dergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
dergi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Vino


Bugün (artık) son. Kobe hakkında yarını takip eden günler içerisinde, çoğu çeviri olmak üzere, birçok yazı yayınlayacağız. Bu da giriş olsun. Mart '98, Fast Break dergisi. Genco Kobe. Henüz Adidas giyiyor. Üstünde isminin baş harfleri ve numarası bulunan parmaklık kullanıyor. Saçlı.





Yukarıdan devam edilebilir aslında belki:

5 yüzük kazanmaması gerekiyordu.
Mvp olmaması gerekiyordu.
18 kere All-Star olmaması gerekiyordu.
81 sayı atmaması gerekiyordu.

Daha da gider.
Ulan tam reklam metni gibi ha bu da. Böyle siyah bir fon. Kobe görünüyor arada. Sonda da Mamba logosu falan. Aha yazdık işte 30 saniyede. Çeksin birileri. Belki de vardı zamanında böyle bir şey.

Accık



(Bir arkadaştan, Socrates eleştirisi. İyi okumalar.)

SOCRATES'E DAİR

> Malumunuz Can Yayınları, son yıllardaki değişim-gelişim hamlesinin bir ayağı olarak altı ay kadar önce Socrates'i çıkarmaya başladı. Mevcut Eurosport tayfasının yanına eski Radikal Spor çevresinden eklenen yazarlarla kendilerince spor dergiciliğinde yapılmayanı yapmaya başladı bu ekip. İlk sayılarında dedikleri gibi 11 Freunde ve Blizzard benzeri, Batı Avrupa/Amerikan dergicilik çizgisini takip etmeye çalışıyorlar. Böyle bir projenin okuyan-yazan kesimden, spora ilgili birini heyecanlandırması gayet normal. Ancak bu heyecanın şahsımda birkaç ayda sönmesini izlemek son derece can sıkıcı oldu.

> Öncelikle Socrates'in ortaya koyduğu iddianın altını ne derece doldurduğunu sorgulamak gerekiyor. “Düşünen Spor Dergisi” sloganıyla çıkan bir derginin vaat ettiği düşünce kısmının Amerikanvari bir politik doğruculukla ıskalandığını gözlemliyoruz. Suya sabuna dokunmayan, ne memleket sathında olanlara, ne de dünyadaki ahvale dair net bir tavır almayan yazılar okumak, düşündüğünü iddia eden bir spor dergisi için büyük bir eksi. Beylik laflarla bezenmiş başlıkları ve konuları oldukça sığ biçimde ele almalarıyla entelektüel iddialarını bir türlü karşılayamıyorlar. Bu halleriyle de son zamanlarda pıtrak gibi çoğalan Ot, Kafa, Fil, vs. benzeri sığ ve niteliksiz edebiyat dergimsilerini anımsatıyor; onların sportif şubesi olmaktan öteye gidemiyorlar.

> Socrates'in ilk sayısından itibaren okurlarını hayran bıraktıran bir diğer özelliği de grafik açıdan getirdiği iddia edilen yenilikler oldu. Elbette son derece başarılı ilüstrasyonlar görmek mümkün derginin sayfalarında. Ancak bu grafik çalışmaların tekdüze ve özgünlükten uzak olduğunu fark edebilmek için birkaç yabancı derginin sayfalaını karıştırmak yeterli olacaktır. Kaldı ki yine başarılı grafik çalışmaların yanında aynı çizgide yazılar okuyamadığımızdan başarılı tasarımların yalnızca ambalaj işlevi gördüğüne tanıklık ediyoruz. Bu haliyle derginin 'grafik pornosu' olmaktan öteye gitmediğini söyleyebiliriz.

> “Derginin içeriğine laf edip duruyorsun da bir tane örnek vermedin” diyenler için sıralamaya başlıyorum. İki gün önce aldığım Aralık 2015 sayısından başlayacağım. Öncelikle dergideki yazıların büyük bölümünün köksüzlük gibi bir problemi var. Bu tip olaylar üzerinde Attila İlhan çok dururdu. Kaptan, aydınlarımızın, yazarlarımızın Türkiye'ye ait bir iz taşımaktan imtina ettiğinden söz ederdi sıkça. Socrates'te de benzer bir problemle karşı karşıya kalıyoruz. Örneğin Bob Dylan'dan bahsedilen yarım sayfalık bölümdeki yazıyı Amerikalı birinin blogundan çevirip koymuşlar desek kimse yadırgamaz. Ne uslupta, ne de içerikte yazıyı yazanın anadilinin Türkçe olduğuna dair bir emare var. Hadi uslupta bunu vermek herkesin harcı değil. Oraya Dylan'ın Kars'a uzanan kökenlerine dair ufacık bir şey sıkıştırılsa, kârînin zihnine ferahlık verilse fena mı olurdu? Tüm yazılarda buna benzer bir ton köksüzlük bulunabilir. Yazıların tamamının çeviri gibi algılanmasının acı bir durum olduğunun farkındalar mıdır bilmiyorum.

> Kendinden bahseden hıyarın teki gibi algılanmak istemiyorum ama, futbol dergilerinde çalıştığım kısa sürede ben de benzer sözler duyuyordum yazılarımı okuyan arkadaşlarım tarafından. Onlar belki övgü olarak yazılarımın Avrupalı yazarlar gibi olduklarını, ismimi fark edene kadar çeviri zannettiklerini söylüyorlardı. Ancak bu bana göre, değiştirmem gereken, üslubumda sıkıntılar gösteren bir durumdu. Değiştirmek için uğraştım. Daha farklı yazıları, daha farklı tarzları takip etmeye çalıştım. Becerebildim ya da beceremedim bilmiyorum. Ama ortada bir sorun olduğunun farkındaydım. Değiştirmek için çaba gösterdim.

> Tabii bu köksüzlük, yerellikten uzaklık her yazıda mevcut değil. Bilhassa Avrupa basketboluna dair röportajlarda ince bir işçilik ve yakalanmış lezzetli bir denge görüyoruz. Zaten derginin en okunası kısımlarını da onlar oluşturuyorlar. Üstünde düşünülerek sorulan sorulardan röportajı verenin de keyif aldığını rahatça fark ediyoruz. Aynı şekilde başta Tanıl Bora olmak üzere dışarıdan katkı veren 'usta' sayabileceğimiz yazarların katkılarında da uslup ve içerik yönünden okur olarak tatmin olabiliyoruz.

> Ama Tanıl Bora gibi isimlerin yazılarında bile karşımıza özensiz bir editörlük çıkıyor. Örneğin Tanıl Hoca'nın Aralık 2015 sayısındaki Ofsayt yazısında İngilizce kaybeden anlamına gelen 'loser' yerine sıkça yapılan bir hatayla 'looser' ifadesinin kullanıldığını görüyoruz. Artık “Tanıl Hoca yılların editörü. Hata yapmaz” diyip yazısını okumaya gerek mi görmediler bilemiyorum. Ancak böylesi bir tashihin gözden kaçması kabul edilemez bir şeydir. Tanıl Hoca'nın dalgınlığına gelmiş, bir ton işinin arasında onu da gözden kaçırmış olabilir. İsterse Franz Kafka mezarından kalkıp, derginize yazı yazsın. O yazının her satırını birkaç defa okumak zorundasınız. Nasıl bir süreç sonunda derginin baskıya gittiğini cidden merak ettiriyor bu tip hatalar.

> Loser-looser hatası gözden kaçabilecek bir şey olarak yorumlandı diyelim. Derginin tashihlerden bağımsız olarak kullandığı ifadelerle ilgili de ciddi bir sorunu var. Hemen hemen her sayısında Doğu Bloku'nu ve SSCB'yi hedef alan bir yazı görüyoruz. Söz konusu Sovyetler olunca yazarlarımızın hiçbiri lafını sakınmıyor. Naim Süleymanoğlu'nun Türkiye'ye kazandırılış hikayesinin nasıl bir merkez sağ propagandasına dönüştüğünden dem vurmayanlar, Bulgar yetkililerin zulmünü(!) spotlara, ara başlıklara taşımaktan imtina etmiyorlar. Yine Aralık 2015 sayısından bir örnek vereceğim. Kapak konusu olan 'kararlar'a dair bir yazıda 1966 Dünya Kupası Finali'nde Geoff Hurst'ün meşhur golünde pay sahibi olan yan hakem Tevfik Behramov'dan Azeri olarak bahsediliyor. Pardon ama 1966'da SSCB diye bir ülke vardı. Behramov da orada SSCB'yi temsilen, Sovyet bir hakem olarak bulunuyordu. Dağılmasının üstünden 30 yıl geçmemiş bir ülkeyi Amerikan politik doğrucu ağzıyla tarihin çöplüğüne yollamanın 6. Filo'ya karşı namaza duranların aymazlığından farkı nedir ki? Stalinist filan değilim ama bu kadarı da fazla be kardeşim. Tıpkı 4-5 ay önceki sayılarında Attila Gökçe'ye yazdırılan Vera Çaslavska yazısında olduğu gibi SSCB'ye ve Doğu Bloku'na adeta 'çakmak' için fırsat kollamak olarak görüyorum ben bu tutumu. Arkadaşlardan bir de 1972 Münih Olimpiyatları'na dair bir yazı bekliyorum. İktidardaki sosyal demokratların dirayetli tutumunu öven, İsrailli sporcuların öldürülmesinin barbarca bulunup, kınandığı ama içinde ne RAF'tan, ne de olayları o noktaya getiren Alman hükümetinin Stammheim'daki zulmünden dem vurmayan bir yazı. Bir modern çağ ağıtı. Belki de yazdılar, bilemiyoruz...

> Accık sinirlenmiş, zaman zaman haksız eleştirilerde bulunmuş olabilirim. Ama gusuruma bakmayın. Kendinize iyi davranın.

R. B.

Biseswar


İkinci gelişlerinde de dayanamadılar. Ocak sayısı, son sayıları oldu. Alacak dergi kalmadı yemin ediyorum. Dergilere verdiğim para yüzde 66 azaldı 1.5-2 sene öncesine göre abi. Yanlış bilmiyorsam şu anda basketbol dergisi yok piyasada. Rezillik.

Grundig



Geliyor...

Gergo


Notos'un Ağustos-Eylül sayısının kapak konusunun Yeraltı Edebiyatı olduğunu gördüm, alayım dedim. Kapaktaki isimler arasında Hakan Günday'ı da gördüm. Dedim "kesin alıyorum". Aldım. Bizim yavşak meğer, şu genelde "popüler" sıfatına ulaşmış yazarlara yaptırılan "Miguel De Las Cuevas'ın seçtikleri" olayına bulaşmış. Bir safhayı daha atlattı dayı. Yakın zamanda tam olacak.

Ben de yarrak gibi bekliyorum, ister istemez kitapları yeraltı edebiyatı içerisinde konumlanan, Gecenin Sonuna Yolculuk gibi bir yeraltı başyapıtına tapan, ve hatta kendisi de bir yeraltı başyapıtı yazan bir adam, herhalde bi'şeyler yazmıştır da, okuruz. Hani ona bi' başvurulmuştur filan. Yok. Ki yazsa da, muhtemelen hep söylediği gibi, "yeraltı edebiyatı sadece bir etiketten ibarettir" diyecek. Ama olsun. Onun haricinde Jorge Semprun ile yapılmış uzun bir röportaj var. Kalanın büyük kısmı da işte, esas mevzuları olan bi' ton öykü. Klasik monoton edebiyat dergisi hesabı işte. Ama nedir, ufaktan da olsa yeraltı edebiyatı ile alakanız varsa, alın derim. Kimi tabii bu sayının çıkışını bu tarz kitapların çıkışına bağlıyor. Da, çıkışta diye yeraltı edebiyatı okuyan adam zaten bu sayıyı almaz. Oraya varmaz yani.

Dön


Yeniden döndükten sonra ilk kapak buysa, dergiyi yayınlamasanız daha iyiydi. Hani Türkçe basketbol dergisi yoktu, olmasa da biz hallederdik yani. Bu ne amınakoyym. Koca dergi...

Atlas Tarih


Ulan efendi gibi resim de bulamadık. Öhm, neyse. Ntv Tarih aldı yürüdü tabii. Atlas'ın da böyle bi'şey yapması normal. İlk kapağa bakınca da umutlu olmak mümkün. Hayırlı olsun tarihseverlere. NBA Türkiye'nin de geri dönmesiyle birlikte aylık dergi masrafımız 8-9 milyon arttı, oh.

Gece editi:Lan Habertürk Tarih de vardı bak onu yazmayı unuttuk. Haberdar edelim bilen vardır bilmeyen vardır.

ForFor


Peder bey dergilerin bi' kısmını almış bugün. İşte Galatasaray filan. 4-4-2 de var. Elime aldım dergiyi. Lan dedim, yanlışlıkla Uykusuz'u filan mı aldım. O kadar ince yani dergi. Zaten Banu Yelkovan sonrasında düşüş var gibi. Bir de niceliksel geriye gidiş kötü.

Bir de, yazıların yüzde sekseni Ali Ece abinindi. Başka kimse kalmadı herhalde yazacak. Ya da Ali abi o kadar iyi ki, başkasına yazdırmıyorlar bi'şey.

Karı-Kız

Aktüel'in son sayısından. Farid Farjad röportajı.


-Farid Farjad nasıl bir siyasi düzen istiyor?

+Ben demokratım ve cumhuriyet rejimi istiyorum. Dünyanın, demokrasiden başka bir seçeneği de kalmadı. Siz bizim duygularımızı hissedemiyorsunuz.;çünkü yıllar önce çok aydın, entelektüel ve emek veren bir savaşçı çıkardınız:Atatürk. Halk da yanında oldu ve kazandı. Ama aynı dönemde bizim şahımız İsviçre'de karı-kız peşindeydi (burda koltuktan düştüm). Okula gitti, doktora aldı;ama bomboş geri geldi. Çünkü hiçbir savaşa katılmadı, halkla ilişki kurmadı. Bizim bir Atatürk'ümüz yoktu. Eğer Atatürk olmasaydı, sizin de benzer bir ülkeniz olabilirdi.

-Türkiye'yi bugünkü haliyle nasıl görüyorsunuz?

+Buna eminim ki, Türkiye'nin anayasası muhteşem.

-Var olan anayasanın, 1980'de darbeyle iktidara gelen askerlerin eliyle yapıldığını biliyor musunuz?

+Evet biliyorum. Ama o dönemde darbe de lazımdı.

-Darbeyi savunuyorsunuz yani...

+Evet. Eğer o darbe olmasaydı, Türkiye, İran gibi olabilirdi.

xxx

Dışardan öyle gözüküyor olabilir, ki evet, kabaca doğru da denebilir. Fakat 80 sonrası tam aksine İslamizasyon yolunda gidildiği görülmekte ve şimdi gelinen sonuç da ortada.

Atatürk ve halkın yardımı konusunda da 2 kelam etmek istiyordum ama, cümle başına edilen küfür ortalaması blogger kıstaslarına fazla gelebileceği içün vazgeçtim.

Barcelona Ve Goal

Hiç Lappap stili bir başlık değil ama bu sefer de böyle olsun.

Çok dikkatle takip eden görür, son dönemde Barcelona hakkında daha az yazıyorum. Bir nevi zorunluluk, aslında değil ama zorunluluk. Bu amına kodumun Barcelona'sı çıkışa geçtiğinden beri, Barcelona hakkında olumlu bir şeyler söyleyen/yazan herkes çakma katalan sayılıyor, kaale alınmıyor. Tanımadığı adama yargıyı koymalar vs. Ben yanlış algılanmaktansa, yazmamayı tercih ederim. Tabii bunun anti-tezi şu:Ya yaz ulan, kim ne bilir seni, hem kime ne ne olduğundan, ne tuttuğundan.
Öyle değil, en azından benim için. Adam girse bloga, benim birkaç bi'şey karaladığımı görse, koyacak bana damgayı, biliyorum. Futbol içinde hep olan şeyler, 2004'te de herkes Real Madrid'liydi. Kim çıkıştaysa, o. Cehalet.

Şimdi ben Real Madrid'in elenmesiyle deli gibi dalga geçmek istiyorum. Utanmasam halay çekeceğim. Adamlar bu sene kendi stadlarında Cl finali oynayacak, manyak gibi para harcadılar, o finalde yoklar. Dahası, Lyon gibi, son yıllarda Cl derbisi haline gelen eşleşmeler yaşadıkları bir takıma elenmeleri. Bu daha fena. Ben daha kuralar çekildiğinde "Allah" demiştim mesela. Nasıl demeyesin. Bu arada Chao'ya da tebrikler. Gel abi beraber halay çekelim.

Ama sırf yukarda yazdığım sebeplerden yapmayacağım bunu. Futbol tarihinin en iyi kulüp takımının ("neye göre, kime göre") sırf futbol cahili gerizekalı gençler yüzünden bu duruma düşmesi, kelimeyle tanımlanamayacak bir şey. Bir maçla, bir güzel hareketle bir şeyler savunur hale gelenlerin Allah bin belasını.

xxx

Gelelim postumuzun 2. kısmına. Buna daha önce şurada değindiğim için, ayrı yazmayayım dedim. Aslında gerekiyor, ama neyse.
Abi bu Goal, ısrarla Barcelona logosunun eskisini kullanıyor. Tabii onların takip ettikleri bloglarda gazete türü maç yazıları olduğundan veya gün içinde ne haber çıkarsa ona ayrı post atan adamlar olduğundan, bu tip uyarıları görmezler.
Bu ayki sayıda da şöyle bir komedi var. Aldık filan, bakıyorum. Denk geldi bir eski logo. "Hah" dedim, "yine aynı terane". Neyse geçtim, bakınıyorum. Bu kez de bir yerde yeni logo...
Bu diğerinden daha kötü. Öbüründe en azından hatanda ısrar ediyorsun. Adam 6-7 sene önce değiştirmiş ama, sen hala sıçışlardasın. Bunda hem hata, hem de doğru bir arada.
Bekliyorum, ne zaman düzeltecekler. Ne zaman halledecekler bunu.

Koala


Bir mizah dergisi daha sizlere ömür. Mart ayından itibaren dergi raflarında Koala olmayacak.

Kapak



Muhtemelen şimdiye kadarki en iyi Galatasaray dergisi kapağı.

3 Sayı


Ortalıkta Nba dergisi, daha doğrusu basketbol dergisi kalmadı. Bu yoklukta millet sanalını okusun bari. Yine yaptık bir şeyler. Umarız olmuştur. Nedense benim yazı pek içime sinmedi ama, iş işten de geçti. www.3sayi.com dan ulaşabilirsiniz.

Yeni Goal

İşte bu iyi haber, buyrun.

3 Sayı

Yeni bir olayımız var blog ahalisi olarak, haber verelim istedik buradan. www.3sayi.com adresinden ulaşabileceğiniz sanal basket dergisi 3 Sayı'da yazıyoruz artık. Yani bu sayıda varız kesin de, devamı da olur sanırım. "Siz kimsiniz?" diye soranlar olur tabii, okuyun da bulun o zaman...

Picus



Sen ne güzel dergiydin be Picus. Ne varsa eskide var hacı...

Ntv Tarih


Ay sonu ancak alabildim şükür. Sonra bir de ilk sayıyı bulmak için o kadar uğraş işin yoksa. Ocak başından beri reklamını görüyor, çok merak ediyordum ama bir türlü denk gelmedi. Sonunda dün alabildim. Zamanında Hürriyet Tarih'e tutkuyla bağlanmış olan bendeniz, yeni bir güzel tarih dergisi buldu sanırım. Ntv'den reklamlarla filan bayağı bir kitleye ulaşacak da gibi bu dergi. İlk sayı çok güzel. Konuk yazar tercihleri de hoş. Bakalım, inşallah böyle devam ederler. İnşallah uzun soluklu bir dergi olurlar, malum kriz ortamı vs, göte de gelebilir her an. Okuyan bünyelere tavsiye edilir. Okumayanların da Allah belasını versin diyeceğim ama, bundan büyük bela mı olur dayı.