Çevir-2: 2002 Batı Finali'nin Sözlü Tarihi - "All the Kings' Men" 3/3

Nihayet, o meşhur son bölüm. Yeni gelenler için ilk ve ikinci bölüm. Süper Kupa ve derbi gündemine uygun bir yazıyla devam edeceğiz.

V. Momentum mu? Ne Momentumu?

Beşinci Maç, 28 Mayıs 2002

Bu serideki hakem kararları tartışılırken, beşinci maç ne kadar konuşulsa yetmez. Christie'nin şimdi dediği gibi, bu maç "mercek altına alındı." Webber 29 sayı 13 ribaundla harika bir çıkardı, Mike Bibby 23 sayıyla yıldızlaştı. Shaq bütün maç faul sorunu yaşaması yüzünden sadece 32 dakika oynayabildi, sonunda altı faulle çıktı. İlginçtir, O'neal o maç sadece bir kez serbest atış kullandı. Bibby tartışmalı pozisyonlar arasında, 8.2 saniye kala maç kazandıran şutu attı. Önce Webber'dan top dışarı çıktı ama hakemler Robert Horry'den sektiğine karar verdi. Sonra, yine Webber topu Bibby'ye bırakırken Derek Fisher'ın üstünden geçip Bibby'yi savunmacısından kurtardı. Maçın son topunda Bobby Jackson, Kobe galibiyet şutunu denerken faul yaptı ancak hakemler yine bir şey çalmadı. Böylece, Sacramento maçtan  92-91'lik galibiyetle çıkmayı başardı. Divac galibiyet sonrası seyircilere öpücükler attı. Takım hissedarı Gavin Maloof skor tabelasının tepesine çıkıp "koyduk mu" çekti.

Samaki Walker maçtan sonra şaşkınlıkla "Vlade Divac bütün maç Shaquille O'neal'ı savundu ve son çeyrek başlarken iki faulü vardı. Vay be!" diyecekti.

Turner: Vlade nasıl oynanacağını bilirdi. Çok kurnaz ve numaracıydı. Shaq'ı ne zaman karşılayacağını, tutacağını ya da bırakacağını, oyunu nasıl oynayacağını çok iyi bilirdi. Yaptıkları çoğunlukla işe yaradı. Vlade büyük, kuvvetli bir adam değildi ama çok uzun zamandır oynuyordu ve çok zekiydi.

O'neal: Agresif olmaya, sert oynamaya çalışıyordum. Bu yüzden birkaç aptalca faul yaptım.

Beck: Hiç kimse hakemlerin sorun olduğu diğer maçları hatırlamıyor. Webber topu dışarı tokatladı ama Horry'den çıktı dediler. Topun Kings'e geri döndüğü an çok önemliydi.

Phil Jackson: Bize göre o top bizimdi. Bizden çıkmamıştı. Onlardan çıkmıştı. Jack Nies topu onlara verdi ve biz de tam oradaydık, bütün koçlar kenardaydı. Hepimiz kötü bir karar olduğunu düşündük. Herkes çok üzüldü.

Howard-Cooper: Kings'in büyük şanslar bulduğu anlar da kesinlikle vardı. Sacramento'dan kimse hakemleri konuşurken bundan söz etmez. İki taraf için de tartışmalı kararlar verildi. Her maç sadece Lakers'a fırsatlar ikram edilmiyordu.

Phil Jackson: İşler karışmıştı. Birbirimizi sakinleştirmeye çalışıyorduk. "Tamam, sakin" "Hala öndeyiz" falan diyorduk.

Reynolds: Bibby büyük şutları atmayı seviyordu. Bunlarda gittikçe daha iyi oldu.

Pollard: Üniversitede son yılımdaydım. Mike, Arizona Wildcats'deydi. Ben de Kansas Jayhawks'da lider oyuncuydum. Fazlasıyla güçlüydük ve herkesin üstünde hakimiyet kurmuştuk. Arizona'yla oynuyorduk ve bu çocuk bizi resmen paramparça etti. Onunla aynı takıma geldiğimde aklımda bu vardı. O her zaman büyük şutları sokardı.

Christie: Adelman fazlasıyla zeki biriydi. Webb topu aldığında herkesin şutu onun atmasını bekleyeceğini biliyordu. Bibs topu içeri indirirse savunmacısının biraz gevşeyeceği kesindi. Gevşedi de zaten.

Bibby: Webb'e şutu sen atmayacaksan ben atmak istiyorum demiştim. Bana boş şut hazırlayacak kadar iyi bir takım oyuncusuydu. Herkes şutu onun atacağını düşünmüştür. Harika bir perdeyle bana bomboş bir şut hazırladı.



Christie: Oyunlarımız tek oyuncu merkezli değildi. Biz savunma okuma odaklı bir takımdık. Savunmanın verdiği boşluğu değerlendirdik.

Reynolds: Kings'in Bibby'ye şut hazırlamak için kullandığı hareketli perdeyi hakemler çalmadı. Webber içeriye doğru bir adım alıp diğerlerinden kurtuldu. Tabii, bu pek çalınmazdı.

Adande: Beşinci maçtan sonra kötü hakemler hakkında bir şeyler yazmıştım. Oradan sonra her şey daha da kötüye gitti.

Christie: Bib, Sacramento Kings tarihindeki en büyük şutlardan birini soktu ve bizi bir adım ileriye taşıdı.

Bibby: O şutu salonda saatlerce, saatlerce çalışmıştım. Atarken çok rahattım.

Breen: Mike Bibby'nin yükseliş günüydü. Muhteşem oynadı. Top eli yaktığında Sacramento'da şutu atmak isteyen tek oyuncuydu.

Reynolds: Mike büyük şutların oyuncusuydu. O tür  fırsatlara bayılırdı. Chris de bu konuda iyiydi ama bence Mike'a çok daha fazla güveniyordu.

Cleamons: Bibby'ye çok iyi bir kontrat verdik. Bize teşekkür etmeli. Bu  maçlarda isim yaptı.

Adande: Bibby Kings'i öne geçiren şutu attı. Kobe karşı potada şansını denedi. Pozisyonun başında forması şortunun içindeydi, bittiğindeyse dışına çıkmıştı. Bobby Jackson'ın elleri bu kadar çok çalışmıştı yani.  Kobe kaçırdı. Faul çalınmadı. Beşinci maç Kings'in oldu.

Bobby Jackson: Ona faul yaptığımdan gayet eminim. Sonuçta iyi savunma da yaptım. Maçı kazandıracak şutu zorlaştırdım. Bence harika iş çıkardım.

Bryant: Tamamen sağlıklı olsaydım belki bu şutu sokabilirdim, kim bilir? Bana faul yapıldı mı? Olayı tekrar tekrar izlediniz, bu pek önemli değil. Shaq altı faulle oyun dışındaydı. Bir şey üretmek bana düşüyordu, ya sayı atmalıydım ya da faul çizgisine gitmeliydim.

Phil Jackson: Bibby önemli şutları sokan bir oyuncu. Büyük bir şutu soktu ve onları kurtardı. O maçı kazanmak zorundaydılar. Yenilgi canımızı acıttı ama oyuncularımız iyiydi. Hala oynayacakları oyuna son derece güveniyorlardı.

Bibby: Oynadığımız oyunu, serinin gidişatını düşününce  işi bitirdik dedim. Altıncı maça girerken yenilmez hissediyorduk.


VI. Düdükler Taraf Değiştirince...

Altıncı Maç, 31 Mayıs 2002

Serinin altıncı maçı NBA tarihindeki en tartışmalı maçlardan biri olarak tarihe geçti. Sacranento'da rezalet olarak tanımlandı. Lakers agresif taraftı, topu sürekli Shaq'a indiriyorlardı. O'neal 41 sayı, 17 ribaund yaptı. Pollard ve Divac'ı altı faulle oyun dışında bıraktı, Kings nadiren kullandığı Lawrence Funderburke'ü son çeyrekte Shaq karşısında oyuna aldı. Lakers maç boyu 40, sadece dördünce çeyrekte 27 faul atışı kullandı (O'neal tek başına 13/17 attı).  Çeyreğin yarısında saha içi isabet bulamamalarına rağmen, son 6:21'de buldukları 18 serbest atış sayısıyla maçı 106-102 kazandılar. Sırada yedinci maç vardı. Kings altıncı maç yüzünden çok öfkeliydi. Özellikle Divac'ın altıncı faulu, Shaq'ın Funderburke'ü denize dökmesi, Kobe Bryant'ın Mike Bibby'ye savurduğu dirsek savunulması imkansız kararlardı. Tartışmalar, Shaq'ın beklenmedi bir yoldan gösterdiği tarihi performansa gölge düşürdü.

O'neal: Uyuyordum, küçük kızım da üzerimde uykuya dalmıştı. Ağzından salyalar akıyordu. Bende de durum aynıydı. Saat 2:30'da telefon çaldı, arayan Kobe'ydi. Şöyle dedi: Büyük adam, yarın sana ihtiyacım var. Beraber tarih yazalım.

Phil Jackson: Kobe'nin tarzı buydu. Böyle şeyler yapardı. Çok uyumaz zaten. Bu tip çok oyuncum oldu. Playoff sırasında çok uyumayan başka bir oyuncu da Michael Jordan'dı. Gerilim öyle büyüktür ki zihniniz fazla mesai yapar. Kobe bunu takım arkadaşlarına geçirmekte çok başarılıydı. Shaq'la kanka ilişkisi yoktu. Aralarında düzgün ve profesyonel bir ilişki vardı.

Jones: Sacramento'da daha iyi takıma sahip olduklarını, kazanacaklarını düşünmeyen kimse yoktu. Bütün bölge şampiyonluk şansının geldiğini hissediyordu.

Bob Delaney (NBA hakemi, Altıncı Maç): Bir hakem soyunma odasına girdiğinde mükemmel bir maç geçirmeyi umar. Parkeye çıktığınızda bir yandan bunu istersiniz ama çıktığım 1800 maçtan öğrendiğim bir gerçek şu: Sahaya girersiniz ve ne beklerseniz bekleyin, keşke çalsaydım veya keşke çalmasaydım dediğiniz bazı düdükler mutlaka olur.

Heisler: Vlade flop'larıyla Shaq'ın başını çok ağrıttı. Dört maç boyunca durum böyleydi, ondan sonra Shaq bunu çözdü. Oyununu tamamen temizledi. Kendini atamaması için Vlade'yle temas kurmayı tamamen kesti.

O'neal: Kendinizi yere bıraktığınızda benden korkuyorsunuz demektir. Kanın kokusunu alıp saldırmamı bekliyorlardı. Beni faul sorununa sokmaya çalışıyorlardı.

Divac: Pollard onunla güreşmeye çalışıyordu, ben sahada onu ileri geri koşturup yormaya uğraşıyordum. Bu sayede hücumdayken biraz yorgun olur, her seferinde sayı atamazdı.

Pollard: Arada bir Shaq'ın yoluna çıkmaya çalışırdım ama her seferinde beni yeri serer, yine smacını yapardı. Benim için durum kötüydü. Doğru anı bekleyip cezayı kesmek ya da onu geri püskürtmek daha akıllıcaydı.

Richmond: Shaq bir noktada "Hey, topu bana verin. Beni tek bırakın, her şey benim üzerimden dönsün" dedi. Biz de öyle yaptık. Topu çevirip Shaq'a indiriyorduk.

O'neal: Bunu sürekli... Sürekli tekrarlardım.

Divac: Aslında  onu gerçekten savunmanız mümkün değil. Ne zaman isterse sayı atabilir. Shaq'a karşı fiziksel oynamak intihar. Sahada bir oraya bir buraya koştum, hücum fauller kovalayıp faul sorunu baskısını artırmaya uğraştım. Bundan dolayı bazen hakemlere zorlama düdükler çaldırdım. Sonra buna flop demeye başladılar. Koca adamı savunmanın başka bir yolu yoktu ki.

Delaney: Hepimiz Divac'ın kendini bıraktığını biliyorduk. Bunu o kadar çok izledik ki uzmanı olduk. Bu iş lige ilk geldiğinde, bizi çok kandırmıştı. Zaman geçtikçe "hakemi kandırmalık" hareketleri gerçek faulden ayırmayı başardık. Gecikmiş reaksiyonla tam bir çarpışmayı ayırmak mümkün.

Pollard: Devre arası, soyunma odasında tüm seri boyunca söylediklerimizi tekrarladık: "Beyler bize bir şey ikram etmeyecekler. Kazanmak zorundayız. Karşımızdaki beş kişiyi  yenmek zorundayız ve bize karşı gibi görünen üniformalı diğer üç kişiyi, hakemleri de yenmek zorundayız. Bunları düşünmeyin, sadece yapın."

Richmond: Onları faul problemine sokmaya, hakemlere faul çaldırıp tempoyu düşürmeye çalışıyorduk. Bizden daha hızlı oynamak istiyorlardı.

Voisin: Altıncı maç 1981'de başlayan yayın hayatım boyunca çalıştığım en kötü yönetilmiş maçtı. Hakemlerin sadece kötü bir maç çıkardığını düşündüm. Pollard ve Divac son çeyrekte kolay faullerle oyun dışında kalmıştı.



Divac: Kötü hissettim ama ne yapabilirsin ki? Ben ve Scot erken fauller yüzünden atıldık ama yapabileceğimiz bir şey yoktu.

Delaney: Shaq diğer oyunculardan çok daha fazla çizgiye gitmeliydi. Çünkü çok darbe alıyordu. Diğer oyuncuların topu elinden kaçırdığı ya da devam edemediği pozisyonlarda, o devam ederdi. Devam etmesi yüzünden darbe almadı zannederdik. Gerçeğiyse maçtan sonra kaseti izlerken görürdük. Çok sert darbeler olurdu. Şikayet ettiği şeylerde haklıydı.

Ted Bernhardt (NBA Hakemi, Altıncı Maç): O'neal pota altında dönüp pivot hareketleri yaptığında rakipler sarsılırdı. Çoğu zaman hücum faul mu oldu, savunma mı faul yaptı ya da bir şey çalmak gerekmiyor mu anlamak zordu. Her döndüğünde olabilecek öyle çok şey vardı ki.

Delaney: Divac oyundan atıldığı anda bunun büyük olay olacağını biliyordum. Ama maçın kasedini izlerken faulü daha önce Horry'nin üstündeki Webber'in ilk hareketine çalmamız gerektiğini gördüm. Webber bileğinden tutunca topu elinden kaçırmıştı. O faulü kaçırmıştım, kusursuzluk mümkün olsa bunu çalardım ve Webber'ın altıncı faulü olurdu.

O an Divac'ın altıncı faulü olacak mı diye düşünmüyorsunuz. Robert topu alıyor, Vlade ona çarpınca top yine elinden kaçıyor. Birinci, altıncı fark etmez. Bence bu bir faul. Fiziksel temas yüzünden birisi top kaybediyorsa bu fauldür.

Pollard: Shaq'a karşı bizim faullerimizi, sonra da onun yaptığı faulleri sayınca "Tamam. Dur bir dakika. Bir şeyler ters gidiyor" diyorsun. Tabii ki üç kişi Shaq'dan daha çok faul yapacak ama istikrarlı olarak onu savunan üç dört kişi oyun dışında kalıyordu. Bizim adamlarımızsa sayı atamıyordu ama o hiç oyun dışında kalmıyordu. Samaki Walker da hiç atılmamıştı.

Bernhardt: Maç sonundaki en zor pozisyonlardan biri (12 saniye kala Mike Bibby'yle beraber) Kobe'nin topun peşinden koştuğu andı. Ben dahil üç hakem de düdük çalmakla çalmamak arasında kaldı.

Gerould: Gözümüzün önünde Mike Bibby'nin üstünden geçti. Bob Delaney'e bakıyordum. Hiçbir şey çalmadı. Aman Tanrım. Faul almak için ne yapmak gerek acaba demiştim.

Delaney: Mike Bibby, Kobe'yi savunuyordu. Kolu beline dolanmıştı, benim için bu tutmadır. Faulü çalmayı düşünürken, ki çalarsam topsuz pozisyonda yapılmış bir faul olacak. Çünkü top pozisyonda  yok. Top oyuna sokulurken faul yaparsanız topsuz pozisyon faulü olur, bu da bir atış ve hücum hakkı demektir. Lakers'ın seçtiği bir oyuncu faul atabilir, sonra da kenardan oyuna başlarlar.

Bernhardt: Surata dirsek atılmasından önce bir engelleme faulü çalınabilirdi.

Delaney: Ben bunu düşünürken Kobe kurtulmaya çalışıyor, kurtuluyor da, top oyuna sokuluyor ve bir faul çalınıyor. O sırada Mike'ın yüzüne darbe aldığını fark ediyorum. Kobe kollarını kurtarırken vurmuş, belli. Hepsi mikrosaniyeler içinde oluyor.

Bernhardt: Durum, Kobe'nin tepesine çıkmış savunmadan kurtulma çabasından ibaret. Sert bir müdahale. Bu kadar. Bir taraftan bakınca başka, öbür taraftan bakınca başka bir fikriniz olacaktır.

Delaney: Kasıtlı atılmış dirsekler gördüm, bana göre bu öyle değildi. Ama mükemmel bir maç çıkarsam,oturup düşünme fırsatı bulup o mükemmel maçı yönetsem topsuz alan faulü çalardım. Bu da Lakers'a bir faul atışı ve hücum hakkı demek. Ardından da Kobe'ye teknik faul çalardım. Sacramento bir faul atar, Lakers da bir tane... Sonra Lakers topu aynı yerden oyuna sokar.

Bibby: Sinirlendim çünkü ayağa kalktığımda ona faul çaldıklarını sanmıştım. Ne olduğunu bilmiyordum. "Bana mı faul çaldınız?" diye şaşırdığımı hatırlıyorum. Burnum kanıyordu, göstermek için kanın bir kısmını parkeye sümkürdüm.



Pollard: Tek yapabildiğimiz gülmek. Shaq serbest atış çizgisini geçiyor, itiraz ediyorsunuz, hiçbir şey yapmıyorlar. Vlade, Shaq'ı tüm yıl nasıl savunuyorsa öyle savunuyor, faul çalıyorlar. Serbest atışlar sırasında Shaq beni itiyor, ribaunda çıkarken  çeneme dirseği vuruyor, bana faul çalıyorlar. Sonra da Shaq'dan 50 kilo zayıf Lawrence Funderburke'ün çırpınışlarına ve Chris Webber'a kalıyoruz. Kobe, Mike Bibby'nin suratını dağıtıyor, nasıl oluyorsa Bibby'ye faul çalıyorlar. Siz de sadece oturuyorsunuz, gülüp geçiyorsunuz.

Adelman: Söyleyeceğim iki pozisyon var: Kobe'nin Mike'ın ağzına dirseği ve Shaq'ın Lawrence Funderburke'ü indirmesi. Bu iki pozisyon normal sezonda sportmenlik dışı faul olurdu.

Chris Webber (forvet, Kings): Bu maç tam bir komediydi ama komik değildi.

Rambis: Hakemler, bir serinin her maçını veya play-off'larla normal sezon maçlarını aynı biçimde yönetiyoruz deseler de böyle olduğunu düşünmüyorum. Bence maçlar giderek fizikselleşiyor ve hakemler daha fazla şeyin olmasına izin veriyor.

Phil Jackson: 2006'da Dwayne Wade'in Dallas'a karşısında maç başına 20 küsür faul atışı kullandığı final serisi kadar saçma şeyler olmadı bence.

Michael Wilbon (köşe yazarı, Washington Post): Bence hakemler sporda en haksızca eleştirilen kesim hakemler. Bana kalırsa gizli bir ajandaları yok, bunu söylerken tanıdığım NBA hakemlerini kastediyorum. Bu spordaki açık ara en tarafsız grup onlar ve bir ajandaları yok. Bence scoutlar ve hakemler spordaki en dürüst insanlar, düşüncem böyle. Ama o maç tam bir rezillikti.

Brown: O maçta hakkımız yendi. Benim düşünceme göre o kadar faul yapmış olmamız mümkün değil. Biz çok kurnaz bir takımdık.

O'neal: Herkes "Shaq'ı çizgiye göndereceğiz, Shaq'a faul yapacağız" diyor. Hack-a-Shaq yapacaklar. Bu faul işinin bir kısmı onların stratejisiydi. Bunu onlar yaptılar. Belki bir iki tane kolay düdük olmuştur ama her maç, her yıl böyleydi. Stratejileri her zaman bana faul yapmak oldu.

Brown: Hakemler bazı düdükleri kaçırabilir, bir içeride dışarıda kararı gibi, böyle şeyler olur. Ama faullerde böyle şeyler olunca, bu biraz farklı.

Wilbon: David Stern'ün ya da çalıştığım kanaldaki kimsenin birilerini aradığını düşünmüyorum. Bunların hiçbirine inanmıyorum, doğru olsa mutlaka ortaya çıkardı. Kimse çenesini kapamasını bilmiyor. Bence hakemler için  kötü bir geceydi sadece.

Bernhardt: Ed Rush, o zamanki patronum, arayıp maçla ilgili ne düşündüğümü sordu. "Söylemesem daha iyi" dedim. "Söyle Ted" dedi. Ben de "Beni tanırsın Ed, söylemesem daha iyi" dedim. Israr etti. "Şey, partnerlerimin sıçıp batırdığını düşünüyorum" dedim. O da "Tamam, teşekkürler. Ben de böyle diyeceğini düşünmüştüm" dedi. Kapattı. Bu yüzden bu konuda konuşmaktan nefret ediyorum. Çünkü Delaney ve Bavetta'yı gerçekten önemsiyorum.

Reynolds: Özellikle son çeyrek çok ilginçti. Her zaman lehinize ya da aleyhinize bir gidişat olabilir. Yıllarca böyle şeyler gördüm. Ama o çeyrek aklımdan çıkmıyor. İşlerin bu kadar üst üste bir takım aleyhine gittiğini görmemiştim.

Christie: Shaq sert oynadı. Onun üstündeydik. Ona düdükler çalındı mı? Evet, çalındı. Ama öyle rakamlar için yapan birini düşününce... İnanılmaz rakamlar abi ya... 40 ve 20'ydi sanırım, resmen delilik. Biz Hey, koca adam, bütün gece tepene ineceğiz. Elinden geleni ardına koyma dedik..Bütün gücümüzle onu durdurmaya uğraştık. Sağlam bir maç çıkardık ve onu durdurmayı başaramadık.


Heisler: Bir tane bile skandal karar yoktu. Topu potaya götüren Lakers'dı ve bunu tekrar tekrar yaptılar. Shaq doğal olarak bir sürü serbest atış kullandı.

Bobby Jackson: Yapmayın abi ya. Bir çeyrekte 27 serbest atış atmak mı? Bunu kim yapabilir ki? NBA tarihinde yoktur bu. Maç bittiğinde kazıklanmış gibi hissediyorduk.

Wallace: Finalden bir hakem uzaklığındaydık.

Pollard: Gerçekten üzgündük. O kadar mücadele ettik, büyük bir farkı kapattık ve yarı biterken o şutu soktuk, bu tip bir sürü şey... Hala o maçı kazanmışız gibi geliyor. Aslında maçı kazandık ama vakit kalmadı.


VII. 15'nci Round

Yedinci Maç, 2 Haziran 2002

Doğal olarak, tarihin en unutulmaz yedinci maçlarından birine doğru gidiyorduk. 1993'ten beri ikinci kez bir "Maç 7" uzatmalara gidecekti. Tırnakları yediren maçta skor 16 kere eşitlendi, üstünlük 19 kere el değiştirdi ve Arco Arena'daki kalabalık kulakları sağır eden bir gürültüyle kulak zarlarımızı tehdit etti. Lakers 1982'te Celtics'i Boston Garden'da eleyen Sixers'dan sonra yedinci maç deplasmanında seri kazanan ilk takım olmak istiyordu.

Howard-Cooper: Sacramento'ya döndüklerinde karamsarlık başlamıştı. Evde ilk maçı kaybetmek ya da Horry'nin son saniyede sapladığı hançer bile bu kadar koymamıştı. Altıncı maçı kaybedildi, eve dönüldü ve o his her yerdeydi. İnsanlar yıllar sonra hala bundan bahsederler: Ah be abi, final avuçlarımızdan kaydı.

Voisin: Maçtan 40 dakika önce soyunma odasındaydım. Oyuncuların hala altıncı maçı konuşuyordu. Rick Adelman'dan Geoff Petrie'ye herkes nasıl kazıklandıklarından yakınıyordu. Altıncı maç hepsini bitirmişti.

George: Maçın başlamasına kırk dakika kala, salondaki tüm koltuklar doluydu. Herkeste beyaz tişörtler giymiş, beyaz havlular sallıyor, bağırıyor. Isınma sırasında ortam böyleydi. Maç başlamamıştı bile. James Brown'dan The Payback şarkısı tekrar tekrar çaldı. Şehir zamanın geldiğine inanıyordu.

Napear: Bu topluluğun, bu şehrin, bu takımın asla başaramayacağı düşünülen bir şeyi başarma şansı vardı: NBA Finali fırsatı önlerindeydi.

Brown: Bir şey asla aklımdan çıkmaz: Bütün yıl serbest atış çalışmıştık, bir sürü atış yapmıştık. O maçtan önce kimse o çizgiden şut atma zahmetine katlanmadı.

Pollard: İnsanlar bana basketbolu özleyip özlemediğimi soruyor. Beş yıldır emekliyim.  "Yok canım" diyorum. Bana "Özlemiyor musun" diyorlar. Doğrusu aldığım maaşı özlüyorum ama maaşımı almak için yapmam gerekenleri özlemiyorum. Özlediğim tek şey o adrenalin. Parkeye çıktığımda 20000 kişinin çığlık çığlığa olmasını özlüyorum. Rock yıldızları bu sebepten 70'ine kadar çalışır. Oyuncular en iyi dönemleri bitmesine rağmen oynamayı sürdürür.

Fox: İki takımdan daha tecrübeli olan bizdik. Buna odaklanmaya çalıştım. Biz birkaç yıl önce Portland'a karşı yedinci maç oynamıştık. Bu çok önemliydi.

Christie: Hiç böyle bir şey yaşamamıştım. Duygusaldım. Neler olduğunu anlamıyordum. Daha önce böyle bir tecrüben olunca seni neyin beklediğini biliyorsun. Sahanın diğer tarafındakilerin çok sakin olduğuna emindim.

O'Neal: Ulusal marş okunurken çevremdekilerin gözünün içine bakarım. Şarkının çoğunda kafamı eğerim sonra yükseldiği kısımda kafamı  kaldırır ve etraftakilere bakarım. Göz temasını kurup kafalarını indirirler, demektir ki avucumun içindeler.

Fox: Biz bir yedinci maçın fiziksel ve ruhsal olarak ne kadar yorucu olabileceğini biliyoruz. Maç sırasında her hücum büyük baskı ve coşku içinde oynanır. Ben bunun nasıl bir his olduğunu biliyordum. Ve Kings'in bu hissi bilmediğini de biliyordum.

Christie: İçimden Vay be, yedinci maça çıkıyoruz. Hem de Lakers'la diyordum. Bence işi burada bitirecektik. Bu adamları yenersek New Jersey Nets'i paramparça ederiz. Pek çok farklı açıdan güçlü bir andı. Tüm hayatım boyunca bu an için çalışmıştım.

Brown: Kimse fazla gergin diye gözüme batmadı. Webb ve tüm takımın kazanmak istediğini biliyordum. Doug gözüme korkmuş görünmedi. Böyle bir şey görmedim. Bobby Jackson'ın yedinci maçta öne çıkacağını biliyordum.

Rambis: Phil'e "Şut atmaya korkuyorlar" dediğimi hatırlıyorum. Boş şutlar buluyorlardı ama Bibby dışında hiçbiri agresif değildi.

Heisler: Maç sonunda, top Webber'ın eline geldiğinde el bombası yakalamış gibi titriyordu. Topu Bibby'ye vermek dışında ne kadar saçmalık varsa yaptı.

Richmond: Kings karşısında yenilmenin sıkıntısı her yerimi sarmıştı. Yedi yıllık talihleri döndü ve Kings şimdi şampiyonluğa yürüyorlar diye düşünüyordum. Kafamdan bir sürü şey geçiyordu. Kenardaydım, daha parkeye çıkmamıştım ama eşofmanlarımın içinde terliyordum.

Christie: Normal sürenin bitimine doğru çatı üzerimize çöküyor sandım. Sallanıyordu. İnek çanları sallıyorlardı ama onu bile duyamıyorduk. İnsanlar kafayı yemişti. Yer sallanıyordu. O sırada hakemlerden birine gidip İnanılmaz şeyler olmuyor mu? dedim.

Howard-Cooper: Büyük bir ses, coşku ve stres duvarı gibiydi.



Wallace: Kenarda kulak tıkacıyla oturuyorduk.

Son saniyelerde skor eşitken Stojakovic'in Kings'i finale götürebilecek üçlüğü potaya bile değmedi. Christie uzatmalarda önemli bir üçlüğü büyük farkla kaçırdı. Bu iki şut maçın en unutulmaz iki şutu oldu. Bibby ve Jackson dışındaki bütün Kings oyuncuları maçın heyecanı yüzünden kırılgan gözüktü. Sacramento 30 serbest atıştan 14'ünü, 20 üçlükten 18'ini kaçırmıştı. Bu sırada Derek Fisher, Shaquille O'Neal ve Kobe Bryant uzatmalarda yüzde 100'le serbest atış kullandı. Lakers 112-106 kazandı.

Voisin: Bobby Jackson hariç takımın çoğu gergindi. Nedense o da kenardaydı. Rick ilk beşe döndü. Peja'nın ayak bileği kötüydü, Doug Christie sahaya döndü.

Pollard: Dördüncü çeyrek geldiğinde kimse şut sokamıyordu. Bu benim için her şeyi mahvetti. Çünkü play-off kariyerimin belki de en iyi maçlarından birini oynuyordum. Dördüncü çeyrekte sahaya bile çıkmadım. O maçtan sonra çok sinirliydim.Çünkü katkı yaptığımı, diğerlerinin boşa çıkmasını sağladığımı düşünüyordum.

Christie: Normalde ligdeki en iyi serbest atış kullanan ekiplerdendik. Peja air-ball attı, Peja asla air-ball atmazdı. Öylesine takılırken bile...

Napear: Bobby o son şutu sokabilir miydi bilmiyorum ama en azından topu potaya atabileceğinden eminim. Soğuk kanlı bir oyuncuydu. Bobby'yi böyle bir durumda kullansanız bile baskıyı hissetmezdi.

Bobby Jackson: Koç ne diyorsa onu yaparsınız. Dediklerine saygı duyup oyununuzu oynarsınız. Kariyerimin başında buna üzülüp öfkelenirdim ama müthiş bir takım kimyamız vardı. Birbirimize yaslanmıştık ve Koç'un setler ve süreler konusundaki kararlarına saygı duyuyorduk. Onu sorgulamazdık.

Fox: Tüm seri boyunca boş bırakmadığım tek oyuncu, bir saniyeliğine boş kaldı. Penetreyi kesmek için yardıma gitmiştim, topu dışarıdaki Peja'ya çıkardılar ve her zaman soktuğu o şutu yine soksa, bambaşka bir seri olacaktı.

Divac: Peja sakattı, bacağında bir sorun vardı. Ama birisi size Final'den bir şut uzakta olduğunuzu ve Final'e gidenin kolayca kazanacağını söylüyorsa...

Stojakovic: Bazen kendimi suçluyorum. Bence birçoğumuz o seriyi düşünüp neleri daha iyi yapabileceğini değerlendiriyordur. Ben hala o kaçırdığım şutu düşünüyorum. O şut bir fark yaratabilirdi. Hala kafamın içinde.

Fox: Tam manasıyla bir air-ball attı. Büyük olasılıkla o kadar boş olmasına şaşırmıştı.

Stojakovic: Şimdi düşününce o şutu tekrar görebiliyorum ve hala bir terslik var. Hido topu köşeye, bana indirdi ve belki de acele ettim. Elimden doğru çıktı ama iyi gitmedi. Hiç iyi gitmedi.

Hidayet: Sakatlığı çok kötüydü. Takım için sahaya çıkıp her şeyini vermek istedi. Sakat olmasaydı o şutu sokacağına tüm paramla bahse varım.

Christie: Ben de uzatmalarda bir air-ball attım. İyi gitmişti aslında. Şimdi bakınca, Bib bana pası attığında birkaç saniye daha süre vardı. Potaya gidebilirdim. Hepimiz için garip bir maçtı.

Wilbon: Doug'un şutu havaya atılmış bir bumerang gibi kavis çizdi.

Pollard: Bence Doug düşüncelerle boğuşuyordu. O seride zorlandı . İyi şut atamadı, özellikle de yedinci maçta ama o gün kimse iyi şut atmadı. Tam bir hayal kırıklığıydık.

Fox: Bazılarının çözüleceğini biliyordum ama kimler onu bilmiyordum. 12'si birden altıncı maça kadar oldukları gibi özgür ve akıcı olamazlardı.

George: Kenarda otururken arkadan bir seyircinin uzanıp birimizin omzuna vurması işten bile değildi. Dibimizdelerdi ve çok gürültü yapıyorlardı. Çan çalıyorlardı ama biz öne geçince sesler kesildi. Koç bench'in arkasındaki adama dönüp "Eee hadi, o çanı durmadan çalmanı bekliyordum. Şimdi duyamıyorum" dedi. Adam da büyük çanı çalmaya başladı. Kulaklarımızı perişan etti.

Adande: Yedinci maç öyle gergindi ki sonrasında başım ağrımıştı. Kulaklarım çınlıyordu. Midem taş gibi ağırdı.

Adelman: Onların daha iyi taraf olduğunu söyleyeceksen, sen söyle. Ben böyle bir şey demem.

Christie: Gözlerinin içine bakıp onlarla rekabet ettik. Bizle oynarken şampiyonluk için oynadıklarını biliyordu bana kalırsa. Bizi yendiklerinde iş bitmişti.

O'Neal: Arena inanılmaz gürültülüydü. Buradan çıktıysak Doğu Konferası'ndaki her salondan çıkardık. Orada oynaması çok eğlenceliydi. Sana düşman bir salona geliyorsun, kazanmayı bekliyorlar ama sen kazanıp hareketini yapıyorsun. Özellikle bunu bir yedinci maçta yapmayı seviyorum.

Pollard: Altıncı maçtaki yenilgiler için hakemleri suçlamak yanlış olmaz. Ama mesele şu, yedinci maçı da oynadık ve tökezleyip kazanamadık. O takım bir yüzük almalıydı. O takımda bir yüzük kazanmalıydım.

Adande: Yedinci maçtan önce ilk beş oyun kurucun korkuyorsa ne demektir, biliyor musun? Hazır değilsin ve ne o maçı ne de o seriyi kazanmayı hak etmemişsin demektir. Lakers deplasmanda bir yedinci maç kazandı. Bunun ne kadar ender olduğunun farkında mısınız? Deplasmanda uzatmalara giden bir yedinci maçta?  Kings hazır değildi. İlk ve son maçı evlerinde kaybettiler. Bunlar olmaması gereken şeyler.

Gerould: Lakers'ın büyük maç oynamadaki tecrübesi öne çıktı. Kings yedinci maç uzatmaya gitmişken elindeki fırsatın öyle farkındaydı ki... Bence o durumdaki baskıyı kaldıramadılar.

Phil Jackson: Daha iyi bir yedinci maç oynayamazdık.



Adelman: Takımım adına büyük bir hayal kırıklığı yaşıyorum. Parkeye yüreklerini koyarak oynadılar ama şimdi o yürekler paramparça. Yapabileceğimiz her şeyi yaptık. Bu seriyi nasıl kazanamadığımızı anlayamıyorum.

Webber: Bu seride o kadar çok şey farklı olabilirdi ki... Bunları düşünmeye zaman ayırmanın anlamı yok. Zaman kaybı.

Pollard: O yıl şampiyon olsak kariyerimin başka bir yöne gideceğini düşünüyorum ama yapacak bir şey yok.

Divac: Serbest atışlar yüzünden maçı kaybettik. Bu kadar basit.

Howard Cooper: Kings serbest atışları sokamadı. En temelde bu var. Bunu toparlamanız imkansız.

Lakers, Shaq'ın 15'te 11'le oynadığı çizgide 33'te 27 isabet sağlamıştı. Kings yedinci maçta Shaq'ın dört maçta kaçırdığından daha fazla serbest atış kaçırdı.

Phil Jackson: Farkı yarattığımız yer serbest atış çizgisi oldu. Bunun kaynağı da sakin olmamızdı. İnsanlar çoğu zaman serbest atışları atamayanlara anlam veremez, koca adamların nasıl bunları sokamadığını merak eder. Antrenmanda yüzde 80, maçta yüzde 50 atarlar. Profesyonellerin nasıl yapamadığını  anlayamazlar. Ama buna sebep olan baskıdır. Bu tip maçlarda önemli olan bu tip şeylerdir ve bizim yedinci maç tecrübemiz vardı. Bu takım kaldırması zor başarısızlıklar yaşayıp buralara gelmişti. Ben gelmeden önce 1999 ve 2000'de iki kere süpürülmüşlerdi. Neyle karşılaşacaklarını iyi biliyorlardı.

Bobby Jackson: Kendimize yenildik. Maçı izleyin, yaptığımız hatalara, kaçırdığımız serbest atışlara bakın. Biz çizgide iyi bir takımdık. Kendi ayağımıza sıktık.



Brown: Takım biraz üzgündü ama daha genç bir ekiptik. İçinden Olsun, şimdi yenilgiyi tattık. Yürümeden önce emeklemek lazım diyorsun.

Phil Jackson: Shaq biz otoparktan çıkarken insanlara kıçını gösterince çıkan kargaşayı hatırlıyorum. Onlar da biz girerken kıçlarını göstermişti.

Adande: Kobe arenadan çıkarken benimleydi, ona bu rekabet işini sordum. Bana Yapma, J. Önce onların bizi yenmesi lazım. Bu işin kurallarını biliyorsun dedi.

Devin Blankenship (web içeriği koordinatörü, Kings): Yedinci maçı kaybettikten sonra gece geç saatlerde hala antrenman tesislerindeydik. Basın toplantılarını giriyorduk. Medya ilişkilerinin olduğu yerde küçük bir açık alan vardı. O zamanki patronum medya ilişkileri direktörü Troy Hanson'dı. Bölümdeki herkes yani biz takımın büyük bir şey kazanmadan önce birkaç sert mağlubiyet alması gerektiğini duyuyorduk. Kafamızdaki düşünce Ne olmuş, bu sadece başlangıç. Bizim dönemimiz asıl şimdi başlıyordu. Troy bizi konuşurken duymuş, gelip şöyle dedi: "Ya hepsi buysa? Ya tek şansımızı kaçırdıysak?"


Kapanış: "Rövanş Falan Olmayacak"

Lakers, New Jersey'i süpüreceği fazlasıyla sıkıcı bir 2002 Finali'ne doğru yola çıktı. Sonra da tüm yaz Kings'e sataşmayı sürdürdü. Televizyondaki canlı bir şov sırasında komedyen Guy Torry'nin Kings'le dalga geçtiği esprilere Shaq kahkahalarla gülerken takım sahibi Malooflar beş karış bir suratla esprileri dinledi. 2002 sezonu öncesinde Rick Fox'la Doug Christie, Staples Center tünelinde birbirine girdi. Christie'nin kocasını sakınmasıyla ünlü karısı bile kavgaya dahil olmuştu. Shaq, Lakers'ın hislerini özetledi: "Sacramento Kraliçeleri'ni kafaya takmıyoruz. Hem de hiç. Bütün yıl onlarla uğraşıp duramam. Geçen yıl kazanmamızı kimse umursamıyor artık. Bu yıla odaklanacağız. Onları hiç kafaya takmıyorum. Bir yere yazın. Fotoğrafını çekin. Onlara gönderin. Umurumda değil

Kimse takımların ve rekabetin zirveyi gördüğünü düşünmüyordu. Spurs, 2003 Playoff'unun ikinci turunda Lakers'ı tahtından indirdi. Dallas da Sacramento'yu aynı aşamada eve gönderdi. Webber aynı seride sol dizinde parçalanmış bir kıkırdakla oynadı. Bu sakatlık kariyerini darmadağın etti. Kings de onunla beraber dağıldı. Çünkü aynı yaz oyuncuyla 122 milyon dolarlık bir kontrat imzalamışlardı.  Kings Webber'ın ağır sözleşmesini Philadelphia'dan üç felaket kontratla (Brian Skinner, Kenny Thomas, Corliss Williamson) takas edip bir yıl sonra NBA tarihindeki en büyük kavgaya neden olmuş Ron Artest karşılığında Stojakovic'i verince işler iyice karıştı. 2006 yılında Adelman'ı kovdular ve o yıldan bu yana play-off görmediler. Bu sırada 2008'deki ekonomik kriz Malooflar'ın işini çok kötü etkiledi ve onları dar maaşlı bütçeli bir küçük pazar takımı haline getirdi. Malooflar'ın Sacramento'ya bağlı kalmak yerine daha büyük bir pazara geçmek istediği söylentileri uçuşmaya başladı.  Şehir onlara düşman olunca sürgün edilen aile takımı Anaheim ve Seattle'a taşımaya çalıştı ama lig tarafından engellendi. Nihayet geçen sezon  franchise'ı milyarder Vivek Ranadive liderlik ettiği bir hissedar grubuna sattılar. Hayat garip, Shaquille O'Neal küçük miktarda hisse satın aldı. Şehrin adı Shaqramento'ya çıktı. Sonunda, 2002'deki olaylardan ve Maloof ailesiyle yaşananlardan sıyrılma fırsatı doğdu.

Elbette 2002 efsanesi hala devam ediyor. Playoff'tan sonra siyasi aktivist Ralph Nader altıncı maçın hakem kararıyla ilgili bir soruşturma başlattı. 2008'de gözden düşmüş hakem Tim Donaghy çok tartışılan altıncı maçta lig tarafından şike yapıldığını iddia ederek yaralara tuz ekti. Ama Donaghy'nin iddiasını çok ciddiye alan olmadı. Lig yöneticisi David Stern habercilere "Araştırmalarla bir sorunumuz yok. Böyle konuların araştırılması gerekli" dedi.

Ralph Nader (siyasi aktivist): Böyle bir şey hayatımda görmedim. Hakemler maçtan önce Lakers hapları yutmuş gibiydi. Daha çok para için yedinci maç olmasını istedikleri her yerde konuşuluyordu. Bunun üzerine Stern'ü aradım ve ona bir mektup yazdım.

Delaney: Hakemler doğru düdükler ister, taraftarlar ve elbette oyuncularla koçlar da. Herkesin bir sınırı var ve her şeyin o seviyede mükemmel olmasını ister. Bir noktaya kadar insan faktörü dolayısıyla hoşgörü vardır ama Ralph Nader gibi bir adam konuya dahil olunca işler çığırından çıkıyor. Çoğu NBA oyuncusu bir maçı onun yerine benim yönetmemi tercih eder, orası kesin.

Nader: Seyirci hakemlere saygısını kaybetti mi, oyun da zayıflar. Maçların ayarlandığını ya da bir yetersizlik, kar amaçlı bir niyet olduğunu sezebilir. Çünkü bu tip sporları seven insanların normalde yaptıkları işin yanında sevdikleri sporda da bir çeşit uzmanlığı vardır. Bu oyun hakkında bildikleriyle Meclis üyeleri, eyalet yasaları ya da şirket suçları gibi hayati şeyler hakkında bildiklerini karşılaştıramazsınız bile. Onları aptal yerine koyamazsınız. Sezgileri keskindir ve çoğu zaman haklı çıkarlar.

Madsen: Ralph  Nader'ın ismini görünce düşündüğüm ilk şey Ralph Sacramento'yu mu tutuyordu ya? oldu.

Nader: Stern'e bu konunun incelenmesini gerektiğini söyledim. Zaten Lakers'ın iyi oyuncular almak için Kings'den çok parası vardı. Bir de sistem onlar için mi çalışacaktı yani? Dediklerime çok bozuldu.

Howard Cooper: İnsanlar Donaghy'nin mektubunu altıncı maçın şaibesinin tescillenmesi olarak gördü. Tim Donaghy her türlü çılgın teoriye inanmak için mantıklı bir neden haline geldi. Buna ancak gülünür.

Köyün delisi Tim Donaghy

Delaney: Geçmişim belgelerle ortada ve uzun zaman suçlularla uğraştım. O tip adamlar kendilerini kurtarmak için herkese, her türlü şeyi yaparlar. Bu hiçbir zaman beni şaşırtmadı ya da dürüst olayım endişelendirmedi. Çünkü kendimi iyi tanıyorum, karakterimi biliyorum. Özgeçmişim Tim Donaghy'ninkinden biraz daha iyi sayılır.

Delaney hakemlik yapmadan önce New Jersey'deki suç örgütlerinin çökertilmesine yönelik bir operasyonda çetenin arasına sızmıştı.

O'Neal: Bu Donaghy meselesi hakkında asla konuşmayacağım. Çünkü her takım her maçtan önce "Hack-a-Shaq yapacağız, onu sürekli çizgiye göndereceğiz" deyip duruyordu.

Bernhardt: Neden bu kadar sorun edildiğini çözemiyorum. Ben Indiana'lıyım. Dünyada bundan çok daha önemli sorunlar var. Bu bir basketbol maçı. Eğlence endüstrisi. Neden bu kadar abartılıyor ki?

Delaney: Taraftarlardan bazılarıyla parkeye çıkıp bir iki çeyrek hakemlik yapmak isterdim. Nasıl bir şey olduğunu görsünler. Çünkü sanırım bizi biraz gözlerinde büyütüyorlar. Bir faul oldu mu kimin yaptığını anlamak bile gerçekten zor iştir. Bir yandan bunu bulup diğer yandan başka bir karar veremezsin. En iyi şöyle açıklayabilirim, bir NBA maçı 10 adamın bir blender'da çok büyük bir hızla dönüp durduğu bir olaydır. Benim sadece oyunu okuyup hangi oyuncunun ne yaptığını görmekle kalmayıp, bir de Michael Jordan başka bir oyuncuya karşıyken özel bir karar verdiğimi söylemek... Bence beynimi bilime bağışlamalıyım. Herhalde dahiyimdir.

Madsen: Los Angeles'dan biri Vlade ve flop'larıyla ilgili bir rap şarkısı yaptı. Harikaydı. Lakers'ın ve Los Angeles'ın parçası olmak o zamanlar çok heyecanlıydı.

Adande: Shaq büyük bir yemek verdi. O yıllarda da ayak parmakları sorunluydu. Yemek sırasında dedi ki "Ayağım şimdi daha iyi. Doug Christie'nin karısı masaj yapınca iyi geldi."



Christie: Rick Fox'la ettiğimiz kavga aklımdan hiç çıkmıyor. Mesele sadece o ve benle ilgili değildi. Bizi art arda yeniyorlardı ve bir şekilde sesimizi çıkarmak zorundaydık.

Fox: O sezon için bir gözdağı vermek istiyorlardı. Yazısız bir sezon öncesi kuralı gibiydi. Sezon öncesi son maçta veteranlar birkaç dakika oynar ve maçın kalanında oturup keyfine bakardı. Onlar ise serinin sekizinci maçına gelmiş gibiydi.

Adande: Sezon öncesi maçında kim kavga eder ki? İşte o seri bu kadar ki sertti ve birçok kötü düşünce birikmişti. O günden bu yana, iki takımı Staples Center'da perdeler ayırır, arka koridorun iki farklı kısmındadılar. Hepsi bu kavga yüzünden.

Fox: Rick Fox Kuralı.

Beck: Lakers'ı ve o büyük hanedanını düşününce, üst üste üç kere şampiyon oldukları için ilk ve  üçüncü yıl şampiyonluğu kaybetmeye ne kadar yakın olduklarını hatırlamıyor. 2001 yılı hariç dominant bir takım değildiler. Özellikle Kings serisi o hanedan etiketini kaybetmeye, finallere tekrar gitme fırsatını kaybetmeye ne kadar yakın olduklarının bir göstergesiydi.

Derek Fisher (guard, Lakers): Koca bir sezon bitirip şampiyonluk kazanmak çok yorucu. Finallere birkaç kez gidip birden fazla yüzük almak için çok şanslı olmalısınız. Yıldızlarınız sakatlanmamalı. Birçok şey lehinize gelişmeli, kolay iş değil. Çok az takım bunu başarmanın bir yolunu bulabildi ve o takımlar NBA tarihine geçtiler.

Madsen: Kimse Shaq'ı, Kobe'yi durduramazdı. Kimse o ikiliyi durduramazdı. Horry, Fox, Fisher gibi oyuncuları da ekleyince, bu takımla her gün antrenman yapmak, beraber maçlar kazanmak inanılmaz bir şanstı.

Beck: İkilinin ayrılması bir açıdan yıllardır beklenen bir şeydi. 2004 sırasında da farklı sebeplerin etkisiyle patlama noktasına geldi. Daha önce de ayrılık kararı almışlardı. Düşmanlık oyununu çok oynamışlar, sonra işi tatlıya bağlayıp anlaşmışlar, iyi oynayıp şampiyon olmuşlardı. Birkaç yıldır bu döngü devam ediyordu. Ama sanırım 2004'te dönüşü olmayan bir noktaya geldiler. Shaq'ın organizasyonla olan ilişkisi de yeni kontrat kopunca  o döngü kırıldı.

Wilbon: Chris'in dizi kırılmasa Sacramento'nun sonraki sezon bir şansı olabilirdi.

Adande: Son maçı kaybetmemeliydik, kabul. Ama Webber'ın sakatlanması büyük şanssızlıktı. Bitmişlerdi.

Peja: 2004'ün ardından bizim dönemimiz kapanmaya başladı.  Sanırım potansiyelimiz bu kadardı.

Phil Jackson:  Rick'in o seride yaşadığı sıkıntıyı anlıyor ve paylaşıyorum. Çünkü böyle bir şeyin ne kadar zor ve yıkıcı olduğunu biliyorum. Portland'a karşı '92'de oynadığımız seride de rakip olmuştuk. Rekabetimiz eskiye dayanıyor. Onun koçluğuna gerçekten saygı duyuyorum.

Joe Maloof (hissedar, Kings): Robert Horry o şutu soktuğu andan itibaren, sanırım günde en az 10 kez o şutu atışını kafamda canlandırdım. Lakers'a o seriyi kaybetmenin verdiği hissi anlatacak kelime yok. Bu kadar kötüydü. Maçtan sonra Koç Jerry Tarkanian beni aradı. Ona sordum: "Kardeşim Gavin ve ben bunu unutabilecek miyiz?" Bana "Hayır. Emin ol, unutmayacaksınız. Alışın" dedi.

Brian Shaw (guard, Lakers): Chris Webber'le çok iyi arkadaşız. Hep bana sizi yenmeliydik der durur.

Napear: Kings, Lakers'ı bir playoff serisinde yenene kadar unutulmayacak. Bu franchise Lakers'a karşı anlamlı bir seri kazanana dek bunu hatırlayacak.

Wilbon: O seriyi kazansalar Chris Webber'ın kariyeri bambaşka bir şekilde hatırlanacaktı. Nets'i kesin yenerlerdi. Herkes Batı'yı kazananın şampiyon olacağını biliyordu. Webber'ın tüm kariyeri değişecekti. Vlade'nin tüm kariyeri değişecekti. Bir şampiyonluk yeterliydi.

Cohn: Bir şampiyonluk, o şehirde 2. Dünya Savaşı'ndan sonraki en büyük şey olurdu.

Bibby: Her zaman müthiş bir basketbol şehri olacaklar. O yüzden takımı taşıma çabasına çok şaşırdım. Bütün Sacramento'lular takımını sever.

Richmond: Kings ve şehir kazanmayı hak etti ama bunun ben Lakers'dayken bana karşı olmasını istemedim. Kings kazansa çok üzülürdüm.

Kevin Johnson (Eski NBA  All-Star oyuncusu, Sacramento'nun şu anki valisi): NBA Finali'ne bu kadar yakınken kaybetmek her zaman can yakar. Taraftarlar hep o seriyi düşünüp "Ya kazansaydık" diyecek.

Christie: Sacramento'ya gittiğimde takımı hala sevdiklerini gördüm. O takımın temsil ettiği şeyi seviyorlar. Bir şampiyonluk kazanınca o his kaybolacaktır. Ama bu kadar yaklaşıp, hak ettiğini görüp, bir tek takımı yenemediğin için bunu kaçırmak... Bunu hazmetmesi çok zor.

Johnson: O seride olanlar bence organizasyonun kaderini etkilemedi. Yıllardır yeni bir arena yapamamıştık. Şimdi hepsi geride kaldı.  Umarım Sacramento 2016'da yeni salonunu açarken şampiyonluk bayrağını da çekecek.

Cohn: Şampiyon olsak yeni arenanın yapımı için düzenlenen oylama daha coşkulu geçerdi ama Maloof ailesinin böyle bir şey için yeterli bir parayı toparlayabileceğini sanmıyorum. Öyle ya da böyle, sorunlar çıkacaktı.

Johnson: 28 yıldır bu topluluk Kings'e aşık. Kings birçok sezon seyirci sayısında lig lideriydi ve bunların çoğunda kaybeden takımdı, playoff'a bile gidemedi. Bu sebepten taraftar kitlesinin takımı şehirde tutmak için direnmesine hiç şaşırmadım.

Cohn: Uzun vadede kazanamamanın tek iyi tarafı bu oldu. Geçen yıllarda yeni bir takım sahibi bulana dek felaket bir dönem geçirdik ama şimdi daha sağlıklı bir gelecek önümüzde. Maloof ailesi varken bunun olabileceğini sanmıyorum.

Pollard: Kings o şampiyonluğu kazansa Maloof ailesi takımı taşımaya çalışmaz, belki de yeni bir arena kurarlardı. Pek çok şey için pek çok farklı ihtimal söz konusu olurdu. Kaç oyuncunun kariyeri tamamen değişecekti?



O'Neal: Kings hissedarı olmam biraz garip, evet. Ne zaman oraya gitsem bu soruyu cevaplamak zorunda kalıyorum. Ama insanlar beni toplum içinde gördükçe, tanıdıkça o zamanlar oyunumu oynadığımı anlıyorlar.

Cohn: Shaq'a öfkeli kalmak zor. Çok sempatik.

Vivek Ranadive (Kings'in sahibi olan hissedar grubunun lideri): Shaq'ı çok seviyoruz, buralarda çok popüler. Tüm dünyada tanınan bir figür. Çok, çok zeki ve çok karizmatik. Gittiği her yerde çok iyi karşılanıyor. Eyalet Meclisi'nden taraftarlara kadar herkes onu çok seviyor.

Fox: Evet, biraz garip ama işin içinde Shaq olduğu için insan şaşırmıyor. Shaq kendini kitlelere sevdirmesini bilir. Ne kadar sempatik olduğu ortada.

Voisin: Bence onun çevresinde toplandılar. Zaman her şeyin ilacı ve o kadar farklı faktörler araya giriyor ki. Takım şehirde kaldı. İnsanlar buna çok sevindi, adeta şükretti. Burada oynadığı zamanki kadar büyük bir yıldız. Sacramento ve Kings'e iyi gelen bir figür.

Renadive: Bize göre doğru yoldayız. İlk sezonumuzda sonuçlara göre değil bir kültürümüz, sistemimiz, iyi bir savunmamız var mı, buna göre değerlendirilmek istiyoruz. Bu işe bir caz grubu kurmak gibi bakıyorum. Ama 20'nci yüzyıl bando tipi herkesin aynı ritimde gittiği, robotik bir bando değil. Yaratıcı, herkesin kendi ritminde çaldığı, kendini yansıttığı ve doğaçladığı yine de güzel müzik yapan bir caz grubu olsun istiyorum. O grubu kuruyoruz.

Shaw: Sacramento, Kobe, Phil ve Shaq aynı takımda olmasa çok başka bir hikaye yazabilirdi. Yanlış zamanda bir araya gelmiş doğru bir takımdılar. Öykü kitaplarında Kings'in yeri boşsa, bunun sebebi Lakers'dır.

*

Snack


Danimarka'nın daha evvel mavi katmışlığı/giymişliği var mı? Kombinasyon olarak falan bayağı şık. Bu ara milli takım bazında evey forma manzaralarına iyice alıştık ya, bu iyi mi-kötü mü emin değilim.


Nerden Nereye 150


Retro 312


Mesaj


Besbelli, 90'lardan. Araştırmaya lüzum bile yok. Hem de ne "90'lar" amına koyim. Fay hattı mübarek.

Axl


Bölgesel faktörlerden dolayı tanıtım yükümlülüğü hissettim de. Yeniden dirilttiler festivali, 3 senelik aradan sonra. Eğer o dönem başkan değişmese ve 2008'deki yerden devam edilebilse, şu anda çok acayip bir konumda olabilirdi Zeytinli Rock Fest, bilen bilir. Biraz geç giriştiler sanki ama, toparlanan kadro oldukça iyi. Günlere göre dağılım biraz dengesiz görünüyor, sanırım onu ayarlama imkanı yoktu. Feysbuk grubundan gerekli bilgileri edinebilirsiniz, bilet fiyatları falan gene gayet makul.

Graff


Bu ibnenin velet hallerini hatırlayanlar çıkar. 16 yaşına gelmiş. Pehey de hey.

Retro 311


Nerden Nereye "Dünya Kupası Özel" 6


Hikayenin ilk kısmını koyamıyorum, çünkü Gekas Levante'de sadece 4 maç oynadığından, birlikte fotolarını bulmak imkansız gibi bir şey.


Vehim


Tivitre'de birkaç kez lafını etmiştim şu kitabın (Nadir Kitap'tan bulursunuz), bu kupa süresince yine okumak istedim. Formalarla alakalı bir bölüm de var. Oradaki Arjantin başlığından alıntılıyorum:

(...) Tanrı da mavi-beyaz çubukluyu seviyor hani. '90 Dünya Kupası'nda mavi-beyaz çubuklu yerine başka bir forma giydiklerini gördü ve ihaneti affetmedi. Mavili siyahlı tuhaf desenli forma, finalde Brehme'nin penaltı golüyle Almanlara kaybetmekten kurtulamadı. Maradona'nın gözyaşlarını sildiği 10 numaralı forma hariç hepsini atmak lazım. 

Pazar günü forma düzeni yine böyle olacak. Bu kez büyük ihtimalle kombinasyonlu görmeyeceğiz sanırım. Malum, bu kupadaki haller. Kombinasyon demişken, Arjantin-Hollanda maçında gözler bayram etti o kadar "düzlük"ün üstüne, belirtmek lazım.

Kazanılan iki finalde giyilenler de belli. Kıllanılası.


Çevir-3: Messi Olmanın Dayanılmaz Ağırlığı

Lionel Messi'nin 13 yaşına kadar yaşadığı Arjantin'de, ülke halkının çoğu "y" sesini "ş" gibi okur. Ben anlamına gelen kişi zamiri Yo, "şo" diye okunur. Diğer İspanyolların "kayey" diye okudukları calle, "kaşeye" dönüşür. Arjantin İspanyolcasına peltek bir yumuşaklık veren bu özellik, Brezilya'da konuşulan Portekizceyi andırır. Bu küçük detayın en önemli yanı, Messi'nin bu ufacık sesi hayatı boyu kullanması. Dünyanın en iyi futbol oyuncusuyla formasını giydiği ülke arasındaki tek bağ, zaman zaman sadece bu ses olmuş.

Messi geçtiğimiz dokuz yılda başka bir dünyadan gelmişcesine, ardı ardına bireysel rekorlar kırarken Barcelona'yı ulusal ve uluslararası çapta başarıya ulaştırdı. 2012'de 69 maçı 91 golle tamamlayarak, inanılmaz bir rekor kırdı ve son beş yılda dördüncü kez, FIFA tarafından dünyanın en iyi oyuncusu seçildi. O bir mutant. Bacakları ve müthiş sol ayağı, oyun güdüsüyle elektrik hızında bir uyumla çalışan bir makine. Avrupa'daki performansı onu daha 26 yaşında futbol tarihinin en büyükleri arasına soktu.

Fakat tüm bunlara rağmen, Messi ülkesi Arjantin'de çoğunluğun sevgisini kazanamadı.  Bunun, milli formayla yeterli performansı gösterememesinin ötesinde bir sebebi daha var: Yeterince Arjantinli olmaması.

Geçen ay bir süre kaldığım, Messi'nin memleketi Rosario'da bu eleştirinin değişik hallerini taksicilerden antrenörlere, gazetecilere kadar pek çok insandan dinledim: Messi Arjantin'i erken terk etmiş, altyapı takımlarında oynayarak yükselip Arjantin'de birinci lig forması giymemişti. Arjantin'in kahramanları Diego Maradona ve Carlos Tevez bu yollardan geçmişti. Leo ulusal marşı söylemiyordu. Tutkulu değildi, bir kişiliği yoktu. Diğer oyuncular gibi, "formayı hissederek" oynamıyordu. Eleştiriler zaman zaman öyle kişisel bir hal almış ki, denilene göre Messi bir dönem milli takımı bırakmayı bile düşünmüş. Ama herkesin konuşurken görmezden geldiği bir şey var: Messi konuştuğunda tam bir Rosario'lu oluyor. Bu küçük gerçek ülkesiyle olan hassas bağını hep canlı tutmuş. Arjantinli futbol gazetecisi Martin Mazur şöyle diyor: "Barcelona'daki yıllarında Messi'nin başına gelen en güzel şey, Arjantinli aksanını kaybetmemiş olması. O da gitmiş olsaydı, olacakları hayal bile edemezsiniz. Herhalde onu öldürürlerdi."

*

Buenos Aires'teki Ezeiza Uluslararası Havalimanı'nın gümrük kapılarından girerken Messi resimleri bizi karşılıyor, camlı kapılar arkasındaki karmaşayla çekingen gezginler arasında onun olduğu bir reklam duruyor. Şehre giden yollarda yine o var. Arjantinli bir elektronik üreticisi firmanın reklamında bize bakıyor. Buenos Aires şehir merkezindeki dev billboard'larda da o var. Bir reklam yüzü olarak Messi her yerde.
  
Ama aslında hiçbir yerde yok. Messi'nin Arjantin için ne anlama geldiğini anlamaya çalışırken, taksiyi kullanan adamı konuşturmaya kırık dökük bir İspanyolcayla söylediğim tek kelime yetti. "Biz her zaman Messi'nin oyununu sevdik ama kim olduğunu bilmiyoruz. Latin Amerika'daki pek çok yerde Maradona'yı severler, Messi için durum farklı." Taksici Dario Torrisi durumu böyle anlattı.

Arjantin'de bu kıyastan kaçış yok. Maradona pek çok kişi tarafından tarihin en iyi oyuncusu olarak kabul ediliyor. Avrupa'da başarılı bir kariyer ve daha önemlisi 1986'da Arjantin'i Dünya Kupası'na taşımış olması bunun nedeni. İngiltere'ye attığı farklı iki gol, çok farklı sebeplerden futbol tarihine geçti. Maradona'nın iyisi ve kötüsü arasında dağlar var. Bir bakıma Arjantin de böyle. Maradona coşkulu, gerçeküstü, parti insanı, bir zamanların uyuşturucu bağımlısı, her zaman ilginç kararlar alan, bir şeylere köpürüp sürekli manşetlere çıkan bir adam. Arjantin bazen bıksa da onu seviyor. Suskun adam Messi daha yarışı burada kaybediyor.

Bazıları Messi'nin Maradona'yı sahada çoktan geçtiğini düşünüyor. Sonuçta çok daha genç yaşta, kulüp seviyesinde ondan daha fazla gol atmış durumda. Bazıları Dünya Kupası'nı getirse bile Maradona'yla onu yan yana koymuyor. Yazar Martin Caparros şöyle diyor: "Maradona kimse gibi olmak zorunda olmadığından büyük bir avantajı var. Messi ise her zaman Maradona gibi olmak zorunda."

Futbol kulübü Huracan'ın altyapı binasında, eski profesyonel boksör Pablo Rodriguez'le konuşuyorum. Dünya Kupası'yla pek ilgilenmediğini ve umursadığı tek takımın Huracan olduğunu söyledikten sonra, bana Maradona'yla Messi'nin farkını açıklıyor: "Maradona yeteneğini çamurda oynayarak kazandı. Pamuklara sarılarak büyümüş Messi'yi ona benzetmiyorum (Messi Rosario'da orta halli bir evde büyümüş). Buenos Aires'in zor bölgelerinde büyümüş Carlos Tevez bizim kimliğimizi daha çok yansıtıyor. O daha bizden." Konuşmanın yapıldığı gün Arjantin antrenörü Alejandro Sabella, Tevez'i kadroya almamıştı: "Kimlikten bahsediyorsak, benim seçimim Tevez."
*

Leo, küçük bir çocukken tam bir cici boğazmış. Annesi ona yemek yedirebilmek için haftanın birkaç günü en sevdiği yemeği pişirmek zorunda kalırmış. Rosario'da altyapı antrenörlüğünün ilk günlerindeki Carlos Marconi, Messi'nin alfajores adlı çikolatalı kurabiyeleri de çok sevdiğini fark etmiş. Marconi'nin dediğine göre bir anlaşma yapmışlar: Küçük Leo her gol için bir kurabiye kazanıyormuş. Sıkıntı şu ki, Lionel sürekli dört beş gol attığından iş sıkıcılaşmış. Marconi de anlaşmayı zorlaştırmış: Sahadaki en iyi oyuncu olan Messi diğer herkesten çok daha kısa olduğundan kafayla attığı gollere iki kurabiye ödül koymuş. Messi, sonraki maç bütün rakiplerini çalımladıktan sonra boş kaleye giderken topu hafifçe havalandırıp kafayla ağlara göndermiş. Kenardaki Marconi'yle göz göze geldiğinde gülümseyip parmaklarıyla iki işareti yapmış.

Leo hakkında Rosario'da her türlü hikaye anlatılıyor. Bir keresinde rakipleri oynamasın diye soyunma odasına kilitleyince ilk yarı içeride mahsur kalmış. Sonra çıkmayı başarıp üç golle galibiyeti getirmiş. Yetişkin Messi'nin 19 yaşında Getafe'ye attığı gol ya da geçen yıl Bilbao karşısındaki çalımları düşününce, hikayeler çok da değişmiyor.

Teknik açıdan baktığınızda Messi'nin en önemli özelliği topu sol ayağına yapıştırıp son hız koşabilmesi. Topla hakimiyeti o inanılmaz süratiyle birleşince, dünyadaki başka hiçbir elit oyuncunun sahip olamadığı zaman ve alan imkanı önünde oluyor. Formda olduğunda kaçınılmaz biçimde çevresindeki her şeyi değiştiren bir havası var. Tüm stadyum, bir kehanet gibi soluna gideceğini biliyor ama kimse onu durduramıyor.

Messi'nin dehasının gerçek kökü ise hala gol karşılığında kurabiye alan bir çocuk gibi oynamasında. İçgüdüsel, özgür ve bu kadar inanılmaz bir yeteneği olmasa onu kibirli gösterecek kadar rahat bir stili var. Barcelona'ya 13 yaşında ilk geldiğinde, zaten kendisi gibiymiş. Antrenmanda müthiş solo goller attıktan sonra yeni hocalarının şaşkın bakışları  arasında santra için yerine geçermiş. Başka hiçbir türlü oynamadığından, kendinden hep bunu bekliyormuş. Yıllar sonra Arjantin milli takımını seçtiğinde kendisini stil olarak Arjantinli mi İspanyol mu bulduğu sorulduğunda -iki takım da birden oynama imkanı olduğu için çok önemli bir soru- şu cevabı verdi: "Arjantinli. Çünkü burada büyümeme ve çok şey öğrenmeme rağmen oynama biçimimi asla değiştirmedim. Küçüklüğümden beri nasılsam öyleyim."

*

Rosario şehri, Buenos Aires'in 200 kilometre uzağında, kuzey batıda. Che Guevara'nın doğduğu, Arjantin bayrağının ilk kez yükseldiği ve resmi olmayan kaynaklara, Arjantinli erkeklerle yapılan rastgele anketlere göre Arjantin'in en güzel kadınlarının doğduğu yer. Rosario, daha ılık, güneşli, kendine has havası olan bir şehir.

Bu güzel şehirde iki büyük futbol takımı var. Rosario Central ve ezeli rakibi Newell's Old Boys. Ya birini tutacaksınız ya diğerini. Comedor Central adlı bir restoranda yemek yiyen bir Central taraftarı, stadyumda Old Boys'lu Messi'nin milli formalı fotoğrafı gözüktüğü anda yuh seslerinin her yanı kapladığını söylüyor: "Kimsenin yeteneğinden şüphesi yok ama Messi'yi kullanarak bir Central'liye hiçbir şey satamazsınız." Eski alışkanlıklar zor değişiyor ve Messi bu değişim için gereken kahramanlığı göstermiş değil.


Messi 10 yaşındayken büyükannesi Celia'yı kaybetti. Leo'yu ilk kez futbol kulübüne götüren ve antrenörleri kısa boylu torununu daha büyük çocukların karşısına çıkarmaya ikna eden oydu. Artık herkesin alıştığı gol sevincinde, Messi istavroz çıkardıktan sonra sağ elini öpüyor ve cennetteki büyükannesine işaret parmağıyla selam veriyor. Celia ölüm döşeğindeyken Newell's antrenörleri ve ailesi Leo'nun büyümesinde yeteneğini ve oyuncu olarak gelişimini tehdit edebilecek bir gariplik olduğunu fark etti. Doktor büyüme hormonu eksikliği teşhisini koydu. Kısacası, Messi'nin normal bir boya gelip profesyonel kariyere başlaması için günlük dozlarda ilaç alması gerekiyordu.

Tedavi pahalıydı. Babasının maaşı ve kulübün yardımları masrafları karşılamaya yetmemeye başlayınca başka bir çözüm aradılar. O çözüm, bir aile dostunun zengin ve güçlü Barcelona'da Lionel'e bir deneme ayarlamasıyla bulundu. Dönemin sportif direktörü Carly Rexach, baba ve oğul deneme için geldiğinde 2000 Olimpiyatları'nı izlemek için Avustralya'da olunca bekleyiş başladı. Son karar, Rexach'ın iki dudağının arasındaydı. Tesislere döndüğünde Messi'nin kendinden büyük ve uzun oyuncularla denenmesini  isteyen Rexach, sahanın çevresinde yürümesi 45 dakika süren oyuncuyu tüm masrafları karşılayarak almaya karar verdi. Leo ve babası Barcelona'ya taşındı. Messi burada daha 13 yaşındayken profesyonel olacaktı. Çocuk yaştaki Messi önce okula gidiyor, sonra La Masia'da antrenman yapıp eve geliyordu. Evde kendine büyüme hormonu iğnesini yaptıktan sonra babası onu yalnızlıktan ağlarken görmesin diye kendisini odasına kilitliyordu. Belki yoksul büyümemişti ama sıkıntı çekmediğini söylemek doğru değildi.

*
Ray Hudson Dünya Kupası'ndan önceki durumu şöyle özetliyor: "Dünya Kupası, tarihin en iyilerinden biri için soru işaretleriyle dolu bir zamanda geliyor. Geçirdiği sezondan sonra, daha kötüsü düşünülemezdi. Ama yine de tüm ülkenin yükü omuzlarında. Sadece Dünya Kupası'na da gitmiyor, Arjantinli bir oyuncu olarak Brezilya'daki bir Dünya Kupası'na gidiyor. Giydiği o forma hep ağırdı, şimdi 10 ton çekiyor!"

Ve Messi'den o formayı ülkesinde pek bir destek görmeden taşıması bekleniyor. Ole'de çalışan gazeteci Sottile'nin elini toplantı masasına vurarak dediği gibi: "Hiç taraftarı yok. Messi'ye hoşgörü çok az. Takımı onun etrafında kurdular, herkesin umutları ona bağlı ama takım arkadaşları dışında kimse arkasında durmuyor. Messi için çıta çok yüksek, Arjantin sadece kazanması değil kazanma biçimi bile çok önemli. Böyle bir beklentiyi karşılaması imkansız."

Her şey psikolojik bir bulmaca gibi: Arjantin'in ona, onun Arjantin'e ihtiyacı var ama iki tarafı da  memnun etmek mümkün gözükmüyor. Messi hiçbir zaman zaman açık konuşmuyor ama sözlerinde İspanya yerine doğduğu ülke Arjantin'i seçip acı bir şekilde artık evine dönmesinin imkansız olduğunu gören çocuğun sesini duyabiliyorsunuz.

Ancak önünde kendini bir  kez daha sahada ispat etme fırsatı var. Bu turnuva onun milli formaya layık olduğunu göstermek için son ve en iyi şansı. Arjantin'in bakışını ise yazar Eduardo Sacheri özetliyor: "Biz burada top çizgiyi geçti mi, geçmedi mi ona bakarız. Sonuçlar konuşana kadar Messi bizim için palavra, palavra, palavra!"

Yazıdaki bilgi ve dolgu amaçlı bazı pasajları çeviriden çıkardım. Aslı için buradan.

Retro 310


Nerden Nereye "Dünya Kupası Özel" 5



Nerden Nereye "Dünya Kupası Özel" 4



2014 Draft Notları


Geçen sene yapmıştık. Hadi dedik gelenekselleştirelim şu işi ve kolları sıvadık. Adam Silver'ın ilk NBA draft'ı macersaıydı. Geçen sene Yuhalanan ve yüzsüzlük edip pis pis sırıtan David Stern'den kurtulduğumuz için sevinçliydik. Halaya kalktık. Adam iyi birine benzyiyordu. Abi adam kel ve sempatik geliyor bize. Donald Sterling olayının çok çabuk bitirerek en azından benim ve bir çok NBA severin sempatisini kazanmış biri olarak çıktı o kürsüye. Silver'ın başka bir sempati toplayan hareketi ise draft gecesi Spurs'ün şampiyonluğunu tekrardan kutlaması oldu. Ayrıca bize Spurs'ün bazı oyuncularının kaçıncı sıradan draft edildiklerini hatırlattı. Gerçekten takdire şayan seçimlermiş dedirtti. Cımbızla çekmiş adamlarmış neredeyse hepsi. Ehem neyse biz yavaştan başlayalım.




#1 CAVALIERS: Andrew Wiggins

D.T: 23. 02. 1995
Poz: SF
C: Freshman
Okul: Kansas
Boy: 2.03
Kilo: 91

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 17.1            2P%: 49.3
RPG: 5.9              3P%  34.1
SPG: 1.2               FT%  77.5
ToPG: 2.3             MinPG: 32.8


Artıları:

* Hızlı ilk adımı. Komple bir skorer.
* Pick yardımlarını çok iyi kullanması ve deliciliği.
*  Post bölgesinde, bir guard'a göre fazla güçlü olabiliyor.
* Harika top hakimiyeti, driplingi.
* Çılgın bir atlet. Hızlı hücumlarda patlayıcılığı.
* Dripling halindeki oyunculara karşı aktif eller ve savunması.
*İnanılmaz bir şutör değil ama vasatın oldukça üstünde.

Eksileri:

* Hücumun tıkandığı anlarda oldukça saçma kararlar vermesi.
 *Zorlama atışlara olan merakı.
* Pivot'a top indirirken sıklıkla yaptığı top kayıpları.
* İstikrarsız şut yüzdesi.
* Bir süper star adayına göre mental olarak güçsüz olması.


Özetle:

Joel Embiid'mi, Wiggins mi, spekülasyonlarının boş yere olduğunu anlamamak güç değildi. Cavs bu yeteneği çöpe atacak kadar cesur değil. (Ben olsam Joel'i alırdım. Sonra mal gibi 6-7 ay beklerdim sakatlığı geçsin diye. Ama değer Embiid'ime benim) Doğru olanıda yaptılar Ellerinde böyle bir oyuncu varken, Irwing'i sallayıp bu adamın üzerine bile takım inşa edebilirler. Ellerinde bir çok opsiyon oluştu şimdi. Wiggins'i SG oynatıp bir numaralı skor opsiyonu yapıp. Bennett'in kıçındaki fazladan yirmi kilodan kurtlup NBA şamiyonu olmayı bekleyebilirler. Cavaliers gerçekten ballı yada onun gibi bir şey olabilir ama bu draft hakkı gerçekten tamamen bir piyangoydu. Tristan Thompson ve Anthony Bennett'dan sonra takımdaki üçüncü kanadalı oyuncu oldu Wiggins. Garip olansa iki yıl üst üste uluslararası oyuncuların NBA draf'ında birinci sıradan seçiliyor olması. Sanırım bu durum daha önce üç yada dört kere gerçekleşmişti. 




#2 BUCKS: Jabari Parker

D.T: 15.03.1995
Poz: SF/PF
C: Freshman
Okul: Duke
Boy: 2.03
Kilo: 109

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 23.0             2P%: 56.0
RPG: 8.0               3P%  50.0
APG: 2.0               FT%  73.5
ToPG: 3.1             MinPG: 30.9


Artıları:

* Boyu ve cüssesine göre bir guard gibi topla hareket edebiliyor.
* Ülkenin en iyi genç ofansif makinesi inanılmaz bir skorer.
* Ortalamanın üzerinde bir orta mesafe şutu ve üçlüğü var.
* "Coast to coast" dediğimiz olayı fazlasıyla iyi yapıyor.
* Rebaund aldıktan sonraki patlıyıcı gücü ve hılzı ilk adımı.
* Bir iki dripling üzerinden kaldırıp attığı çok isabetli şutları.
* Post'ta %70'i bulan isabet oranı ve up and under pivot hareketleri.
* Fazla denemese bile tek ayak üzerinden dönüp o Dirk şutunu %65.5'lik bir oranla sokması.
* Vasatın üzerinde saha görüşü. Yaptığı asistlerin çoğunu "drive kick" ile yapması.
*  Ortalamanın üzerindeki rebound sezgisi ve box out yetenekleri.

Eksileri:

* Aktif bir savunmacı olmaması.
* Penetre eden oyunculara karşı oldukça pasif savunma yapması.
* Pick and Roll savunması zaafları.
* Faul problemleri.
.* Dikkatsiz penetrelerinde sıklıkla yaptığı hücum faulleri.


Özetle:

Wiggins'e hayran kalmamak mümkün değil ama benim favorim her zaman Parker olmuştur. Bu draft'ın en büyük süper starı bu çocuk olabilir. Bucks sonunda yıllardır aradığı ilacı bulmuş gibi gözüküyor. Adeta bir ilaç oldu ilaç! En azından artık geleceğe yönelik bir planları var boş boş takılmaktansa. Her şeyi Jabari üzerine kurmak. Antetokounmpo, Wolters, Henson gibi genç isimlerin yanına Parker'ın eklenmesi oldukça ümit verici. Tek sorun O.J. Mayo gibi kimyası bozuk bir adamla nasıl başa çıkacakları. Jason Kidd'in büyük sıçışından sonra, koç galibiyet oranını arttırmak için (en azından uzun vadede) Bucks'a geçmesi bu gençlerin oyununu nasıl etkiler bilemiyorum. Umarım daha fazla batırmaz. Ayrıca sağlıklı bir Sanders, ve aklı başında bir Brandon Kight ile umut ışıkları saçan bir basketbol izletebilirler bize.  Sanırım bu sene Kings maçlarından fedakarlık edip fazlaca Bucks maçı izleyeceğ




#3 76'ERS: Joel Embiid

D.T: 16.03.1994
Poz: C
C: Freshman
Okul: Kansas
Boy: 2.13
Kilo: 113

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 9.8                   2P%: 68.5
RPG: 6.5               3P%  0 (0-2)
BPG: 2.4                  FT%  61.5
ToPG: 1.5              MinPG: 20.7


Artıları:

* 2.26 cm'lik kulaç boyu.
* Blok sezgileri ve inanılmaz bir çember savunmacısı.
* Fiziği ve hızlı ayak oyunları ile pota altını domine etmesi. pota altında %74.1'lik isabet oranı.
* Olukça kabul edilebilir bir orta mesafe şut isabeti.
* Post savnmasındaki inanılmaz fundamental'i.
* Bir pivot'a göre sahayı çok hızlı geri koşması.
*  Aktif eller. Maç başına 2.1'lik top çalma oranı genelde pas aralarına ellerini sokması.
*  Hakeem Olajuwon'ın dream shake'lerini şu ana kadar çoğu pivot'a nazaran daha efektif yapması.

Eksileri: 

* 2011'de basketbola başladığı için özellikle mental konularda oldukça ham.
* Saçma şut tercihleri.
* Hala savunma konusunda çok eksiği var. Özelikkle basit fauller almadan hareketli oyuncuları savunma konusu.
* Vasatın altında bir pasör.
* Double team'lere karşı iyi tercihlerinin bulunmaması.
* Özellikle ilk adımı atarken olduça fazla steps yapması.
* Faul çizgisinden yüzdesiz isabeti.


Özetle:

Ah Cleveland Ah! Neden almadın şu adamı? Bekle işte dört beş aya iyi kötü dönüyor. Tamam adam sakat ama biraz sabır? Yok tamam ozaman Philly sana teşekkür ediyor. Anlamadığım şey. 76'ers taraftarını fazla heyecanlı göremedim ben. Lakers taraftarı ise ağlıyor olsa gerek. Nedense çok heveslenmişlerdi. Düşünmek gerek. Noel + Embiid. Tabii ikisi de  sağlıklı geri dönmesi gerek. Duncan + Robinson'dan sonraki ikinci ikiz kuleler mi olacak? Ben o pota altına girsem sanırım tırnaklarımı yerdim korkudan. Her şey kağıt üzerinde çok güzel fakat uygulamada nasıl oalcak bilmiyoruz. Embiid eğer beklentileri verirse 2 X Anthony Davis eder. Sakatlığının etkilerini bu sezon içinde atamazsa medya ona; Güncel Bynum + Anthony Bennett diyeceklerdir. Böyle bir durum oluşmasını hiç istemiyoruz tabii ki. Hayal perest biri olarak, Embiid'in 76'ers'ı şampiyonluk yarışına çok kısa zaman içerisinde sokacak kailtede bir oyncu olduğuna inanıyorum. En azından doğu yakasında güç dengeleri değişecektir.




#4 MAGIC: Aaron Gordon


D.T: 16.09.1995
Poz: SF/PF
C: Freshman
Okul: Arizona
Boy: 2.06
Kilo: 102

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 12.3             2P%: 51.4
RPG: 7.6               3P%  29.2
APG: 1.5               FT%  45.3
  ToPG: 1.4             MinPG: 30.4


Artıları:

* Bu draft'ın en atletik uzunlarından biri.
* Çok yukarıya çok kısa sürede sıçrayabiliyor. Olağan üstü bir patlayıcı güç.
* Vasatın üzerinde bir pick & roll bitiricisi.
* İki,üç ve dört numaraları savunma özelliği.
* Orta mesafe ve üçlük çizgisi dışındaki oyuncuların şutlarına çabuk reaksiyon göstermesi.
* Uzunları faul almadan savunması. 40 dk. başına sadece 2.3 faul ortalaması.
*  Yüksek basketbol i.q'su ve boyuna göre gayet iyi top sürüyor ve standarların üzeri bir pasör.
* Yüksek iş ahlakı ve kendini her yıl farklı alanlarda geliştirmesi.

Eksileri:

* NBA standartlarına göre fizik gücü oldukça düşük.
* Box out'larda yaptığı zamanlama hataları.
* Ofansif ritimi bozulduğunda oyundan alınmaz ise büyük bir kara delik olabiliyor.
* Triple threat'lerinde ki tereddütler.
* Dış şut tehdidi bulunmaması.
* Faul çizgisinden yüzdesiz isabeti.


Özetle:

2013 Amerika yılın erkek atleti ödülünü kazanmasına şaşmamak lazım bu adamın. Kendisi tamamen bir yetenek patlaması ve harika bir profesyonel. Arizona'da kendisinden oldukça bahsettirdi bize. Bir çok ESPN yorumcusu ve NBA sever, ona yeni Blake Griffin dedi. Evet sitilleri benziyor ama bir çok alandada tamamen farklı oyuncular. Özellikle işin savunma kısmında. Orlando bu seçimi ile doğru mu yaptı bilemiyorum. En azından Nelson'dan kurtulmak onların için en hayırlı iş oldu. Gordon'a gelecek olursak, dört numara savunması NBA'ye göre yetersiz olabilir. Üç numara oynaması durumunda ise Tobias Harris'in gölgesinde kalma durumu var. Magic'in Harris'ten kurtulmak isteyeceğini sanmıyorum. Orada bir rotasyon sorunu olabilir fakat Gordon'u bu sene heyecan ile izleyeceğiz orası kesin. Victor, Tobias, Elfrid ve Nikola'nun yanına çok harika bir parça yerleştirdiler. Kings maçlarına ara vermek için başka bir neden daha.




#5 JAZZ: Dante Exum


D.T: 13.07.1995
Poz: PG
C: Avustralya Spor Enstitüsü
Okul: Avustralya
Boy: 1.96
Kilo: 86

13-14 FIBA U19 istatistikleri:

PPG: 18.2             2P%: 52.9
APG: 3.8               3P%  33.3
SPG: 1.7               FT%  60.9
ToPG: 2.3             MinPG: 29.3


Artıları:

* Bir oyun kurucuya göre boyunun uzun olması ve hücumda eşleşme problemleri yaratması.
* Alçak post'tan oyun kurma özelliği ve yüksek basketbol zekası.
* Basit oyunu seçmesi ve yüksek guard fundamental'ı.
* Sırtı dönük post oyunu bir guard'a göre oldukça etkili.
* Hızlı ve ani yön değiştirmesi ile harika bir delici.
* Ekstra pasları fazlasıya düşünmesi. Genelde köşe üçlükçülerini topla doğru zamanda buluşturması.

Eksileri:

* Düşük üçlük ve orta mesafe şut yüzdesi.
* Şutu istikrasız olmasına ramen garip şut tercihleri.
* Fizik olarak NBA için gerçekten çok yetersiz.
* Savunması vasatın altında. Özellikle Şut ve penetre savunması yetersiz.
* Bombeli şut atamaması şutunun çabuk bloklanmasına neden oluyor.
* Faul çizgisinden yüzdesiz isabeti.


Özetle:

Avustralya milli maçlarında bir çok rakip guard'ı crossover'ları ile yerlerde süründürdüğünü gördük. Şova dayalı oynamasada gerçekten top eline çok yakışıyor. Avustralya'dan uzun bir süre üst sıralarda bir oyuncu seçilmiyordu. Fakat Jazz'ın neden Exum'u seçtiğini çözemedim. Belki de Jabari hayal kırıklığı onları Dante seçimine itti. Trey Burke'ten kuşkusuz memnun değiller. Bunu zaman içerisinde bir çok takımda gördük. Üst üste iki sene aynı pozisyon için kullanılan draft hakları olmuştu. Eğer Utah, Exum'u iki numara oynatmayı planlıyorsa çok büyük hata ederler çünkü o pozisyonu oynayan oyuncular bu çocuğu ezer geçer. NBA'de. Belki Trey'i önümüzdeki sene için bir draft hakkı karşılığında verebilirlerse bir yerlere daha iyi olabiler. Exum'un NBA'de neler yapacağını açıkçası merak ediyorum. Hatta en çok Utah'ın yaz ligi maçlarını izlemeyi düşünüyorum. 




#6 CELTICS: Marcus Smart

D.T: 06.03.1994
Poz: PG
C: Sophomore
Okul: OK State
Boy: 1.91
Kilo: 103

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 18.0             2P%: 51.4
APG: 4.8               3P%  29.9
SPG: 2.9               FT%  72.8
ToPG: 2.7             MinPG: 32.7


Artıları:

* Bir guard a göre olağan üstü güçlü.
* Post skorerliği ve baseline dönüşleri üst düzey.
* Delici penetreleri, hızlı ilk adım, ani yön değiştirme.
* Pas içgüdüleri elit NBA guard'ları seviyesinde.
* Post'tan uzunlara verdiği paslar çok etkili.
* Yardım savunmasını çok iyi yapıyor bu yüzden iyi bir takım savunmacısı.
* Tutku ile oynuyor. Kazanmak için verdiği gayret ve mental gücü takımını ateşleyecek seviyelere gelebilir.
* Gerçek bir savaşçı. Her ölü topla atlıyor. Mücadelesiyle savunmanın direcini bi anda arttırabiliyor.

Eksileri:

* Şutu çok istikrarsız. Özellikle üçlük çizgisinin dışından kullandığı şutların yüzdesi felaket.
* Skor tehdidinin genelde penetre üzerine olması bazen savunmalar için bir avantaj olabiliyor.
* Topsuz oyunda henüz çok ham.
* Sıklıkla basit top kayıpları yapıyor.
* Kendini bazen çok çabuk kaybedip öfkelenebiliyor. Bu davranışları takım kimyasını uzun vadede bozabilir.


Özetle:

Kings, Smart'ı draft öncesi denemelerde çok beğenmişti. Adı bir ara lakers'la da geçti. Fakat kendisini bir anda Boston'da buldu. Kısaca bu genç adam gerçekten çok yetenkli bir guard. Ortalama bir atletizimi var ve Westbrook gibi savunmaları delebiliyor. Fakat çok kısa zamanda kendine güveneceği bir şut yapması lazım. Aksi taktirde NBA'de sıkıntı çeker. Şut sitili aslında göze çok hoş geliyor ve akıcı. Kendini bu alanda kısa zamanda geliştirecektir. Boston açısından çok yararlı bir seçim olduğu kesin. Sanırım Smart'ın takıma gelmesi ile KG'nin o mental katkıları ve hırsının kısa filmini izleyebiliriz bu sene. Aynı zamanda Rajon Rondo'nun da ayrılma zamanının geldiğini yavaş yavaş anlayabliyoruz. Takımı Smart üzerine kurmak mantıklı bir hareket olacaktır. Kısmetse yaz liginde bir Marcus Smart kavgası izlemek istiyorum.




#7 LAKERS: Julius Randle

D.T: 29.11.1994
Poz: PF
C: Freshman
Okul: Kentucky
Boy: 2.06
Kilo: 113

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 17.9             2P%: 54.9
RPG: 12.2               3P%  0 (0-4)
APG: 2.3              FT%  73.5
ToPG: 3.4             MinPG: 27.2


Artıları:

* NBA standartlarında dört nuamra fiziği ve gücü.
* Alçak postta ki efektif hücüm silahları.
* Yarım hook'u oldukça etkili ve pota altında etkili bir bitirici.
* Rebound sezgilieri ve pozisyon alma içgüdüleri.
* Aldığı süre başına çektiği rebound ile NCAA lideri.
* Bir uzuna göre iyi bir serbest atış yüzdesi var.
* Bir uzuna göre iyi bir driplinginin olması.
* Oldukça hızlı ilk adımı ve patlayıcı gücü.

Eksileri:

* Kendisini savunan kendisinden uzun dört ve beş numaralara karşı düşük yüzde ile hücum etmesi.
* Gösterişli oyunu sevdiği için çoğu zaman saçma top kayıpları yapıyor.
* Tembel pasları seçmesi top kayıplarının başka bir nedeni.
* Çoğu zaman zayıf elini kullanmaktan kaçınması.
* Orta mesafe şutunun vasatın altında olması.


Özetle:

Amerikan medyasının tek maç performansını ne kadar abarttığını biliyoruz. UConn'a karşı kaybedilen NCAA finali Julius'un draft sırasını bir kaç sıra aşağıya kaydır gibi gözüksede Lakers doğru tercihi yapmış gibi gözüküyor. Rebuilding olayına gireceklerse işe her zaman uzunlardan başlamak daha doğru olacaktır. Ne kadar sahanın iki tarafınıda etkili bir şekilde oynasada, Randle Lakers'ı malesef  tek başına kurtaramaz. Önümüzdeki sene iyi bir pivot almak zorunda kalabilirler. Gasol'un kontratından kutulan Lakers bu çocuğa maç başı 30 dakika süre vermesi en akıllıca olan şey olacaktır. Tabi kendisi o meşhur rookie duvarına çarpmazsa. Malum uzunalr geç olgunlaşır vs.. Julius'da bazı konularda hala ham. Özellikle hücumda doğru seçimi yapmak konusunda. 
  



#8 KINGS: Nik Stauskas

D.T: 07.10.1993
Poz: SG
C: Sophomore
Okul: Michigan
Boy: 1.98
Kilo: 94

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 17.8             2P%: 53.5
RPG: 3.5               3P%  45.0
APG: 3.7               FT% 80.8
ToPG: 1.7             MinPG: 35.0


Artıları:

* Ölümcül bir şutör. Orta mesafe ve üçlük atışlarında bulduğu yüksek isabet oranı
* Rolu verilirse çok iyi bir ceza şutörü. Sabit haldeyken kullandığı atışlarıda %43.5 ile atıyor
* Göze hoş gelen ve yumuşak, bombeli şut mekaniği ile onu şut atarken bloklamak çok zor.
* Crossover ve driplingleri üst düzeyde. Kendi şutunu yaratabiliyor
* Etkili topsuz oyunu ve pick sonrasında geri adım atarak kullandığı atışlarında yüksek isabet oranı
*  Yüksek basketbol i.q'su. Basit oyunları seçiyor. 2.6'lık Asist/top kaybı oranı.

Eksileri:

* Savunması vasatın gerçekten çok altında.
* Şutörlere pek el gösterme huyu yok ve delici hücümculara karşı yavaş kalıyor
* Acilen güç ve denge depolaması lazım. Hızlı ve güçlü NBA guardları savunmada pek şansı olmayabilir.
* Yardım savunması içgüdüleri nerdeyse yok denecek kadar az. 
* Double team savunmalarına karşı saçma kararlar vermesi.


Özetle:

Kings yöneticleri Draftan bir kaç hafta önce taraftarlarına, kimi seçmeleri konusunda küçük anketler yaptı. Kings taraftarının Stauskas'ı  isteyeceğini pek sanmıyorum. Büyük olasılıkla bu uygulama saçma bir sezon bileti satma kampanyasından fazlası değildi. Kings neden Nik'i alsın? Tamam adam iyi şutör. Her yerden çakıyor iyi güzel. Fakat senin elinde Ben Mclemore gibi bir genç çocuk var. Neden aynı pozisyona iki adam alıyorsun üst üste? SG yokluğu var NBA'de ama dur bakalım soluklan. Sen bi' sabret Ben'e. Sonra ne bok oluyorsa olsun. Hele ki senin en önemli ihtiyacın savunma iken. Savunmada esneyip, kıçını kaşıyan bu çocuğu alırsın? Evet tabii ki geliştirebilir hızlanır kendisini savunmada vs.. ama Nik seçimini pek anlamış değilim. Umarım beni haksız çıkarır ve bundan beş sonra "oha ben ne yazmışım buraya" derim.




#9 HORNETS: Noah Vonleh

D.T: 24.08.1995
Poz: PF/C
C: Freshman
Okul: Indiana
Boy: 2.08
Kilo: 112

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 11.7             2P%: 53.5
RPG: 9.5               3P%  57.9
BPG: 1.2               FT%  71.3
ToPG: 2.3             MinPG: 25.5



Artıları:

* Hızlı ilk adımı ve ani hücum reaksiyonları ile rakip uzunları faul problemine sokması.
* Ortalamanın üzerinde bir post savunucusu
* Rebound sezgileri ve ölü toplarda sergilediği mücadele
* Pick koyduktan sonra topla buluştuğunda %45.0'lik şut isabet oranı.
* Boyuna göre aynı zamanda iyi driplingli bir delici.
* Yüksek faul isabet oranı
* Yarım hook atışının çok etkili olması.
* Yüksek üçlük atış isabet oranı. Rakip uzunlara eşleşme problemi yaşatması


Eksileri:

* Mental olarak güçlü olduğu pek söylenemez. Zihinsel oalrak daha dirençli olmalı
* Saha görüşü ve hücum okuma özelliği vasat sayılabilir.
* Bazen dış atışlara fazla yönemlesi onun ofansif etkinliğini düşürebiliyor.
* Basketbol i.q'su bakımından oldukça ham olduğu söylenebilir.
* Topun eline değmediği hücmlarda spacing ve pozisyon alma konusunda sıkıntılı.



Özetle:

Charlotte Hornets'in organizasyonun ilk draft seçimi oyuncusu ve Michael Jordan'ın North Carolina sınırlarına soktuğu o beklenen yetenek mi yoksa başka bir beton çuvalı mı şu anda gerçekten söylemek zor. Umarım Steve Clifford, Vonleh'i Big Al'ın yedeği olarak düşünmemiştir. Pivot pozisyonunda çok zorluk çeker çünkü. Kendisi yeni Lamar Odom yada Savunmacı Chrish Bosh olarak tanıtıldı medyada. Lamar konusuna katılmıyorum. Peki ya Bosh? Evet! Bu delikanlı Chris Bosh'un genetik ikizi gibi. Şut sitilerrinden solak oluşlarına, ayak oyunlarından şut fake'lerine kadar benziyorlar. Benzemek ne kelime aynılar. Fakat Noah'ın savunması belli bir düzeyin üzerinde o kesin. Cody Zeller'ile aralarında kıyasıya bir rekabet olacaktır. Ki Cody beklentilerin üzerinde sene geçirdi diyebilirim. Artık oturtsunlar şu uzun rotasyonunu. Bobcats'i... pardon Hornets'i tekrar playoff'larda görmek istiyoruz!





#10 76'ERS: Elfrid Payton (Orlando Magic)

D.T: 22.02.1994
Poz: PG
C: Junior
Okul: ULL
Boy: 1.93
Kilo: 86

13-14 sezonu istatistikleri:

PPG: 19.2             2P%: 54.1
APG: 5.9               3P%  25.9
SPG: 2.3               FT%  60.9
ToPG: 3.6             MinPG: 35.9


Atıları:

* Transition'da inanılmaz hılzı çabuk karar veriyor ve olduça atletik.
* Oyun kurucu standartlarına göre iyi bir rebound'çı
* Savunmada aktif elleri ve topa baskısı üst düzey.
* Pas aralarıan girerek hücumu top kaybına zorlama özelliği.
* Ortalamaların üzerinde bir penetreci.
*  Bencil hücumdan kaçınması. Takım arkadaşlarını her zaman oyunun içine dahil etmeye çalışması.
* İyi sayılabilecek saha görüşü ve eşleşme sorunlarını iyi kullanması.

Eksileri:

* Dış şutunun olmayışı ve yüzdesiz faul atışları.
* Yüksek sayılabilecek top kaybı oranı. Bu top kayıplarının bir çoğu basit hatalardan kaynaklı.
* NBA guard standartlarına göre daha güçlü olması lazım.
* Penetrelerinde sol elini kullanmaktan kaçınması.
* Dripliglerini çoğu zaman çok erken kesmesi hücumun tıkanmasına yol açıyor.


Özetle:

Daha kötü ne olabilir ki? Tekrar söylüyorum Jameer Nelson gitti! Orlando'da kurtuldu, bizde. Böyle zarar ziyan adamlar. Neden bu kadar barınabiliyor şu NBA'de anlamıyorum. Magic taraftarı geleceğe umutla bakabilirler. Ellerinde çok genç ve harika iş ahlakı olan saçları palmiye ağacına benzeyen zıpır ve heyecanlı bir oyun kurcuları var. Uzun vadede Payton'un takıma olumlu katkı yapacağı konusunda çok ümitliyim. Büyük olasılıkla ilk beş başlayacaktır. Onun için bu büyük sorumluluğu kaldırmak zor olabilir. Rookie duvarına çarpması muhtemel oyunculardan biri. Fakat fazla ön yargılı olmamak lazım. Elfrid çok hılzı ve tam bir modern guard. Kendisine yeni John Wall yakıştırmaları bile yapılmaya başlandı. (Sanki Wall veteran bir oyuncu oldu da "yeni John Wall") Kısaca, Payton doğru zamada ve doğru bir rebuilding projesinin içinde buldu kendini. Onun için en iyisi de bu oldu. Bakalım Orlando taraftarının yüzünü güldürebilecek mi?








Nerden Nereye "Dünya Kupası 2014 Özel" 3



Jenerik 22