Onlar
Blog İnsanları
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Yirmi Beş Sözcük5 yıl önce
-
-
-
-
-
NBA'de Poster Gecesi7 yıl önce
-
-
-
-
-
.9 yıl önce
-
-
-
-
-
-
sene sanki ispanya 8210 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Doctors Northern Virginia11 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
TAŞINDIK12 yıl önce
-
Mutluluk Oyunu12 yıl önce
-
Keane vs Vieira12 yıl önce
-
Babylon Dergisi Röportajı12 yıl önce
-
-
OKUYABİLSEYDİK FARKINDA OLACAKTIK.12 yıl önce
-
Kynodontas12 yıl önce
-
-
-
-
-
Wellness Weekend is great as a gift13 yıl önce
-
-
Making music in the winter13 yıl önce
-
GROUND ZERO13 yıl önce
-
-
-
-
-
-
ONCA ET14 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Rejected14 yıl önce
-
-
-
-
-
Şirazesi Bozuklar14 yıl önce
-
-
-
Dolduuuu :D15 yıl önce
-
-
-
Taşınıyoruz!15 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
Seninki kaç santim? - Greenpeace15 yıl önce
-
-
-
NTV TARİH / EKİM 201015 yıl önce
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
-
Etiketler
- futbol (2111)
- nba (1023)
- basketbol (925)
- forma (749)
- retro (358)
- galatasaray (346)
- nerden nereye (314)
- çıkartma (228)
- barcelona (204)
- kitap (180)
- falan filan (154)
- imaj (129)
- medya (107)
- hayat (99)
- müzik (99)
- san antonio spurs (77)
- fenerbahçe (67)
- güzel formalar (63)
- real madrid (56)
- çeviri (55)
- video (51)
- Beşiktaş (45)
- dünya kupası (45)
- blog (41)
- güzel ikili (38)
- notlar (36)
- transfer (36)
- siyaset (35)
- jenerik (33)
- los angeles lakers (33)
- playoffs (31)
- rap (31)
- sözlü tarih (31)
- euro 2012 (28)
- maskot (25)
- tv (22)
- tbl (21)
- tarih (20)
- dime (18)
- euroleague (18)
- internet (18)
- ncaa (18)
- dergi (17)
- diğer (17)
- güzel (17)
- Kobe (15)
- din (15)
- formula 1 (14)
- tribün (13)
- dizi (12)
- draft (12)
- euro 2008 (12)
- iğrenç formalar (12)
- premier league (12)
- sinema (12)
- kayıp formalar (11)
- baykerahet (10)
- hakan günday (10)
- trabzon (10)
- wnba (10)
- all star (9)
- nfl (9)
- şampiyonlar ligi (9)
- edebiyat (8)
- euro 2016 (8)
- taraftar (7)
- the book of basketball (7)
- bisiklet (6)
- eurobasket 2011 (6)
- kıyamet alametleri (6)
- olimpiyatlar (6)
- tdf (6)
- atletizm (5)
- kitap için (5)
- mizah (5)
- nostalji (5)
- timmy (5)
- lig (4)
- miami heat (4)
- voleybol (4)
- Arda Turan (3)
- Tsubasa (3)
- aforizma (3)
- atar (3)
- direniş (3)
- fantazi lig (3)
- hakem (3)
- obstage (3)
- oyun (3)
- röportaj (3)
- caps (2)
- deron williams (2)
- gezi (2)
- kültür (2)
- lebron (2)
- stat (2)
- tenis (2)
- 2014 (1)
- Rook (1)
- Rookie (1)
- ali sami yen (1)
- and1 (1)
- boks (1)
- brooklyn (1)
- dallas (1)
- doping (1)
- fiba 2010 (1)
- filenin sultanları (1)
- giyim (1)
- gurme (1)
- hip-hop (1)
- howard (1)
- ismet özel (1)
- kadın voleybol (1)
- kurgu (1)
- kırmızı (1)
- mark cuban (1)
- mhk (1)
- mlb (1)
- otomobil (1)
- shaq (1)
- son (1)
- tff (1)
- ultrAslan (1)
- west ham (1)
- world grand prix (1)
- İngiltere (1)
Nerden Nereye 122
Gönderen
L
on 26 Temmuz 2013 Cuma
Etiketler:
fenerbahçe,
futbol,
galatasaray,
nerden nereye
/
Comments: (2)
Creed
Bir kere bu çok ilginç. Umarım sezon içinde de görürüz. Fakat... Buna rast geldikten sonra bakınırken, şu haberi gördüm. Formalar belirlenmiş "gibi". Geçen sezonki hataya da düşmüşler sağolsunlar. Bizim mallarla aynı... da bu ne ayak acaba.
Yarım gün sonrası editi: İlk olarak yorum atan arkadaşlara teşekkürler. Şu geçen sezon karşılaştıkları St Johnstone'la kardeş takım olmalarıyla alakalı bir meseleymiş. Onlar geçen sezon evey formayı kırmızı-siyah seçince, Eskişehir de böyle bir karşılık vermiş. Ligde de giyseler bari lan. Üstat da bahsetmiş blogunda zaten, kaçırmışız. Affetsin.
Performans Geliştiricileri Sorgulama Cesareti
Birazdan okuyacağınız yazı, yaklaşık beş ay önce yazılmıştır. Aklınıza gelebilecek ilk soru neden bu kadar eskimiş gibi bir yazıyı çevirip buraya koyduğumuz olabilir... Maalesef, yazı pek eskimiş sayılmaz. Okumaya devam etmeniz halinde hakkında daha da etraflıca fikir sahibi olacağınız medyanın, izleyicinin ve sporcuların yakalanmış ya da yakalanmamış dopinge karşı gösterdiği tavırda, yaşanan önemli olaylara ve skandallara rağmen, belirgin bir değişiklik olduğu söylenemez. Doping skandalları, bisikletten futbola, atletizmden beysbola pek çok spor için zikredilmeye ve yaşanmaya başlamışken Bill Simmons'ın konu hakkındaki fikirlerinin ve Amerika'ya özgü sporlarda yaşanan olayların öne çıkarılması adına çevirinin konu hakkında yararlı olacağını düşündük. Keyifli okumalar!
Kendimle uzun süre önce bir
anlaşma yapmıştım: Köşemde yazdıklarım, arkadaşlarımla tartıştığım şeylere yer
verecekti. Geçen hafta, bunun artık pek böyle olmadığını fark ettim. Kişisel sohbetlerimle Grantland ya da ESPN için yazdığım şeyler arasında bir ayrım
oluşmuştu. Temelde iki farklı kimliğe bölünmüştüm: Sporsever Ben ve ESPN Ben.
Sporsever Ben, dürüsttü ve içinde
bulunduğu durumdan bıkmıştı. Herkese şüpheyle bakıyordu. Sporsever Ben,
"sence doping yapıyor mudur," sorusu etrafında şekillenen
tartışmalara giriyor, bu soruyla ilgili e-posta zincirleri içinde kalıyordu.
Sporsever Ben, sporcuların yüz ve çene yapılarını Google'lıyor, vücut
ölçülerini araştırıyor, sonra bulduğu öncesi/sonrası konulu fotoğrafları
"ŞUNA BAKSANA" başlığı atarak arkadaşlarına gönderiyordu. Sporsever Ben,
"içgüdüsel pislik detektörüne" güvenmeyi öğrenmişti. Bu sayede, insanüstü
ya da sıra dışı gözüken her türlü başarıyı sorguluyordu. Sporsever Ben, böyle
hissetmekten nefret ediyordu ama böyle hissediyordu ve bunun başka bir yolu
yoktu.
ESPN Ben, kafasını kuma gömüp bu
konuda hiçbir şey söylemiyordu.
ESPN Ben, kendisinin de
inanmadığı hikâyelerin peşine düşüyordu.
ESPN Ben'in birazdan okuyacağınız
iki e-postayı yayınlayacak cesareti yoktu. İkisi de posta kutumu kontrol ettiğim
son dört seferde de gözüme çarpmıştı. Her seferinde, e-postaları (ve onlara
verdiğim cevapları) köşeme koymaktan son dakikada vazgeçmiştim.
1 numaralı e-posta (Concord, North Carolina'lı David B.'den): Neden
hiç kimse Ray Lewis'in triseps kasındaki sakatlıktan mucizevi bir şekilde
iyileşmesini sorgulamıyor? 37 yaşında olmasına rağmen, en az 6 ayda dönülen bir
sakatlığı 10 haftada atlatmakla kalmadı, iyileştiğinden beri sakatlık
öncesinden daha iyi oynuyor. Spor 'gazetecileri' (daha yeni beysbol Hall of
Fame oylaması meselesi olmuşken ve Lance steroid kullandığını açıklamışken) hatalarından
ders çıkarmayı hâlâ öğrenemedi mi? Yoksa sporun kendisi gerçeğin kendisinden
daha mı önemli?
2 numaralı e-posta (Forth Worth, Texas'lı Ben Miller'dan): Super
Bowl devre arası şovunda, Beyonce yerine orta sahada, doping numunesi kabına işeyen
Adrian Peterson olması gerekmiyor mu? Daha şimdi insanüstü beysbol
yıldızlarının çok eski rekorları paramparça ederken, hepimizi aptal yerine
koyduğunu yeni fark ettiğini söyledin. Peterson, spor içindeki fiziksel olarak
en zorlayıcı pozisyonlardan birinde oynamasına karşın, ön ve orta bağları
parçalandıktan 12 ay sonra, 28 yıllık bir rekoru kırmanın eşiğinden döndü.
Adamın inanılmaz çalışma ahlakına saygı ve sevgi duyuyorum ama McGwire'ın
rekorunu bir düşün. Şimdi, bir de onun göğüs kaslarından biri 12 ay önce
parçalanmış bir oyuncu tarafından tekrar edildiğini düşün. Bu şekilde bile
olmuş olsa gerçek dışı olduğunu düşünürdük. Belki de soğuk bir duş almalı ve
bu konuda köşende bahsetmelisin.
Bu ufak hikayenin "çirkini," Ray Lewis.
Sporsever Ben, Kasım ve Aralık
aylarının çoğunu Lewis/Peterson meselelerini arkadaşlarıyla ve meslektaşlarıyla
tartışarak geçirdi. Doğal olarak, bu e-postaları yayınlamak istiyordu. ESPN
Ben, bunları reddetti. Net bir kanıt olmadan bu konuda spekülasyon yapmanın
adil olmayacağını düşünüyordu. Sürekli devam eden doping spekülasyonları, bilet veya çakma forma almak kadar sporseverlerin hayatının büyük bir parçası haline gelmiş olsa
bile… İşte, bahsettiğim ayrım burada başlıyordu.
Miami New Times ve Sports
Illustrated'ın, Amerikan futbolu ve beysbolundaki
doping düzeni hakkında yaptıkları bomba haberlerden ve Anti Doping Ajansı'nın
yasaklı maddeler listesine aldığı geyik boynuzu spreyiyle ilgili şakalar yapılmadan
önce bile, Ray Lewis'in parçalanmış trisepsinin ilahi bir mucizeyle
iyileşmediğine emindim. Ama bunun hakkında hiç yazmadım. İmalarda bulundum,
etrafında dolaştım, şakalar yaptım, ama hiç açık bir şekilde yazmadım. Peterson'la ilgili esprilerden uzak durmamın
ise bir sebebi vardı: Efsanevi geri dönüşünü (ve tarihe geçen harika sezonunu)
akla yatkın buluyordum. Peterson, doğası gereği biraz ilginç biriydi ve Dr. James Andrews'un
söylediklerine bakılırsa, altı NFL sezonu geçirmiş bileğinin iç kısmı iyileşme
sürecinde yeni doğmuş bir bebeğinki kadar sağlam hale gelmişti. Peterson'ın
eski formunu kazanması, Peyton Manning'in dört boyun ameliyatından sonra, 36
yaşında eski günlerine dönmesi kadar "aydınlatıcıydı" aslında.
Ama yine de, Adrian Peterson'ı seviyordum. Futbol topunu taşıması,
benim için geçen yılki en heyecan verici şey sayılırdı. Kahramanın sakatlanıp
bütün tahminleri boşa çıkartarak eskisinden daha iyi (ve beklenenden daha
çabuk) döndüğü spor filmi temalı hayal dünyamda yaşamayı seviyordum. Birisinin oynadığı pozisyondaki diğer herkesten belirgin
biçimde daha iyi olabileceği düşüncesine inanmak istiyordum. Bir gün,
torunlarıma "evet, ben Adrian Peterson oynarken oradaydım" diyebileceğim
düşüncesi hoşuma gidiyordu.
Bunun yerine, bir gün Peterson'ın
etkileyici sezonuna bakıp "Tanrım, nasıl FARK EDEMEDİK? Ne kadar
aptalmışız böyle" diyecek miyim? Bence, demeyeceğim.
Ama bundan da emin değilim. Ve asıl sorun bu. Artık şüphe altında olmayan bir zafer yok. En azından sporda yok.
Çok fazla insan bundan çıkar sağladı. Geriye hiçbir zafer kalmadı.
*
Birkaç hafta önce, Beysbol Hall of Fame oylama süreci geride
kaldı ve bu seçkin kulübe yeni bir isim eklemeyi başaramadık. Seçebileceğimiz
bir kişi bile bulamadık. Hatırlatayım, tarihin en iyi dış saha oyuncularından
biri, tarihin en iyi baş atıcılardan biri,
tarihin en görkemli vurucularından ikisi, tarihin en iyi ofansif birinci kale oyuncularından
biri, tarihin gelmiş geçmiş en iyi ofansif tutucusu, 500 sayı vuruşu yapmış
büyük oyunculardan biri ve kaleye tarihteki 17 oyuncu hariç herkesten daha çok
ulaşmış bir oyuncu seçilebilir durumdaydı. Hiçbiri, Hall of Fame'in evi
Cooperstown'a gidemedi. Bunlardan beş oyuncuya, geçmişte yaptıklarının bedelini ödetiyorduk – bizi aldatmışlardı,
hayal kırıklığına uğratmışlardı, acı çektirmişlerdi. İkisi, dolaylı kanıt
sebebiyle elenmişti – doping yaptıklarından neredeyse emindik, ve kendilerini
inandırıcı bir şekilde savunamadıklarından dışarıda kalmışlardı. Kalan son adam
da diğer yedisine olan öfkemizden ve birkaç düzine kendini beğenmiş beysbol
yazarı, artık var olmayan bir hayal dünyasını inatla korumaya çalıştığından seçilememişti.
Yankees'in kahramanıyken dopingli çıkan Alex Rodriguez
Gerçekten de, o kendini
beğenmişleri yönlendiren şey, beysbolda yaşanan steroid patlaması sırasında yapmadıklarımızdan doğan suçluluk
duygusunun kalıntılarıydı. Oyuncuların şişmiş kafalarını ve kırışan bisepslerini
görmezden gelmiştik. Sayı yapmalarındaki açıklanamaz(!) artış bile bizi
uyandıramamıştı ya da 37 yaşındaki bir vurucunun birden bire 50'den fazla sayı
atışı yapmaya başlaması bile kafamızı karıştırmamıştı. Görmemek için başka
tarafa bakmakla kalmadık, kafamıza koca çuvallar geçirip göz kapaklarımızı koli
bandıyla çevirdik. Ve biz, hiç ileri adım atmadığımızdan, bu açıkgöz sik
kafalılar beysbolu kirletti ve en kutsal özelliklerinden birini mahvetti:
Beysbol sekiz nesil oyuncunun istatistikler ve rekorlarla birbirine bağlandığı
tek spordu. Buyurun, bakın.
Bu liste, artık öldü. Hiçbir
anlamı yok. McGwire'ın nesli, sayıları basit bir oyun içeriğinde
anlamlandırmayı sonsuza kadar imkânsız hale getirdi. Ve yol açtıkları zarar
bundan ibaret de değil. Geçtiğimiz Noel arifesinde, oğlum ve kızım Noel Baba
kurabiyeleri yaptılar, ona bir mektup yazdılar, ren geyikleri için dışarıya dört
tane havuç bile bıraktılar. Onları yatırırken şöyle düşünüyordum: Keşke hep böyle kalabilseler. "Böyle"
ile kastettiğim şuydu: Keşke bazı
şeylerin gerçek olmadığına dair bariz kanıtlar varken, gerçek olduklarına körce
inanabilseler. Her nedense, bu düşünce aklıma Lance Armstrong'u getirdi.
Hiç fark var mıydı ki? Çocuklarımızın Noel Baba'sı vardı, bizim Lance'imiz,
Barry'miz, A-Rod'umuz ve diğerleri vardı.
*
Lance, birkaç hafta önce Oprah'nın şovunda "En Kendini Beğenmiş ve Pişmanlık Duymayan Puşt" dalında Yılın Sporcusu ödülünü kazanırken, herkes onu parçalara ayırmakla meşguldü. Çünkü böylesine alışmıştık. "Aksi kanıtlanana kadar masumdur" ezberine programlı zihinlerimiz, canımız yanana kadar çalışıyordu. Peki, canımız yanınca? İşte o zaman, sadece o zaman, fikrimiz değişiyordu. Nixon, Watergate hakkında yalan söyledi, asla affetmedik. Clinton, Lewinsky hakkında yalan söyledi, yıllar boyu affetmedik. Sayısız beysbol yıldızı doping yapmalarıyla ilgili yalan söyledi, Hall of Fame'e girmelerini engelledik. Lance, mümkün olan her şey hakkında yalan söyledi, onu iyilikten başka bir şey bilmeyen bir kahramandan devrik bir firavuna dönüştürdük. Biz, yüzümüze karşı yalan söyleyen insanlardan nefret ediyoruz.
"Puşt." Ehm... Simmons'ın deyimiyle.
Peki ya, kafanı indirip doping
yapmaya devam edersen? Bu birazcık daha karmaşık. Bu açıdan biz de
kabahatliyiz. Müthiş maçlar ve müthiş anlar gelmeye devam ettiği sürece
görmezden gelmeye yatkınlığımız var. Ve durum sadece performans yükselticilerle
ilgili değil.
Kolej takımı koçlarının,
oyuncuların eğitimi umurlarındaymış gibi konuşup sonra "olmuş"
oyuncularla şampiyonluk kovalamasını görmezden geliyoruz. "Çocuklarla
aralarındaki bağ" hakkında atıp tuttuktan sonra biraz daha para için o
"çocukları" sepetlemelerini görmezden geliyoruz.
NCAA'in tıpkı yönettiği koçlar
gibi yalancı ve kirli olduğuna dair inandırıcı delilleri görmezden geliyoruz.
FIFA'nın Dünya Kupası ev
sahipliği için rüşvet kabul ettiği gerçeğini veya NFL'in sarsıcı bir tazminat davası ufukta
gözükmeden, oyuncuların güvenliğiyle gerçekten
ilgilenmediğini görmezden geliyoruz.
Steroidlerin müthiş yardımı
olmasa büyük olasılıkla play-off'a giremeyecek beysbol takımlarının World
Series'i kazanmasını görmezden geliyoruz.
NFL oyuncularının dört maçlık doping
cezalarından yırtması için her türlü bahaneyi üretmekte özgür olmasını ya da
David Stern'ün, performans artırıcı ilaçların NBA oyuncularına nasıl bir
yardımı olacağını anlayamadığını söyleyen açıklamasını görmezden geliyoruz
(tabi canım, ne yardımı olacak ki?).
NBA'in kendine özgü Noel Baba
serisini sürdürmesini görmezden geliyoruz: Dünyanın en iyi atletlerinin en
yüksek seviyede rekabetine sahne olan atlamalı zıplamalı sporlar içerisinde,
bir tek NBA, tek bir yıldızını bile performans yükseltici ilaçlar almaktan
cezalandırmadı. Tabi canım, çünkü yüzlerce rekabet manyağı, dev egolu yıldızın
yüz milyonlarca dolarlık pastadan pay almak için cirit attığı bu ligde,
hiçbirinin kazanmak için hile yapmış olması mümkün değildi.
Doktorlar, "eğer düzenli
sürelerde kan örnekleri alırsak sahtekârları yakalamamız 100 kat daha kolay
olur," dese de MLB, NFL, NBA ve NHL oyuncu birliklerinin saygın
sporlarında kan testi uygulanmasına izin vermemesini görmezden geliyoruz.
Yakın zamanlardaki en sevdiğim
"görmezden gelme" örneği ise şu: Juan Manuel Marquez, Manny
Pacquiao'yu üç maçta dövüştükleri 36 round'un ardından bir kere bile yere
serememişti. Son dövüşlerinden önce, 39
yaşındaki Marquez, adı kötüye çıkmış bir güç ve kondisyon koçu olan Angel
Heredia'yla işbirliği yaptı (isminin yanına "PED" (performans
yükselticiler) yazıp Google'layın, çok eğlenceli bir 10 dakika olacak). Marquez, Vegas'a öyle formda geldi ki
sıkletinin ağırlık sınırının iki kilo altında
kaldı. Maçın başında attığı acımasız bir yumrukla Pacquaiıo'yu yere serdikten
sonra, birkaç round ardından aniden yaptığı atakla görülmüş en müthiş galibiyet
yumruklarından birini atarak rakibinin işini bitirdi. Biz ne yaptık? Bu dövüşü
yuttuk, oturma odalarımızda toplandık. Şaşkınlıktan çığlıklar ve tweet'ler
attık, birbirimize mevzunun YouTube kliplerini gönderdik. Marquez maç
sonrasında yapılan doping testini geçtiğinde –ki, beyni dumanlanmaktan jöleye
dönmüş bir Keith Richards bile o testi geçebilirdi- herkes olanı biteni
unutmuştu.
Şuna emin olabilirsiniz:
Tanıdığım her boks izleyicisi, Marquez'in şansını artırmak için performansını geliştirdiğinden emin. Ama
sorun şu: kendi aramızda konuştuklarımızla herkesin içinde konuştuklarımız
arasında hiçbir ortak nokta yok ve bu sadece sporla değil, her şeyle ilgili bir
durum. Eğer bir halk figürü olarak kırıcı bir şey söylerseniz, size özür
diletene kadar emdiğiniz sütü burnunuzdan getiririz. Yok, Youtube'da,
Reddit'de, herhangi bir forumda isimsizliğin koruması altında konuşuyorsanız hiçbir
sorun olmaz. Neyiz biz? Neredeyiz? Bu sorulara bir cevabımız var mı? Chuck Klosterman'ın bu hafta Royce White
hakkında Grantland'e yazdığı harika yazıda, sosyal medyayla ilgili etkileyici
bir tespit bulunuyor:
Sosyal
medyadaki insanların sadece bilgisayar başındaki birileri olduğunu düşünmek
istiyoruz ama bu, yan komşumuz olabilecekleri gerçeğini değiştirmiyor.
Bilgisayar ekranı karşısındaki bu insanlar okullardalar, hastanelerdeler,
Washington'da çalışıyorlar. Bunlar gerçek insanlar. Rahatsız edici bir şeyler
olduğunu itiraf etmemiz için daha kaç tane olay yaşanması gerekiyor? Bence bir tek kişinin bile "Siktir git,
kendini öldür" diye tweet atması rahatsız edici. Peki bu tip tweet'in binlercesi, yüz binlercesi geliyorsa? Ben ciddi ruhsal bozuklukları olan ve bu
konuda yardım almayan birçok insan olduğunu düşünüyorum. Çünkü Twitter
sayfalarına giriyorum ve görüyorum ki o mesajlar sadece bana gönderilmiyor. Pek
çok insana benzer şeyler yazıyorlar.
Ve buradan itibaren işler biraz
karışıyor. Bir blog'unuz, köşeniz, podcast'iniz, radyo programınız ya da
devamlı bir televizyon programınız varsa çoğunluğun iyiliğini dikkate almanız
gerekiyor. İnsanların son zamanlarda ESPN'den şikâyet etme sebeplerinden bir
kısmı abartılı ve maksatlı, bir kısmı bazı açılardan haklı, bir kısmıysa
reddedilemeyecek biçimde haklı. Kanalın çalışanı Rob Parker'ın siyahi oyuncu
Robert Griffin III hakkında Afro-Amerikan toplumunun bir bölümünü temsil
ettiğini iddia ederek yaptığı yorumlar buna güzel bir örnek (Parker, Griffin'in
siyah olmasına rağmen siyahi toplumun bir parçası olmadığını iddia etmiş ve onu
bir "sahte kardeş" olarak nitelemişti). Yorumcu, düşüncelerini isabetli ya da
duyarlı bir biçimde ifade edemediğinden, hak ettiği tepkiyi çok çabuk bir
biçimde aldı. Önce programı First Take yayından
alındı. Daha sonra işinden olması kimseyi şaşırtmadı. Peki ya aynı programda
şöyle bir sohbet gerçekleşseydi?
Konuşan Kafa No. 1: "Son
yirmi yılda o kadar çok sporcu bizi hayal kırıklığına uğrattı ki şu an
Peterson'ın veya Lewis'in geri dönüşlerine bakıp kuralları deşip deşmediklerini
merak etmemem mümkün değil."
Konuşan Kafa No. 2: "Yani,
senin için doping testini geçmiş sayılmazlar?"
Konuşan Kafa No. 1: "Aynen
öyle. Atletlerin kullandığı performans geliştiricilerin belli olup olmaması,
bir sporu takip etmenin doğal bir parçası oldu. Ve artık bu programda da
konuşulması normal karşılanmalı."
Konuşan Kafa No. 2 [aniden
ürker]: "Ne demek istiyorsun?"
Konuşan Kafa No. 1: "Diyorum
ki, nasıl bir oyuncunun takas edilmesi gerekip gerekmediği, iyi oynayıp
oynamadığı gibi şeyleri tartışabiliyorsak, doping yapıp yapmadıklarını da
tartışmalıyız. Daha demin yeşil odada Lewis'in doping yapıp yapmadığını
tartışıyorduk, unuttun mu?"
Konuşan Kafa No. 2 [sıçmış
durumdadır]: "O sırada kayıt dışındaydık ama…"
Konuşan Kafa No. 1: "Boş ver
kaydı kuydu. Bunu konuşmamız gerekiyor. Peterson gibi bir sporcu hakkında bu
konuyu konuşmamız doğru mu? Bence doğru. Bence, o bir profesyonel atlet olarak,
düzinelerce meslektaşının doping yapıp ya yakalandığı ya da yakalanmadığı bir
dünyada yaşıyor, doping testlerinin dikkatsizce yapıldığı bir spor yapıyor. BU DURUM ARTIK SPORUN BİR PARÇASI HALİNE
GELDİ! Öyle değilmiş gibi davranıyoruz ama öyle. Kimden saklanıyoruz? Kimi
koruyoruz? Peterson'ın doping yapıp yapmadığını ya da Dickerson'ın rekorunu
kırıp kıramayacağını merak etmenin farkı nedir ki? İki durumda da bir şekilde
spekülasyon yapmıyor muyuz? Evet, yapıyoruz! Bu programın amacı bu! OLAYLAR
HAKKINDA SPEKÜLASYON YAPMAK!!!!
Böyle bir sohbetin televizyonda
yayınlandığında şahitlik etseniz nasıl hissederdiniz?
İlk düşünceniz, "işte televizyon diye ben buna derim" olurdu.
İkinci düşünceniz, "bu arkadaş kovulacak, hem de hemen" olurdu.
Üçüncü düşünceniz, "bu YouTube'da üç gün içinde 100 milyon kere
izlenir" olurdu.
Ve yaklaşık 10 dakika sonra,
dördüncü düşünceniz, "aslında adam
bazı konularda haksız sayılmazdı" olurdu.
*
Performans geliştirici ayrımı.
Bu ifade hakkında bir kez daha
düşünün. Artık spor takip etmenin temel parçalarından biri değil mi? Neden
itiraf etmiyoruz? Eğer "kesin hile yaptı" ve "neredeyse kesin
hile yaptı" diye düşündüğünüz atletleri alt alta yazarsanız, elinizde bir spora en çok etki etmiş sporcuların listesi kalacak. Kendi içlerinde bir Hall
of Fame bile oluşturabilirsiniz. Bu yüzden verdikleri zararlar kolay geçmiyor. Bu
yüzden performans geliştirici ayrımı
ya da yukarıda bahsettiğim kopukluk gibi durumlar var. Ne zaman bir sporcu herhangi bir sakatlığı
beklenenden kısa sürede atlatsa, içten içe meraklanıyoruz. Ne zaman bir sporcu
yaşlanma sürecini doğaüstü bir biçimde yenmeyi başarsa, içten içe şüphe
ediyoruz. Ne zaman bir süper yıldız atletik olarak gerçek gözükmeyen seviyelere
çıksa, içten içe bu seviyeye gelmek için hile yapmamış olmasını diliyoruz.
Peterson hakkında gelen
e-postalara, performans geliştirici ayrımı çerçevesinde cevap vermeyi
planlamıştım, Marquez ve A-Rod gibiler Peterson'ın gerçekten inanılmaz
geri dönüşünü şüphe duymadan karşılamamızı imkânsız hale getirmişti.
"Gerçekten inanılmaz" lafı geçmişte çok fazla canımızı yaktı. Şimdi
ise bu durumdayız. Merak ediyoruz ve etmeye devam edeceğiz. Kasım ve Aralık'ta
Peterson'ın yaptıklarının "kurallara uygun" olup olmadığını sorgulayan 700'e
yakın e-posta aldım. Bazıları komikti, bazıları endişeliydi, bazıları
deliceydi. Hepsi beni düşündürdü.
Peterson'ın Oklahoma'daki kafa
fotoğraflarıyla Minnesota'dakileri karşılaştırdım mı? Evet. Bunu yaparken de
çok ezik hissettim. Bundan başka bir arkadaşıma bahsedene kadar…
"Aaa, evet, ben de
yaptım," dedi. "Herkes bunu yaptı. Bunun için bir site olmalı.
Sporcuların kafalarını öncesi/sonrası diye fotoğraflarla göstermeli. Hepsini
tek bir yerde toplamalılar.
Ben de kendimi kafa sallarken
buldum. Gerçekten bu site fikri harikaymış.
Adam haklı.
Bu beni kötü bir insan mı yapar? Mahvolmuş
durumda mıyım? Grantland ofisinde kendi aramızda sürdürdüğümüz bir şaka var: Adını
"Kaba İşeyecekler Listesi" koydum. Bu liste hakkında hiç yazmadım
çünkü ESPN Ben (bu kez akıllıca bir hareketle) Sporsever Ben'i engelledi.
Listeye girmek için çok bir şey yapmanıza gerek yok. En sevdiğim bazı sebepler
şöyle…
- En iyi formundayken anlamsız
bir bahaneyle (çok daha sıkı doping testlerinin yapıldığı) Olimpiyatlar'a
katılmazsan, listedesin.
- Bir önceki en iyi sezonundan
dört beş yıl geçip 30'larının sonuna gelmişken yeni en iyi sezonunu
geçiriyorsan, listedesin.
- Korkuluktan hallice cüssene
mucizevi bir biçimde 20 kilo kas ekleyivermiş zayıf bir arkadaşsan, listedesin.
- Çok ciddi bir sakatlığı bundan
bir yıl önce imkânsız gibi gözükebilecek bir sürede atlatmışsan, listedesin.
- Genç yaşlarında formda ve kaslı
bir vücudun varken yaşlandıkça olması gerekenden çok daha hızlı formdan
düşüyorsan, listedesin.
- Rakiplerine oranla insanüstü bir
dayanıklılık seviyesindeysen, listedesin.
Bazı durumlarda bu listede olman,
senin suçun olmayabilir bile. Aslında, bu listede olma sebebin yaşıt
meslektaşlarının yaptığı hatalar, medyanın kendini görmezden gelmeye
programlaması ya da "gerçekten inanılmaz" şeyler izlemenin bazı
bedelleri olduğunu öğrenmemiz. Bu listede olma sebebin, oyuncu birliğinin
görünüşte oyuncu haklarını korumak ama gerçekte yargılanmadan hile yapmak için
anlamsız doping kontrol kuralları koydurması. Bu listede olma sebebin, Amerikan
Başkanı'nın kendini büyük bir sporsever olarak tanıtıp sorumluluk almaması veya
oy tabanını riske etmek yerine bu sporların mahvolmasını tercih etmesi. Bu
listede olma sebebin, yaptığın sporda kan örneklerine doping testi yapılamaması,
biyolojik pasaport tutulmaması ya da adil yarışıp yarışmadığını öğrenmemizi
sağlayacak hiçbir uygulamanın söz konusu olmaması. Bu listede olma sebebin,
2013 yılına geldiğimiz halde kafamızı kumdan çıkarmamış olmamız.
*
Birazdan okuyacağınız anekdot
tamamen gerçektir.
NBA oyuncuları sezon içinde dört
kere doping testine girer. Dördüncü test, Ekim'le Haziran arasında herhangi bir
zamanda yapılır ama sonuncu test olduğu kesindir. Yani eğer 71nci maçtan önce
test yapılırsa, sezonun geri kalanında önün açıktır. NBA çevreleri içinde bu
durumun "dokunulmazlık kartı" olmasıyla ilgili yaygın bir espri de
vardır hatta: Dördüncü kaba işediğin gün, her şeyi yapmakta özgürsündür. Vücuduna
her ne istiyorsan sokabilirsin. Ot içip dumanlanmak mı istiyorsun? Yak bir
cigara. Play-off'ta dayanıklılığını artırmak için damarlarındaki kanı daha
temiziyle değiştirmek mi istiyorsun? Bas şırıngayı. Sonraki 10 hafta içinde
oynayacağın 25 sert play-off maçı için testosteron döngüsüne girmek mi
istiyorsun? Seni durduran bir sebep yok. Bu adamların ne kadar çok kazanmak
istediğini unutmayın. Avantaj sağlamak için ne yapabilirler? Ne kadarını göze
alabilirler? Ve neden onlara bu şansı veriyoruz?
Birazdan okuyacağınız anekdot
tamamen gerçektir.
Bütün sporcular yükseltilmiş
testosteron için teste sokulmaz. Bunu yapan liglerde ya da sporlarda da
doğuştan yüksek testosteron seviyesine sahip olanların hesaba katılması gerekir.
Tabii, bu eşik sandığınızdan daha yüksek tutulur çünkü biyolojik olarak aykırı
değerler temel alınır: Bazı atletler, ortalama bir insanın iki katı testosteron
seviyesinde olabilirler. Pekâlâ, diyelim ki testosteron değeri, ortalama eşiğin
üç katı çıksa bile dopingli kabul edilmeyen bir NHL oyuncususunuz. Bu da
demektir ki seviyenizi yukarı çekmesi için makul miktarda büyüme hormonu
kullanabilirsiniz, yeter ki ÇOK yukarı çıkmasın. Belki testosteron seviyenizi
üç katın hemen aşağısına çekebilirsiniz de. Sonuçta, bu da suç kabul edilmiyor!
Uzun süreli izler bırakmadan hormon seviyenizi küçük küçük artırabilen
patch'ler söz konusu. NFL oyuncusu olmayan ünlü bir sporcu, değerlerini kendi
"doğal eşiğine" yaklaştırmak için bir keresinde bunlardan birini
kullandığı sırada uyuyakalmış. Doğal olarak, değerleri olması gerekenden çok
daha yüksek çıktı ve yakalandı. Bu tip şeylerin daha sık olmaması sadece
inanılmaz.
Birazdan okuyacağınız anekdot
tamamen gerçektir.
Bertrand Berry ve Ty Warren'ın
trisepsleri parçalandığında iyileşmeleri altı ay sürdü. Arizonalı savunmacı
Levi Brown'un, Ağustos 2012'de aynı kası parçalandığında takımı Cardinals hemen
sezonu kapattığını açıkladı. Ray Lewis'in Ekim ortasında trisepsi parçalandığında
sezonun kalanında oynayamayacağını düşünüyorduk ama iki ay sonra sahalara
döndü. "İyileşmesinin" üçüncü ayı sırasında, Denver'a karşı
oynadıkları iki uzatmaya giden maçta 17 müdahale yaptı. Hava o gün -13
dereceydi. Lewis, 37 yaşındaydı.
Sonuç olarak, Lewis'in adının bu hafta ortaya
çıkan doping skandalına karışmasına kimse şaşırmadı. Super Bowl haftasını onun
hakkında konuşarak, hile yapıp yapmadığını merak ederek, yalan söylediğini
gösteren delilleri reddetmesini izleyerek, "rengeyiği spreyini"
Google'layıp sporun kendisinden başka her şeyi konuşarak heba ettik. O
anlar her zamanki gibi geçip gitti. Hiçbir şey değişmedi. "Sahte kardeşlik
sendromu" adını verdiğim; bazı spor medyası üyelerinin sorumsuzluğu,
ulusal medyaya mensup herhangi bir gazetecinin söz konusu ortamı sorgulaması
fırsatını heba etti. Böyle önemli bir konuyu ele almamız konusunda bize
güvenmiyorsunuz, güvenmemelisiniz de. Bize olan güveninizi pek çok kez boşa
çıkarttık zaten.
Sporcuların temiz kalmak ya da
kirli olmayı seçmek gibi iki seçeneği olmamalı. Oyuncu birliğinin arkasına
saklanmayı bırakmalılar ve oyuncu temsilcilerinin daha iyi doping kontrolüne karşı mücadele etmesine izin
vermemeliler. Hal böyleyken, Jalen
Rose'la beraber doğaçlama şekilde yapacağımız "Bu Yıl "Çişini Kapta Görmek
İstediklerim Takımınızda" Kimler Var?" podcast'inde isimlerinin
geçmemesi mümkün değil. Tekrarlıyorum, artık
gereken teknolojiye sahibiz. Temiz oyuncuların, kirli oyunculara karşı
rekabet etmesini engelleyebiliriz. Neden bu teknolojiyi kullanmıyoruz? Henry
Abbott'ın NBA ve performans geliştiricilerle ilgili yazısında dediği gibi, FIFA
sahtekârları yakalamanın tek başına en iyi yöntemi olan biyolojik pasaportu
2014 Dünya Kupası için uygulamaya koymuşken, NBA yönetimi oyuncularını neden
kan örnekleri üzerinde test yapmaya bile ikna edemiyor
NBA oyuncuları, kanlarınızda
bulabileceklerimizden bu kadar mı korkuyorsunuz? Böyle bir korkunuz yoksa
neden temsilcilerinizin böyle ürkek bir imaj vermesine müsaade ediyorsunuz?
Dünya çapında pek çok atletin doping yaptığı ortaya çıkıyorken, benden nasıl sahtekârlık
yapıp yapmadığınızı, merak ETMEMEMİ bekleyebiliyorsunuz? Don MacLean, Matt
Geiger, Soumaila Samake, Lindsey Hunter, Darius Miles, Rashard Lewis ve O.J.
Mayo: All-Star'a katılma sayıları toplam iki olan yedi isim. NBA'de performans
yükseltici ilaçlar kullanan oyuncu grubunun bu isimlerden ibaret olduğuna
inanmamı mı bekliyorsunuz?
Herkesin vücudunda ne var ne yok
görelim, olsun bitsin. Bence sizin için çok şaşırtıcı olurdu. Efsanelerinizin bir
bölümünün abartılmış eski madde bağımlıları olup olmadığını merak ederdiniz.
Beyin sarsıntıları gibi sakatlıklara bu kadar önem verirken büyüme hormonu,
steroidler ve ağrı kesiciler konusunda nasıl böyle cahil kalabildiğimizi
görünce kafanız karışırdı. NFL'de oyunculara Toradol verilirken imzalatılan
feragat neden daha çok dikkat çekmedi? Toradol'le büyüme hormonu arasında ne
fark var mesela? "Performans yükseltici" tam olarak ne anlama
geliyor? 95 mil hızındaki bir topu yakalamak için ölü birinin bağ dokularını kendinize
naklettirmenizde sorun yokken, aynı sonuçları almak için testosteron
kullanmanız nasıl kural dışı olabiliyor? Daha hızlı iyileşmesini sağlamak için
bileğinize kök hücre nakledilmesi amacıyla Almanya'ya gitmenizde sorun yokken,
dayanıklılığınızı artırmak için kanınızı daha iyisiyle değiştirmeniz neden
kural dışı sayılıyor?
Neyin doğru neyin yanlış olduğuna
nasıl karar verdik? Birbiriyle alakası olmayan bir grup kural rastgele uydurup
geçtik mi? En sevdiğimiz atletler neden sporlarının güvenilirliğini artırmak
için çaba göstermiyor? Amaç basit olmalı: tam şeffaflık. Amerika'daki her
profesyonel lig mümkün olan en iyi testlerle denetlenmeli. Nokta. Eğer
sporcular bunun adil olmadığını düşünüyorsa, ben de onlardan bir bölümünün hile
yapmasının adil olduğunu düşünmüyorum. Bu kadar.
Ben, Ray Lewis'in bir sahtekar
olduğunu düşünüyorum. Dolaylı kanıtlara, oyuncunun yaşına, seviyesinin üstünde
rekabet edebilmesine, yaşadığı sakatlığın geçmişine ve hızlı
"iyileşme" sürecinin pislik detektörümü elektrikli testere gibi
titretmesine dayanarak bu düşüncemin doğru olduğuna inanıyorum.
Sporcuların bizi getirdiği
noktada bir önceki paragrafı yazmakta haklı olduğuma inanıyorum. Daha iyi
doping testlerine ihtiyacımız var. Kan örneklerini test etmeye ihtiyacımız var.
Biyolojik pasaportlara ihtiyacımız var. Bu şeylere şu an ihtiyacımız var. Üç
yıl içinde değil. İki yıl içinde değil. Şimdi. Çünkü artık neyi izlediğimi bile
bilmiyorum.
Özel sohbetlerimizle herkesin
arasında konuştuklarımız arasındaki bu ayrımın yok olmasına ihtiyacımız
olduğuna inanıyorum. Profesyonel sporlarda hile yapılması salgın hastalık gibi
yayılıyor. Medya mensuplarının, çarpıcı biçimde yükselen bir performansın ya da
dikkat çekici şekilde hızlanan bir iyileşme sürecinin ardındaki sebepleri merak
etmesi doğal karşılanmalı. Bu konuları gündeme getirenler pislik muamelesi
görmemeli. Bunlar artık sporun bir
parçası.
Eğer hayatımı kazanmak için spor
yapsaydım, kaç milyon kazanacağımı, ne kadar ünlü olacağımı ya da kaç kere
şampiyon olacağımı önemsemeden performans yükselticilerden uzak duracağıma
inanıyorum. Buna inanmak hoşuma gidiyor. Gerçek şu ki gerçekte ne tercih
yapacağımı bilmem mümkün değil. Sizin de bilmeniz mümkün değil.
Ben, Adrian Peterson'ın doğal bir
şekilde iyileştiğine inanıyorum. Super Bowl'un devre arasında bir kaba
işediğini görmeme gerek yok. Sporsever Ben ve ESPN Ben bir tek bu konuda
anlaşabiliyor. Tabii, Beyonce'un konser vermesiyle Ray Lewis'in bir kaba işemesi
arasında seçim yapmam gerekse kaba işemeyi görmeyi seçerim. 21nci yüzyılda spora hoş geldiniz.
Veche
1. Basketbolla alakanız var, ve Hastasıyım Bu Oyunun'u henüz okumadınız mı? Yazık.
2. Hastasıyım Bu Oyunun, Kasım 2005 çıkışlı -4 baskı yapmış, buna şükür. Neden 7 seneyi aşkın süredir yeni bir kitap, bu tip bir çalışma gelmedi Kural'dan? Az-çok takip eden biri bile buna cevap verebilir taibii de, keşke devamı gelseydi. Şimdi aile, çocuk falan derken daha zor artık.
3. HesapKitap.com güzel site, faydalı site.. Takipte tutmanızı öneririm.
4. Kendileri şöyle bir set hazırlamış ve klasik yüzde elli indirim var bu set için de. Bu tip kitapların okuyanı-edeni belli sayıdadır. Umarım bu indirim sayesinde biraz daha adam faydalanır.
5. Mavi Ağaç Yayınları'na da naçizane teşekkür etmiş olalım ayrıca, bu vesileyle.
Tenure
Vermaelen'in kariyer çizgisi gayet doğru gidiyor.
Aradaki boşluğu tamamlaması için yapması gereken tek şey var: Manchester United'a transfer olmak.
Aradaki boşluğu tamamlaması için yapması gereken tek şey var: Manchester United'a transfer olmak.
Nerden Nereye 121
Gönderen
L
on 17 Temmuz 2013 Çarşamba
Etiketler:
futbol,
galatasaray,
nerden nereye
/
Comments: (1)
Kızartma
Mesela Steve Nash 1.91, Thierry Henry 1.88 boyunda. Şimdilik bir sorun yok di mi. Öyleyse şuna bakın.
Sahada takım arkadaşlarının arasında uzun kalan bir oyuncuyla, parkede o kadar uzun oyuncu arasında farketmekte zorlandığımız kısa adamın yanyana gelmesi adeta çocuklara verilen eğitici kitapların son sayfalarındaki "aşağıdaki filin kaç ayağı vardır" tarzı resimleri andırmıyor mu?
O değil de Yao çok erken bıraktı ya. Howard'ı da denize dökerdi hep. Özlüyoruz.
Bul
Roberto Carlos'un imza töreninde eline tutuşlturulan forma, aslen 2006-2007 sezonuna ait. O sezon Carlos hala daha Real Madrid oyuncusuydu. Varın siz düşünün artık.
Tour Sırası #3: Aydaki Adam
Sıcak olsun, uyuşukluk olsun, ailemle geçirdiğim zaman olsun, istediğim sıklıkla yazdırmıyor. Kusura bakmayın.
Mesaj açık: Peloton bugün aya çıkıyor. Ay benzetmesinin sebebi de fotoğraftan belli oluyordur. Mübalağa yapıyorum tabi, ama bisikletçilerin çekeceği eziyet en çok mübalağaya el veriyor. Kısaca, Tour tarihinin en yaman ve en efsanevi tırmanışlarından Mont-Ventoux bugün bizleri şenlendirecek, yarışçılara epey acı çektirecek. Sadece bu da değil. Sinema tarihinin en efsane insanlarından Walter Sobchek'in şurada belirttiği gibi, peloton azapla dolu bir dünyaya doğru gidecek yarından itibaren. Neden yaman? Neden efsane? Neden azap? Hepsini kısaca cevaplayacağız.
Öncelikle, Mont-Ventoux'ya bir arka plan verelim. Peloton ve yarış nereden geldi, nereye gidebilir bir bakalım: Sarı mayo, en yakın rakibine iki buçuk dakika farkla Chris Froome'da. Froome, pelotonun açık ara en sağlam tırmanışçısı. Bütün yıl girdiği önemli yarışlarda aldığı en kötü sonuç ikincilik ve bu tek mağlubiyeti aldığı yarışçı, Nibali, Fransa'daki rakipleri arasında değil. Ama ortalık günlük güneşlik de sayılmaz: Froome sezon boyu gücünü ve formunu yükseltirken, takımının form çizgisi giderek aşağıyı gösteriyor. Tırmanıştaki en önemli yardımcısı Porte giderek düşüyor, Kennaugh kaza yaptı, Kiryienka yarış dışında, Lopez ve Siutsou yarışmaya gelmemiş gibiler. Diğer takım arkadaşları düz yol için buradalar ve Ventoux'da işe yaramaları mucize. Ayrıca, takıma daha çok tecrübe gerekiyor ve benim bu sorunu anlatmak için başka bir paragrafa daha ihtiyacım var. Devam edelim.
Ventoux'dan önce yapılan geçiş etaplarının en önemsizlerinden biri gibi gözüken, 13. etap, Froome ve takımı Sky için kayıp günü oldu. Oysa, iki gün önce Britanyalı'nın zamana karşıda kazandığı zaman sayesinde işler tıkırındaydı. Uğursuz 13'ün işaretlediği günün sonu pek hoş olmadı. Hagen ve Thomas sakatlanınca düz yol ekibinde tek kişi kalan Froome, günün son 30 kilometresini yalnız geçirdi. O mesafede Contador ve çakal domestiklerinin atağı, sarı mayoya bir dakika kaybettirdi. Dört dakikaya yaklaşan önemli avantaj, iki buçuk dakika civarında güdük kaldı. Peki, aradaki farkın tam olarak anlamı ne?
Aslında tablo vahim değil, ama durum daha çok psikolojik. Dört dakika fark demek, iki tırmanış etabında kötü bir gün geçirdikten sonra bile yarışın lideri olabilmek demektir. Oysa iki buçuk dakika, daha çok baskı anlamına geliyor. Sky'ın içine düşeceği bir felaket, sarı mayoyu herkese daha yakın hale getirebilir. Dolayısıyla, Contador ve, elbette, pelotonun kalanı saldırı için çok daha hevesli olacak. Bir benzetmeyle, basketbolda son saniyelere girerken, dört sayı önde olmakla iki sayı önde olmak arasındaki farka benziyor da diyebilirim. Dört sayı öndeyken iki hücumda sayı yedikten sonra bile galibiyetten bir basket uzakta kalabilirsiniz.Öbür taraftan, iki sayı fark, önde olmaktan çok kovalanmak anlamına gelir, ki kovalanmak çok da hoş bir şey değildir.
Hele de rakip sayısı bir değil, dört ise. Bugün saldıracağını günlerdir söyleyen dört takım, Froome'u sarsmak için bütün gücüyle vuracak: Zaman kazanarak bitirdiği etap sonrası bile "Alpleri bekleyin," diyen Contador ve Saxobank, İspanyol'a en büyük yardımı getiren genel klasman ikincisi Mollema'lı Belkin, lideri Valverde'yi düz yolda kaybeden yaralı Movistar ve Tour'u karıştırma göreviyle Fransa'ya geldiğini açıkça bildiren Garmin'in lideri Dan Martin. Bu takımların hepsinde farklı tecrübelerde ve yeteneklerde güçlü tırmanışçılar mevcut. İşbirliği yapmaları Sky için felaket anlamına gelebilir. Ne demişler, zirvede hayat zor.
Zorluk demişken, efsane zirve Ventoux'nun yapısını anlatalım. İkinci yılına yeni giren taze bisiklet izleyiciliğim sebebiyle daha Mont-Ventoux'yu izleyemedim. Ama eldeki bilgiler şimdiden pek çok şeyi anlatıyor. Bisiklet sporunun takıma dayanan yapısı rüzgara karşı avantaj sağlamak amaçıdır ve bu zirveyle ilgili "ilginç" bir zorluk var: Pek çok tırmanışın aksine oldukça rüzgarlı. O kadar ki, ismi Fransızca rüzgarlı kelimesinden (venteux) geliyor. Zamanında soğuğun çilesinden korunmak için zirvenin ormanları kurban edilmiş. Bunun çilesini çekmek de çıplak topraklar etrafında, rüzgar altında pedal çeviren bisikletçilere kalmış. Yani %9-10 civarında seyreden eğimle ve bu sırada 1700 metre artan irtifayla boğuşmanız yetmiyor, bacaklarınız rüzgara da hazır olmalı. Sadece sizin hazır olmanız da yetmeyebilir, takım arkadaşlarınız da bir süre yanınızda durabilmeli. Mont-Ventoux, kendisi gibi, özel bir şampiyon arıyor kendine.
Gelelim, Mont-Ventoux'nun mirasına... Şimdiye kadar okuduklarınız, zirvenin neden efsane olduğuyla ilgili pek çok sebep gösteriyor. Ama 1967 Tour'unda yaşanan bir olay, bunların hepsinin önünde. O dönemin başarılı pedallarından İngiliz Tom Simpson, son nefesini Mont-Ventoux'ya tırmanmaya çalışırken vermiş. Sıcağın şiddetini ve tırmanışın sertliğini kaldıramayan vücudu, Tom Simpson'ı yarı yolda bırakmış. Yarışçının anısına Ventoux'ya bir anıt dikilmiş ve olay, pelotonun cesaretinin ve Tour'un acımasızlığının bir işareti olarak hafızalara kazınmış. Ventoux'yu kazanmanın sadece yarışla ilgili değil, sporun tarihiyle ilgili bir anlamı ve anısı var. Hele de bu zirvede kazanan ilk Britanyalı olmanın anlamı bambaşka olacaktır. Rüzgarlı zirve, sadece şampiyonluğu değil, unutulmazlığı da vaat ediyor.
Bütün bunların üstüne, bu eziyetle dolu tablonun bir zincirin ilk halkası olduğunu söylemek lazım. Peloton yarın Mont-Ventoux eziyetine sabır çektikten sonra, bir gün dinlenecek. Sonra, "azap dolu o dünyaya" girecek. Dinlenme gününden sonra, orta dağlık bir etap var. Hemen ardından, tırmanış zamana karşısı geliyor ve iş iyice ciddiye biniyor: Tour tarihinin imzalarından Alp-d'Huez, iki kez çıkılacak ve ikincide zirve finişi görevi görecek. Sonra beş sağlam tırmanışla dolu bir gün gelecek ve ardından peloton, Paris tatili kazanmak için son bir zirve bitişi sınavına girecek.
Şimdilik en önemli soru şu: Yarın aya ilk pedal basan adam kim olacak? O her kim olacaksa, kendisi için epey büyük bir adım atacak.
Mesaj açık: Peloton bugün aya çıkıyor. Ay benzetmesinin sebebi de fotoğraftan belli oluyordur. Mübalağa yapıyorum tabi, ama bisikletçilerin çekeceği eziyet en çok mübalağaya el veriyor. Kısaca, Tour tarihinin en yaman ve en efsanevi tırmanışlarından Mont-Ventoux bugün bizleri şenlendirecek, yarışçılara epey acı çektirecek. Sadece bu da değil. Sinema tarihinin en efsane insanlarından Walter Sobchek'in şurada belirttiği gibi, peloton azapla dolu bir dünyaya doğru gidecek yarından itibaren. Neden yaman? Neden efsane? Neden azap? Hepsini kısaca cevaplayacağız.
Öncelikle, Mont-Ventoux'ya bir arka plan verelim. Peloton ve yarış nereden geldi, nereye gidebilir bir bakalım: Sarı mayo, en yakın rakibine iki buçuk dakika farkla Chris Froome'da. Froome, pelotonun açık ara en sağlam tırmanışçısı. Bütün yıl girdiği önemli yarışlarda aldığı en kötü sonuç ikincilik ve bu tek mağlubiyeti aldığı yarışçı, Nibali, Fransa'daki rakipleri arasında değil. Ama ortalık günlük güneşlik de sayılmaz: Froome sezon boyu gücünü ve formunu yükseltirken, takımının form çizgisi giderek aşağıyı gösteriyor. Tırmanıştaki en önemli yardımcısı Porte giderek düşüyor, Kennaugh kaza yaptı, Kiryienka yarış dışında, Lopez ve Siutsou yarışmaya gelmemiş gibiler. Diğer takım arkadaşları düz yol için buradalar ve Ventoux'da işe yaramaları mucize. Ayrıca, takıma daha çok tecrübe gerekiyor ve benim bu sorunu anlatmak için başka bir paragrafa daha ihtiyacım var. Devam edelim.
Ventoux'dan önce yapılan geçiş etaplarının en önemsizlerinden biri gibi gözüken, 13. etap, Froome ve takımı Sky için kayıp günü oldu. Oysa, iki gün önce Britanyalı'nın zamana karşıda kazandığı zaman sayesinde işler tıkırındaydı. Uğursuz 13'ün işaretlediği günün sonu pek hoş olmadı. Hagen ve Thomas sakatlanınca düz yol ekibinde tek kişi kalan Froome, günün son 30 kilometresini yalnız geçirdi. O mesafede Contador ve çakal domestiklerinin atağı, sarı mayoya bir dakika kaybettirdi. Dört dakikaya yaklaşan önemli avantaj, iki buçuk dakika civarında güdük kaldı. Peki, aradaki farkın tam olarak anlamı ne?
Aslında tablo vahim değil, ama durum daha çok psikolojik. Dört dakika fark demek, iki tırmanış etabında kötü bir gün geçirdikten sonra bile yarışın lideri olabilmek demektir. Oysa iki buçuk dakika, daha çok baskı anlamına geliyor. Sky'ın içine düşeceği bir felaket, sarı mayoyu herkese daha yakın hale getirebilir. Dolayısıyla, Contador ve, elbette, pelotonun kalanı saldırı için çok daha hevesli olacak. Bir benzetmeyle, basketbolda son saniyelere girerken, dört sayı önde olmakla iki sayı önde olmak arasındaki farka benziyor da diyebilirim. Dört sayı öndeyken iki hücumda sayı yedikten sonra bile galibiyetten bir basket uzakta kalabilirsiniz.Öbür taraftan, iki sayı fark, önde olmaktan çok kovalanmak anlamına gelir, ki kovalanmak çok da hoş bir şey değildir.
Hele de rakip sayısı bir değil, dört ise. Bugün saldıracağını günlerdir söyleyen dört takım, Froome'u sarsmak için bütün gücüyle vuracak: Zaman kazanarak bitirdiği etap sonrası bile "Alpleri bekleyin," diyen Contador ve Saxobank, İspanyol'a en büyük yardımı getiren genel klasman ikincisi Mollema'lı Belkin, lideri Valverde'yi düz yolda kaybeden yaralı Movistar ve Tour'u karıştırma göreviyle Fransa'ya geldiğini açıkça bildiren Garmin'in lideri Dan Martin. Bu takımların hepsinde farklı tecrübelerde ve yeteneklerde güçlü tırmanışçılar mevcut. İşbirliği yapmaları Sky için felaket anlamına gelebilir. Ne demişler, zirvede hayat zor.
Zorluk demişken, efsane zirve Ventoux'nun yapısını anlatalım. İkinci yılına yeni giren taze bisiklet izleyiciliğim sebebiyle daha Mont-Ventoux'yu izleyemedim. Ama eldeki bilgiler şimdiden pek çok şeyi anlatıyor. Bisiklet sporunun takıma dayanan yapısı rüzgara karşı avantaj sağlamak amaçıdır ve bu zirveyle ilgili "ilginç" bir zorluk var: Pek çok tırmanışın aksine oldukça rüzgarlı. O kadar ki, ismi Fransızca rüzgarlı kelimesinden (venteux) geliyor. Zamanında soğuğun çilesinden korunmak için zirvenin ormanları kurban edilmiş. Bunun çilesini çekmek de çıplak topraklar etrafında, rüzgar altında pedal çeviren bisikletçilere kalmış. Yani %9-10 civarında seyreden eğimle ve bu sırada 1700 metre artan irtifayla boğuşmanız yetmiyor, bacaklarınız rüzgara da hazır olmalı. Sadece sizin hazır olmanız da yetmeyebilir, takım arkadaşlarınız da bir süre yanınızda durabilmeli. Mont-Ventoux, kendisi gibi, özel bir şampiyon arıyor kendine.
Gelelim, Mont-Ventoux'nun mirasına... Şimdiye kadar okuduklarınız, zirvenin neden efsane olduğuyla ilgili pek çok sebep gösteriyor. Ama 1967 Tour'unda yaşanan bir olay, bunların hepsinin önünde. O dönemin başarılı pedallarından İngiliz Tom Simpson, son nefesini Mont-Ventoux'ya tırmanmaya çalışırken vermiş. Sıcağın şiddetini ve tırmanışın sertliğini kaldıramayan vücudu, Tom Simpson'ı yarı yolda bırakmış. Yarışçının anısına Ventoux'ya bir anıt dikilmiş ve olay, pelotonun cesaretinin ve Tour'un acımasızlığının bir işareti olarak hafızalara kazınmış. Ventoux'yu kazanmanın sadece yarışla ilgili değil, sporun tarihiyle ilgili bir anlamı ve anısı var. Hele de bu zirvede kazanan ilk Britanyalı olmanın anlamı bambaşka olacaktır. Rüzgarlı zirve, sadece şampiyonluğu değil, unutulmazlığı da vaat ediyor.
Bütün bunların üstüne, bu eziyetle dolu tablonun bir zincirin ilk halkası olduğunu söylemek lazım. Peloton yarın Mont-Ventoux eziyetine sabır çektikten sonra, bir gün dinlenecek. Sonra, "azap dolu o dünyaya" girecek. Dinlenme gününden sonra, orta dağlık bir etap var. Hemen ardından, tırmanış zamana karşısı geliyor ve iş iyice ciddiye biniyor: Tour tarihinin imzalarından Alp-d'Huez, iki kez çıkılacak ve ikincide zirve finişi görevi görecek. Sonra beş sağlam tırmanışla dolu bir gün gelecek ve ardından peloton, Paris tatili kazanmak için son bir zirve bitişi sınavına girecek.
Şimdilik en önemli soru şu: Yarın aya ilk pedal basan adam kim olacak? O her kim olacaksa, kendisi için epey büyük bir adım atacak.
Sabit
Birkaç gün oldu; Iman, Twitter hesabından paylaşmıştı sanırım. Nihayet Knicks için turuncu forma geliyor. Henüz doğru düzgün tanıtılmadı da, ilk fotoğraf çekiminden sanırım bu. 1 sene falan önce bu konudan bahsetmiştik. Taraftar da ilgi gösterecektir, sahada da hoş duracaktır.
Godwin
Gönderen
L
on 12 Temmuz 2013 Cuma
Geçenlerde, Mustafa Reşit Akçay'ın "Yabancı oyuncularla daha iyi iletişim kurabilmek için İncil okumaya başladım" şeklindeki sözlerini duymuş ya da okumuşsunuzdur. Sonrasında bu sözlerin tepki aldığını da görmüşsünüzdür. Tam işte sonrasında "bizden bir sik olmaz" diye yakınılacak bir hadise.
Bu girişimin bir benzerini duyanınız var mı? Pek sanmıyorum. Birkaç 10 yıl daha da örneğine rastlayamayız. Peki bunun hakkı verildi mi? Ona da "hayır".
Kendisi bu konuda gelen tepkilerin üstüne şunları söylemek zorunda kaldı. Ve burada yine -esasında- çok dikkat çekmesi gereken bir cümle var: "İnançlı bir anarşist olduğumu her zaman söylemişimdir." "İnançlı bir anarşist". Memleketteki futbol adamlarından birinin kendisini "anarşist" olarak tanımlaması? Bunu söyleyecek taşağa sahip olması? Öncesinde zaten çoğu kişinin yanlış anlayıp da kendisine tepki gösterdiği bir konunun üzerine böyle bir cümle sarf etmesi?
Kendisi kayıplara karışmadığı sürece isminden daha ço(ooo)k söz edecek gibiyiz. Onun gibi futbol adamlarının varlığı 3-5 kişiye ilham olsa kârdır.
Kavis
Acaba İtalya'da da bazı Juventus taraftarları "kardeşim o bayrak neden orada?" demiş midir, şu eşşek kadar yaka uzantısını görmeyip?
O değil de, Juve sanki away formada mavi ve sarıya çok ara vermişti. En son ne zaman vardı, hatırlayamadım bak düşün. O beyazlar, siyahlar falan ne gerek var.
The Book of Basketball #2
Gönderen
Beercholic
on 9 Temmuz 2013 Salı
Başlamadan: The Book of Basketball #1
~
PROLOG
DÖRT DOLARLIK BİLET
1973 yazı sırasında, Watergate skandalı patlak verdiğinde ve Willie Mays "çatalı kıçına sapla" cümlesini uygun kelimelerle yeniden tanımladığında babam yeni bir motosiklet satın almakla yeni bir Celtics kombinesi satın almak arasında tereddüt ediyordu. IRS* ondan daha yeni 200 dolarla (babamın hatırladığı miktar) 600 dolar (annemin hatırladığı miktar) arasında değerli bir vergi ödemesi talep etmişti. İkisinin aynı fikirde olduğu tek şey vardı: Annem, eğer motosiklet alırsa babamı ayrılıkla tehdit ediyordu.
Marlborough, Massachusetts'te, Boston'a sadece yirmi-beş dakika uzaklıkta, gösterişsiz bir daire kiraladık. Babam kendi kendine Suffolk'ın Hukuk Fakültesi'ne yazıldı. Kızlara yiyecek-içecek servis etmeyi öğretiyordu ve akşamları da barmenlik yapıyordu. Vergi ödemesinin bir şekilde, bir miktar parayla ödenmesi gerektiğine rağmen, ilk defa babam kendi için bir şeyler istiyordu. Hayatı berbattı. Motosikleti istiyordu. Annem bu düşüncesini suya düşürdüğünde, Celtics'i aradı ve hemen rakip takım bench'inin arkasındaki koltuklardan maç başına dört dolarlık bilet alabileceğini öğrendi. Bu günlerde izle-öde şeklinde dört boks maçını veya yeni bir iPod'u 150 dolardan aşağıya alamazsınız. O zamanlarda ise o paraya Boston Garden'da, rakip takım bench'inin beş sıra gerisinde, Kareem'in kafasındaki büyüyen lekeli dazlak kısmı yeterince iyi görebileceğiniz sezonluk bir koltuk temin edebiliyordunuz.(1)
Babam o gece nihayet tetiği çekti ve anneme son gelişmeleri anlattı. Muhabbet muhtemelen şu şekilde gerçekleşmişti:
BABAM: Haberler güzel tatlım. Celtics kombinesi aldım. Yıl içinde otuz-beş günü kendi başıma Garden'ın(2) içinde geçireceğim. Bilet playoff maçlarını kapsamıyor. Bu demek oluyor ki sen bu gecelerde Billy ile evde yalnız kalacaksın çünkü bebek bakıcısı tutmak için yeteri kadar paramız yok. Aynı zamanda vergi ödememi boşalttım. Fakat dayanamadım — bence bu sene şampiyonluğu kazanacağız!
ANNEM (uzun bir sessizlikten sonra): Sen ciddi misin?
BABAM: Hmm... Sanırım Billy'i birkaç maça götürebilirim. Kucağımda oturabilir. Ne düşünüyorsun?
ANNEM: Bence biz çok erken evlendik.
Eğer annem böyle söylediyse haklıydı; anne-babam beş sene önce ayrıldı. Geçmişe bakarsak, belki de motosiklet bu süreci hızlandıracaktı. Fakat bu aynı zamanda Garden'ın(3) içinde geçireceğim çocukluğa bu kadar yaklaşmışken bunu kaçırmak anlamına da gelirdi. Eğer annem de motosikleti tercih etseydi, babam ödemeyi yapacak ve bir sonraki Gary Busey olacaktı. Belki beş şampiyonluk sezonunu kaçıracaktık. Belki basketbolu o kadar önemsemeyecektim. Belki siz bu kitaba 30 dolar verdiğiniz için kafanızı duvarlara vurmayacaktınız. Hayat garip.
Mükemmel zamanlamayla Celtic Pride'a dahil olduk: Celtics 68 galibiyet elde ederek playoff'a kaldı ve '73 playofflar'ı esnasında John Havlicek'in perdeden geçerken şut attığı omzunu çıkarması dolayısıyla şanssız bir şekilde bir alt kademedeki Knicks'e kaybetti. Şampiyonluğu kaybetmemize ve çılgın gibi popüler Bruins kadrosunun Garden'ı paylaşıyor olmasına rağmen, Celtics yerel bir momentum kazanmıştı çünkü John Havlicek ve ateşten kızıl saçlı MVP Dave Cowens, daha önce Bill Russell'ın yapamadığı şekilde taraftarlarla sağlam temas kurabilmişlerdi. Russell'ın hayret verici serisinden sonra (1957'den 1969'a kadar on-üç sezonda on-bir şampiyonluk) bocalamalar başlamışken, Boston da aniden kötü şöhretli, ırkçı bir şehir olarak dikkati çekti. Acaba en iyi iki oyuncuları beyaz olduğundan mı bu oluyordu? Yoksa babam gibi, Auerbach'ın Celtics'i ve Holzman'ın Knicks'i gibi özverili takımlar sayesinde oyuna aşık olanların, Pazar günleri Chamberlain ve Russell'ın savaşını sanki iki devasa dinozor kavgası izler gibi izleyerek büyüyenlerin, UCLA'in galibiyet serilerini ve Maravich'in LSU'daki sihirbazlığını anlatarak büyüleyenlerin tomurcuklanarak hızla artması mı söz konusuydu? Veya Cowens sadece esrarengiz Russell'dan daha sempatikti ya da taraftarla daha iyi anlaşıyordu?
Cevap? Yukarıda sözü geçenlerin hepsi.(4) Belki şehir, ellilerde ve altmışlarda Russell kadar inatçı ve kompleksli olmayan bir Afrikan Amerikan spor kahramanını onaylayacaktı — sonuçta çoğunu onaylamıştı. O, dakikası dakikasına uymayan ve muhabirleri asık suratla karşılayan, taraftarlara karşı mesafeli ve samimiyetsiz, ırksal konularda şaşırtıcı derecede dobra, rengi ve durumu konusunda da meydan okuyan bir adamdı. Russell sadece iyi bir takım arkadaşı ve gururlu bir siyah adam olmayı umursardı. Kendini asla eğlendirici veya oyunun büyükelçisi olarak görmezdi. O bu rollerin tamamından kaçınırdı: Sadece basketbol oynamak, kazanmak, bir oyuncu ve insan olarak saygı görmek ... ve yalnız bırakılmak isterdi. 1966'da Auerbach onu ilk siyahi profesyonel koç olarak atadığında bile o bu terfinin değerini umursamadı. Sadece bu iş için ondan iyi isim yoktu. Ancak yıllar sonra, Muhammed Ali hariç diğer bütün atletlerden farklı bir şekilde yürekli ve ileri düzeyde Afrikan Amerikan olarak taraftarların takdirini kazanacaktı. Ancak yıllar sonra, insanoğlu olmak ile umut verici bir basketbol yıldızı arasındaki farkı gözetmeksizin, böylesine ulu bir oyuncunun kederini ve iç karışıklığını empati edebilecektik. Ancak yıllar sonra, Russell'ın tedbirli ve sert tutumları anlaşılır hale gelecekti.
Russell'ın aksine Cowens'ın bu tarz meseleleri yoktu. Anlaşılamayacak herhangi bir sırrı, çözümlenemeyecek bir karışıklığı bulunmuyordu. Koca kızıl, ortada kalan her top için atlıyor, fast-break'lerde sahayı uçtan uca koşuyor, bütün hücum ribauntlarında savaşıyor ve yeteneklerinin her bir zerresini takımı için harcıyordu. O gümbürtülü sesiyle hakemlere öyle bir bağırıyordu ki böğürmesi Garden'ın en üst sıralarından duyuluyordu. Ribaunda çıkarken yüksek sesle hırlıyor ve bacaklarını farklı yönlere doğru savuruyordu, ki bu o zamanlardaki sıkışık şort dönemi haricinde iyi niyetle kabul edilebilirdi. Çünkü herkes daima taşaklarının, iki süper top şeklinde şortundaki karantinadan kurtulması hakkında endişe ediyordu. Hava atışından itibaren kule gibi Abdul-Jabbar'la -Cowens'ın nemesis'i ve ligin o zamanki en iyi oyuncusu- paldır küldür boğuşurken, Cowens daima ağırsiklet boks müsabakasında yumruk atmaya hazırlanan boksörler gibi görünüyordu. Bu eşleşmede fundamental olarak adil olmayan bir şey vardı, sanki bizim gerçek pivotumuz bezecek gibi lanse ediliyordu. Sonra maç başlıyor ve bunun bir mismatch olmadığını görüyorduk. Cowens 18-footer'ları göndererek Kareem'i, Milwaukee'nin en iyi blokçusu ve ribauntçısını, pota dışına çekiyordu. Savunmada Cowens sekiz-inç'lik ağırlık farkıyla Kareem'i yıpratıyor ve her field goal denemesinde ona zorluk çıkarıyordu. Üst üste bütün pozisyonlarda ikisi arasında aynı düzensiz dansı izledik: Jabbar sessizce alçak postta tercih ettiği bölgeye yürüyor, göğsüyle Kareem'in arkasına bastıran vahşi Cowens onun bir inç daha kazanacak olmasını engelliyordu. Sonunda onu Battle of the Network Stars** yarışmacılarının halat çekme yarışı esnasında birbirlerini soktukları duruma sokuyordu. Belki kağıt üstünde rakip olmaları bir anlam ifade etmiyordu, fakat saha içinde Frazier ile Ali karşılaşıyormuşçasına ellerinden geleni yaptılar -Cowens oyunun en dominant pivotuyla savaşmaktan haz alıyordu, Kareem istediği gibi rahatça ilerliyemiyordu çünkü Cowens ona izin vermiyordu- ve '74 Finalleri Thrilla in Manila'nın*** bitişi oldu. Celtics yedi maçta üstün olan taraftı, Koca kızıl 28 sayı, 14 ribaunt kaydederek zaferi perçinledi. Mismatch muhabbetini kapattı.(5)
En son Cowens anı, Mike Newlin temas esnasında flop'layınca ve düdük Cowens aleyhine çalınca yaşandı. Bu tip şeyleri Cowens'a karşı yapmazdınız; oyunun kutsallığına kimse ondan daha fazla değer vermezdi.(6) Potanın altında hakemi azarladı, aldığı cevabı beğenmedi, biraz daha bağırdı, sonra etrafta fırıl fırıl döndü ve parke üzerinde Newlin'i aradı. Yeterince öfkelendiğinde, Newlin'e arkadan 45 derecelik açıyla saldırdı, Amerikan futbolundaki gibi omzuna vurdu ve zavallı Newlin'i ortadaki hakem masasına gelişigüzel oturttu. Bunu canlı izlemek (ve bunlar olurken oradaydım), sanki Pamplona'da öfkeden deliye dönmüş bir boğanın on adım ötesindeki masum bir insanı hedef almasını izlemek gibi oldukça korkunç bir tecrübeydi. Ve en iyi bölüme daha gelmedik. Newlin'in her bir parçası, kırılmış domuz kumbarası gibi parke üzerinde dağılırken, Cowens aynı hakeme doğru döndü ve bağırmaya devam etti, "İşte buna siktiğimin faulü denir!" Ve evet, Cowens beyazdı, Russell siyah. Fakat Cowens mor olsa bile dört dolara değerdi. Havlicek de aynı şekilde. Onlar sayesinde babam Celtics kombinesi hakkında hataya düşmedi ve asla arkasına bakmadı.
İlk sezonumuz, Celtics'in Russell dönemi sonrası şampiyonluk kazandığı ilk sezonla çakışınca aniden Simmons döneminin de başlangıcının habercisi oldu. Anılarım sonraki seneye, Chestnut Hill'e (Garden'dan on-beş dakika uzaklıkta) taşınana kadar ve babam beni daha sık maça götürene kadar zedelenmedi. Bizim bölümümüzde yaşayan insanlar beni minyatür spor ansiklopedisi olarak biliyordu, tırnaklarını yiyen ve hayatı Boston takımları etrafında dönen sarkık saçlı çocuk. Maçlardan önce Garden'ın teşrifatçıları bana potanın altında, sahanın kenarında durmam için izin verir, ben de havadaki topların peşine düşer ve onları tekrar kahramanlarıma atardım. Orada dikilip tırnaklarımı yerken topun airball ile veya sekerek bana gelmesini dilediğimi ve böylece onu yakalayıp bir Celtic'e geri gönderebileceğimi hala hatırlarım. Bunun küçük bir çocuk için ne kadar heyecan verici olduğunu söylediğim de ... Demek istediğim, asla anlayamazsınız. Bu sanki yılda kırk kere Disneyland'e gidip her yolculukta sınırı aşacak kadar eğlenmek gibiydi. Sonunda Boston bench'inin(7) dibinde umarsızca dolaşacak kadar yeterli cesaret toplayabilmiştim ve koçlarla, Tommy Heinsohn ve John Killilea, küçük neşeli sohbetler gerçekleştirebiliyordum. Esas olaysa, Buffalo ile oynanan bir playoff maçından önce, Herald American fotoğrafçısının beni John Havlicek'in (bebek mavisi bir takım elbise ve koltuk altlarında değneklerle) sakatlığına bakarken çekmesi ve bu fotoğrafın ertesi gün gazetenin spor bölümünde boydan boya yer almasıydı.(8) O esnada ben altıncı yaşıma basmıştım, ne olduğunu tahmin ediyorsunuzdur: kendimi Boston Celtics'in bir elemanı olarak görüyordum. Bu olay, birinci sınıfta kendime "Jabaal Abdul-Simmons" müslüman ismini (Red Sox kitabımda ayrıntılarıyla açıkladım) vermemle ilk ırksal kimlik krizimin patlak vermesi olarak sonuçlandı. Henüz tam olarak fikir sahibi değildim. Celtics için oynamak istiyordum ve NBA'deki oyuncuların çoğu siyahiydi. Bunun yanısıra, onlarla çok ortak noktam vardı — favori sporum siyahiydi, favori oyuncum (Charlie Scott) siyahiydi, favori komedyenlerim (Flip Wilson, Jimmie Walker ve Redd Foxx) siyahilerdi, çoğu favori televizyon programım (Sanford and Son, The Jefferson, Good Times, The Mod Squad) siyahi yıldızlardan oluşuyordu ve hatta 1975'te annemi beni Roxbury'e, Keith Wilkes'ın ilk ve tek filmi Cornbread, Earl and Me'yi(9) izlemeye götürmesine ikna ettim. Beyaz olmak beni sinirlendiriyordu. Ödevlerime ve testlerime "Jabaal" yazarak ve yüzümü boyayarak ilkokul öğretmenimin de bana "Jabaal" diye seslenmesini sağladım, ve işte böyle.
Bu arada '76 Celtics son bir şampiyonluğa asılıyordu. Silas ve Havlicek'in daha iyi günleri olmuştu. Kokuşmuş Don Nelson -bu doğru, daha sonra Milwaukee ve Dallas'a koçluk yapanla aynı adam- on farklı yetmişler sit-com'unda kuşatılmış baba gibi çıkıntılı koca göbeğiyle oynuyordu. Bütün kilit oyuncular (buna Cowens ve Jo Jo White gibi takımın en iyi oyuncuları da dahil) istatistiksel olarak zirveyi çoktan görmüşlerdi ve bench'ten gelecek genç bacaklara sahip değildik çünkü Auerbach karakterine ters olarak birkaç draft pick'imizi boşa harcamıştı. Batı Finali'nin 7. maçında garip koşullar altında kendi kendini imha edene kadar son şampiyon Golden State şampiyonluğun favorisi olarak görülüyordu: İlk dakikalarda, Phoenix'in oyuncusu Ricky Sobers, Warriors yıldızı Rick Barry'e uçtu ve takım arkadaşları onu çekene kadar(10) yere birkaç yumrukla beraber indi. Devre arasında Barry (adı çıkmış hıyar) kasedi izledi ve kendi takım arkadaşlarının onun arkasını kollamak için kavgaya atlamadığını farketti. Delirmişti, ikinci yarının çoğunda haince davranarak şut atmayı reddetti -yalan atmıyorum, şut atmayı reddetti- ne zaman takım arkadaşı ona pas atsa şişko patatesi oynadı. Bu şekilde 42-40'lık Suns takımı, en iyi oyuncusunun incelikle takım arkadaşlarına "siktir" çekerek oynadığı maçı deplasmanda kazandı, son şampiyonu devirdi, Finaller'e yükseldi.
Bu Celtics için ilk kırılma noktasıydı. Diğeri doğal bir şekilde gelişti: O sene ABA/NBA birleşmesinden önceki son yıldı, ligin yetenek açısından Mikan döneminden sonraki en kısır sezonu. On yılın çoğunda, ABA lise ve kolejden çıkan yetenekli yıldız adaylarına değerinden fazla para saçmıştı. Bunlardan bazıları Julius Erving, Maurice Lucas, Moses Malone, David Thompson ve George Gervin. Hepsi de NBA'in katı ve değişmez kurallarını zorlamaya iten uyandırıcı etken olan nefes kesici atletler. İki lig de diğerinde yoksun olan şeyi birbirine önerdi: Kalabalık, disiplinli, fiziksel tarzı öne çıkaran ve çıkarcı olmayan oyunculardan oluşana (NBA) karşı yokuş aşağı süren, tahmin edilemez stilde meşhur bireysel oyunu ön planda tutan (ABA). Ligler sonunda birleştiğinde, takip eden üç yıl boyunca herkes karmaşıklığı çözmeye çalışana kadar basketbol, parçalarına -önce takımı düşünen adamların, beceriksizce, yeteneklerini, önce kendini düşünen adamlarla harmanlaması- ayrıldı.(11) Lig üç sayı çizgisini ekledi, Bird ve Magic yetişti, ve oyun başka bir alana taşındı. '76 Celtics birleşmeden sonra kazanabilmek için çok yaşlı ve yavaştı fakat bunu henüz farkedememiştik. Farkedemediğimiz diğer bir şey de Nelson gibi beyaz adamların şut saatini eritmek için, Erving ve Thompson gibilerine göre daha iyi şansı olduğuydu. Oyun değişiyordu, sadece henüz kimse kavrayamamıştı.
Boston ve Phoenix'in Finaller'in ilk dört maçını paylaşmasından sonra, genelde ligi pek fazla umursamayan ve gecikmeli playoff maçlarıyla ilgili problem yaşamayan veya onları mantıksız saatlere koyan CBS'te beşinci maç, yine kendi kafalarına göre istekleri neticesinde 21.00'da başladı. Eğer durumu elverdiğince NBA Finalleri'ne bilet alan bu kadar çatlak Boston taraftarına maçı bu kadar geç başlatırsanız ne olur bilir misiniz? Tüm zamanların en zorba, en çılgın, en alkolik Boston taraftarıyla karşı karşıya kalırsınız. Maçtan önce dört, maç esnasında da üç saatini sarhoş olmakla geçirip hala da kanındaki alkol seviyesi toplu bir şekilde doruğa ulaşmamış bir kalabalık düşünün. Size daha fazlasını da anlatırdım ama dördüncü çeyrek boyunca, Phoenix'in kaydadeğer geri dönüşü esnasında ve ilk iki uzatma periyodunda, babamın ve onun iki yanında bulunan nazik insanların üzerinde gelişigüzel uzanıp şekerlemişim.(12) İkinci uzatma periyodunun bitimine yedi saniye kala, Celtics bir sayıyla gerideyken ve herkes son oyun için ayağa kalkarken uyandım (esasında uyanmamın sebebi buydu, bizim bölümdeki herkes ayağa kalkıyordu). Neredeyse beş saniye süresi ihlal olacakken Havlicek inbound pası çekerek aldı, potaya doğru karantinaya girdi (sol eliyle kötü bir driplinge kalkıştı), ve sonra bir şekilde tam süre dolmadan yanlış ayağında zıplayarak panyaya doğru tuğlayı yolladı. Gencecik yaşamımın en korkutucu anlarının başrolü: binlerce azgın taraftar sahayı dolduruyor, birçoğu da sahaya girebilmek için bizim bölümdekilerin üzerinden atlıyordu. Sanki hapishane isyanı gibiydi, sadece biraz daha iyimseri. Ve bütün bunlar olurken ben yarı uyanık bir haldeydim.****
Gerisini biliyorsunuz: hakemler maçın daha bitmediğini ve bir saniyenin kaldığını belirttiler, hakem Richie Powers sarhoş bir taraftar tarafından saldırıya uğradı, Suns topu sahanın ortasına taşımak için mola istedi ama mola hakları dolmuştu, Jo Jo teknik faulden doğan serbest atışı gönderdi, Gar Heard dönerek attığı inanılmaz basketle maçı üçüncü uzatma periyoduna taşıdı (o zamanlar bu atışın 50-foot'luk bir isabet olduğunu düşündüğümü hatırlıyorum), sonra Celtics Jo Jo'nun maç sonu kahramanlıkları ve Glenn McDonald adında mütevazi bench oyuncusu sayesinde ucu ucuna kurtuldu. Birkaç en önemli bölümünde uyusam da, Jabaal Abdul-Simmons ertesi gün okuldaki en havalı çocuk oluverdi — sadece oynanmış en ünlü basketbol maçında bulunduğumdan değil, aynı zamanda ailemin bana gecenin 01.30'una kadar uyanık kalmama izin vermesinden de dolayı.(13)
İki gün sonra franchise'ın 13. şampiyonluğuna Phoenix'te kavuştuk. Takip eden iki yıl boyunca, Simmons ailesi için sorun olmamasına rağmen ligin en bahtsız takımına evrildik: hatta babam (zar zor) ikinci bir bilet daha satın alabildi ve sonrasında yerlerini terkeden esas müşterilere şükürler olsun ki, bizim koltukların konumunu orta bölüme, hemen Nancy Parish Memorial tünelinin yanıbaşına (daha sonra açıklarım), oyuncuların, koçların, hakemlerin arenaya giriş ve çıkış yaptıkları yere taşıdılar.(14) Benim koltuğum babamın koltuğunun iki sıra altındaydı -tünelden uzaklaşmadıkça iki tane yanyana alamıyorduk, ki bunu istemiyorduk da- fakat molalar sırasında tırabzanlardan atlayıp, tünelin orada dikilip onunla konuşabilirdim. Hatta daha iyisi, sakat oyunculardan oluşan acayip bir yığın, eski topraklar, basın mensupları bizim tünelde bir araya gelir, bir veya iki çeyrek maçı izler, bu da beni favori çocukluk anılarımın başrolünü üstlenenlerden birine götürür: kokuşmuş Marvin "Bad News" Barnes on-sekiz inç uzağımda dikiliyor, fake sakatlık taklidi yapıyor, uzun bir vizon ceket giymiş bizim tırabzanlara dayanıyor. Her bir dakika, güzel bir Celtics oyunundan sonra, suratında "Bu da neyin nesi, ince beyaz çocuk!" gülümsemesiyle bana kafa sallıyor. Irksal kimlik sorunlarımla uğraşmadığımdan beri, zamanımın çoğunu onun ceketine hayranlıkla bakmakla ve yasal olarak beni evlat edinmesini ummakla geçirdim. Olmadı. Yine de aramızda şu muhabbet gerçekleşti:
BEN (üç çeyrek sonrasında cesaretimi toplamış bir şekilde): Bay Barnes, ne zaman oyuna geri döneceksiniz?
BAD NEWS (sokulganca): Waksdjaksdjdk lasdjkaldj kjdkjf alkjhakh adshakdjah, küçük adam!(15)
The News bizim için sadece otuz-sekiz maç oynadı, fakat o muhabbet, hakkındaki her şeyi açıklıyordu. Celtic Pride yirmi-dört aydan kısa bir süre içinde her şeyi pencereden atmıştı. Nelson ve Hondo emekliye ayrıldı. Silas ve Jo Jo sert koşullar altında ezildiler. Zavallı Cowens onu özel yapan ateşinin çoğunu kaybetti. Heinsohn potansiyel olarak sporun lanse ettiği en sadık adam olabileceğini biliyordu, kovuldu.(16) En kötüsü de, takım sahibi John Y. Brown, önce Red'e danışmadan umarsızca, üç ilk tur pick'ine karşılık Bob McAdoo'yu takasla alınca Auerbach az kalsın Knicks'e geçiyordu. Eski zamanlarda, Barnes ve McAdoo gibi isimler Celtics'e asla burun çevirmezdi. Çırpınan ligde çırpınan bir takım olmuştuk, çaresiz hamleler yapan ve kimliğini arayan çaresiz bir franchise. Sonra hızlı bir şekilde her şey değişti. Auerbach, John Y. ile olan güç çarpışmasını kazandı(17), Larry Bird'ü uygun durumdayken 1978'de draft etti, ve tedbir olarak bir yıl daha Bird'ün Indiana State'ten mezun olmasını bekledi.(18) Franchise cehenneme doğru sürüklense bile, ufukta potansiyel kurtarıcımız gözükmüştü. Takip eden hırçın kontrat münakaşasında, Bird rekor derecede beş yıllık 3.25 milyon dolarlık sözleşme imzaladı, kampa katıldı ve birkaç hafta içinde 29 galibiyetli maskaradan 60 galibiyetli önüne geleni deviren güce dönüşmüştük. Islah projesi sürdüğü müddetçe her şey Swayze'nin Double Deuce'ü temizlemesinden bile hızlı bir şekilde gerçekleşti (üstelik Sam Elliott'u göreve getirmemiştik bile). Artık yeniden önemliydik. Larry Legend üç NBA şampiyonluğu ve üç MVP ödülünü kazanacaktı, NBA'in kurtulmasına yardım edecekti ve gelmiş geçmiş en popüler Boston sporcusu olacaktı. Aynı zamanlarda ben ergenliği atlattım, liseden ve kolejden mezun oldum, ve Boston'da kendi başıma yaşamaya başladım. 1992'de Bird'ün kariyeri bittiği anda benim hayatım yeni başlıyordu.
Şimdi...
Detayları hesaba katalım. Yürümeye başladığım zamandan beri, sporu takip etme ve oynama aşkım geri kalan her şeyin gelişmesini engelledi. Basketbolla özel bir iletişimim oluştu çünkü annem motosiklet kariyerini veto ettikten sonra babam kombine bilet satın almıştı. İlk üç yılımızda iki şampiyonluk yakaladıktan sonra, franchise'ı zayıflatan bela silsilesi olaylar taraftarları korkutup kaçırdı ve babamla dünyanın en iyi basketbol salonunda oturabileceğimiz en iyi koltuklara oturduk. Bu da yetmiyorsa, gelmiş geçmiş en büyük beş oyuncudan biri takıma katılmadan hemen önce koltuklarımız daha iyi bir yere yükseltildi. Bu olay zincirini sadece şansla açıklayamazdık, bu sanki üç farklı zamanda piyango kazanmak gibiydi. Daha iyi bir ifadeyle Justin Timberlake'in Britney Spears'ı, Jessica Biel'i, Scarlett Johansson'u ve Cameron Diaz'ı onların en güzel zamanlarında becermesiydi, ve listeye Lindsay Lohan, Angelina Jolie ve Katie Holmes'u da eklediğini düşünün.(19) Gelişme çağımı Profesör Bird'le en ince ayrıntılarına kadar tadını çıkararak basketbol sporunu öğrenmeye harcadım. İstikrarlı bir şekilde ekstra pası düşünen birini izlemekte bulaşıcı bir şey vardı, bir ozmos. Potansiyel kara delik olarak gözüken McHale ve Parish dahil bütün takım arkadaşları da onun gibi, bencil olmayan oyunculara dönüşmüşlerdi. Bu sanki görece espri anlayışı olmayan bir grubun haddinden fazla komik bir adamla takılması ve haddinden fazla komik adamın devamlı olarak grubun komedi IQ'sunu arttırmasını izlemek gibi bir şeydi.(20) Bird'ü yeterince fazla izlediğinizde onun görebildiği açıları görmeye başlıyordunuz; oyun içinde oluşan şeylere onun yerine tepki veriyordunuz. İşte McHale potaya yaklaşıyor, onu görüyorum, topla buluşturuyorum, veee... Layup! Bird hepimize toplu bir altıncı duyu verdi, sporu takdir etmenin çok daha komplike yolu. Bu bir tanrı vergisiydi. Bu neyse oydu.
Ve işte bu yüzden bu kitabı okuyorsunuz. Ben doğru şekilde oynanan basketbolu izleyerek büyüdüm. Herkes boştaki adamı arıyordu. Herkes ekstra pası yapıyordu. Herkes elinden gelenin en iyisini veriyor ve büyük anlarda sahneye çıkıyordu. Bird emekli olduğu zaman ben de oyun hakkında doktoramı kazandım. Gelişme yıllarınızda tuttuğunuz takımın olağanüstü bir oyuncuyla bir araya geldiğini görmek -Lakers ve Magic, Bulls ve MJ, Broncos ve Elway, Oilers ve Gretzky, veya kimse kim- bu gerçekten piyangoyu kazanmak gibi bir şey. Hatta yirmi yıl sonra bile klasik Bird zamanları hakkında kendi hayatımdan kesitler anlatıyormuş gibi gevezelik edebilirim. Mesela Atlanta'nın bodurları bench'lerinde elleriyle birbirlerine çakarlarken 60 sayıyla bir anda ortaya çıkması(21), veya üç çeyrekten kısa bir süre içinde Dr. J'in üzerinden 42 bırakması ve siniri bozulan Doc'ın bunu sebep göstererek sahanın ortasında birbirlerini boğazlamaları.(22) Bende bunlardan yüzlerce var. Bird'ün en harika anıları aynı zamanda benimkilerden de birkaçı. Sporun bu şekilde gelişmesi ne kadar komik. Bazen kendimi o mutlaka görülmesi gereken Bird anlarından birini özlerken buluyorum. Mesela herkesin Garden'da aynı anda farkettiği "A-ooo, birazdan burada sihirli bir şeyler olabilir" anları. Bir anda salonda rock konserinden veya şampiyonluk dövüşünden(23) hemen önceki elektriğe benzeyen sabit bir vızıltı olurdu. O vızıltıyı hissettiğiniz an özel bir şeylerin başladığını bilirdiniz. Şimdi muhtemelen benim kudurmuş bir deli olduğumu düşünüyorsunuz ama size söylüyorum, o maçları yerinde izleyen herkes açıklamaya çalıştığım şeyleri tam olarak anlayabiliyor. Havada bunun kokusu vardı: Larry dizginleri ele alıyordu.
Neredeyse ilk iki sezonu içinde ('80 ve '81), Bird ve Boston taraftarları arasında nedenini zar zor anlayabildiğimiz bir mesafe vardı. Onun tarafından dikilen ve bizim aşamadığımız bir duvar. Basına karşı zavallı bir utanma duygusu, uzun alkış yağmurlarının üzerinde doğurduğu belirgin bir huzursuzluk. Bird bir çeşit bilgin gibi kendi kendine geçinirdi. Basketbol ve diğer küçük şeyler konusunda müthiş hediyelerle kutsanmış biri gibi. "The Hick from French Lick" lakabını umursamayan bir adamdan bahsediyoruz. Biz onun dilsiz olduğunu, kendini ifade edemediğini, taraftarları yeterince önemsemediğini, sadece yalnız kalmak istediğini sanıyorduk. Bu, Philly karşısında kayda değer geri dönüş üçlemesinin son sahnesi olan Doğu Finali'nin 7. maçının sonuna doğru değişti. Tamamen tartışmasız gelmiş geçmiş oynanan en mükemmel playoff serisiydi: iki 60 galibiyet seviyesindeki takım, öfkeli hasımlar, iki tarafta da dolu kadrolar,(24) başrolde iki muazzam forvet, son saniyelerde belli olan dört maç, Celtics'in üç kez üst üste eleminasyon maçını totalde beş sayı farkla kazanması. 7. maçta her şey doruktaydı, hakemlerin düdüklerini sakladığı ve basketbolla rugby arasındaki ince çizgiyi esneten hareketlere izin verdiği şiddetli bir savaş. Eskilerin söylediği "Bu iki takım arasındaki aşkta azalma olmaz." cümlesini bilirsiniz? İşte bu 7. maçtı. Eğer potaya bir layup veya smaç için penetre ediyorsanız, bir wide receiver'ın***** sahanın ortasında tartaklandığı gibi merhametsizce tartaklanırdınız. Eğer bir uzunun arkasında gizlenip onun potansiyel ribaundunu tokatlamaya çalışırsanız, çenenize dirsek yerdiniz. Eğer trafiğin içinde düşüncesizce top sürüp kurtarma düdüğü beklerseniz, bir sonraki sefer için iyi şanslar. Eğer çizgiyi aşıp epey bir ileriye giderseniz, diğer oyuncular sizin icabınıza bakardı. Bu bir erkek oyunuydu. Bugün asla böyle bir şey göremezsiniz. Asla.
Bu arada taraftarlar taraftarlıktan çıkmıştı, artık Kolezyum'da gladyatörler için tezahürat yapan Romalılar'a benziyorlardı. Son saniyelerde bir sayıyla öndeyken Philly'den Dawkins kalabalığı yarıp potaya doğru yöneldi, Parish ve McHale tarafından yerle bir edildi ve parkeye çarparken topu çirkin bir şekilde panyaya doğru savurdu. Bird trafiğin arasından ribaundu çekti, bedenlerin arasından boşluklar bularak topu sürdü (yerdeki üç koca mayın dahil, neredeyse Rollerball'ın son sahnesi gibi), topla beraber sahanın diğer ucuna kadar ilerledi, sonunda asist yapacakken durdu ve neredeyse tavanın inmesine sebep olacak 15-foot'luk panyalı şutunu gönderdi. Larry parkede hoplayıp zıplarken Philly mola istedi -kolları hala havadaydı, alkış silsilesi kopmuştu- sonunda önü açıldığında abartılı ve şiddetli bir yumruk sevinci yaptı. Bird asla kalabalığı onaylamazdı, bu onun duyguları hakkındaki ilk ipucuydu. Sonunda bize bir kemik atmıştı. Bütün mola boyunca aşırı derecede balistiktik ve uğulduyorduk, müzik aletlerini bastırıyorduk ve korna, oyuncuların parkeye dönmesini işaret edene kadar hep bir ağızdan tezahürat ediyorduk.(25) Philly'nin berbat bir son saniye alley-oop denemesi sonrası Celtics galip geldiğinde herkes parkeye daldı,****** Bird birkaç saniye daha sahanın ortasında kaldı, okullu kızlar gibi bir yukarı bir aşağı zıpladı, kafasını tutarak etrafına toplanan taraftarlara inanamadı. Bu, Bird dönemindeki bütün zaferler içerisinde şampiyonluğun alınmamasına rağmen Boston taraftarlarının maçtan sonra Garden'ın çevresinde oyalandığı, kornalar öttürdüğü, birbirlerine elleriyle çaktığı ve kucakladığı, "Phil-lee sucks!" tezahüratları yaptığı ve Causeway'i Bourbon Street'e çevirdiği tek zamandı. Bird'ün yeni Russell, yeni Orr, yeni Havlicek olmasını istiyorduk. İlk defa, gerçekten oraya erişecek gibi görünüyordu.
Takip eden bölümde sürpriz olmadı: Bird 81'de ilk şampiyonluğunu kazandı; ilk MVP'sini 84'te aldı; Bernard'ın ve Knicks'in kıçına tekmeyi bastığı Doğu yarı finali 7. maçı unutulmazdı, ve sonra '84 finalinde klimasız Garden'ın dışının 96, içinin 296 derece olduğu ve Larry'nin standart oyununu karakterize eden 5. maçta görece değersiz Lakers karşısında alınan sıkıntılı zafer de. Taraftarlar ayakta bayılmak üzereydi. Hoş görünümlü ev kadınları kaşlarından akan terli makyajlarını siliyordu.(26) Şişman İrlandalı adamlar yeşil Celtics tişörtleri üzerinden kirli koltuk altlarını kabartıyordu. Susuz kalmış Lakers takımı bile Kaliforniya'ya dönmeyi bekleyemedi, Kareem ve Worthy mola sıralarında oksijen maskesiyle nefes almaya çalışıyordu. Tabii ki Bird bu tip acımasız koşulları severdi, sıcaktan bayılmak üzere olan hayranları onu desteklerken maçı 34 sayı, 17 ribauntla bitirdi. Bird son çeyrekte onları bitirirken, Lakers mola istedi ve M.L. Carr Bird'ü havlusuyla yelpazelemeye başladı ... ve Larry onu aşağıladı ve iterek kendinden uzaklaştırdı. Sanki M.L. onun "anını" bozuyordu. Ölüm Vadisi'nde 110 derecelik bir günde yolda kaldığınızı düşünün, arabanızın içinde on-yedi başka insanla kapana kısılmışsınız. İşte Garden o gece bu kadar sıcaktı, sadece biz umursamıyorduk. Bildiğimiz tek şey Bird'ün tanrı olduğu, Lakers'ın am gibi güçten düştüğü ve içinde bulunduğumuz diğer durumlardı. Bir de terliyorduk tabii.
O maçlar Bird ve Garden'ın Lennon ve McCartney gibi birlikte çalışması gibiydi. Onu, TD Banknorth Garden'da mola esnasında dans müziği bangır bangır çalarken ve yüksek kafeinli dalkavuklar tişörtlerini çıkarıp kalabalığın içine doğru fırlatarak karambol yaratırken, kibarca ürkmüş bir şekilde oynarken düşünebiliyor musunuz? Ben de düşünemiyorum. Bird dönemi 1986'da zirveye çıktığında bu doğru kalabalıkla doğru takımın sonunda evlenmesi gibiydi: Evinde 50-1'lik (playofflar dahil) 67 galibiyetli bir makine. Hoosiers filminde, ilham verici "takım bir araya geliyor" montajı esnasında Jimmy Chitwood'un "ben oynarım, koç kalır" konuşmasını ve takıma katıldığı sahneyi hatırlıyor musunuz? İşte her iç saha maçı bize böyle hissettiriyordu. Sezon, Bird'ün Finaller'in 6. maçında parkede yürümesiyle sona erdi. Rockets'ı triple-double'ıyla taze yıkmıştı. Forması terden sırılsıklam olmuştu ve kalabalık zevk çığlıkları atıyordu. Mükemmeldi. Sezon hakkındaki her şey kusursuzdu. Şimdi babamın o aptal motosikleti satın aldığını düşünsenize.
(1) Bu, Kareem hakkındaki 300 sebepsiz göndermeden ilkiydi. Sadece uyarıyorum. Kareem bir avanaktı.
(2) C's, gereksiz bir çabaydı belki ama New England bölgesindeki taraftarlarını genişletmek için her bir yılda altı farklı iç saha maçını Hartford'da oynuyordu. Bu deneyim 80'lerin sonunda, şu üç düşünceyi farkettiklerinde sona erdi: oyuncular yılda 47 maç için seyahat etmekten nefret ediyordu, evlerinde daha fazla para kazanabilirlerdi, ve en önemlisi, orası siktiğimin Hartford'ıydı.
(3) Bu kitapta Boston Garden'dan "the Garden" olarak, Madison Square Garden'dan da "MSG" olarak bahsedeceğim. Neden? Çünkü bu benim kitabım.
(4) Boston'ın iyice kökleşmiş ırk sorunları bir yıl sonra yüzeye çıktı. Şehrin devlet okullarının ayrılık yaratan proaktif birleştirme kararına ve diğer bütün çirkinliklere teşekkürler. Gerçi geriye baktığımızda, kimsenin Reggie Smith ve Jim Rice'tan, Red Sox'ın 40 yıl boyunca oynattığı tek siyah adamlar olmalarından şikayetçi olmaması da kırmızı alarm denebilirdi.
(5) İkisini de 6. maçta şu pozisyonlar tanımlıyor: Kareem'in clutch anlarda Milwaukee'nin ikinci uzatma periyodunda sezonunu kurtaran sky hook'ını göndermesi, ve Cowens'ın Oscar Robertson'ı peşine takarak yirmi adım boyunca parke üzerinde top sürmesi. Vince Carter'ın 340 kere (ve artıyor) vurulmuş gibi bir yığın halinde yere düşmesi istisnası dışında hiçbir klip bir oyuncuyu bundan daha iyi tanımlayamaz. Bu arada, bu kitapta Kareem'in rolünün çalınacağını düşünüyorsanız eğer, Vince'i bekleyin.
(6) '76 sezonundan sonra Cowens yokluktan ayrıldı ve yerel bir kanalda, ofisinin ve diğer her şeyinin olduğu bir iş buldu. Sonra 32 maçlığına hiçbir şey olmamış gibi geri döndü. Daha sonra, '77 playofflar'ı esnasında Cowens'ın, gecelerini Boston'ın etrafında taksi sürerken ve bilet ücreti toplarken harcadığı ortaya çıktı. Komik olansa, şu an bunu okuyup benim bunları salladığıma inanıyor olmanız. Hayır. Cowens'ın kariyerini internet döneminde baştan yaşamaya ihtiyacımız var — mesaj panolarına dizilmiş "Dün gece Dave Cowens beni taksisine aldı!" başlıklarını hayal etsenize!
(7) Evet, bir zamanlar küçük bir çocuk parke üzerinde dolaşabiliyor, ev sahibi takımın bench'inin yanında dikilebiliyor, ve oyuncular ve koçlarla konuşabiliyordu. Aaah ah.
(8) Babam yaklaşık 30 gazete satın aldı ve resimle komşularımızın kafasına vurmaktan başka her şeyi yaptı. Mükemmel bir ünlü babası olabilirdi.
(9) Wilkes filmde silahla vurulan lise yıldızı Cornbread'i oynuyordu. Cinayet sahnesi benim haykırmama sebep olunca annem iyice rahatladı çünkü artık o sinemadan sağ çıkabileceğimize inanmıyordu. Kadın, bizim orada olduğumuzdan dolayı herkesin sinirlendiğini iddia ediyordu. Neler olduğunu hatırlamak için çok gençtim; inanmadığım tek bölümse annemin daha sonradan erkekler tuvaletinde benim zarlarla oynadığımı iddia etmesiydi.
(10) Müthiş alt metin: Barry o sene peruk takıyordu (o günler internette alay konusu olmadan bu tür şeyleri yapabildiğiniz günlerdi) ve kavgadan sonra Barry, peruğunu yeniden düzenlemek konusunda Sobers'in niye onun üzerine atladığını merak etmekten daha endişeli gözüküyordu. Eğer bir gün bir Warriors medya elemanına rastlarsanız, '76 sezonuna kadar olan takım fotoğraflarına bakın ve Barry'nin saçlarının her bir sezon nasıl ortadan kalktığını görün. 76'dan sonra bir anda saçları çoğalıyor ve 77'de tekrar onu kel olarak görüyoruz. Şimdiyse kafasında dolgular var. Neden bu tip şeyleri sevdiğimi sormayın.
(11) Bu ayrıntıda daha sonra üstünü örteceğimiz iki yeni kırışıklık/problem var: İlki, bazı oyuncular bazı şeyleri umursamayı kestiler çünkü büyük ücretli garanti kontratlara sahiplerdi. İkincisi, kimse farkına varmadan önce kokain birkaç yıllığına moda olmuştu; "Hey bekle, bu uyuşturucu bağımlılık yapıyor, zararlı ve pahalı. Burada pozitif olan bir şey yok ki!" 70'lerin sonunda bunu kimse bilmiyordu ve lig bunun acısını çekiyordu. 1979'da bir Nuggets maçında David Thompson faul çizgisinde kokain almaya çalışana kadar bir problem olduğunu bilmiyorduk.
(12) Babam hala bu konu hakkında benimle alay eder. Benim savunmam, altı yaşında olmam. Onun savunması ise, bunun NBA'in gelmiş geçmiş en ünlü maçı olması.
(13) Eve döndüğümüzde, babamla yemek yemekten ve televizyon izlemekten dolayı epey uyuşmuştuk. Charlie'nin Melekleri yeniden yayındaydı -birkaç hafta önce de yayınlanmış olan film- ve şöyle düşündüğümü hatırlıyorum; "Yani bu kadar geç vakite kadar ayakta kalınca böyle mi oluyor? Etrafında yarı çıplak kadın dedektiflerin dolaştığı filmleri mi izleyebiliyorsun?" Geleceğin gece baykuşu o gece doğdu dostlarım.
(14) Gelişme yıllarımı sadece sağ elimi havada tutup ünlü birileriyle el çakıştırmayı ummakla harcamadım, aynı zamanda beni Bird dönemindeki ünlü maçların yarısında televizyonda görebilirdiniz. Sklar Brothers'ta göründüğümden daha fazla ESPN Classic'te görünmüşümdür.
(15) Bu, benim, küçükken dostum Reese'le Chestnut Hill alışveriş merkezinde bulunan havuzun dibindeki bozuk paraları çalabilmek ve sonra onlarla hokey kartları alabilmek için sadece birbirimizin ayağını tutmamız gerektiğini farketmemizle beraber 1978'deki favori anımdan biriydi. Güzel zamanlardı!
(16) Bir keresinde bir okuyucum şöyle geyik yapmıştı; "Tommy, Celtics maçlarında Fred Goldman'ın konu O.J. olduğu zamandaki objektifliği kadar objektiftir."
(17) John Y., Braves'i satın aldı ve onları yedi oyuncuyu, iki pick'i (biri sonra Danny Ainge'e dönüştü) ve nakit parayı içeren karmakarışık bir anlaşma sonrası Celtics'e "takas" etti. Boston'ın bir önceki sahibi, Irv Levin, Braves'i San Diego'ya taşıdı ve adını Clippers olarak değiştirdi.******* Yani John Y., Red'e karşı üstün gelseydi, direkt olarak Doğu Clippers'ından ve Batı Clippers'ından sorumlu kendisi olacaktı. Aynı zamanda biz de muhtemelen Bird'ün haklarını Toby Knight ve Joe C. Meriweather karşılığında New York'a takas edecektik.
(18) Bird draft'a yeniden girmeden önce onunla imzalamak için 12 ayımız vardı. Bu da New England'daki herkesin, Bird '79 NCAA Finaller'inde takımını yenilmez Sycamores'a karşı taşırken Indiana State Üniversitesi bandwagon'una atlaması demek oluyordu. Onlar o sene New England'da Boston College'den de kutsal haçtan da daha popülerlerdi.
(19) Katie'yi oraya eski zamanların uğruna yazdım. Tom Cruise'ün onu mankene çevirmesi onun suçu değildi.
(20) Jimmy Kimmel'ın şovunda çalıştığım zamanlarda biz buna Adam Carolla sonuçları adını vermiştik. Carolla her zaman her şeyden mizahi bir açı çıkarırdı; neticede onunla takılan herkes daha da komik oluverirdi.
(21) Bunu ben uydurmadım. O maçın (12 Mart 1985) ikinci yarısında Hawks yedeklerinin kollarını keyif içinde havaya kaldırarak birbirlerinin üzerine atladıkları ve avuç içleri tokatlanmış bir şekilde kuşkuyla birbirlerinin üstünde yere düştükleri tam dört an vardı.
(22) Bu en şok edici ve en beklenmedik spor kavgası olmalıydı. Benim yirmi adım önümde gerçekleşti. Asla unutmayacağım. Santa'nın Easter Bunny'i yere fırlatmasını izlemek gibiydi.
(23) Buraya "bachelor partilerindeki girl-on-girl şovundan hemen iki dakika önce" yazmayı düşündüm, sonra diğerinde karar kıldım.
(24) Bird ve Erving (dört MVP), Robert Parish (NBA top 50), Kevin McHale (aynı şekilde), Tiny Archibald (aynı şekilde), Maurice Cheeks (o on yılın en iyi oyun kurucularından biri), Andrew Toney (o on yılın en underrated oyuncularından biri), Bobby Jones (jenerasyonunun en iyi altıncı adamı), Cedric Maxwell ('81 Finaller MVP'si), Darryl Dawkins, Caldwell Jones, M.L. Carr, Gerald Henderson, Rick Robey... işte buna playoff serisi denir! Her zaman olduğu gibi, ders: Genişlik her şeyi harap eder.********
(25) Dev skorbordlar öncesi dönemin müthiş alt metinlerinden bir tanesi: The Garden taraftarları bütün mola boyunca takımlarını ayakta alkışlayarak ödüllendirdiler. Bu bizim son kabul damgamızdı. Sanki "siz bizim için şunu yaptınız, biz de sizin için bunu yapıyoruz" şeyimizdi. Şimdiyse kiss cam izlemekle veya ponpon kızların memelerine bakmakla epey meşgulüz.
(26) Benim koltuğum muazzam mücevherler takan ve sanki haftada dört kez bakımlı giyinen o Wellesley/Weston ev kadınlarından birinin yanındaydı. Terliyor olsalar bile ben onların ter bezlerinin asla çalışmaya başladığını düşünmüyordum.
~
*Internal revenue service. Amerika'nın vergi dairesi.
**Televizyon programcılarının zamanında değişik oyunlarla birbirleriyle yarıştığı bir reality show. Şöyle bir şey.
***Tık.
****Kesinlikle izleyin. Sakın kaçırmayın. Buyrun.
*****Amerikan futbolunda bir mevkii. Hücum takımında oynarlar. Quarterback'ten aldıkları uzun pas sonrası topu yakalayıp gidebildikleri yere kadar koşarlar. Muhtemelen çok sert darbelere maruz kalırlar.
******Bunu ısrarla tavsiye etmiyorum ama yine de izleseniz daha iyi olur.
*******Brown, Buffalo Braves'i satın aldıktan bir müddet sonra Irv Levin'in sahibi olduğu Boston Celtics'le franchise'ları takas etmiş. Yani artık Celtics Brown'ın, Braves de Levin'in olmuş. Levin daha sonra Braves'i San Diego'ya taşıyıp takımın adını Clippers olarak değiştirmiş.
********Bir başka deyişle; nerede çokluk orada bokluk.
Ara
Arşiv
-
▼
2018
(41)
- ► 12/16 - 12/23 (1)
- ► 12/02 - 12/09 (3)
- ► 11/18 - 11/25 (1)
- ► 11/11 - 11/18 (1)
- ► 11/04 - 11/11 (1)
- ► 10/28 - 11/04 (1)
- ► 10/21 - 10/28 (1)
- ► 10/14 - 10/21 (2)
- ► 09/30 - 10/07 (1)
- ► 09/23 - 09/30 (1)
- ► 09/16 - 09/23 (1)
- ► 08/19 - 08/26 (2)
- ► 08/05 - 08/12 (1)
- ► 07/29 - 08/05 (1)
- ► 07/08 - 07/15 (1)
- ► 06/17 - 06/24 (1)
- ► 06/10 - 06/17 (1)
- ► 06/03 - 06/10 (2)
- ► 05/20 - 05/27 (1)
- ► 05/13 - 05/20 (1)
- ► 04/22 - 04/29 (3)
- ► 04/15 - 04/22 (2)
- ► 03/25 - 04/01 (1)
- ► 03/18 - 03/25 (1)
- ► 03/11 - 03/18 (1)
- ► 03/04 - 03/11 (1)
- ► 02/25 - 03/04 (1)
- ► 02/11 - 02/18 (1)
- ► 02/04 - 02/11 (1)
- ► 01/21 - 01/28 (1)
- ► 01/07 - 01/14 (1)
-
►
2017
(80)
- ► 12/31 - 01/07 (2)
- ► 12/24 - 12/31 (1)
- ► 12/17 - 12/24 (1)
- ► 12/03 - 12/10 (1)
- ► 11/26 - 12/03 (2)
- ► 11/19 - 11/26 (1)
- ► 11/12 - 11/19 (2)
- ► 10/29 - 11/05 (2)
- ► 10/22 - 10/29 (1)
- ► 10/15 - 10/22 (1)
- ► 10/08 - 10/15 (1)
- ► 10/01 - 10/08 (1)
- ► 09/24 - 10/01 (2)
- ► 09/03 - 09/10 (1)
- ► 08/27 - 09/03 (1)
- ► 08/20 - 08/27 (1)
- ► 08/13 - 08/20 (3)
- ► 08/06 - 08/13 (1)
- ► 07/30 - 08/06 (2)
- ► 07/23 - 07/30 (2)
- ► 07/16 - 07/23 (1)
- ► 07/09 - 07/16 (1)
- ► 07/02 - 07/09 (2)
- ► 06/25 - 07/02 (3)
- ► 06/18 - 06/25 (2)
- ► 06/11 - 06/18 (2)
- ► 06/04 - 06/11 (1)
- ► 05/28 - 06/04 (1)
- ► 05/21 - 05/28 (1)
- ► 05/14 - 05/21 (2)
- ► 05/07 - 05/14 (2)
- ► 04/30 - 05/07 (1)
- ► 04/16 - 04/23 (2)
- ► 04/09 - 04/16 (2)
- ► 04/02 - 04/09 (3)
- ► 03/26 - 04/02 (2)
- ► 03/19 - 03/26 (3)
- ► 03/12 - 03/19 (2)
- ► 03/05 - 03/12 (3)
- ► 02/26 - 03/05 (1)
- ► 02/19 - 02/26 (2)
- ► 02/12 - 02/19 (3)
- ► 02/05 - 02/12 (1)
- ► 01/29 - 02/05 (1)
- ► 01/22 - 01/29 (2)
- ► 01/15 - 01/22 (1)
- ► 01/08 - 01/15 (2)
- ► 01/01 - 01/08 (2)
-
►
2016
(127)
- ► 12/25 - 01/01 (1)
- ► 12/18 - 12/25 (1)
- ► 12/04 - 12/11 (1)
- ► 11/27 - 12/04 (2)
- ► 11/20 - 11/27 (2)
- ► 11/13 - 11/20 (2)
- ► 11/06 - 11/13 (3)
- ► 10/30 - 11/06 (2)
- ► 10/23 - 10/30 (1)
- ► 10/16 - 10/23 (5)
- ► 10/09 - 10/16 (2)
- ► 10/02 - 10/09 (1)
- ► 09/25 - 10/02 (3)
- ► 09/18 - 09/25 (3)
- ► 09/11 - 09/18 (2)
- ► 09/04 - 09/11 (2)
- ► 08/28 - 09/04 (2)
- ► 08/21 - 08/28 (2)
- ► 08/14 - 08/21 (2)
- ► 08/07 - 08/14 (2)
- ► 07/31 - 08/07 (3)
- ► 07/24 - 07/31 (4)
- ► 07/17 - 07/24 (2)
- ► 07/10 - 07/17 (2)
- ► 07/03 - 07/10 (2)
- ► 06/26 - 07/03 (4)
- ► 06/19 - 06/26 (3)
- ► 06/12 - 06/19 (3)
- ► 06/05 - 06/12 (3)
- ► 05/29 - 06/05 (2)
- ► 05/22 - 05/29 (4)
- ► 05/15 - 05/22 (4)
- ► 05/08 - 05/15 (2)
- ► 05/01 - 05/08 (2)
- ► 04/24 - 05/01 (3)
- ► 04/17 - 04/24 (2)
- ► 04/10 - 04/17 (6)
- ► 04/03 - 04/10 (2)
- ► 03/27 - 04/03 (2)
- ► 03/20 - 03/27 (3)
- ► 03/13 - 03/20 (2)
- ► 03/06 - 03/13 (4)
- ► 02/28 - 03/06 (3)
- ► 02/21 - 02/28 (2)
- ► 02/14 - 02/21 (3)
- ► 01/31 - 02/07 (2)
- ► 01/24 - 01/31 (3)
- ► 01/17 - 01/24 (4)
- ► 01/10 - 01/17 (2)
- ► 01/03 - 01/10 (3)
-
►
2015
(105)
- ► 12/27 - 01/03 (3)
- ► 12/20 - 12/27 (3)
- ► 12/13 - 12/20 (3)
- ► 12/06 - 12/13 (5)
- ► 11/29 - 12/06 (2)
- ► 11/22 - 11/29 (3)
- ► 11/15 - 11/22 (3)
- ► 11/08 - 11/15 (3)
- ► 11/01 - 11/08 (4)
- ► 10/25 - 11/01 (3)
- ► 10/18 - 10/25 (3)
- ► 10/11 - 10/18 (2)
- ► 10/04 - 10/11 (3)
- ► 09/27 - 10/04 (3)
- ► 09/20 - 09/27 (3)
- ► 09/13 - 09/20 (2)
- ► 09/06 - 09/13 (3)
- ► 08/30 - 09/06 (1)
- ► 08/23 - 08/30 (2)
- ► 07/05 - 07/12 (1)
- ► 06/28 - 07/05 (2)
- ► 06/21 - 06/28 (1)
- ► 06/14 - 06/21 (2)
- ► 06/07 - 06/14 (2)
- ► 05/31 - 06/07 (2)
- ► 05/24 - 05/31 (2)
- ► 05/17 - 05/24 (2)
- ► 05/10 - 05/17 (2)
- ► 05/03 - 05/10 (1)
- ► 04/26 - 05/03 (1)
- ► 04/19 - 04/26 (2)
- ► 04/12 - 04/19 (2)
- ► 04/05 - 04/12 (3)
- ► 03/29 - 04/05 (2)
- ► 03/22 - 03/29 (2)
- ► 03/15 - 03/22 (1)
- ► 03/08 - 03/15 (2)
- ► 03/01 - 03/08 (2)
- ► 02/22 - 03/01 (1)
- ► 02/15 - 02/22 (4)
- ► 02/08 - 02/15 (2)
- ► 02/01 - 02/08 (3)
- ► 01/25 - 02/01 (1)
- ► 01/18 - 01/25 (3)
- ► 01/11 - 01/18 (1)
- ► 01/04 - 01/11 (2)
-
►
2014
(151)
- ► 12/28 - 01/04 (1)
- ► 12/21 - 12/28 (3)
- ► 12/14 - 12/21 (1)
- ► 12/07 - 12/14 (2)
- ► 11/30 - 12/07 (2)
- ► 11/23 - 11/30 (2)
- ► 11/16 - 11/23 (2)
- ► 11/09 - 11/16 (2)
- ► 11/02 - 11/09 (3)
- ► 10/26 - 11/02 (3)
- ► 10/19 - 10/26 (2)
- ► 10/12 - 10/19 (4)
- ► 10/05 - 10/12 (3)
- ► 09/28 - 10/05 (2)
- ► 09/21 - 09/28 (4)
- ► 09/14 - 09/21 (2)
- ► 09/07 - 09/14 (3)
- ► 08/31 - 09/07 (2)
- ► 08/24 - 08/31 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (2)
- ► 08/10 - 08/17 (2)
- ► 08/03 - 08/10 (2)
- ► 07/27 - 08/03 (1)
- ► 07/20 - 07/27 (3)
- ► 07/13 - 07/20 (2)
- ► 07/06 - 07/13 (4)
- ► 06/29 - 07/06 (4)
- ► 06/22 - 06/29 (4)
- ► 06/15 - 06/22 (4)
- ► 06/08 - 06/15 (3)
- ► 06/01 - 06/08 (4)
- ► 05/25 - 06/01 (4)
- ► 05/18 - 05/25 (2)
- ► 05/11 - 05/18 (2)
- ► 05/04 - 05/11 (3)
- ► 04/27 - 05/04 (3)
- ► 04/20 - 04/27 (3)
- ► 04/13 - 04/20 (4)
- ► 04/06 - 04/13 (3)
- ► 03/30 - 04/06 (2)
- ► 03/23 - 03/30 (2)
- ► 03/16 - 03/23 (5)
- ► 03/09 - 03/16 (2)
- ► 03/02 - 03/09 (4)
- ► 02/23 - 03/02 (4)
- ► 02/16 - 02/23 (5)
- ► 02/09 - 02/16 (4)
- ► 02/02 - 02/09 (6)
- ► 01/26 - 02/02 (3)
- ► 01/19 - 01/26 (3)
- ► 01/12 - 01/19 (3)
- ► 01/05 - 01/12 (5)
-
►
2013
(349)
- ► 12/29 - 01/05 (5)
- ► 12/22 - 12/29 (8)
- ► 12/15 - 12/22 (6)
- ► 12/08 - 12/15 (5)
- ► 12/01 - 12/08 (3)
- ► 11/24 - 12/01 (5)
- ► 11/17 - 11/24 (6)
- ► 11/10 - 11/17 (7)
- ► 11/03 - 11/10 (6)
- ► 10/27 - 11/03 (7)
- ► 10/20 - 10/27 (8)
- ► 10/13 - 10/20 (5)
- ► 10/06 - 10/13 (6)
- ► 09/29 - 10/06 (5)
- ► 09/22 - 09/29 (6)
- ► 09/15 - 09/22 (6)
- ► 09/08 - 09/15 (6)
- ► 09/01 - 09/08 (8)
- ► 08/25 - 09/01 (5)
- ► 08/18 - 08/25 (6)
- ► 08/11 - 08/18 (9)
- ► 08/04 - 08/11 (2)
- ► 07/28 - 08/04 (6)
- ► 07/21 - 07/28 (5)
- ► 07/14 - 07/21 (6)
- ► 07/07 - 07/14 (7)
- ► 06/30 - 07/07 (6)
- ► 06/23 - 06/30 (11)
- ► 06/16 - 06/23 (4)
- ► 06/09 - 06/16 (5)
- ► 06/02 - 06/09 (5)
- ► 05/26 - 06/02 (8)
- ► 05/19 - 05/26 (8)
- ► 05/12 - 05/19 (9)
- ► 05/05 - 05/12 (7)
- ► 04/28 - 05/05 (5)
- ► 04/21 - 04/28 (6)
- ► 04/14 - 04/21 (7)
- ► 04/07 - 04/14 (8)
- ► 03/31 - 04/07 (7)
- ► 03/24 - 03/31 (9)
- ► 03/17 - 03/24 (9)
- ► 03/10 - 03/17 (10)
- ► 03/03 - 03/10 (11)
- ► 02/24 - 03/03 (8)
- ► 02/17 - 02/24 (6)
- ► 02/10 - 02/17 (6)
- ► 02/03 - 02/10 (7)
- ► 01/27 - 02/03 (7)
- ► 01/20 - 01/27 (7)
- ► 01/13 - 01/20 (11)
- ► 01/06 - 01/13 (8)
-
►
2012
(496)
- ► 12/30 - 01/06 (8)
- ► 12/23 - 12/30 (6)
- ► 12/16 - 12/23 (10)
- ► 12/09 - 12/16 (9)
- ► 12/02 - 12/09 (12)
- ► 11/25 - 12/02 (10)
- ► 11/18 - 11/25 (13)
- ► 11/11 - 11/18 (11)
- ► 11/04 - 11/11 (15)
- ► 10/28 - 11/04 (9)
- ► 10/21 - 10/28 (8)
- ► 10/14 - 10/21 (10)
- ► 10/07 - 10/14 (10)
- ► 09/30 - 10/07 (11)
- ► 09/23 - 09/30 (7)
- ► 09/16 - 09/23 (11)
- ► 09/09 - 09/16 (7)
- ► 09/02 - 09/09 (6)
- ► 08/26 - 09/02 (9)
- ► 08/19 - 08/26 (10)
- ► 08/12 - 08/19 (6)
- ► 08/05 - 08/12 (7)
- ► 07/29 - 08/05 (9)
- ► 07/22 - 07/29 (8)
- ► 07/15 - 07/22 (6)
- ► 07/08 - 07/15 (8)
- ► 07/01 - 07/08 (9)
- ► 06/24 - 07/01 (9)
- ► 06/17 - 06/24 (13)
- ► 06/10 - 06/17 (14)
- ► 06/03 - 06/10 (6)
- ► 05/27 - 06/03 (9)
- ► 05/20 - 05/27 (9)
- ► 05/13 - 05/20 (12)
- ► 05/06 - 05/13 (12)
- ► 04/29 - 05/06 (5)
- ► 04/22 - 04/29 (8)
- ► 04/15 - 04/22 (6)
- ► 04/08 - 04/15 (6)
- ► 04/01 - 04/08 (9)
- ► 03/25 - 04/01 (12)
- ► 03/18 - 03/25 (8)
- ► 03/11 - 03/18 (12)
- ► 03/04 - 03/11 (6)
- ► 02/26 - 03/04 (10)
- ► 02/19 - 02/26 (10)
- ► 02/12 - 02/19 (10)
- ► 02/05 - 02/12 (10)
- ► 01/29 - 02/05 (11)
- ► 01/22 - 01/29 (12)
- ► 01/15 - 01/22 (9)
- ► 01/08 - 01/15 (11)
- ► 01/01 - 01/08 (12)
-
►
2011
(437)
- ► 12/25 - 01/01 (11)
- ► 12/18 - 12/25 (10)
- ► 12/11 - 12/18 (12)
- ► 12/04 - 12/11 (7)
- ► 11/27 - 12/04 (4)
- ► 11/20 - 11/27 (9)
- ► 11/13 - 11/20 (10)
- ► 11/06 - 11/13 (10)
- ► 10/30 - 11/06 (7)
- ► 10/23 - 10/30 (5)
- ► 10/16 - 10/23 (10)
- ► 10/09 - 10/16 (8)
- ► 10/02 - 10/09 (9)
- ► 09/25 - 10/02 (7)
- ► 09/18 - 09/25 (7)
- ► 09/11 - 09/18 (9)
- ► 09/04 - 09/11 (6)
- ► 08/28 - 09/04 (6)
- ► 08/21 - 08/28 (8)
- ► 08/14 - 08/21 (9)
- ► 08/07 - 08/14 (8)
- ► 07/31 - 08/07 (8)
- ► 07/24 - 07/31 (10)
- ► 07/17 - 07/24 (7)
- ► 07/10 - 07/17 (8)
- ► 07/03 - 07/10 (7)
- ► 06/26 - 07/03 (5)
- ► 06/19 - 06/26 (7)
- ► 06/12 - 06/19 (8)
- ► 06/05 - 06/12 (12)
- ► 05/29 - 06/05 (8)
- ► 05/22 - 05/29 (8)
- ► 05/15 - 05/22 (6)
- ► 05/08 - 05/15 (4)
- ► 05/01 - 05/08 (7)
- ► 04/24 - 05/01 (10)
- ► 04/17 - 04/24 (9)
- ► 04/10 - 04/17 (10)
- ► 04/03 - 04/10 (13)
- ► 03/27 - 04/03 (10)
- ► 03/20 - 03/27 (9)
- ► 03/13 - 03/20 (5)
- ► 03/06 - 03/13 (11)
- ► 02/27 - 03/06 (7)
- ► 02/20 - 02/27 (10)
- ► 02/13 - 02/20 (7)
- ► 02/06 - 02/13 (14)
- ► 01/30 - 02/06 (3)
- ► 01/23 - 01/30 (9)
- ► 01/16 - 01/23 (12)
- ► 01/09 - 01/16 (8)
- ► 01/02 - 01/09 (13)
-
►
2010
(653)
- ► 12/26 - 01/02 (13)
- ► 12/19 - 12/26 (12)
- ► 12/12 - 12/19 (10)
- ► 12/05 - 12/12 (10)
- ► 11/28 - 12/05 (7)
- ► 11/21 - 11/28 (5)
- ► 11/14 - 11/21 (6)
- ► 11/07 - 11/14 (9)
- ► 10/31 - 11/07 (7)
- ► 10/24 - 10/31 (7)
- ► 10/17 - 10/24 (7)
- ► 10/10 - 10/17 (7)
- ► 10/03 - 10/10 (11)
- ► 09/26 - 10/03 (8)
- ► 09/19 - 09/26 (9)
- ► 09/12 - 09/19 (8)
- ► 09/05 - 09/12 (10)
- ► 08/29 - 09/05 (5)
- ► 08/22 - 08/29 (10)
- ► 08/15 - 08/22 (7)
- ► 08/08 - 08/15 (5)
- ► 08/01 - 08/08 (7)
- ► 07/25 - 08/01 (8)
- ► 07/18 - 07/25 (7)
- ► 07/11 - 07/18 (10)
- ► 07/04 - 07/11 (16)
- ► 06/27 - 07/04 (17)
- ► 06/20 - 06/27 (12)
- ► 06/13 - 06/20 (17)
- ► 06/06 - 06/13 (13)
- ► 05/30 - 06/06 (19)
- ► 05/23 - 05/30 (12)
- ► 05/16 - 05/23 (8)
- ► 05/09 - 05/16 (11)
- ► 05/02 - 05/09 (13)
- ► 04/25 - 05/02 (13)
- ► 04/18 - 04/25 (16)
- ► 04/11 - 04/18 (26)
- ► 04/04 - 04/11 (14)
- ► 03/28 - 04/04 (19)
- ► 03/21 - 03/28 (18)
- ► 03/14 - 03/21 (22)
- ► 03/07 - 03/14 (21)
- ► 02/28 - 03/07 (19)
- ► 02/21 - 02/28 (17)
- ► 02/14 - 02/21 (10)
- ► 02/07 - 02/14 (21)
- ► 01/31 - 02/07 (8)
- ► 01/24 - 01/31 (19)
- ► 01/17 - 01/24 (16)
- ► 01/10 - 01/17 (26)
- ► 01/03 - 01/10 (25)
-
►
2009
(691)
- ► 12/27 - 01/03 (26)
- ► 12/20 - 12/27 (27)
- ► 12/13 - 12/20 (26)
- ► 12/06 - 12/13 (24)
- ► 11/29 - 12/06 (6)
- ► 11/22 - 11/29 (8)
- ► 11/15 - 11/22 (16)
- ► 11/08 - 11/15 (16)
- ► 11/01 - 11/08 (24)
- ► 10/25 - 11/01 (15)
- ► 10/18 - 10/25 (8)
- ► 10/11 - 10/18 (15)
- ► 10/04 - 10/11 (15)
- ► 09/27 - 10/04 (14)
- ► 09/20 - 09/27 (17)
- ► 09/13 - 09/20 (1)
- ► 09/06 - 09/13 (5)
- ► 08/30 - 09/06 (15)
- ► 08/23 - 08/30 (11)
- ► 08/16 - 08/23 (17)
- ► 08/09 - 08/16 (11)
- ► 08/02 - 08/09 (17)
- ► 07/26 - 08/02 (23)
- ► 07/19 - 07/26 (10)
- ► 07/12 - 07/19 (9)
- ► 07/05 - 07/12 (10)
- ► 06/28 - 07/05 (6)
- ► 06/21 - 06/28 (16)
- ► 06/14 - 06/21 (17)
- ► 06/07 - 06/14 (5)
- ► 05/31 - 06/07 (12)
- ► 05/24 - 05/31 (20)
- ► 05/17 - 05/24 (10)
- ► 05/10 - 05/17 (22)
- ► 05/03 - 05/10 (26)
- ► 04/26 - 05/03 (14)
- ► 04/19 - 04/26 (12)
- ► 04/12 - 04/19 (20)
- ► 04/05 - 04/12 (3)
- ► 03/29 - 04/05 (2)
- ► 03/22 - 03/29 (9)
- ► 03/15 - 03/22 (6)
- ► 03/08 - 03/15 (16)
- ► 03/01 - 03/08 (7)
- ► 02/22 - 03/01 (15)
- ► 02/15 - 02/22 (12)
- ► 02/08 - 02/15 (15)
- ► 02/01 - 02/08 (4)
- ► 01/25 - 02/01 (11)
- ► 01/18 - 01/25 (10)
- ► 01/11 - 01/18 (4)
- ► 01/04 - 01/11 (11)
-
►
2008
(884)
- ► 12/28 - 01/04 (6)
- ► 12/21 - 12/28 (13)
- ► 12/14 - 12/21 (7)
- ► 12/07 - 12/14 (8)
- ► 11/30 - 12/07 (8)
- ► 11/23 - 11/30 (12)
- ► 11/16 - 11/23 (14)
- ► 11/09 - 11/16 (20)
- ► 11/02 - 11/09 (23)
- ► 10/26 - 11/02 (14)
- ► 10/19 - 10/26 (9)
- ► 10/12 - 10/19 (12)
- ► 10/05 - 10/12 (7)
- ► 09/28 - 10/05 (15)
- ► 09/21 - 09/28 (14)
- ► 09/14 - 09/21 (21)
- ► 09/07 - 09/14 (25)
- ► 08/24 - 08/31 (1)
- ► 08/17 - 08/24 (4)
- ► 08/10 - 08/17 (20)
- ► 08/03 - 08/10 (6)
- ► 07/27 - 08/03 (5)
- ► 07/20 - 07/27 (9)
- ► 07/13 - 07/20 (9)
- ► 07/06 - 07/13 (12)
- ► 06/29 - 07/06 (16)
- ► 06/22 - 06/29 (7)
- ► 06/15 - 06/22 (7)
- ► 06/08 - 06/15 (19)
- ► 06/01 - 06/08 (15)
- ► 05/25 - 06/01 (17)
- ► 05/18 - 05/25 (21)
- ► 05/11 - 05/18 (29)
- ► 05/04 - 05/11 (22)
- ► 04/27 - 05/04 (32)
- ► 04/20 - 04/27 (14)
- ► 04/13 - 04/20 (15)
- ► 04/06 - 04/13 (43)
- ► 03/30 - 04/06 (46)
- ► 03/23 - 03/30 (46)
- ► 03/16 - 03/23 (23)
- ► 03/09 - 03/16 (17)
- ► 03/02 - 03/09 (40)
- ► 02/24 - 03/02 (39)
- ► 02/17 - 02/24 (24)
- ► 02/10 - 02/17 (32)
- ► 02/03 - 02/10 (22)
- ► 01/27 - 02/03 (10)
- ► 01/20 - 01/27 (20)
- ► 01/13 - 01/20 (14)






















