon'ın kariyerinin başında ondan beklenenler açısından da, gelinen nokta dikkat çekici.