kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

"Ya Nick Anderson Onlardan Birinde İsabet Bulsaydı?"


(Shea Serrano'yu çoğunuz tanıyorsunuzdur. Onun geçenlerde çıkan kitabından bir bölüm Slam'de paylaşılmış. Zaten eğlenceli de, "Beyin Fırtınası" mahiyeti de olunca, dedim çevireyim.)

1995 NBA Finalleri'nin sonunda Jim Gray, Orlando Magic guardı Nick Anderson'la konuştu. Magic hiçbir maçı kazanamayıp 4-0 kaybetmiş, Houston Rockets üst üste 2. şampiyonluğunu kazanmıştı ve Gray kendisine bununla ilgili soru sormayı istiyordu; esasında sormak istediği şey, o ilk maçın sonuydu.

O yılın finalleri, ilk maçı bir kenara bırakırsak, pek de akılda kalıcı sayılmazdı. Magic karşı konulmaz derecede yetenekli ama bir yandan da hâlâ çok gençti; evlerindeki maçta 20 sayı kadar öne geçmiş, ve skorda üstünlüğü yalnızca maç sonunda kaybetmişlerdi. 4. periyot gergin ve kusursuzdu; son 6 dakika içerisinde her iki takım da farkı ancak dört sayıya kadar çıkarabildi. Rockets'dan Kenny Smith, bitime iki saniye kala maçı uzatmaya götüren zor bir üçlük isabeti buldu ve ardından Hakeem Olajuwon, 0.3 saniye kala savruk bir Clyde Drexler turnikesinden seken topu tipleyerek maçı kazandırdı. Gerçi bunlara rağmen, çoğu kişinin maçtan hatırladığı şey, Kenny Smith'in üçlüğünden önce olanlar.

Top Magic'teydi ve 55 saniye kala üç sayı farkla öndeydiler. Bir süre oyalanmanın ardından Penny Hardaway içeri girdi ve turnikeyi kaçırdı. Horace Grant hücum ribaundunu aldı, atağı yeniden başlatmak için topla birlikte uzaklaştı. Magic süreyi biraz daha öldürdü ve sonra Brian Shaw bir üçlük yolladı. İsabetsiz. Ama Grant bir kez daha boyalı alanı karıştırıp, topu Penny'ye doğru çeldi (20 saniye kala). Penny de topu Nick Anderson'a yolladı, sonra Anderson, Shaw ve Penny üçlüsü, birkaç saniye sonra Rockets, Nick Anderson'a faul yapıp çizgiye yollayana dek, topu korudu (10.5 saniye kala).

Tam o anda, Magic'in maçı kazanma ihtimali yüzde 98.5'ti.
Sonra Orlando'daki tüm ağaçlar, kuşlar ve insanlar öldü...

Anderson'ın ilk faul atışı kısa düştü. Potanın ön tarafına çarpıp geri geldi. İkinci atış daha da kısaydı ve Anderson'a doğru sekti. Topun bir süre elden ele dolaşmasının ardından, Anderson topa hakim oldu ve ona yeniden faul yapıldı (7.9 saniye kala). Ve tam olarak o anda, Magic'in maçı kazanma ihtimali yüzde 99'du. "Nick Anderson gibi sağlam bir oyuncunun iki faul kaçırmasının ardından ribaundu alamıyorsanız... Final serisinde bir maç kazanmayı nasıl beklersiniz?" Maçın yorumcusu Bill Walton, sinirli bir şekilde bu soruyu soruyordu.

Nick Anderson üçüncü faul atışını kullanmak üzere pozisyonunu aldı. Bu kez çok bekledi ve atışı kaçırmasının ardından kamera yüzüne odaklanınca, yüzüne sahte bir gülücük yerleştirdi: Artık yalnızca herkes diğer atışı da kaçıracağının değil, ilaveten, büyük ihtimalle geleceğe miras kalacak, tarihi değiştirecek bir âna tanıklık ettiğinin de farkındaydı. Anderson dördüncü atışı da kaçırdı, Rockets bu kez ribaundu aldı, Kenny üçlüğü soktu, Hakeem maç kazandıran sayıyı buldu, ve Magic bir daha asla toparlanamadı: Seriyi kaybettiler, Shaq bir yıl sonra Lakers'a gitti, Penny'nin dizleri haşat oldu ve her şey boka sardı.

Ama işte Jim Gray'in Magic seriyi kaybettikten sonra Nick Anderson'la konuşmak istemesinin sebebi buydu; ona serbest atışları sormak istedi. Şöyle dedi: "Eğer ilk maçtaki o serbest atışlardan birini soksaydın, her şey daha farklı olabilir miydi?" Ve bence durumu bir kahraman gibi ele alan Nick, orada durmuş, iyice düşünerek, şöyle diyordu: "Evet, olabilirdi. Ama, evet, bunun hakkında düşünemem. Geçti gitti. Olanla ölene çare yok."

Yani, mesele şu: Olan biteni değiştiremeyiz. Ama en azından, burada değiştirebiliriz. O zaman hadi yapalım. Eğer Nick Anderson o serbest atışları soksa neler olurdu? NBA'e etkisi nasıl olurdu?


O sezon Finaller'de neler olurdu?

Magic'li oyuncular, sonradan, ilk maçtaki yenilginin özgüvenlerini ne kadar sarstığıyla ilgili birçok şey söylediler. Tersinin doğru olduğunu farzedelim: Nick'in ilk iki faulden birini soktuğunu düşünelim, ve maçı da kazandılar; o zaman kendilerini daha iyi hissedeceklerdi. Sonra birileri kulaklarına eğilip, ilk maçı kazanan ev sahibi takımların yüzde 85 oranında Final serilerini kazandığını fısıldayacaktı ve çok daha iyi hissedeceklerdi. Bu durumda da sonradan dönüşecekleri şekilde kendilerini rakipsiz bir konumda göreceklerdi. Nihayet, seriyi 4-2 kazanacaklardı (En uygun senaryoda, her şey onların lehineyken bile Rockets'ı süpüreceklerini söyleyemem, o zamanın Hakeem'i yine de sizi iki kere yenecektir). Yani Magic 1995 NBA Şampiyonu olacaktı. Ve bu gerçekleşseydi, bildiğimiz NBA tepetaklak olacaktı.

Ne gibi? Ne demek istiyorsun?

2016'da ESPN'de, her şeyin ellerinden kayıp gittiğini izlemeden evvel Magic'in nasıl da hanedan olmanın eşiğinden döndüğünü anlatan  This Magic Moment isimli bir belgesel yayımlandı. Belgeselin sonlarında, isimler geçerken, Shaq ve Penny'yi bir havuzun başında konuşurlarken görüyoruz. Sohbet sırasında Shaq, eğer bir şampiyonluk kazanabilselerdi, asla oradan ayrılmayacağını söylüyor. Ve işte: Shaq Magic'te kalıyor.

Ve madem tarihi yeniden yazıyoruz, hadi devam edelim ve Penny Hardaway'in sakatlık yüzünden kaçırdığı yılları silelim. Bu, elinizde genç ve sağlıklı bir Penny, morali bozulmamış bir Nick Anderson, soğukkanlı bir rol oyuncusu olarak Dennis Scott, tecrübeli bir "winner" olan Horace Grant, harika bir basketbol aklı olarak Brian Shaw ve henüz-maksimumuna-ulaşmamış-ama-şu-anda-bile-dominant-durumdaki Shaq. Ve bütün bu adamların bir şampiyonluk kazandıktan sonra, birkaç yıl bir arada kalması? 90'ların geri kalanı ve 2000'lerin başı için tam bir kıyım.

Tamam, ama peki ya Jordan? Emeklilikten geri dönmüştü. Ve gerçekte Bulls, 96 Playoffları'nda Magic'i süpürmüştü. Orada ne oluyor?

Bu adilce. Ama eğer Magic 1995'te Rockets'a kaybetmediyse, sonraki sezon Bulls'un Magic'i yenmesinin de kesin olduğunu söyleyemem. Bu seriler nasıl oynanır emin değilim, özellikle de Magic'in Bulls'u 1995'te elediğini göz önüne alırsanız. Ve, demek istediğim, bu Jordan'ın dönüşünden sonraki ilk sezonuydu ve Playoff'lar başlamadan önce yalnızca 17 maça çıktı; yani onun en hazır halinde olmadığını savunabilirsiniz, ama yine de oldu.. Bunu görmezden gelemeyiz. Fakat tamam, hadi daha ölçülü gidelim: Bulls 1996'da Magic'i eledi diyelim. Muhtemelen 1997'de de elerlerdi (Bulls 1996'da çok iyiydi ve 1997'de 69-13 yaptıklarında, bu bir şekilde "gerileme"ydi). Ama en azından 1998 şampiyonluğunu Magic'e verelim. Bu bütün ilginç kapıları da açacaktır.

Ne gibi? 

Şimdi, öncelikle biraz geri saralım. Magic 1995 yılı şampiyonu oldu. Shaq şampiyon olmanın cazibesine kapıldı ve bütün diğer projelerini, daha fazla yüzük kovalamak üzere bir kenara itti. Bu demek oluyor ki, Kazaam'ın başrolü için oyuncu aranıyor. Ve 1995'teki yenilgiden perişan olmuş ve moralini düzeltmeye çalışır durumdaki Hakeem, işi alıyor. Yani, Shaq'ın Orlando'da kalmasının ardında, bir sonraki büyük gelişme var: Hakeem Olajuwon'ı Kazaam olarak görmek.

NE?

Değil mi?

Başka?

Eğer Magic 1998 şampiyonluğunu alırsa, bu demek oluyor ki, Jordan 6 yerine 5 yüzük kazandı. Yani böylece Tüm Zamanların En İyisi konumu biraz sarsılacak.

Ya Kobe? Kobe ve Shaq ikilisini Penny ve Shaq ikilisiyle değiştirdik. Kobe'ye ne oluyor?

Bunun muhtemelen iki yolu var.

İlki şu: Lakers'ın Kobe'nin haklarını almak için Hornets'a yolladığı Vlade Divac, Charlotte'ta oynamak istemediğine karar verecek. 2016'nın Ocak ayında, menajeri ona Lakers'ın kendisini takas edeceğini söylediğinde emekliliği düşündüğünü açıkladı. Ve eğer bu olsaydı, o zaman:

-- Kobe, Charlotte'a giderdi, ki bu korkunç olurdu.
-- Kobe kariyerini muhtemelen, Tracy McGrady ya da Vince Carter ayarında geçirirdi.
-- 2002 Sacramento Kings'e şahit olamazdık, ve size bir şey söyleyeyim: Eğer 2002 Kings'i içermeyen herhangi bir gerçeklik türünde yaşamak istediğimi düşünüyorsanız, siktirip gidebilirsiniz.

İkincisi de şu: Vlade "Tamam, Charlotte'ta oynarım" diyecek ve oraya takas edilecek. Lakers, Kobe'ye kavuşacak ama Shaq'ı alamayacak, yani Kobe beş yüzük kazanamamış olacak. Güzel tarafı bu gerçi: Pau ile güçlerini birleştirmek yerine, Kobe 2007 yazında Kevin Garnett'i çağıracak, ve ona kaybetmekten ve onu da kaybederken görmekten bıktığını söyleyecek; onu ikna edip 2008 yazında Boston yerine Los Angeles'a gelmesini sağlayacak ve biz de en az üç sezon ikisini beraber izleyeceğiz: İki güneşi yan yana izlemek gibi yani. Bu iki şampiyonluk için yeterli olurdu, belki üç. Elbette, Kobe-KG işbirliği boka sarıp hiçbir başarı getiremeyebilirdi de, ve o zaman da Kobe, Carmelo'dan önceki Carmelo olurdu.

Ve bütün bunlar, 2000, 2001 ve 2002 şampiyonluklarının Shaq-Kobe ikilisi ortada olmayacağından, boşa çıktığını gösteriyor; tıpkı Garnett Boston'a gitmeyeceği ve Pau-Kobe birleşmediği için 2008, 2009 ve 2010 şampiyonluklarının da boşa çıkacağı gibi.

Onları kim alıyor?

Magic, 2000 Finalleri'nde Trail Blazers'ı 4-3 yeniyor ve Shaq-Penny ikilisi 3. şampiyonluklarını kazanıyor -- 7. maçta Penny ve Shaq ürünü alley-oop'la taçlanan bir 4. çeyrek geri dönüşüne imza atıyorlar. Spurs, Sixers'ı 4-3 yenip 2001 Şampiyonu oluyor -- Allen Iverson, Avery Johnson'ın üzerinden geçiyor. Kings 4-0 ile Nets'i geçip 2002'de şampiyonluğa ulaşıyor (Vlade Divac, eğer Lakers onu Kobe karşılığında takaslasa bunların gerçekleşmeyeceğini de söylediği önemsiz bir maç sonu demeci veriyor). 2008'de Pistons, Pelicans'ı 4-2 ile geçiyor -- ve Finaller tarihindeki en düşük reytingleri alıyor. Magic 2009'da Nuggets'ı 4-3 ile aşıp bu kez Dwight Howard ile şampiyon oluyor -- insanlar "Dwight vs. Carmelo"nun yeni büyük rekabet olduğunu söylemeye başlıyor, çünkü aptallar. Ve Cavs (!) 2010'da Lakers'ı (!!) 4-3 (!!!) yeniyor -- Finaller tarihinin en yüksek reyting oranları.

[Burada konu NBA-Hollywood eksenine geçip Patrick Ewing'in malafatına kadar uzanıyor, o yüzden hiç uğraşmadım. Zaten konu dışına çıkılıyor. Direkt sona atladım. Merak eden orijinalinden bakar.]

Makul. Peki döküm ne?

Kainatın Nick-Anderson-Bir-Faul-Soktu versiyonunun neresindeyiz şimdi? Bu noktada:

--Magic 1995'de şampiyon oluyor; Shaq Orlando'da kalıyor ve onunla Penny üç şampiyonluk kazanıyor.
-- Hakeem Kazaam'ı çekiyor ve Hollywood'u sallıyor.
-- Jordan 6 yerine 5 yüzük kazanıyor ve mirası şimdiki kadar garanti altında olmuyor.
-- Kobe belki 5 yerine 2 yüzük kazanıyor ama muhtemelen hiç kazanamayacak.
-- Duncan 5 yerine 6 yüzüğe ulaşacak.
-- Chris Webber bir yüzük kazanacak (Yaşasın!) ama Dwight Howard da (Yuuuuuh!).
-- Carmelo, Finaller'e ulaşmış olacak.
-- Bir NBA Finalleri 7. maçında, kazananın LeBron olduğu bir Kobe ile LeBron kapışması göreceğiz, ki bu da LeBron'un hiç Miami'ye gitmeyeceği anlamına geliyor.
-- Ve herkes Patrick Ewing'in dalgasını görüyor.

Hepsi, eğer Nick Anderson bir tane faul atışını soksa gerçekleşecekti.

Klempie



Futbolcuların çoğunun batıl inançları vardır ama Ajax'ta bu durum iyice abartılıydı. Maçlardan önce futbolcuların masaj masasına hangi sırayla gideceği konusunda karışık bir merasim vardı. "Her oyuncunun kendi sıra numarası vardı" diye açıklıyor durumu Salo Müller. "Eğer 3 numaradaki kişi tuvalete gittiyse, hepimiz onu beklemek zorundaydık. Dört numaradaki kişi üç numaraya geçemezdi. Kaleci daima sonuncu sıradaydı. Sjaakie Swart üç numaraydı. Bennie Muller dörttü. Cruyff bir ya da iki olurdu; tam hatırlamıyorum. Masajlarını bitirdiğimde de her oyuncuya özel bir şey söylemem gerekirdi. Cruyff'a 'Yogi Twee' demem gerekirdi. Ona Yogi derdim, neden bilmiyorum. Jopie değil, Yogi. Bu söylediği şu anlama geliyordu: İki gol at. Henk Groot'a 'Henk, çok, ÇOK iyi maçlar' demeliydim. 'Henk, çok iyi maçlar' dersem yerinden kıpırdamazdı. 'Ah, pardon. Çok ÇOK iyi maçlar.' Kaleciye 'Klempie, klempie' derdim çünkü onun işi topu tutmaktı. 'Klempie, klempie.' Piet Keizer kıçına bir şaplak atıp şunu dememi beklerdi: 'Piet, haydi göreyim seni.' "

Harika Portakal, sayfa 65. Günümüzün her takım arkadaşıyla farklı selamlaşan ya da her neyse, o haltı yiyen oyuncularının ilk örneği falan sanırım bu.

Juncker


"Birçok kulüp hâlâ yerleşimin önemine inanmıyor. Didier Drogba, otobiyografisinde, 2004 yılında, 44 milyon dolar karşılığında Marsilya'dan Chelsea'ye transfer olmasını anlatır: 'Ülke değiştirmiş olmaktan kaynaklanan sorunlarla boğuşuyordum. Chelsea bana hiç yardımcı olmadı.' Kulüpteki hiç kimse, çocuklarına okul bulmakta yardımcı olamazdı. Chelsea'nin ev bulmak konusunda tek yaptığı, onu, bir evi 18 milyon dolara satmaya çalışan bir emlakçı ile tanıştırmak olmuştu. Drogba ailesi "kızgınlık haftaları"nda bir otelde kalmıştı. Bu arada güçlükle İngilizce konuşabilen Drogba, sokak sokak ev aradı.

'Chelsea'nin yüksek ücretle getirdiği tüm yabancı transferler az-çok aynı tecrübeyi yaşadılar,' diye yazıyor Drogba, 'Gallas, Makelele, Kezman ve Geremi ile çoğu zaman bunun geyiğini yapardık: Sen de hâlâ otelde mi kalıyorsun? Tüm bu endişeleri yaşarken Chelsea'ye adapte oluyormuş ya da performansımı artırıyormuş gibi hissetmiyordum."

"Lyon ağırbaşlı çocukları aldıktan sonra, iyice yerleştiklerinden emin oluyor. Drogba gıptayla bahsediyor bundan: 'Lyon'da bir çevirmen Brezilyalılara yardımcı oluyor, ev bulmalarını sağlıyor, ilişkilerini kuruyor, taşınmanın negatif etkilerini mümkün mertebe azaltmaya çalışıyor... Chelsea gibi kaliteli bir yerde bile böyle bir şey yok' "


Futbolun Şifreleri, Sayfa 97 ve 108


Gün


İbrahimoviç'in otobiyografisini okurken (ki tavsiye ediyorum), ister istemez Maxwell'in adının geçtiği bölümlere ayrı bir dikkat kesildim. Nedeni ise, eğer sizin de dikkatinizi şimdiye kadar çekmediyse, şu. Kitabı okuyunca anladım ki, gerçekten ikisinin arası çok iyi, sadece aynı takımlarda denk gelme gibi bir durumları yok.

Sayfa 119:
(...) Ajax ve Amsterdam tamamıyla yeni bir şeydi. Şehri bilmiyordum, uçak yolculuğunu, yere inişimizi ve kulüpten beni karşılamaya gelen kadını hatırlıyorum.
İsmi Priscilla Jansen'di. Ajax'da ayak işlerine bakan birisiydi. Nazik olmak için ciddi çaba harcadım ve yanındaki adamı selamladım. Adam benim yaşlarımdaydı ve çekingen görünüyordu ama gerçekten iyi İngilizce konuşuyordu. Brezilya'dan olduğunu söyledi. Meşhur bir takım olan Cruzeiro'da oynamıştı. Bunu biliyordum, çünkü Ronaldo da orada oynamıştı. Tıpkı benim gibi, Ajax'ta yeniydi ve tam anlayamadığım uzun bir ismi vardı. Anlaşılan ona Maxwell diyebilirdim ve telefon numaralarımızı değiş-tokuş ettik; sonra Priscilla beni üstü açık arabasıyla kulübün benim için şehirden uzak, küçük bir kasaba olan Diemen'da ayarladığı ufak teraslı eve götürdü. Orada lüks markalı bir yatak ve 60 ekranlık bir televizyonla oturdum. Başka hiçbir şey yoktu. Ne olacağını merak ederek Play Station'ımda oyun oynadım.

Sayfa 121-122-123:
Hâlâ evde hiç mısır gevreği yoktu ve hâlâ boş buzdolaplarından nefret ediyordum. Havaalanındaki Brezilyalı çocuk o zaman aklıma geldi. O sezon bizim gibi yeni oyuncular azdı. Ben vardım, Mido vardı ve bir de o, Maxwell vardı. Her ikisiyle de biraz takılmıştım, sadece hepimiz yeni olduğumuz için değil. En çok siyah adamlar ve Güney Amerikalılar arasında kendimi rahat hissediyordum. Bu daha eğlenceli, diye düşünüyordum; daha rahattı ve o kadar fazla kıskançlık yoktu. (...)
Maxwell kesinlikle daha sonra karşılaşacağım diğer Brezilyalılar gibi değildi. Partilere gitmekten hoşlanan, düzenli biçimde sapıtmaya ihtiyacı olan bir tip değildi, hem de hiç. Gerçekten hassas birisiydi, ailesine yakındı ve sürekli olarak evine telefon ediyordu. Tepeden tırnağa nazik bir insandı ve onun hakkında söyleyecek kötü bir şeyim varsa, bu onun çok nazik olduğunu söylemek olur.

"Maxwell, burada bir kriz yaşıyorum," dedim telefonda."Evde mısır gevreği bile yok. Gelip senin yerinde kalabilir miyim?"
"Tabii" dedi. "Hemen çık gel."

Maxwell, yedi veya sekiz bin nüfuslu Ouderkerk diye ufak bir kasabada yaşıyordu ve ben onun evine geçip ilk ödeme paketim gelinceye kadar, üç hafta yerdeki bir şiltenin üzerinde uyudum ve bu kötü bir dönem değildi. Birlikte yemek pişirdik ve antrenmanlarımız, diğer oyuncular ve Brezilya ile İsveç'teki eski hayatlarımız hakkında çene çaldık. Bana kndi ailesini ve çok yakın olduğu iki erkek kardeşini anlatırdı. Bunu özellikle hatırlıyorum, çünkü kardeşlerinden biri, çok geçmeden bir araba kazasında hayatını kaybetti.
Bu, korkunç üzücü bir olaydı. Maxwell'i gerçekten seviyordum. Onun yerindeyken kendimi biraz toparladım ve işler biraz gevşemeye başladı. Bunun gerçekten harika bir şey olduğu hissini yeniden kazandım ve sezon öncesinde iyi bir başlangıç yaptım.

Sayfa 170:
(...) Lig şampiyonluğunu tekrar garantilemiştik ve arkadaşım Maxwell, "Ligin en iyi oyuncusu" seçilmişti ve onun için mutlu olmuştum. Eğer hiçbir şeyini kıskanmadığım biri varsa odur. (...)

Sayfa 279:
Onu antrenman sahasında gördüğümü hatırlıyorum. Bunun oldukça güzel olduğunu söylemem gerek. Bir kulüpten diğerine transfer olurken meydana gelen onca değişilikten sonra bile bir şeylerin aynı olduğunu hissettiriyordu. Yine de elimden "Hey, beni mi izliyorsun?" demekten başka bir şey gelmedi.

"Tabii. Birisinin dolapta mısır gevreği olduğundan emin olması gerek."
"Bu sefer, yere serdiğin bir şiltede uyumak istemiyorum."
"İyi bir çocuk olursan buna gerek kalmaz."

Maxwell'in Inter'de olması güzeldi. Benden birkaç ay önce transfer olmuştu ama hemen ardından dizini incitmişti ve fizyoterapiye başlamak zorunda kalmıştı. O yüzden onunla karşılaşmam biraz vakit aldı. Hayatımda daha zarif bir oyuncu tanıdığımı sanmıyorum. Defansta inanılmaz güzellikte ve derinlikte oynayan saldırgan Brezilyalı defans oyuncusuydu. Sık sık onu sadece oynarken izlemek hoşuma gider. Ama bazen ne kadar iyi olduğuna da şaşırıyorum.

Sayfa 330-331:
Son haftalarda, işler inişli-çıkışlı geçmişti. Çaresizliğe kapıldım. Umutlanmıştım ama artı işler yine tepetaklak olmuş gibiydi ve kahrolası Maxwell de durumu daha iyiye götürmüyordu.
Dediğim gibi, Maxwell dünyanın en iyi adamıydı. Ama o sırada beni çıldırtıyordu. Amsterdam'daki ilk günlerimizden beri birbirimizin ayak izinden gitmiştik ve kendimizi yine aynı durumda bulmuştuk. İkimiz de Barcelona'ya doğru gidiyorduk. Ama Maxwell bir adım öndeydi. Daha da kötüsü, kapı benim için kapanıyor olabilirdi ama o ilerliyordu. Ayrıca, uyuyamıyordu. Sürekli telefondaydı: "Halloldu mu?" "Ne oldu?" Sinirim bozulmaya başlamıştı. Mütemadiyen "Barça şöyle, "Barça böyle" laflarını duyuyordum. Maxwell gece-gündüz bu vaziyetteydi ya da artık bana öyle gelmeye başlamıştı. Bu konuşmalar arasında, kendi sözleşmemle ilgili hiçbir şey yoktu ortada. Daha doğrusu, pek bir şey yoktu. Deli oluyordum. Mino'ya patladım. Kahrolası Mino, bu işi benim için değil, Maxwell için çözdü, diye düşünüp onu aradım.

"Onun için çalışıyorsun ama benim için çalışmıyorsun, öyle mi?"
"Siktir git," dedi. Çok geçmeden Maxwell gerçekten de Barça'ya transfer oldu.

Benim aksime, bu süreçteki her adım medya tarafından izlendiği halde, pazarlıkları gizlemeyi başarmıştı. Kimse Barcelona'ya gideceğine inanmıyordu. Soyunma odasında olduğumuz, herkesin daire biçiminde oturmuş bizi beklediği o gün, Maxwell neler olup bittiğini anlattı.

"Barcelona'yla anlaşma yaptım!"

İnsanlar ayağa fırladılar. "Gidiyor musun?" Doğru mu?" Konuşmalar başladı. Bu tür haberler insanı gaza getirir. Inter, Ajax değildi. Takımdakiler daha rahattı ama yine de Barça, Şampiyonlar Ligi'ni kazanan takımdı. Barça dünyanın en iyi takımıydı. Tabii, bazıları kıskançlığa kapıldılar. Maxwell eşyalarını ve kramponlarını toplarken neredeyse utanmış gibiydi.

"Benim ayakkabılarımı da al" dedim yüksek sesle. "Ben de seninle geliyorum." Herkes gülmeye başladı. "İyi espriydi" gibi şeyler söylediler. Satılamayacak kadar pahalı olduğumu düşünüyorlardı. Ya da Inter'de mutlu olduğumu sanıyorlardı. Hayır, Ibra kalıyor. Kimsenin onu satın alacak gücü yok. Böyle düşünüyorlardı.

Âlem


"Erkeksi futbol dünyasını, bütün toplumsal yankıları ve efsaneleriyle oyunlaştırdığımız "bilya maçı"na çok yıllar verdik. Tavla pullarıyla da oynadığımız bu oyun, futbolun kurallarını, oyuncuların sahaya yayılışını, hücum ve savunma taktiklerini iyi taklit ettiği ve zamanla gelişen bir parmak hünerine ve biraz da zeka ve "taktiğe" dayandığı için zevkliydi. On birerlik tavla (ya da bilya) takımlarıyla halı sahaya yerleşen iki takım, marangoza kestirip yaptırdığımız ağlı kalelere, yüzlerce kavga sonunda bir düzen ihtiyacıyla incelikle geliştirdiğimiz çeşitli kurallar içerisinde gol atmaya çalışırdı. Bilyaların zamanın futbolcularından alınmış adları vardı, onları tekir kedileri sevgiyle birbirinden ayıranlar gibi bir bakışta tanırdık. Ağabeyim, tıpkı İstanbul radyosunda o zamanlar "naklen futbol maçı anlatan" Halit Kıvanç gibi, oynadığımız oyunu hayali bir seyirci kitlesine anlatır, gol olunca da, atan taraf tribünlerdeki seyirci gibi "gool" diye bağırır, arkasından bir de uğultu çıkarırdı. Hem futbol federasyonu, hem oyuncu, hem basın, hem de taraftar rolünü başarıyla, hakem rolünü başarısızlıkla canlandırdığımız bu bilya maçlarının sonunda, tıpkı futbolun bir oyun olduğunu unutarak birbirlerini bıçaklayan ateşli taraftarların yaptığı gibi biz de oyunun oyununu oynadığımızı unutur ve içtenlikle kavgaya tutuşur, birbirimizi yaralayıp, canını yakana kadar dövüşürdük. Çoğu zaman ben dayakla sinerdim. "

İstanbul, Orhan Pamuk, sf. 276-277

More


Yıl 1999. Bursaspor'un ligde rakiplerine kök söktürdüğü dönem. Bursasporlu Selim Özer de oynadığı futbolla göz dolduruyordu. Birçok kulüp peşinde koşuyor ancak, Özer "Üç büyükler" olarak adlandırılan Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'den teklif gelmediği sürece takımında kalmak istiyordu. Trabzonspor'dan gelen transfer teklifini de reddetmşti. Ama o dönemde Trabzonspor'un başında bulunan Mehmet Ali Yılmaz, Özer'i almakta kararlıydı. Özer'e tekrar transfer teklifi götürüldü. Özer, bu teklifi kesin bir şekilde tekrar reddetti.

Ama Özer'in bilmediği bir gerçek vardı: Mafya. Bu kez devreye mafya girdi. Selami Küçük adlı organize suç örgütü lider, Özer'i Trabzonspor'a transfer olmaması durumunda ölümle tehdit etmeye başladı. Üzerinde kurulan baskı ve tehditlere dayanamayan Özer, çaresiz olarak Trabzonspor'a geçiyordu.

Selim Özer, bir buçuk sezon Trabzonspor forması giydi. Yalnız, mutlu değildi. Nasıl mutlu olsun ki, çünkü mafya tarafından zorla transfer edilip, başka bir şehre getirilmişti. Kötü günler aşayan Özer, daha sonra Yimpaş Yozgatspor'a, ardından da Malatyaspor'a transfer oldu. Bu takımlarda da başarılı olamayan Özer, daha sonra devre arasında Malatyaspor tarafından serbest bırakıldı. Yani mafya, genç ve başarılı bir oyuncunun hayatını karartmıştı.

Mafyanın futbolda ne kadar etkin olduğunun göstergesi olan bu olay yıllarca gizli kaldı. Ancak, Mehmet Vecihi Eröğez'in Bursa'da kaçırılmasıyla ilgili araştırma yapan Jandarma ekipleri, bu olayı da açığa çıkardı. Bunun üzerine Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Selim Özer'i zorla transfer eden çeteye yönelik operasyon başlattı. Operasyon sonucunda çete lideri Selami Küçük ve 24 adamı gözaltına alındı.

O dönemde Trabzonspor'un başkanı olan ve ülkücü mafyanın babası kabul edilen Mehmet Ali Yılmaz'ın bu transfer olayından haberdar olmadığını söylemek pek mümkün değil. Selim Özer'i transfer eden takım Trabzonspor olmasına karşın ve gözaltına alınan sanıklar suçlarını itiraf etmelerine karşın, Mehmet Ali Yılmaz'ın ifadesine dahi başvurulmadı.

(Futbol ve Mafya, Ecevit Kılıç, sayfa 175-176.)

Born


Son dönemde güzel spor kitapları çıkıyor. Başta Sir'ün otobiyografisi, ardından Jasikevicius'un otobiyografisi. Birkaç gün önce de İthaki, şu meşhur Harika Portakal ve Dortmund üstüne yazılan Oyunu Okumak'ı çıkardı.

(İthaki, zamanında Kaptan, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, Ajax-Barcelona-Cruyff gibi kitapları yayımlamış olan bir yer. Yeniden buralara el atmaları güzel.)

Bir süre önce de Ibra'nın ve Shaq'ın otobiyografileri okura sunulmuştu, malum. İlaveten Drogba. Ali Ece, bir yandan bu işlere el attı -- iyi ki, ve devamının geleceğini söylüyor. İletişim'in futbol serisi zaten devam ediyor. Martı'nın biyografi serisi sürüyor. Profil, işin içinde. Şöyle bir düşününce, okuma düşkünü sporsever için --her ne kadar azsa da bu kitle-- fena değil ortam.

Öbür yandan, ben bu çevirilerin hiçbirinden kâr edilebileceğini falan düşünmüyorum ama, artık birileri akıllarına mı giriyor nedir, ya da herhalde "bir umut" falan diyerek yapıyorlar bu çevirileri (Amme hizmeti gözüyle bakana respekt tabii). Bakarsınız yarın öbür gün Pep'le ilgili kitapları da birileri çevirtip basar. İnternet çağında olmamız (ve görünürde sporla ilgili milyonlar olması) rahatça yanıltabiliyor bu sektörleri sanırım.

Sucka


Geçenlerde Shaq'ın (nasıl olup da dilimize çevrildiğini merak ettiğim) otobiyografisini okuma imkanım oldu. Zamanında muhterem Atlas bey zaten en mühim yerleri çevirip paylaşmıştı. Ben de haricinde kalan, dikkatimi çekmiş olan yerleri alıntılayayım dedim.

(Söylemeden edemeyeceğim -- muhtemelen daha önce de burada mızmızlandım ama, olsun: Bu dahil [ki son dönemde basketbolla ilgili en çok kitabı da aynı yayınevi çevirdi, NBA'le ilgili olanları en azından] birçok basketbolla alakalı kitabı çeviren kişiler, genelde basketbolla ilgisiz kişiler oluyor. "Point"i "puan" olarak çevirmek başta olmak üzere, birçok temel hata. Hadi çevirmen böyle bıraktı, editör falan? Bir bilene sormak? Yani zaten böyle kitap az çevriliyor diye ben gözardı etmeye çalışıyorum, ama yok yani. Fazla özensiz iş yapılıyor gibi.)


"Dedemin zengin olma hayalleri vardı ve bu yüzden her gün bana ve kuzenim Andre'ye bir dolar verip, bizi Quick Pick piyango bileti almaya yollardı. Ekmek almamız için de bir dolar daha verirdi. Kuzenim ve ben girişimci ruhlara sahiptik. Quick Pick aldıktan sonra, bir dolarlık ekmek yerine daha ucuz olan altmış sentlik ekmekten alır ve kalan kırk sentle de sakız alırdık. Ev halkından biri "Neden bu ekmek bir kere olsun taze olmuyor?" diyene kadar bunu birkaç kez yapmıştık. Yalanımız ortaya çıkınca, çılgın dede pataklama konusunda övgüye değer bir performans sergilemişti." Sayfa 23

"(Philip'in) Bana verdiği ilk kitaplardan biri, Kareem Abdul-Jabbar'ın otobiyografisiydi. Tamamını okudum. Kitabın bir bölümünde, Kareem'in soya fasulyesine yatırdığı tüm parasını nasıl kaybettiğinden bahsediliyordu. Kendi kendime dedim ki, 'Zengin olunca bu benim başıma gelmeyecek.'" Sayfa 24

(...)
Kalabalık coşmuştu. Tribünde oturuyordum ve etrafım çılgına dönen yirmi bin kişi ile sarılıydı. Bu insanlar beni tanıyor, dedim içimden. Çevreme bakındım ve o güne kadar gördüğüm en yaramaz kızları gördüm. Bana el sallıyorlardı. İçlerinden birine, 'Buraya gelirsem, sen ve ben arkadaş olur muyuz?' dedim. Bana göz kırptı, öpücük attı ve 'Kesinlikle' dedi.

İşte bu kadardı. Louisana Devlet Üniversitesi ile anlaşmayı imzaladım." Sayfa 55

"İlk albüm sırasında herkes benimle bir şeyler yapmak istiyordu. Şimdiyse, arayıp iki yüz bin dolar karşılığında yapacaklarını söylüyorlardı.

Diğerleri gibi olmayan sadece iki kişi vardı. Biggie Smalls ve Jay-Z gerçekten kral adamlardı. Benden tek kuruş istemediler. 'Dostum, senin müziğini seviyoruz. Sen gerçek bir rapçisin' demişlerdi." Sayfa 107

Polis Akademisi'nde eğitim aldığı dönemden: "Polisler bana bok gibi davranıp verdikleri emirlerle, kulağıma bağırarak büyük bir zahmete katlanmışlardı. Ben zaten bu şekilde büyümüştüm. Bana göre hava hoştu.

Psikolojik olarak beni mahvedemediklerinde, 'Yere yat ve yirmi şınav çek' diye bağırıyorlardı. İçimden gülüyordum; çünkü 'Eğer babam olsaydı yüz tane çektirirdi' diye düşünüyordum." Sayfa 197

Araka arkaya üç maç kazanıp durumu 3-2 yaptıktan sonra tekrar Dallas'a gidip bu işi bitirmeye çalışacaktık. Pat içeri girdi ve 'Herkes yanına sadece bir takım elbise alsa iyi olur. Bu işi tek maçta bitireceğiz' demişti. Gayet ciddiydi. Çocuklara 'Eğer iki valiz alırsanız, evde kalmanız daha iyi olur. Sizi bu otobüse bindirmem' demişti ve gerçekten de otobüse binerken, yanımıza aldığımız giysileri kontrol etti." Sayfa 238

"Sanırım, Tim Duncan hakkında düşündüklerimi (önceki sayfalarda) net bir şekilde ifade ettim. Gelmiş-geçmiş en iyilerden biri. Spurs, biraz da Timmy'yi korumak için hücumunda değişikliğe gitmişti. Her zaman bir taım oyuncusu olduğu için onu hiçbir zaman yakınırken göremezdiniz. 2010-2011 sezonunun baharında tuvalette Gregg Popovich ile karşılaştığımda ona Timmy'nin nasıl olduğunu sormuştum. Pop da, "Dizinde eklem aralığı daralması var" demişti. Muhtemelen bir-iki yılı kalmıştır." Sayfa 330



San



Bu ara Gol'ü okuyorum da, oradan birkaç alıntı:

"Taa en başta formalarımıza insancıl mesaj içeren sloganlar koyma fikri aklımıza geldi. Ancak, o ilk dönemde kulübün içinde bulunduğu mali koşullar nedeniyle bu alanı bir miktar reklam geliri elde etmek için kullanmamız gerektiğinden, bu düşünceden hızla vazgeçtik. FC Barcelona, formasını iyi bir gelir kaynağı olarak değerlendirmeyen tek büyük kulüptü. Paraya ihtiyacımız vardı ve o günlerde eğer ticari bir sponsorluk anlaşması yapmadıysak, bunun nedeni, üyelerimiz tarafından çok değer verilen bir geleneği bozmak pahasına da olsa FC Barcelona tarihinde ilk kez formamıza reklam almayışımızdan değil, istediğimiz kadar parayı verecek bir şirket bulamayışımızdandı."  Sayfa 66-67

"Bu oyuncuların ortak paydası, mutlak kazanma arzularıydı. Yaradılıştan gelen güçlü güdüleri vardı ve ayrıca hem bireysel, hem de ekip olarak bir yenilmezlik ruhu yaratıyor ve zaferin bizim olacağı inancını veriyorlardı. Ronaldinho'nun bie zaferi getireceğine inanmakta ne kadar haklı olduğumuzu hatırlıyorum. 2003 yılında, Camp Nou'da art arda aldığımız üç yenilgi, yani ezeli rakiplerimiz Real Madrid, Valencia ve Deportivo'ya karşı bozgunlardan sonra, Brezilyalı yıldızın zafere olan inancını yinelemesi, herkesi heyecanlandırmış ve bir coşku seli yaratmıştı. 'Neden bu kadar endişe duyduğunuzu anlamıyorum. Biz çok iyi bir takımız ve sonuçta kazanacağız. Her şey istediğimiz gibi olacak.' Soyunma odasından sahaya çıkan koridorda 'Vamos! Vamos!' diye haykırarak adanmışlığını arkadaşlarına ilan etti. Ve öyle de oldu. Her şey mükemmel gelişti ve sonunda biz kazandık." Sayfa 75-76

(...)
"Frank Rijkaard da 2003'te aynen böyle davranmıştı. Talepkar ancak adil bir teknik adamdı. Slovakya'da SK Matador Puchov takımına karşı oynanan bir UEFA Kupası maçını anımsıyorum. Maçtan hemen önce, sahaya çıkacak takım açıklandıktan sonra, maçta kilit bir rol üstlenmesi beklenen Gerard Lopez, soyunma odasındayken çalan cep telefonuna yanıt vermişti. Bu durum, takım içi kurallara aykırıydı. Sonuç olarak Rijkaard kendisini yedek başlatarak cezalandırdı. Bu cezayı, Gerard'ın o gün Slovakya'ya götürülen kadrodaki tek oyun kurucu orta saha oyuncusu olmasına ve oynatılmamasının takım için ciddi sıkıntılar yaratabileceği gerçeğine karşın vermişti. Maç pek iyi gitmedi ve Barcelona, kendisinden çok zayıf olan rakibiyle berabere kaldı. Rijkaard, takımdaki mevcut disiplini korumanın, maçın sonucundan çok daha önemli olduğu görüşündeydi. 'Gerard bir hata yaptı ve ben de bu hatayı görmezden gelemezdim' dedi. Rövanş karşılaşmasında Gerard'lı Barcelona, maçı 8-0 kazandı."  Sayfa 80

"FC Barcelona'nın Geovanni Deiberson ve Fabio Rochemback adlı, pek tanınmayan ve Avrupa futboluna yabancı iki genç Brezilyalı oyuncuyla sözleşme imzaladığı dönemin futbol şube sorumlusu ile yaptığım bir görüşmeyi anımsıyorum. O zamanki şube sorumlusuna bu işi neden yaptığımızı ve niçin o kadar para ödediğimizi (birincisi 18, ikincisi 12 milyon euro) sordum. Şu yanıtı verdi: 'Bana Rochemback'ın Neeskens'e benzediği ve Geovanni'nin yeni Garrincha olduğu söylendi. Bu kadar hata yaptıktan ve bu denli şanssızlık yaşadıktan sonra artık bir şeylerin yolunda gitmesi gerektiğine, bu transferlerin yararlı sonuç vermesinin adil olacağına inandım.' Bir başka deyişle, belli ki ilahi adalet sayesinde kendilerinin daha önceki hatalarının ve şanssızlığının telafi edileceğine kanaat getirmiş ve bu gerekçeyle FC Barcelona'nın iki genç ve görece tanınmamış oyuncu için 30 milyon euro harcamasına karar vermişti." Sayfa 3-4

(...)
"Biraz ileri giderek söyleyebilirim ki, Cesc Fabregas'ın o günlerde FC Barcelona'dan ayrılmasının temel nedeni, kulüpte kimsenin onun gelecekteki kariyeriyle ilgili bir plan yapmamasıydı, oysa Arsenal'in açıkça teklif ettiği şey buydu. FC Barcelona, 2011 yılında Fabregas'ı 40 milyon euro ödeyerek Arsenal FC'den geri aldığı için, bu oldukça özgün bir vakadır. Messi ve Bojan'da daha iyi iş yaptık. Yalnızca sözleşmeye ilişkin konular ve kulüpteki konumlarını değiştirmekle kalmadık, ayrıca teknik adamların değerlendirmesine bırakılan asıl takıma geçiş dışındaki tüm kategorilerde oynayabilmeleri için, oyuncunun yaşı yerine performansını ve potansiyelini baz alan esnek grup uygulamalarıyla kariyer akışlarında değişikliğe gittik." Sayfa 134-135

(...) Riquelme'yi bir süre önce evine bırakan bir kulüp çalışanı, onun Barcelona'ya geldiği ilk günden itibaren, yani bir yıldır yaşamını sürdürdüğü ortamı anlattı: 'Dairesi hemen hemen boştu. Salonda yalnızca, üzerinde kareli örtüsüyle bir masa ve birkaç sandalye gördüm. Bir sürahi de mate vardı, hepsi o kadar. Fotoğraf falan yok, sadece birkaç kişisel eşya.' Bir başka deyişle Riquelme, Barcelona'da tam bir tecrit ortamında, ailesinden uzakta, içe dönük ve çekingen kişiliğiyle, aşılması zor olan sürekli bir moral bozukluğuyla yşaıyordu ve bu durumun Van Gaal'in kendisini karşılama şekliyle artık bir ilgisi yoktu. Kulübe de, kente de uyum sağlayamamıştı ve bu koşullar altında kişinin mutlu olması veya futbolda --aslına bakarsanız, yaşamın hiçbir alanında-- başarı göstermesi olasılığı yoktur.
(...)
Riquelme, 1996'da Boca Juniors'la sözleşme imzaladı. İlk kez o zaman tüm yaşamını geçirdiği mahalleden ayrılarak, oradan 35 kilometre uzaklıkta, stadyum ve antrenman tesislerinin bulunduğu kent merkezine yakın, şık bir semte taşındı. Onu iyi tanıyan ve futbol geçmişinin ayrıntılarını bilenler, kendisinin bu değişikliğe asla uyum sağlayamadığını söylerler. Daha sonra Don Turcuato'da, doğduğu yerden yalnızca birkaç yüz metre uzaklıktaki El Viejo Vivero semtinde çok hoş bir ev yaptırdı. Buenos Aires'e uyum sağlayamadığı için, geldiği yere geri döndü." Sayfa 119-120

"Teşvik ödüllerini doğru belirlemek son derece önemlidir. Futbol gibi bir takım sporu, ekip ödülleri oluşturmayı gerektirir. 2003'te, Arjantinli oyuncu Javier Saviola'nın sözleşmesinde, attığı her gol için 6.000 euro ek prim alacağına ilişkin bir madde vardı. Bu maddeyi gördüğünde Frank Rijkaard'ın ne kadar öfkelendiğini hatırlıyorum: 'Bu bazı şeylerin nedenini açıklıyor!' diye haykırmıştı. Rijkaard, Saviola'nın sahadaki tavrını, teşvikle ilgili o maddeye bağlamıştı. Bir futbolcunun sahadayken kazanacağı paraya değil, galibiyete odaklandığı varsayımıyla, ilk bakışta bu uygulamada bir sorun olmadığı düşünülebilir; ancak Saviola'nın, belki de farkında bile olmadan, pas vermekle şut atmak arasında kararsızlı yaşayabileceğini, yani 6.000 euro gol atma priminden etkilenip etkilenmeyeceğini bilemezsiniz. Gerçek ne olursa olsun, Frank Rijkaard bu durumdan hiç boşlanmamıştı." Sayfa 143

(...)
"Bu durumu, 2006-07 sezonunda uyguladığımız stratejiyi açıklayarak sizin için örnekleyeceğim. Duyumlarımıza göre, büyük kulüpler çok sayıda transfer yapacaklardı ve fiyatların yükselmesi bekleniyordu. Portekiz'e giden Manchester United, o dönemde 30 milyon euroya Porto kulübünden genç Anderson'u ve 20 milyon euroya da Nani'yi renklerine bağlamıştı. Bu gelişmeler nedeniyle, çok hızlı harekete geçmeye ve transferleri ilk bitiren olmaya karar verdik. Kulübün futbol şubesi, istedikleri futbolcuları saptayabilmek için sezon boyunca çalışmalarını sürdürmüştü. Biz de, sezon bitişinin hemen ertesi gününde, kulüp ve oyuncularla görüşmeleri başlatıp, birkaç hafta içinde transfer işlemlerini noktaladık.
 Çabuk davranmamız sayesinde 24 milyon euroya Henry, 15 milyona Abidal, 9 milyona Yaya Toure ve 17 milyona da Milito transferleri gerçekleşti. İlerleyen günlerde, rakiplerimiz çok daha yüksek bedeller ödemek zorunda kaldılar. Örneğin Real Madrid, Robben için 36 milyon, Pepe için 30 milyon ve Drenthe için ise 13.5 milyon harcadı. Atletico Madrid, Forlan karşılığında 26 milyon euroyu gözden çıkardı." Sayfa 151

"Bir rakibin fikirleri önemli görünmezse onları hiç dikkate almazdık. Örneğin, o dönemde Real Madrid, sözleşmeli oyuncularının görsel kullanım haklarından doğan kazançlarını kulüple paylaşmalarını gerektiren bir anlaşma maddedi oluşturmuştu. Kendilerine daha yüksek maaş ödemeleri karşılığında, oyuncuların kişisel reklam gelirlerinin yüzde 50'sine, sözleşmeye dayalı olarak kulüp el koyuyordu. İlk bakışta iyi bir fikir olduğu izlenimi veriyordu. Bellibaşlı medya yıldızları, aldıkları ücrete denk ya da onları aşan tutarlarda reklam geliri elde etmeye alışıklardı. Bu nedenle kulübün, söz konusu gelirlerin yarısını almanın iyi bir iş olduğundan kuşkusu yoktu.
  Ne var ki, bunun kötü bir fikir olduğu ortaya çıktı ve sürekli bir anlaşmazlık kaynağına dönüştü. Futbolcuların dikkatlerini asıl önemli konulara; antrenman, maç ve galibiyete odaklamaktan uzaklaştırdı. Bir oyuncunun reklam etkinlikleri, antrenman programıyla çakışırsa, antrenörün kararıyla, ikincisi öncelik kazanmalıdır; ancak eğer reklam gelirlerinin yarısını alacak olan kulüple antrenör arasında bir çıkar çatışması oluşursa, bu onun ekip üzerindeki hakimiyetini daha da zorlaştırır. Galacticos dönemindeki eski Real Madrid hocası Mariano Garcia Remon --bence biraz da abartarak-- her şeyin futbolcuların ticari işler ve reklam günlüklerine bağlı oluşu nedeniyle antrenman programı bile planlayamadığını söylüyordu." Sayfa 177

(...)
"Futbolda durum hep böyle değildi. Ben biraz daha ileri gidip diyeceğim ki; Real Madrid, Galacticos zamanında, beklendiği kadar başarılı değildi, çünkü kazanamadılar, yani yeterli sayıda maç ve kupa kazanamadılar. Aslında, ürün yeterince iyi değildi. Bir seferinde, üst düzey bir Real Madrid yöneticisinin, işin püf noktasının kadroda yıldız oyuncular bulundurmak olduğunu söylediğini duymuştum. Sanırım, ambalaj ve ürün birbirine karıştırılıyordu. 2010'da, Jose Mourinho'yla imzaladıkları sözleşme, konuya yaklaşımlarında yeni bir mantık oluştuğunu gösteriyordu: Acilen kupa kazanma ve ezeli rakipleri FC Barcelona'nın şampiyonlu serisine son verme gereği. Manchester United'ın 2003'te hız kestiğini ve kulübün ancak yeniden kazanan bir takım oluşturması sonrasında toparlanmaya başladığını görmek de ilginçtir. Futbolda iyi olan ürün, kazanan bir takımdır." Sayfa 193

Üç


  Özhan Canaydın, Lucescu döneminde kulübe başkan olduğu zaman, ligin bitmesine sekiz hafta vardı. Dört hafta kala ise takım liderdi. Şampiyonluğa sadece dört maç vardı. Galatasaray bir kez daha şampiyon olursa, formasına üçüncü yıldızı takacaktı. Başkan Canaydın, forma satışından para kazanmak için erken hazırlık yaptı. Dört hafta kala üç yıldızlı formalar hazırlandı. Yanındki yöneticiler kendisin uyardı. "Sayın başkanım, ya şampiyon olamazsak bu formaları ne yapacağız?" dediler.
  Ama başkanın formülü hazırdı. Eğer Galatasaray şampiyon olamasaydı, formalar Makedonya'ya gönderilip, buradaki Galatasaraylı taraftarlara dağıtılacaktı. Türkiye'de hiç kimse üç yıldızlı formaları göremeyecekti.
Galata Sarayı Efendileri, Halil Özer, sf. 336.

Birincisi, O dönemden hatırladığım (ilaveten biraz eski fotolara bakınıp, akranlarıma da sorduğum), maç sonu giyilen üç yıldızlı "tişört"ler, forma değil. İkinci olarak, rahmetli Canaydın'ın tekstilci olduğunu hesaba katınca da, yukardaki cümlelerde asıl kastedilenin tişört olduğunu anlarız.

Verde


Bir hafta olmuş, Ekşi'ye bakınırken, şu başlığı gördüm. Fotoğrafı kaydedip, bir de ben yakından bakayım dedim. Biraz yakınlaştırınca, kitabın arkasında Martı Yayınları'nın logosunu görmek mümkün. Aklıma haliyle hemen, aynı yayınevinin sporcu biyografileri serisi geldi. Sonra yayınevinin yeni çıkanlarına bakınca, şu kitabı gördüm. Sayfa sayısını falan da hesaba katınca, en yakın tahmin bu gibi.

Selçuk'un bizim basketbol maçlarına falan da gittiğini biliyoruz. Okuma ihtimali hiç yok değil. Her ne olursa olsun, spor kitabı yahut değil, belli bir tanınırlığa sahip, kaptanlık sıfatı taşıyan bir oyuncuyu şöyle görmek, gayet güzel.

Zaphod



(...)
Sporun, profesyonel düzlemde, büyük sporcu bağlamında trajik bir final hazırladığı kesin. Baştan uca utkuyla bezeli bir spor yaşamı bile, bittiğinde, olağanüstü bir boşluk yaratıyor besbelli. Hüsranla sonuçlananlarda katmerli bir yük kalıyor olmalı geriye. Genç insanlar bunlar: Birikisi dışında, performans sorunu, sporun her dalında, 40'ına varmadan kronometrenin durdurulması zorunluluğunu dayatıyor.
Geriye, çoğu kez bir star posası bırakarak. İkinci kariyere geçebilenlerde, sıkı antrenör olan futbolcularda sözgelimi, hala gölgesinin kovaladığı, peşini bırakmadığı birinin beklediğini gözlemleyebiliyoruz. Profesyonel spor, özünde yanlış aslında; üstelik birkaç yanlıştan oluşan büyük bir yanlış. Gövdesi üzerinden ruhun yaralanmasına, örselenmesine, yenik düşmesine, sık sık da düşmesine yolaçıyor. Oysa, kadim Yunan'dan başlayarak, tam tersi bir sonuç hedeflenmek istenmiş, genelde başarılamamıştır: Yarışma mantığı zamanla, bütün profesyonelleri ergeç mutsuz kılacak bir çarkın dişlilerini yaratmıştır. Her spor dalının etrafını kenelerin, vampirlerin doldurması bundan. Giderek dev bir keder endüstrisi yaratıldı: Arenaya sürülen kurban gladyatörlerden, boğalardan, horozlardan farkı kalmadı profesyonel sporcuların.
Hep kazanarak emekliye ayrılan büyük şampiyonların hayatını anılar, kupalar, madalyalar zehir eder aslında. Ne şimdiki zamanları kalmıştır, ne gelecekleri: Geçmiş zaman, yorulmak bilmeyen bir inatla çekim alanında hapseder herbirini.
(...)

Enis Batur, Şehir Meydanında Fıçı Yuvarlamak, sf. 155-156

Ay



(...)
Hakan bu düzmece ithamlar yüzünden DGM'de ifade verdi...

"Ben tarikatçi değilim... Hiçbir tarikatla da bağım yok. Her müslüman gibi ben de dini vecibelerimi elimden geldiği ölçüde yaşamaya çalışıyorum. Yorumcular, lütfen benim inançlarımla uğraşmayı bıraksınlar, futbolumu yorumlasınlar."

('Kral' Hakan Şükür, Hasan Sarıçiçek, sf. 152)

Demeç 2002 gibi falan olsa gerek.

Bu arada kitabı tavsiye etmem. Çok büyük Şükür hayranıysanız anca.

Fırat

 

  Diyarbakır'ın Fenerbahçe ve Galatasaray'ı olarak halk tarafından benimsenen Dicle Gençlik Spor ve Yıldız Gençlik Spor kulüpleri bir araya gelmiş ve bu iki kulüpten yepyeni bir kulüp doğmuştur. Önce Dicle Gençlik kongreye gider ve adını Diyarbakırspor olarak değiştirir. Bu kararın hemen ardından Yıldız Gençlik Spor da kongre kararı alır ve Diyarbakırspor'a katılır. Böylece Diyarbakırspor'un kurulduğu ilan edilir. Yeni takımın renkleri konusunda ise kurucuları arasında yaşanan küçük tartışmalardan sonra, Dicle'nin yeşil-beyazından yeşili, Yıldız'ın sarı-kırmızısının kırmızısı seçilerek "yeşil-kırmızı" renklerinde uzlaşılır. Daha sonraki yıllarda, yeşil ve kırmızının şehri simgeleyen karpuzun renkleri olduğu ileri sürülse de, bu tamamen bir tesadüftür. Yeşil-kırmızının yanına eklenen tarihi sur resmi ile amblem de yavaş yavaş şekillenir.
  Kulüp amblem olarak, yeşil ile kırmızının yanına şehir surlarını, karpuz dilimini, Dicle nehrini ve On Gözlü köprüyü kabul eder. 

(Diyarbakırspor, Faruk Arhan, İletişim, sf. 41)

Hani hep kulübün renkleri hakkında muhabbet döner ya, görmüşken dedim hani. Alternatif yorumlar olduysa zamanında, o başka.

Entegrasyon


Dennis, liberoda oynadığı zamanlar benim futbol oynamayı beceremediğimi, beş para etmez bir topçu olduğumu düşünürdü. Bu düşüncesi, liberodan orta sahaya geçip benimle yan yana oynamaya başlamasından sonra değişiverdi. Futbolda bir işi birisiyle paylaşırsanız, aranızda bir ilişki oluşmaya başlar. Bu, tamamen farklı görevleri olan futbolcuların sahip olmadığı bir anlayıştır. Antrenman sahasında topu birbirinize atıp dururken bile aranızdaki ilişki gelişir. Bu öyle bir dışavurumdur ki, seviştiğiniz birisiyle ne kadar iletişim kuruyorsanız, burada karşınızdakiyle en az o kadar iletişim içindesinizdir. Orta sahada aynı görevi paylaşan iki oyuncuyu ele alacak olursak, onların futbol vasıtasıyla birbirlerini en az iki sevgili kadar yakından tanıyacaklarını söyleyebiliriz. Mesela John Giles ile Billy Bremner'ın durumu tam bu anlattığımızla örtüşmektedir. Sorunları çözmeye ve pozisyonlar hazırlamaya çalışırken aranızda çok samimi bir ilişki oluşur. İçinde konuşmanın olmadığı bir ilişkidir bu. Konuşan, hareketlerinizdir; konuşan, oynadığınız oyundur. Birbirinize topu verişiniz, birbirinize attığınız paslar, birlikte yarattığınız pozisyonlar zaten sizin adınıza konuşur. Sosyal manada muhakkak yakınlaşacaksınız diye bir şey yoktur, ama aranızda sessiz fakat samimi bir anlayış geliştirirsiniz. Dennis'le bana da öyle olmuştu. Orta sahada yan yana oynamak bizi eskisine göre bayağı geliştirmişti, ama arkadaş da değildik.

Sadece Bir Oyun Mu?, Eamon Dunphy, sayfa 33

Genç



(...)

Buna bir örnek olarak, Uzan'ın tuttuğu ve bir dönem üyesi olduğu takım olan Galatasaray ile arasındaki "sorunlu" iş ilişkisini gösterebiliriz. Star Tv'nin 1992 yılında, yıllık 800 bin dolarlık bir yayın hakları sözleşmesi yaptığı Galatasaray'ın Werder Bremen ile ile oynadığı ve Star Tv'den yayınlanan müsabakaya Show Tv reklamı taşıyan formalarla çıkması üzerine yaşanan gerginlik sonucu Uzan, Galatasaray'a yapacağı ödemeleri durdurmuştur. O dönemde Galatasaray'ın genel sekreteri olan Mehmet Cansun, tüm üyelerin ve başkan Alp Yalman'ın hazır bulunduğu bir toplantıda, Uzan'ı arayarak sorunu çözmeye çalışmıştır. Ancak Cem Uzan "öfkelidir", ve tüm yönetim kurulu üyelerinin de diafondan dinlediği konuşmayı şu sözlerle noktalar: "Ben sizin o maymun suratlı başkanınız orada olduğu müddetçe beş kuruş ödemem. Ama istifa etsin, söz veriyorum, 40 milyarlık çek yazacağım ve hemen göndereceğim. İstifa ettiğini ve bir daha dönmeyeceğini basına açıklasın, hemen vereyim."*

Galatasaray ile olan sorunlu ilişkisi devam ederken Uzan, İstanbulspor'u satın almıştır. 1993-1994 sezonunda takımı çalıştıracak olan teknik direktör Adnan Dinçer'in bu noktada söyledikleri, Uzan'ın hem kişilik, hem de liderlik özelliklerini anlamak açısından önemlidir. Dinçer, Uzan'ın bir görüşmelerinde kendisine söylediklerini şöyle aktarmaktadır: "Benim hayatta iki tane hedefim var. Biri Berlusconi gibi olmak ve başbakanlık mertebesine erişmek. İkincisi de takımın Milan gibi olmasını sağlamak."**

(...)

*: Cansun, Galatasaray'ın forma reklamı için Show Tv ile anlaşmadan önce başkan Alp Yalman'ın Uzan'a "Erol Aksoy (Show'un o dönemki sahibi) 75 bin dolar verdi. Bu parayı sen ver, Star reklamı ile çıkalım maça" şeklinde haber gönderdiğini, ancak Uzan'ın buna yanaşmadığını aktarmaktadır. Cansun ayrıca maç esnasında, kendi kanalından bir anlamda Show Tv'nin reklamını yapıyor gözüktüğü için, Uzan'ın yayın odasına talimat verip oyuncuların önden görüntüsünün verilmemesini istediğine ilişkin  duyumlardan da bahsetmektedir. Uzan'ın 40 milyarlık teklifinin o dönem için yaklaşık 4 milyon dolara tekabül ettiğini belirten Cansun, Yalman'ın bu para karşılığında istifa etmeyi kabul ettiğini, ama yönetici Oğuz Emregün'ün "Kimse Galatasaray Başkanı'na maymun suratlı diyemez. Bu iş bitmiştir" diyerek itiraz ettiğini ve nihayetinden önce Show Tv ile yeni bir anlaşma yapıldığını, ardından da Uzan'ın kulüpten ihraç edildiğini anlatmıştır.
Uzan daha sonra, Faruk Süren döneminde Galatasaray'a yeniden üye olmuş ve Telsim ile Galatasaray arasında bir forma reklamı anlaşması da yapılmıştır.

**: Dinçer, başka ilginç detaylar da vermektedir. Örneğin, Tanju Çolak'ın Fenerbahçe'den transfer edilmesini istediğinde, Cem Uzan'ın buna karşı çıktığını söyler. Uzan'ın gerekçesi, yukarıda bahsettiğimiz karakter yapısını anlamak için kritiktir. Uzan, "zamanında verdiği bir davete katılmadığı için" Tanju'yu almayacağını söylese de, Dinçer'in sürekli ısrarı ve takımın aldığı başarılı sonuçlar üzerine Tanju'nun transferini kabul eder. Uzan'ın İstanbulspor'u Milan yapmak konusundaki isteği, bu örnekte onun kişisel kızgınlığına baskın gelse de, o yine de "öfkeli bir adam"dır. Bir maçtan sonra soyunma odasına gelerek Dinçer'i tebrik eden Alp Yalman ile ilgili olarak Uzan, Dinçer'e "O adamı niye odana aldın? (...) O adamın elini bile sıkmayacaksın" der.

(Şirket Ve Parti, H. Bahadır Türk, sf. 244-245)

Taç

(Ali Kırca'nın Futbol Hayattır isimli kitabından.)

Tanju'ya Mektup Ya Da Bir Gönül Yarası

  Bu satırları umarım Tanju Çolak okuyordur. Bu mektup onadır. Ama onunla birlikte herkesedir de... Anlayana, bilene... 1988 yılında TRT'de Haber Dairesi Başkanı'ydım.
  Spor haberlerinin de sorumluluğu üzerimdeydi.
  Pazar akşamları, farklı, renkli ve canlı bir spor programı yapıyorduk.
  Artık kadınlar bile 'spor' seyreder olmuştu.
  Her programda ilginç ve yaratıcı fikirler bulup uygulamaya çalışıyorduk. O yıllarda 'reyting stresi' yoktu, ama yine de bir önceki programı ve kendimizi aşmak için çaba gösteriyorduk.
  1988 Mayıs sonlarıydı.
  Galatasaray şampiyon olmuş, ama daha önemlisi Tanju Çolak hem Avrupa gol krallığına ulaşmış, hem de Metin Oktay'ın 25 yıllık rekorunu kırmıştı.
  Program için farklı 'ne' yapabileceğimi düşünürken, çocukluğumdaki bir 'fotoğraf' gözümün önüne geldi.
  Metin Oktay'a krallığının ödülü olarak verilen gerçek bir tacın, galiba da altın kaplamalı, özel işlemeli bir 'taç'ın fotoğrafı.
  Hemen Metin Oktay'ı aradım.
  O 'taç'ı pazar akşamı canlı yayında, eski kral olarak yeni krala devredip devredemeyeceğini sordum.
  Açıkçası, bunu Metin Oktay'dan istedim.
  Telefonda, birkaç saniye süren bir sessizlikten sonra "peki", dedi. Ve o inanılmaz inceliği ve beyefendiliğiyle ekledi:
  "Siz nasıl uygun görürseniz..."

***

  Pazar akşamı, önce, Tanju geldi stüdyoya... Koşa koşa... Sonra da Metin Oktay... biraz durgun, biraz da kırgındı.
  Sunucuyla konuşmalarını ve devir-teslimi rejiden izliyordum.
  Hepimiz, Tanju'ya karşı 'babacan' bir yaklaşım beklerken, o 'acımasız' bir konuşma yaptı.
  Tanju'nun ayaklarının yere basmasını istedi. Sözleri, nasihat ölçülerini aşan sertlikteydi.
  Şaşırmıştık... O günlerde, ne Hülya'lar esiyordu Tanju'nun başında, ne gazinolar, ne altın kabzalı tabancalar, ne Fener'e olaylı transfer hikayesi, ne de Mercedes dramı vardı.
  Tanju 1988 baharında, henüz o fırtınaların çok uzağındaydı.
  Ama 'bilge kral', olacakları biliyormuş gibi karşısındaki acar çocuktan 'ayaklarını yere basmasını' istiyordu.
  Sonra yanında getirdiği tacı, Tanju'nun başına yerleştirdi. Kırgındı... Ama inceliği yine elden bırakmadı. Hepimizin elini sıkarak teşekkür etti... Gitti... on bir daha hiç görmedim. Birkaç yıl sonra da ebediyen gitti.

***

  Hayatımın en büyük, en acı yanlışlarından birini yaptığımı daha o ilk telefon görüşmesinde fark etmiştim. Ama geriye de dönememiştim.
  Oysa, o taç, yalnızca Metin Oktay'a aitti.
  Ne benim, o tacın başkasına devrini istemeye hakkım vardı, ne de Tanju'nun o tacı alıp başına koymaya. İlginç bir yayıncılık olayı için, büyük insanın gönlünü kırmış, lakin o bizi üzmemek adına, kırgınlığını yüreğinin sessizliğine gömmüştü...

(...)

Çivit


Selamın aleyküm. Son dönemde okuduğum spor kitaplarından bahsetmek istedim biraz, öneri mahiyetinde de.

1. Lanet Takım: Brian Clough'un hayatı/hikayesi zaten merak edilesi, okunasıyken, David Peace olayı daha ötelere taşımış. Bir yerlerde Clough'un ailesinin "kitapta bazı gerçek olmayan şeylerin" anlatıldığıyla alakalı dava açtığını okumuştum, ama zerre umrumda değil, öyle söyleyeyim. Başta Ekşi, bir sürü yerde filmle ilgili tonla övgü cümlesine denk gelebilirsiniz. Film çok iyi evet, ama kitap inanılmaz. Yazılmış en iyi futbol kitabı muhtemelen.

2. Bu Maçı Alıcaz: Söylendiği kadar varmış. Ülkede yazılmış en iyi futbol kitabının, futbol kitapları akımının öncüllerinden olması çok tuhaf. Keşke Kozanoğlu futbol hakkında yazmaya tövbeli olmasa da, yine ondan futbol okuyabilsek.

3. Michael Jordan ve Yeni Küresel Kapitalizm: Kitaptan, almadan birkaç saniye önce haberim oldu. Hiç duymamıştım daha önce. Memlekette müzik ve spor kitapları konusunda pek çeşitlilik yok, ama hiç beklemediğiniz şeylere toslayabiliyorsunuz.
Jordan'ın kendi hikayesi ile teknolojinin gelişmesiyle birlikte bu "tüketim toplumu" dediğimiz şeyin oluşumu ve yükselişi paralel anlatılıyor. Jordan'ın nasıl bu sürecin simgesi olduğu, bu yeni dönemin ana figürlerinden biri haline geldiği vs.

4. "Ah abi İlhan'ı bi' oynatsalardı": Kitaplıkta Mehmet Demirkol'un Tae Han Min Guk'unun yanına konacak, 2002 Dünya Kupası maceramızla ilgili (eğer yanılmıyorsam bir 3.sü yok) ikinci kitap. Bedri Baykam akıllılık etmiş, "O dönemde ne oldu, birileri kayıt tutmalıydı" demiş ve uğraşmış. O günleri hatırlamak adına, ya da hiç hatırlamayan yeni neslin biraz derinlemesine ne olmuş-bitmiş, öğrenmesi için verimli olabilir.


Pançol


Okumadığım kitabın tanıtımını yapayım. "Kazım Koyuncu önemli adamdı" demek orijinal bir laf değil, ama işte bunu bile olumsuz bir ambalajla sarabiliyorlar. Bunun da içine ediyoruz. Cumhuriyet Kitap'ın son sayısında kitapla ilgili, yazarla röportajı da içeren bir yazı var, orada da bundan bahsedilmiş biraz. Rahmetlinin "ikon"laştırılması vs. Bir sürü kafede falan kendisi hakkında lakırdılar dönüyor, dönecek, ama şu kitap ne kadar satacak mesela. Haberleri olacak mı.

Gallop


Boks ile alakam sıfır. Arada bazı isimler falan duyuyoruz belki, o kadar. Hele de Twitter Çağı'nda, ister istemez. Yazıhane Yıllık'ta, bu iki yiğit abinin bir türlü dövüşememesiyle ilgili bir yazı var (ve bu yazı, sitede yer almayanlardan biri, ekleyeyim). Bu ikisi, 2009'dan bu yana, bir şekilde karşılaşamıyorlar. Karışık işler, görünüşe bakılırsa: Menajerlik şirketleri, kanallar işin içinde, kim ne kadar para alacak vs vs. Ama bu maçın "yapılması gerek", çünkü en iyi iki adam bunlar açık ara. Ayrıca Mayweather'ın "gelmiş geçmiş en iyi"nin kendisi olduğuna dair bir iddiası var(mış) ve kariyerini yenilgisiz olarak (yazıya göre en son 49-0-0 imiş) sonlandırmak istiyor(muş).

Yazıyı bitirdikten sonra, bu sporla alakanız olmasa bile, bir şekilde içinizden, "lan şunlar kapışsaymış bir şekilde" dersiniz.

Ben de dedim. Kitabın dağıtımına başlandıktan 1 gün sonra, dövüşün yapılacağı açıklanıyor; ilerleyen günlerde de bir basın toplantısı yapılıyor. "Yazar başka bir şey isteseymiş..." durumu yani. Ben ise birkaç gün önce öğrendim. Önce Twitter'da gördüm yarım yamalak, ardından sağa-sola bakındım da tam olarak anladım meseleyi.

Şimdi burada olay şu: Super Bowl'u mesela, NFL takip etmeyenler neden oturup izliyor. Şov kısmı falan bir yana, ortada "büyük bir şeyler" var. İnsanları çekiyor. Buradaki de öyle. Bu ikisinin karşılaşması zaten büyük olayken, bir de araya uzun süreler giriyor falan, iyice. İnşallah link aramaya gerek kalmadan birileri verir de, rahatça izleriz.