Büyü





Abi geçen Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı izlerken fark ettim. Efes'in kadrosunda bir tane siyahi oyuncu var. Bu ne demek peki, şu demek: Bir, sadece bir oyuncu farkla, tamamen beyazlardan oluşan bir kadronun kıyısından dönmek demek. Tabii Farmar'ı da beyaz sayarsak, çünkü kendisi "beyaz" değil, renge-manzaraya aldanmayın. 

Olacak iş değil ya. Tamamen lanet beyazlardan oluşan bir basketbol takımını mümkün kılmak üzereymiş yani Efes. NBA'de bazen muhabbeti geçer mesela, "sadece 1 tane beyaz var", "takımda hiç beyaz yok". Bununla aynı şey değil ama kısmen benzer vakalar. Zenci kardeşlerimiz Avrupa piyasasında bu kadar çokken, böyle büyük bir felaketin kıyısından dönmek, Efes için büyük şans. Eğer bu sezon başarılı olacaklarsa da (ki başarı ölçütü değişken bu noktada), bu başarı o kadrodaki yegane zenci kardeşimiz sayesinde olacak. Basketbol böyle kıymet bilmez bir spor dalı değildi mirim. Ne zaman bu hallere düştük?


Gayda


Not: Bu bir geç kalınmış Fenerbahçe Ülker-Boston C*****s yazısıdır.

Soru: Fenerbahçe Ülker-Boston C*****s maçına neden gitmek istersiniz?

1. Rakip NBA tarihinin en köklü takımlarından Boston C*****s'tir ve Türkiye'de bir kez daha görme olasılığınız telefon zil sesi Michel Telo - Ai Se Eu Te Pego olan bir başka öğretmeninizin olması kadardır.
2. Tuttuğunuz takım Fenerbahçe Ülker, bu sene tarihinin en iyi kadrolarından birini kurmuştur.
3. Ataşehir'e geçen sezonun ortasında inşaatı biten ve açılan Ülker Sports Arena, bu ülkenin görüp görebileceği en iyi basketbol salonudur.
4. 5 Ekim Cuma gecesi saat 21.00 sularında yapılacak bundan güzel aktivite yoktur ve İstanbul'da oturan bir basketbolseversinizdir.
5. Rakip NBA tarihinin en köklü takımlarından Boston C*****s'tir ve Türkiye'de bir kez daha görme olasılığınız telefon zil sesi Michel Telo - Ai Se Eu Te Pego olan bir başka öğretmeninizin olması kadardır.

Soru: Fenerbahçe Ülker-Boston C*****s maçına neden gitmek istemezsiniz?

1. Biletler pahalıdır.
2. Biletler pahalıdır.
3. Ve daha bir sürü şey.

İkinci soruyu sormayabilirdim de. Telefon zil sesi Michel Telo - Ai Se Eu Te Pego olan ve tam da proje konuşması yaparken küçük oğlu arayan Ayla Hocam'dan da bahsetmeyebilirdim. İkisini de yaptım çünkü bu tip ufak detaylar bu tip uzun yazıları sıkıcılıktan uzaklaştırıyor. Evet, 5 Ekim 2012 tarihinde doğuştan tutkunu olduğum Fenerbahçe takımının basketbol şubesi, doğuştan tutkunu olmasam da doğuştan tutkunuymuşçasına desteklediğim Los Angeles Lakers'ın, ezeli rakibi Boston C*****s'le NBA Europe Live kapsamında bir pre-season maçı yaptı. Ben de Kocaeli'den salona doğru yolculuk yapıp bu maçı yerinde izledim.

5 Ekim 2012 tarihi hayatımda birden fazla ilki yaşadığım bir tarih oldu benim için. Bu ilkler öyle çok büyük ilkler olmasa da yine de ilklerdi işte. Mesela ilk öpüşme, ilk üniversite günü ya da KFC'den yenilen ilk yemek gibi ekstra ilkler değildi benim için, ve merak ediyorsanız hayır bu ilkleri sıraya dizmeden yazdım, ama yine de ilklerdi. 2012-2013 model Fenerbahçe Ülker'i ilk izleyişim, yeni salonu ilk görüşüm, herhangi bir NBA takımını ilk izleyişim, İzmit-Harem otobüslerinde son durağa kadar gitmeyip de Koşuyolu durağında ilk inişim.

Yiğit Yılmaz ile 18.00 otobüsüne bindiğimizde tedirgin olduğumuz birden fazla konu vardı. Hereke-Gebze arası otobanın yol yapımında olması nedeniyle o bölgelerde ne kadar süre kaybedeceğiz, maça yetişebilecek miyiz, salona nasıl gideceğiz, ne zaman yemek yiyeceğiz, maçtan sonra Kocaeli'ye dönebilecek miyiz yoksa İstanbul'da mı kalacağız, İstanbul'da kalacaksak kimde kalacağız vesaire. Bütün bunları düşünmeyip kendimizi maça bırakabilirdik de. Zaten öyle de yaptık. Normalde 1 saat, 15 dakikada Harem'de olan otobüs 2 saatte anca Koşuyolu'na varabildi. Biz de orada inip taksiyle Ataşehir'e geçtik. Yemek yeme işini maçtan sonraya bıraktık, ki hayatımın en uzun süre ağzıma bir şey atmadığım günü olabilir yaklaşık 10-11 saat ile. Akşam da Yiğit'in yakından tanıdığı, benim de tanıdığım Ali'nin evinde kaldık, Erenköy'de. Ufak bir not, Erenköy'de Ali'nin evinde son kaldığım gün Roma'dan geldiğim gibi koştura koştura Bağdat Caddesi'ne gidip 2010-2011, 34. hafta, Sivasspor-Fenerbahçe maçını izleyip şampiyonluğu kutladıktan sonra olan gün. Ertesi de takım Cadde'ye gelmişti, beraber stada kadar yürüyüp şampiyonluk kupası kaldırmıştık. Good old times.

Konu ister istemez sapıyor. Salonun önüne geldiğimde saat 20.15 falandı ve etrafta gördüğüm Fenerbahçe formalı insan sayısı, C*****s formalı insan sayısından fazla değildi. Buna çok şaşırdım ve salona girdiğimde de bu görüntü devam etti. TD Garden demek kolaya kaçmak olur, şöyle ifade edeyim; Playofflar, Doğu yarı finali, Boston ile Atlanta oynuyor, seride Boston 3-0 önde ve 4. maç Atlanta'da Phillips Arena'da. İşte aynen böyle bir doluluk oranı ya da renk cümbüşüydü Ülker Sports Arena. Fenerbahçe formalı insanlar vardı ama C*****s formasıyla gelenler o kadar çoktu ki, gereğinden fazla çoktu, oturduğum yerden, yani 408 numaralı gruptan, yani en tepeden, salona genişçe baktığımda gözüme çarpan renk yeşildi.


Bir NBA organizasyonu olduğu için maç NBA kurallarına göre oynandı. Daha doğrusu NBA kuralları ile Avrupa kuralları karışımı. O yüzden yaklaşık 150-160 dakika sürdü. Avrupa'da izlediğimiz maçlar bana hep çok kısa gelmiştir. 10'ar dakikalık periyotlar idealdir ama bilmiyorum, artık molalar mı daha kısa sürüyor yoksa devre arası mı, maçlar ne olduğunu anlamadan biter. Buradaysa, maç, inanılmaz, uzuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuundu. Şehrinize Boston C*****s geliyor ve maç sizi bir süre sonra sıkıyor, işte o kadar uzundu. Herkes sıkılmamış olabilir elbette ama ben ara ara "Of ne zaman bitecek" dediğimi hatırlıyorum. Stern'in bu konu hakkında bir çözüm getirmesi gerek diyeceğim de oradakiler halinden mutludur herhalde. Düşünsenize Milwaukee Bucks taraftarısınız, yılda en az 41 gün aynı koltukta 160 dakika oturup etrafınızda olan biteni izliyorsunuz. Böyle deyince ne kadar sıkıcı di mi? Kim istemez Wisconsin'de oturup Bucks kombinesi sahibi olmayı? Hani Bucks bile...

Doc Rivers maçtan önce as oyuncularını fazla oynatmayacağını söylemiş. İlk çeyrek ve üçüncü çeyrek başında biraz süre alacaklarını belirtmiş. Fenerbahçe Ülker'in bu kadar dişli çıkacağını beklemiyordu herhalde. Öyle ki Paul Pierce 26:08, Rajon Rondo da 30:19 sahada kaldı. Böyle yazınca İncil ayeti numarası gibi oldu, eheh. Dinlendirilen isim sadece Kevin Garnett'ti, o da 15:16 oyunda kaldı. C*****s ligin en iyi bench'ine sahip takımlardan biri değil. Ancak rotasyonları, bu yaşlı takımın beşini bütün sezon dinlendirebilecek şekilde kurmuşlar. Yani kötü de değil. Avery Bradley ve Chris Wilcox oynamayan isimlerdi ama rotasyonda kendilerine yer bulacaklardır. Bradley kesin, Wilcox şüpheli en azından. Doc'un beşinin Rondo-Lee- Pierce-Bass-Garnett olacağını düşünürsek uzun yedekler Milicic ve Sullinger, kısa yedekler Green ve Terry olacak. Bu maçta C*****s camiasını en çok sevindiren isimler şüphesiz çaylak Sullinger ile geçen seneden sonra çok iyi dönen Jeff Green olmuştur. Özellikle Jeff Green son çeyrekte öyle bir performans ortaya koydu ki, Bill Simmons'a "My dad just texted me that Jeff Green looks terrific in this Celts game - "looks like James Worthy out there!" I love the preseason." tweet'i attıracak bir performans, C*****s onun önderliğinde az kalsın geriden gelip maçı kazanıyordu.

Fenerbahçe Ülker ise 22. maçta bir NBA takımını yenen 6. Avrupa takımı oldu 97-91'lik skorla. Boxscore'da Romain Sato'nun 4/4 üçlükle 24 sayılık performansı göze çarpıyor ilk bakışta ama ben bu maça bir isim koyacak olsam "NBA'in Bo ile tanıştığı maç" derdim. Bo McCalebb EF-SA-NE bir performans ortaya koydu ve biz Fenerbahçe taraftarları biliyoruz ki bu onun bu sene ortaya koyduğu en güzel performans olmayacak. Onun dışında bu maçtan yaklaşık 24 saat önce İzmir'de Galatasaray Medical Park'la oynayıp 1/12 üçlük atan takımın 24 saat sonra Boston C*****s karşısında, NBA üçlük çizgisinin gerisinden 8/21 atması da bir bana mı garip geldi bilmiyorum. Velhasılıkelam, bir sene zirve-bir sene dip şeklinde yola devam eden Fenerbahçe Ülker'in bu sene zirve senesi ve hepimiz çok şey bekliyoruz. Ama yeni kurulmuş bu takımın bazı yerlerde duvara çarpacağı hissi oluşuyor bende nedense. Belki de David "Andersen'den Masallar" Andersen'in tam hazır olmamasına çok takmışımdır bilmiyorum ama takımda eksik olan birkaç şey var gibi. Sanki bir maçımızın başka bir maça uymadığı bir sezon izleyecekmişiz gibi. Belki de geçen senenin bende bıraktığı izler hala silinmedi, zira travmatik bir seneydi her şeyiyle. Bu konuda değişik bir anksiyete problemim olabilir çünkü o senenin hemen ardından ne olursa olsun çok büyük başarıların gelebileceğine inandırabilmiş değilim kendimi. Yazı bir bana mı depresif bir noktaya doğru gidiyor gibi geldi? Aynı paragrafın içinde "bir bana mı?" soru kalıbını iki kez kullandım, üç oldu.

Salon akıl almaz derecede büyük. Bir kere en dış kapıdan içeri girdiğimizde bir "ne oluyor lan" çekiyoruz. Sanki basketbol salonuna değil de Türkiye'nin en büyük alışveriş merkezine falan girdik. Demirören'in İstiklal'deki AVM'sinden bile büyük sanırım. Yerin üç kat dibinden başlayan AVM'den bahsediyorum. Salonla ilgili en hoşuma giden detay da izleyene hissettirilen kalite. En basitinden, en kötü tribün olarak lanse edilen en üst tribünde bile koltuklar açılır kapanır sinema koltuğundan ve Sinan Erdem'deki gibi plastik değil. Ferahlık, görüş açısı ve daha bir sürü şey bakımından tabir-i caizse on numara. Tabii lüks bir salonun büfe fiyatları da lüks oluyor ister istemez. Ben listeye korkarak baktım da hamburger 8 lira mıydı, 10 muydu, kaçtı? :(


Her uzun yazıda olduğu gibi buraya kadar okuyan varsa teşekkür etme klişesine girsem mi, buna değer mi emin değilim ama bundan sonrasını kısa kesmek gibi bir düşüncem yok değil. En başta ikinci soruya gelirsek, sormamın nedeni biletlerin son ana kadar bitmemesi ve ufak da olsa salonda boşluklar görmemdi. Bu maçın en yüksek bileti 600, en düşük bileti ise 60 liraydı. Eminim ben bir basketbol maçına 60 lira verilir mi desem, Boston C*****s bu boru mu diyenler çıkacaktır o yüzden ne ben konuşayım, ne onlar cevap versin. Yine de biletlerin son ana kadar bitmemesinde fiyatların etkisi birinci planda diyorum ben. Zira 15-16 bin kişilik salonu C*****s de dolduramazsa kim dolduracak? Khimki?

Son üç paragrafın sonu da soru işaretiyle sona erdiğine göre bu yazının da sona erme vakti geldi sanırım. Bir insan, vaktinin önemli bir kısmını neden bilardo oynayarak harcar bundan pek emin değilim. Ya da 40-45 yaşlarında, Kocaeli Üniversitesi'nde bir öğretim görevlisi neden Ai Se Eu Te Pego çaldığında telefonunu açar bunu da bilmiyorum. Kestiremediğim başka bir şey varsa o da Boston C*****s'in bu sene NBA'de ne yapacağı. İyi gözükmediler ama her seferinde "bu sefer bitti" denilen takımı yine finalde görürsek şaşırır mıyım? Sanmam. NBA şampiyonluğu ihtimalleri yok ama ona eminim çünkü finale çıkarlarsa karşılarında Nash-Kobe-MWP-Gasol-Howard ve kendinize iyi bakın olacak.

Adettendir, yazıda geçen arkadaşlarımın twitter adresleri;

Yiğit Yılmaz: @Ygtylmz
Ali Yeğenoğlu: @aliyegenoglu

Yazıda geçmeyen arkadaşlarımın twitter adresleri;

Lap: @lappappa
Teğmen: @lappappa
Hacı Lappap: @lappappa


Edit: Ya adamın blogunda rahat rahat C*****s yazamıyoruz arkadaş. Fenerbahce.org'un G*********y sansürü gibi bloga C*****s sansürü koymuş. Skandal.
Edit 2: Bak yine!
Edit 3: Araya bir yere Mirsad Türkcan'ı sıkıştırmasam olmazdı. Adamın formasını emekli ettik, emekli edilen forma da "İçim" reklamı var ya böyle bir saçmalığı en son The Walking Dead 2. sezonunda görmüştüm. Sen git koskoca zombi, ormanda uyuklayan adam gör ve adamı önce plastik ayakkabısından ısırmaya başla. Böyle yazınca tam manasıyla anlatamamış olabilirim ama eminim izleyenler ne türlü bir saçmalık olduğunu anlamışlardır.

2K"JAY-Z"


  • Ekzekutif pırodüsır falan tamam da; oyunun her yerinden Jay Z fırlıyor. Abartmasa mıydın?
  • Celeb Team hakkında konuşmayacağim bile. Şaklabanlık. Bir de şöyle detaylar var. Talukatınızı sikeyim e mi. (bu arada Brooklyn benchinde de Jay Z oturuyor doğal olarak)





Oyuna geleyim:


  • En güzel değişiklik; pass fake tuşu gitmiş, hop step tuşu gelmiş. Lay up'lar ve Fade Away'lerde önceki oyuna göre daha rahat bir kullanım olmuş.
  • Hücum etmek daha kolay, savunma yapmak daha zor gibi geldi bana. Pick n Roll oyunu güçlendirilmiş. Daha kullanılır hale gelmiş. Step backler falan gırla. O yönden iyi.
  • Herkes koşuyor. Herkes. Diyelim guardınızla rakipten top kaptınız. Siz topu alıp yarı sahaya gelene kadar pivotunuz rakip sahayı yarılıyor neredeyse. Hangi pivot olduğu farketmez. Oyunda saçma bir hızlanma var.
  • Hücumun son 5 saniyesine girilirken savunma şalteri indiriyor. Ortalık boşalıyor. Kolay basket. Seviyeyi zorlaştırmak mı gerek bilmiyorum. Kıl oldum ama.
  • Top sürmede ciddi değişiklik var. Guard adımları daha net ve farklı.
  • Geçen oyunda Smaca kalkan oyuncuya block'a giderseniz başarısız olma durumunda %80 rakibinize bir de serbest atış servis etmiş oluyordunuz. Gerçekçi olabilir ancak görsel olarak pek başarılı değildi o çarpışmalar. O konuda gelişme var. Block denemelerinde fauller ve Potaya giderkenki çarpışmalar daha net. (Deron Williams ile LeBron'a block koymaya kalktım; Deron o hızla Beşiktaş'a dönüyordu az kalsın. Çok başarılı)
  • Oyunda kendini yere serme olayı bayağı basitleşmiş. Screen yaparken kullandığınız tuşa iki kere basarak serilebilirsiniz. FLOPÇULARA ÖLÜM AQ. neyse.
  • Şansıma tüküreyim ki ekran kartı sorunu yaşıyorum bir de. Onu düzelttikten sonra daha net bakmak gerek oyuna ama az çok ortada çoğu şey.


Jay Z ve Celeb cıvımaları dışında gayet keyifli bir hal almış oyun.

Lakerda


Şu Belöz'ün milli maçta mavi pazubandı takma olayını hatırlıyor musunuz? Blogda da bahsetmiştik sanırım, da kim arayacak şimdi. Braga maçı bittikten sonra farkettim. Muhtemelen bizden bir yetkili de Belöz'ün o zamanki mantıkla hareket ederek "hocam biz sarıyı takalım..." dedi ve bu manzaralar ortaya çıktı. Komik kaçıyor.


A4


Çok geçmeden bahsetmek lazım, ki 1 hafta olacak nerdeyse. Denver yeni bir alternatif forma tanıttı. Bu 4. forma mı olacak, yoksa lacivertin yerini mi aldı, onu tam bilmiyorum. Fakat 18 maç giyileceğinin açıklandığına göre, sanırım 3. forma. Ki zaten "throwback"leri saymazsak, NBA'de dört formalı takımlara rastlamıyoruz.

Aslında yaka haricinde bu da tamamen throwback havasına sahip. Ama yaka ve genel kalıp, diğer iki ana forma ve görünüşe göre "emekli edilen" lacivert formayla aynı. O kalıba Denver'ın 82-93 arası giydiği formada bulunan enine şeritlerin üstüne göğüs kısmındaki dağ ve şehir silueti ile şortun yanlarındaki enine kısa kısa şerit detayları eklenmiş.

Bir diğer nokta da şu: Denver Nuggets, yan renklerinden birini en çok "belli eden" takımlardan. Yani logolarındaki kullanımı, oyuncuların forma harici aksesuarlarda (sleeve, headband, bileklik, benchte kullanılan havlu vs.) hep bu rengi taşımasıyla, zaten sarı renk ve Nuggets belli bir çağrışıma sahip. O yüzden takımı sarı formayla sahada görecek olan basketbolseverler bunu pek de yadırgamayacaktır.

Ayrıca sıralamada 3. olsa da, bu renk bir formayla isimlerinin hakkını ("Nugget") biraz daha vermiş olacaklar.

Wasalu Muhammad Jaco


the Muslim MC rhymes over well-known hip-hop tracks and manages to outshine the artists who made the beats famous – without mentioning sex or illegal substances – his skill is undeniable. Washington Post (devamı: Patheos)

Lupe'nin son albüm, "Food & Liquor 2: The Great American Rap Album, pt. 1" öncesinde yayınlanan single'lara göre daha hafif kalmış diyesim geliyor. Neyse geçelim onu şimdi. Asıl mevzu başka.

Rap Genius sitesi güzel kaynak. Açıklamalar bakımından sağlam yer. Özellikle metaforun dibine vurulan parçalar için... Şansa buna denk geldim. Lupe, Lamborghini Angels'ı kendi ağzından açıklamış kısaca. Video yapmışlar bir de.
 


 Food & Liquor'ın üzerinden 6 sene geçmiş. Daydreamin' falan iyidi. O sıralar Jay Z tuttu elinden. Buradan masonluk geyiklerine girmeyeceğim ama Atlantic Records'un bir ucu Ahmet Ertegün. Bakıyorsun klasik Illuminati geyiklerine uyan pozları da var o zamanlardan. Kanye'nin "Jesus Walks"a yapılan "Muhammad Walks" falan. (Götüne güvenen dinlesin. Şarkı biraz ürkütebilir. Cenabetken de tıklamayın olm. Eheh)

Nereden nereye. Bağlamaya kalksan, buradan Chicago'ya kadar uzar yazı. Merak eden baksın, dinlesin, araştırsın adamı. "Şarkıcı"dan ziyade "Söz Yazarı" bu adamın hakkı bu topraklarda da verilsin (peheyy).

Evet, tek derdim de bu. Bir alıntı ile bitireyim yazıyı. Bu arada Teğmen Lap bir "hoşgeldin"i layık görmedi ama ben "Hoşbulduk" diyip blogcu klişelerinin ta ağzının orta yerine sıçayım.
 "My fight against terrorism, to me, the biggest terrorist is Obama in the United States of America. I'm trying to fight the terrorism that's actually causing the other forms of terrorism. You know, the root cause of terrorism is the stuff the U.S. government allows to happen. The foreign policies that we have in place in different countries that inspire people to become terrorists."(NBC Chicago)

bkz: Words I Never Said


ps: Başlıktaki isim, Lupe'nin gerçek adı.

Çıktı




Birkaç yıl arayla (aşağıdaki 08-09'dan) çok benzer iki tasarımı kullanmak... Ne icraatlerini gördüğümüz Umbro'ya yakışmıyor sanki.



Retro 232


Nerden Nereye 94

Bak bu çok ilginç. Arada 20 yıl filan var.





Dirsek



Geçen şu ESPN'in malum liste hakkında konuşurken, merak edip son sıraya bakmıştım ve Eddy Curry'nin 500. olduğunu görmüştüm, ardından da "ahuahuha" benzeri tepkiler vermiştim. Belki kasıtlı yapmış da olabilir yavşaklar. Aradan en fazla bir hafta geçti ve... Aklımdan "Fati'hoca adam eder abi..." tarzı cümleler geçmiyor değil. Bizde kendine gelir bakarsınız. Tabii bazı yarrak kafalar başladı şimdiden.

Önemli ekleme: Postu atarken "ofiste" lafladığımız güzide yazarımız Anıl, konu hakkında "Duncan'ın eCURRYsi" şeklinde bir espri yaptı.

Badem


"Things change.
Almost everyday.
Almost everyway."

2006 Mayıs'ına gidelim. Lisede hazırlık dönemini geride bırakıp ikinci seneme başlamışım. Mayıs'tan bahsediyorduk, ikinci senem bitmek üzere. Fenerbahçe şampiyonluğu Denizli'de ezeli rakibi Galatasaray'a kaptırmış. Çok, çok, çok sıcak bir mayıs günü. Okuldan çıkmak üzereyim. Kantinden cips falan alıp çıkacağım. Kantinci abimizle bayağı samimiyiz. Çok fanatik Fenerli. Adını hatırlayamadım kusura bakmasın ama lisede çoğu arkadaşımdan çok samimiyetimiz vardı kendisiyle. "Aziz Yıldırım istifa etti" dedi. Aman Allah'ım. Aziz Yıldırım. İstifa. O zaman nasıl seviyorum belli değil. Belki Fenerbahçe'den çok. Aziz Yıldırım istifa etti. O küçük bedenim, 16 yaşındaki ben. Bayıldım bayılacağım. Ne cips kaldı, ne okuldan eve gidecek olmanın verdiği mutluluk. Ağlayarak bindim otobüse. Gözyaşlarına engel olamıyorum ama asıl içime atmışım üzüntüyü. Takip eden birkaç günü hatırlamıyorum bile. Belki kaçan şampiyonluktan daha çok üzülmüşümdür, bilemiyorum.

2012 Ekim. 1 Ekim 2012. Yataktan kalktığım gibi laptop'u açıp twitter'ın başına geçiyorum. Herkes Alex'in süresiz kadro dışı kalmasından bahsediyor. İçimden büyük bir küfür, birkaç tweet. Okula yetişmem gerek. Üniversite son senem. Artık gerçek bir hayatım var. Duşu alıp okula gidiyorum. Arkadaşlarla konuşuyoruz falan. Galatasaraylı olanlar klasik "ne olacak sizin haliniz" muhabbetinde. Gülüşerek falan tartışıyoruz konuları ama böyle dediğime bakmayın, en fazla 5 dakika. Futbol, hayatımızın gündeminden çıkalı çok olmuş. Ders bitiyor, otobüse atlıyorum, twitter'ı açıyorum. Gördüklerime inanamıyorum. Alex'in tweet'i. "Kontratimi sonlandirdim. Hayatimin en uzucu imzasi oldu. Fenerbahce bir oyuncu kaybetti ama bir taraftar kazandi. Hersey icin tesekkurler." Kalp atışlarım hızlanıyor. Tweet yağmuru var. Herkes bir şeylerden bahsediyor. Hepimiz suçlu arıyoruz. Öylesine haksızca ve hak etmediği bir muamele görmüş ki Alex, gitmesine üzülemiyoruz rahat rahat. Bir iki küfür daha, sinir boşaltma seansları. Eve gelip bir iki tweet. Bu yazı. Akşama QPR-West Ham var Lig Tv 3'te. Sonra da Ümit Özat ile ROK kapışacak. Aziz Yıldırım'ın da amına koyayım. Alex'i hayatımdan çok seviyorum.

Kaiser Chiefs'in son albüm şarkılarından Things Change. Çok basit cümleler; "Düşünceler değişir, hemen hemen her gün, hemen hemen her şekilde." Aziz Yıldırım'dan nefret ediyorum, Alex'i hayatımdan çok seviyorum. 6 sene önce, şimdi sevmediğim adamın gidişinde neredeyse yaşamak istemiyordum, 6 sene sonra hayatımıza devam etmeyi öğrendik. Her geçen gün bir şeyler değişiyor ama her geçen gün içimizden bir parça ölmeye devam ediyor ve biz bunu normal karşılayacak kadar hissizleşiyoruz. Hissizleşmek. Alex'i hayatımdan çok seviyorum.

Kahkül



Ş. Ligi ve Avrupa Ligi galiplerinin yeni "patch"leri bunlar. Öncekiler için şuradan ve şuradan





Retro 231


Zodiac


Dün maçı izleyemedim ama göz ucuyla etraftaki yerlerin televizyonlarına bakarken Fenerbahçe'nin formasındaki abukluk dikkatimi çekti. Zaten nasıl çekmesin...

Fenerbahçe sezon başı formalarını tanıttığı zaman ligde giyecekleri çubuklu formalarının arkası da çubukluydu. TFF'nin sezon başı forma kurallarında, aynı UEFA gibi, formaların arkasında numaralar ve isimlerin olduğu bölge düz olmak zorunda yazıyordu. Fenerbahçe ise bu kurala uymayan formalar tanıttı ve ligde de kullandılar bir kaç maçta. Tabi UEFA lig gibi değil, onlar olmaz dediyse kullanamazsınız. Bu sebeple Fenerbahçe Avrupa maçları için arkası sarı çubuklu formalar da yaptı ekstradan.


Dün ise ligde oynadıkları maça daha önce giydiklerinin aksine arkası düz formalar ile çıktılar. Ancak UEFA maçlarında giydikleri sarı sırtlı değil, lacivert sırtlı formalar kullandılar bu sefer.

Ben böyle şeyleri çok merak ederim. Gelen bir uyarıdan sonra apar topar mı yaptılar da dikkat etmediler ? E madem zaten hazır UEFA formalarınız var arkası düz, neden bir de böyle bir forma yapma gereği duydunuz ? Biri çıkıp bu tip detayları anlatsa ne güzel olur Günt.


Kurala gelecek olursak. UEFA'nın Avrupa maçları için uyguladığı kuralın ligde de benimsenmesi tamamen saçmalık. Takımların gerçek formalarını bozmaya yönelik, saçma sapan bir uygulama. Ne olacak ligde Fenerbahçe arkası çubuklu, Galatasaray arkası parçalı giyse ? Sürekli olarak konan-yenilenen bu kurallar formaların özlerinden uzaklaşmasına neden oluyor. Ben anlamsız buluyorum. Hadi Avrupa'da neyse de, "annemizin liginde" bu tip kurallara hiç bir zaman sıcak bakmayacağım.

Fotoğrafları, bizim Galatasaray Formaları Forumundan materyal'in paylaşımından aşırdık.

Jabba





Kese



Los Angeles Lakers ve "pelerin" arasındaki ilişki araştırılsın. Büyük oyunlar dönüyor.

Flavored


Bu çok kıllandırıcı mesela. Bu kadar benzerlik olmasa keşke. 



Retro 230


Jenerik 8




Crown


Real Madrid Şampiyonlar Ligi'ne özel yeşil bir 3. forma yaptı biliyorsunuz. Bir de aynı renk ŞL'ye özel antrenman ekipmanı yapmışlar. Tema ve bütünlük açısından güzel hamle. Bizim bu seneki Avrupa rengimiz yeşil diyorlar. Bu tip büyük takımların Şampiyonlar Ligi'ne özel ürünleri oluyor. Chelsea falan da giyiyor biliyorsunuz. Şampiyonlar Ligi haftasındaki antrenmanlarda ve maç gününde bu ekipmanlar ile antrenman yapıp, ısınıyorlar. Hoş bir uygulama.

Burada dikkat çeken Real Madrid'in logosu. Bu konuda çok katılar. Genelde İngilizler'de gördüğümüz ve yavaş yavaş bütün dünyaya yayılan formaya uygun tek renk logo olayında biraz katı bir takım Real Madrid. Formalarında bu tip işlere girmiyor. Orijinal logosunu kullanıyor. Ancak bilinenin aksine diğer ekipmanlarda bu kadar katı değil. Bu tip yan ürünlerde, Şampiyonlar Ligi ürünlerinde logosunu fotoğrafta gördüğünüz gibi kullanıyor. Genelde lacivert çerçeveli olduğu için pek göze batmazlardı, ancak bu sefer daha belirgin kullanmışlar.


O kadar katı olmadıklarını hatırlatalım ve yakında formalarında da görürüz diyelim. Bu tepedeki beyaz da başka bir örnek.