Kiracı

(Salı günü bazılarımız daha şanslıydı. Can gibi. O, maçı yerinde izledi. Seyahat ve maç notlarını yayınlamak da bize düştü. Buyrun efem.)

-Deplasman tarafından ekmek çıkmayacağı belli olunca (Ünal Başgan’a selamlar) Ebay Almanya aracılığıyla karaborsaya daldım ve gördüm ki Almanyadaki Türklerden  bayağı kapmış bu işi Almanlar, onlarca ilan vardı. İhale heyecanı, makul rakama bulabilecek miyiz derken bir bileti aldım ve 2 gün içerisinde Almanya’da yaşayan arkadaşlara teslim edilmesiyle rahatladım. Gerçi  bileti satan Schalke taraftarının bilete yapıştırdığı "Auf Schalke'de iyi eğlenceler, kıps" manasındaki notuyla bir gerilmedim değil (Carsten selamlar, şahane eğlendim).

- Bileti teslim almak ve arkadaşlarla görüşmek için gittiğim Aachen’da kar fırtınasıyla ve “Bileti aldık ama Gelsenkirchen’e varabilecek miyiz? Hadi vardık, bilet sahte mahte çıkar mı? ” şüphesiyle karşılaşınca alkole vurdum ben de kendimi tabii. Bira içmek kolay, Almanya’da garson tarafından “bu saatte kim bira içiyor ya?” sorusuna muhatap olmak olay.

- Düsseldorf’a kadar sakin geçen yolculuk Düsseldorf – Gelsenkirchen treninin Galatasaraylı nüfusundaki artışla TT Arena metrosuna dönüşmesiyle hareketlendi. Vagondaki  50 civarındaki Galatasaraylı’nın arasındaki 5-6 Schalke’li bayağı zor durumda kaldı. Gerginlik yoktu ama “koyalım Schalke’ye” gibi tezahüratlardaki tedirginlikleri ve “ne diyolar ya ” tepkilerini izlemek komikti. Zirvesi ise bizimkiler yarım saatlik kesintisiz tezahüratın ardından Nevizade söylerken gelen ilk “şşş”te “susacaklar galiba” diye umutlanıp sonra yaşadıkları hayal kırıklığı oldu.

- Gelsenkirchen garı ile stat arasındaki tramvayda ise intikamı aldı Almanlar. Sayıca yine az ve sessizdiler ama burada da özellike Türkiye’den gelen taraftarlar “ayyaş Alman delisi” gerçeğiyle tanıştılar. Tüm tezahüratlara durmadan “2-0, 2-0 leleylelöy 2-0” şeklinde karşılık veren Schalke’li delinin bir anda kesintisiz ve ani geçişlerle İspanyolca ve Fransızca konuşarak bizimkileri susturması handikaplı Schalke galibiyetini getirdi.

- Trenden stada doğru yürürken sürekli bilet alışverişlerine şahit oldum haliyle. Fiyatlar 200 ile 300€ arası değişiyordu ama “abi 300€ ama 200’e bırakırız” şeklindeki “pazarlık” eğlendirdi.



- Stada ilk ulaşım VIP girişinin önündeki meydanımsı bir alandan. Burası tam olarak TT Arena – metro arasındaki “aslanlı yol”un olmasını istediğim şekilde düzenlenmiş. Küçük küçük 5-6 tane büfe, atkı-bere vs satılan küçük bir “store” ve ormanlardaki piknik alanlarında gördüğümüz tarzda tahta masa-tabureler. Ve bu büfeler bizdeki gibi soğuk köfte servis eden ama isimden dolayı kazıklayan cinsten değil, gayet kaliteli ve makul. Sosisli 1.5€, bira 2€, sıcak şarap 2.5€ gibi. Hissedilen sıcaklığın -12 civarı olduğu bir havada stadın hemen önünde sıcak şarap satılması büyük keyif. Birini orada bizim taraftarların meşale şovlarını izlerken içip birini de stadın öbür tarafındaki giriş kapısına yürürken yolluk yaptım.

- Stat çok güzel. TT Arena yapım sürecinde çok konuşulan, kıyaslanan statlardan biriydi malum. O gözle baktığımda benzerlikler oldukça fazla, ancak dış görünüş olarak Veltins Arena çok daha estetik bana göre. TT Arena’nın mimarı Mete Arat’ın “çıplak beton görüntüsü” ısrarının illa ki benim bilmediğim bir mimari isabeti vardır ama çepeçevre camla kaplı görüntü sıradan bir taraftar olarak daha sıcak, daha bir “ev gibi” geliyor bana. Başka bir avantajı da statın içine girince fark ediliyor. Bizim stadın üst katlarına gitmiş olanlar dışarıdan daha soğuk olduğunu ve baharda bile ciddi üşündüğünü bilirler, burada ise dışarıya göre çok daha sıcak bir hava var.


- İçeride önce televizyonlardan geldiğini sandığım, sonra ise stat hoparlörlerinden geldiğini fark ettiğim Harlem Shake ile karşılaştım. Harlem Schalke.

- Deplasman tribünü dışındaki “Truvacı” Galatasaraylı yüzdesi geçmiş Almanya maçlarına oranla oldukça düşüktü. Sanırsam uA Avrupa’nın protestosunun da payı var bunda. Tek başlarına bir kaç bin kişi gelebilirlerdi.

- Bulunduğum tribün Kapalı/Maraton/Doğu’ya denk gelen tribünün alt katıydı. Biletler bizimkilerden daha ucuz olsa da yaş ortalaması yüksek. Tribünde formayla oturan, gollerde bağırıp çağıran bir çok Galatasaraylı vardı ve ufak tefek sataşmalar ve küfürler dışında pek bir tepki görmediler. Küfür dediğim de –Almanca’da pek küfür olmadığından- kendince en ağır küfürleri olan “Wichser”, ki bizde genelde kahvehanelerde velet sevmek için kullanılan “osbirci” anlamına gelir. Onu da Servet yazan bir milli takım formalıya ettiler ki o forma sebebiyle benden bile yiyebilirdi küfrü. Bir de ikinci gol sonrası deplasman tribününden gelen “Türkiye” tezahüratına kızıp “Türkiye’ye dönün o zaman” diye bağıranlar oldu, o tatsızdı bir miktar.

- Maç öncesi seramonisinde bize benzer şekilde anonsçu ismi, tribünler soyadını bağırıyor. Yalnız bizden farklı olarak yedekler için de yapıyorlar aynısını. Altyapı oyuncularına sevgileri oldukça kuvvetli. Draxler’den sonra en çok alkış alan oyuncu yedekteki Max Meyer’di. 

- Tribün performansı hayalimdeki Arena tribünü. Kale arkası 90 dakika ve oldukça tempolu şekilde bağırıyor. Diğer tribünlerde önemli anlarda ayakta ve yine tempolu bir şekilde dahil oluyor. Şu maçın tam tersi TT Arena’da oynansa tribünler en geç 85. dakikada havlu atardı, adamlar 93. dakikada bile bizdeki “Tam Zamanı Şimdi”ye denk gelen tezahüratlarına devam ettiler.

- Drogba’ya maç boyu sövdüler, kendini atıyor, yatıyor, sportmenlik dışı diye. En ağır küfürleri Arschloch’u bile kullandılar onun için. Hatta maç sonrası dönüş yolunda bile sövmeye devam ediyorlardı. Semih de sakatlandığı pozisyonda küfürlerden nasibini aldı ama utanıp alkışladılar sonrasında.

- Sonuçta gittik, gördük, yendik. Buradan teğmene bana kalbi kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için teşek...öhm...Nice zaferlere efendim (Jose selamlar).

*Gelsenkirşen’den oğlum gelecek, evi boşaltın.

Sicim


LeBron t-shirtünün ardından Heat capi... Ne diyeyim Filip sana ben?

Köprü

Person of Interest ile Lost'un arasındaki köprüyü biliyorsunuz. Lost'un yaratıcılarından (creator) olan J.J. Abrams, Christopher Nolan'ın kardeşi Jonathan Nolan'ın yarattığı Person of Interest dizisinin yapımcı (executive producer) yönetmenlerinden biri. Dolayısıyla iki dizi arasında bir sürü gönderme, aynı konuk oyuncular, hatta aynı başrol oyuncular kullanıldığını da biliyoruz. En başta Lost'un Benjamin Linus'ı Michael Emerson, bu dizide karşımıza Harold Finch olarak çıkıyor. Diğer yakalayabildiklerimden bazıları da Lost'un Charles Widmore'u Alan Dale, Miles'ı Ken Leung, ve en son izlediğim bölüm olan 02x08'de karşımıza çıkan Jacob, Mark Pellegrino. Daha bir sürü ara detay, birkaç kullanılan aynı oyuncu vs. vardır ama dediğim gibi ben en son 2. sezonun 8. bölümünü izledim ve hatırlayabildiklerim bunlarla sınırlı.

Ben size diğer köprüden bahsedeceğim. FOX'un piyasaya sunduğu yeni bir dizi var, The Following. Başrollerini Kevin Bacon ile James Purefoy oynuyor ve dizinin yaratıcısı ve yapımcısı aynı isim, Kevin Williamson. Artık Williamson ile Abrams'ın aralarındaki bağı bilmiyorum, ya da POI'nin aşırı derecede fanı mıdır emin değilim. Ama dizisinin, Person of Interest ile arasında yakaladığımız ince göndermeler ve benzer oyuncular kafayı sıyırtacak derecede fazla. Bakalım;



Öncelikle bütün ikili karelerden yukarıdakinin Person of Interest'e, aşağıdakinin The Following'e ait olduğunu söyleyelim. Spoiler vermemek için de elimden geleni yapacağım ama küçük, çok minik bilgiler kaçabilir. Önemli değil. Annie Parisse. Onu POI'de birkaç bölümde gördük. Kara Stanton rolünde Finch'in CIA'deyken eski silah arkadaşı. The Following'de ise POI'deki konuk oyunculuğundan daha üstün bir rolde oynuyor. FBI'dan Debra Parker.



Susan Misner. İki dizide de konuk oyuncu ama POI'de rolü biraz daha fazlaydı. Orada John Reese'in eski sevgilisini oynuyordu. Birkaç bölümde gözüktü. The Following'de ise sadece bir bölümde Ryan Hardy'nin kız kardeşi olarak gördük. İleride yine karşımıza çıkması olası.



POI'nin 2. sezon, 2. bölümünde Emily Robinson karşımıza kütüphanede bir bilgisayar oyunu oynayan ama oyunun zorlayıcı bir bölümünü asla geçemeyen küçük Hanna Frey olarak çıkmıştı. The Following'de ise bir bölümde Ajan Debra Parker'ın küçüklüğünü oynadı.



Yine pek önemi olmayan konuk oyunculardan Jacinto Taras Riddick. POI'de 02x08'de gördüğümüz kiralık katillerden biriydi. The Following'de de Joe Carroll'ın yandaşlarına yardım eden bir adam olarak gördük kendisini. İki dizide de bir daha karşımıza çıkma ihtimali çok düşük ama iki dizide de oynayan konuk oyunculardan.


İki ayrıntı daha var yakaladığım. Person of Interest, bölüm sonlarındaki şarkılarıyla meşhurdur. The Following de POI kadar olmasa da standart üstü bölüm sonu şarkıları koyar. Fever Ray'in If I Had a Heart'ı POI'nin ilk sezon, 15. bölümünün sonunda ve The Following'in ilk sezon, 6. bölümünün sonunda çalındı. Şarkı aynı zamanda Breaking Bad'in bir bölümüne de konuk olmuş ve piyasadaki yeni dizilerden Vikings'in de açılış müziğiymiş. Hala duymayan varsa diye yukarıya koydum.


Gelelim en can alıcı göndermelerden bir tanesine. The Following'de genç FBI ajanlarından Mike Weston'ı oynuyor Shawn Ashmore. Dizide kendisine yapılan bir işkence sırasında tam adı söyleniyor, Michael Emerson Weston. POI'nin başrolündeki Harold Finch'i kim oynuyor? Michael Emerson. Vaov.



Artık iki diziyi de öyle dikkatli izlemeye başladım ki, olmadık benzerlikler yakalamaya çalışıyorum. Mesela bu iki adamı aynı sandım, ufak bir araştırma yaptım ama değillermiş eheh. Biri Bryce Pinkham, diğeri de Arian Moayed. Ama benziyorlar harbiden de amk.

Benim yakalayabildiklerim veya hatırladıklarım bu kadar. Dediğim gibi en son 18. bölümü yayınlanan Person of Interest'in 8. bölümünü yeni bitirdim. Başka benzerlikler çıkarsa belki buraya eklerim. Kaçırdıklarım varsa siz de yorum kısmına eklemekten çekinmeyin.

Retro 264


Konsekütif

Miami Heat, üst üste 20. maçını kazanarak "tarihin en iyi üst üste maç kazanma performansı" listesinde '71 sezonu Bucks takımını yakaladı. Şimdi burada ilginç bir nokta var. Bu dalda birinci Lakers'ın 33 maç üst üstesi var ve oldukça uzak an itibarıyla. Biz en iyi ikinci rekora bakalım.

Houston, 2008 senesinde 22 maç üst üste kazandı. 23. maçlarında Boston'a yenildiler. Şimdi takvimi açıp sayıyoruz. 20 maç kazandı Miami, sırada Bucks ve Toronto var. Bu ikisini kazandılar diyelim, 23. maç?



Tam boyut için görsele tık.

ps: Bu sabah Miami, 76ers'ı da yendi. Sayfaya yansımamış. Onu da diyelim.



Rekorla iligi sayfa burada. (NBA.com)

Yanılgı

NBA.com'un mükemmel bir stats bölümü var. Benim gibi istatistik meraklıları için sağlam kaynak. Oyuncuları teker teker incelemek adına güzel. He, orayı keşfetmeden önce isteklerim daha sınırlıydı. Şimdi daha da fazlasını istiyor insan. Geçenlerde ligde en çok birbirine asist yapanlar kimdi diye konuşuyorduk. Ben kaynak bulamadım, gösteren de olmadı.

En kestirme yöntem, en skorer uzunlar üzerinden yola çıkmak gibi geldi. Şöyle bir tablo çıktı ortaya.



Oldukça olası zaten şu durum. "Sezon başında sorsalar" muhabbetine girsek Howard'ın yanına Kobe değil, Nash koyardık. Tamam, sakatlıklar falan var da. 30 küsür var yanılmıyorsam. Çok az o da. Lakers'ın komple Kobe'nin üstüne yıkılmasını da düşününce olağan oluyor tabii.

İkinci sıradaki Deron - Brook Lopez uyumu gözlerden kaçmasın. Onların da diğerleri gibi kaçırdığı maçlar oldu. Açıkcası sezon sonuna doğru o fark kapanabilir derim. Deron da, Brook da "yanma" döneminde. Bakalım (evet, takımdan torpil geçtim).




Aynı oyuncuların asist üzerinden sayı bulmaları da bu şekilde. DeMarcus ekmeğini taştan çıkartmış. O takımda doğal tabii desek olur ya gerçi. Mo Williams'ın sakatlığında, Al Jefferson Tinsley'den 61 asist almış, Cousins kimseden bir şey alamadan. :(



Bir de bu mevzu var. Jump Shot'lardan isabet oranları. Lee'nin oranını daha yüksek, Bosh'un bu seneki oranını daha düşük bekliyordum açıkcası. Burada görünmeyen bir detay: Howard dışındaki oyuncuların hemen hepsinin jump shot denemesi sayısı, dunk veya layup sayılarından fazla yanlış hatırlamıyorsam. O da ufak bir detay aradan.



Geçenlerde Blake Griffin'in "şutunu geliştirmesi" mevzusu döndü. Hani gözümüzle gördüğümüz, herkesin söylediği, okuduğumuz falan... Bariz geliştirdi diyorduk. Son iki sezonun yaklaşık 60 maçlık serilerinden çıkan tablo bu. Soldaki tablo geçen sene, sağdaki bu sene. Öyle "çok" gözle görülür bir gelişme yazmıyor. Hatta acı gerçek, jump shot isabet yüzdesi geçen sene 28, bu sene 27. Eah. Post Fadeaway veya Hook'lar iyiyse demek :s (görsele tık, tam boyut).

EK: Sıralamaya girmeyen ancak "ulan olmazsa olmaz şimdi" dediğim Tim Duncan var. Toplamda 105 asist almış Parker'dan. Jump Shot isabet oranı 37%. Sayılarının 68%'ini asist üzerinden yapıyor. Bu arada Spurs de ligin en çok asist yapan takımı. İsabetli şutlarının %63'ü asist üzerinden üretiliyor.

NWF




- Bizde zencinin imanlısı makbuldür.

Martin Luther King, 1963, Washington

Nerden Nereye 109






Dime #17


-Noche Latina... İlk kez 2006-2007 sezonunda uygulamaya giren, NBA'in belki de uluslararası en çok reklamı yapılan, en kapsamlı ve düzenli uygulamaya konan gecesi. Daha doğrusu artık geceleri, haftaları, ayı. Ligdeki bazı şehirlerde sıklıkla bulunan hispanik vatandaşları ve bazı takımların hispanik oyuncularını anma adına düzenlenen geceler. Belirli takımlara (Bulls, Lakers, Suns, Spurs, Heat, Knicks, Magic), belirli yeni hispanik takma adlar (Los Bulls, Los Lakers, Los Suns, Los Spurs, El Heat, Nueva York, El Magic) veriliyor. Bazısı şehirdeki vatandaşların büyük kısmının latin kökenli olmasından (Miami, Orlando, Los Angeles), bazısı da takımlarında latin oyuncuların bulunmasından (San Antonio - Splitter, Ginobili veya Phoenix - Scola gibi) bu takma adları alıyorlar. Ligdeki bütün hispanik oyuncular şurada, Ligin düzenlediği Noche Latina 2013 programı da burada.

-Kobe Bryant neler yapıyor? Yani gerçekten, kariyerinin son bölümünde belki de daha önce hiç görmediğimiz bir Kobe izletiyor bizlere. Geçen seneyi çok savruk geçirmişti. Bu seneye de öyle başladı. Sene başında belki de takımda bir tarafını yırtan tek kişi o gözüküyordu ama ben hiç memnun değildim o performansından. Sonra başka bir role büründü, Magic Mamba. Daha az şut kullanmaya, topa daha çok hükmetmeye ve asistleriyle takımı oynatmaya başladı. Sezona tüm maçları 10'ar 10'ar bölerek baktığımızda ilk 10 maçta (1-10) 26.4 sayı, 5.4 asist, sonraki 10 maçta (11-20) 30.3 sayı, 4.6 asist, sonraki 10 maçta (21-30) 33.6 sayı (burada delirip maç başına 25.7 şut kullanmış), 4.7 asist, sonraki 10 maçta (31-40) 28.0 sayı, 4.3 asist, sonraki 10 maçta (41-50) ise 19.4 sayı (16.8 şut denemesi), 7.3 asist. Şimdilerde kendisine yeni bir lakap buldu ve bence çok klas: Vino. İtalyanca'da şarap anlamına geliyor ve bu kelimeyi duyunca artık aklımıza sadece Alexandre Vinokourov gelmeyecek. Lakers resmi twitter hesabı da şöyle bir fotoğraf paylaştı geçtiğimiz günlerde. Nerede kalmıştık, 51-60. maçlar arası 18.6 şut denemesinde 26.2 sayı, 7.3 asist ve son 4 maçta da 19.5 şut denemesinde 33.0 sayı, 8.8 asist. Oklahoma City karşısındaki 2 asistlik performansını görmezden gelirsek, son 3 maçında 11 asist ortalamasıyla oynadığını söyleyelim. New Orleans'a 42, Toronto'ya da 41 attı. Ayrıca şunu, şunu, şunları, bir de bunları yaptı ve Lakers an itibariyle 33-31'le Batı'da 8. sıraya yükseldi. VINO!

-Derrick Rose'un ACL sakatlığını yaşamasının üzerinden 10 ay geçmiş. Daha dün gibi geliyor di mi? Gözümüzün önünden asla gitmeyen o pozisyon. Halbuki insanlar işine gelmeyen şeyleri çok çabuk unutuyorlar ve bazen çok acımasız olabiliyorlar. Mesela an itibariyle 100 kişiye ligin en iyi 5 oyuncusunu sorsanız, Bulls taraftarı olmayanların tamamının saydıkları oyuncular arasında Derrick Rose olmayacaktır. Derrick Rose, iki sene önceki normal sezon MVP'si. Birkaç gün önce doktorlar oynamaya hazır olduğunu açıklamış ancak kendisi hala dizine tam olarak güvenmiyor ve sol bacağından güç alarak zıplayıp smaç basamadığını belirtmiş. Bunu gerçekleştirene kadar da dönmeyi düşünmediğini. Daha önce de %110 olmadan dönmeyeceğini söylemişti. NBA'de şampiyonluk kazanmak kolay değil. İmkan olan her senede sonuna kadar zorlamak her süperstarın yapması gereken. Bu sene de Chicago Bulls'un Rose'la birlikte az da olsa bir şampiyonluk şansı var ve millet, Rose'dan bahsediyoruz — yapmayın yahu gerçekten Rose'dan bahsediyoruz, eğer bir ihtimal varsa bunu ligde en çok kovalayacak adamdan. Oyunu patlayıcılığa, ani yön değiştirmelere ve duraksayıp hızlanmalara dayalı bir süperstar ve ACL sakatlığı. Lütfen onu anlamaya çalışın ve biraz daha sabredin. Zamanı gelince dönecektir.


-Inbound violation NBA'in bana göre en komik top kaybetme biçimi. Ryan Anderson'la Eric Gordon'ın yukarıdaki elden ele topu verme şeklinde yaptıkları inbound violation iseee... hiç komik değil.

-Oklahoma City Thunder geride bıraktığımız haftada çok zor maçlar oynadı. Nuggets deplasmanı, Clippers deplasmanı, Lakers, Knicks, Celtics — arada bir de Bobcats var ve bu gece de San Antonio'ya gidecekler. Çok zor ve gergin maçlar. Bu maçlardan sadece Nuggets deplasmanını kaybettiler ve çok önemli bu sınavdan A-'yle geçmeyi başardılar. Aynı zamanda çok da gergin geçti maçları, özellikle Clippers, Lakers ve Knicks. Tabii ki Ibaka-Griffin olayına zemin hazırlıyorum. Pozisyonu hala görmediyseniz veya tekrar izlemek istiyorsanız buyrun. Öncelikle Perkins "I didn't see it to where it was like that flagrant. Griffin took Ibaka's arm and knocked him down. The dude is known for flopping anyway, so that's what it is." derken Ibaka da kendisini "If you can see the replay, you can see he grabbed my jersey first so I wanted to try to defend myself. But not to hurt him." şeklinde savundu. Benim yorumum muhtemelen hafta boyunca söylenenlerden farklı olacak. Ibaka'nın cezayı kendisinin kesmesinden son derece memnunum. Pozisyonun içinde Blake Griffin varsa kimin haklı olduğunu kestirmek güç oluyor ve Serge Ibaka'nın bu hareketi durduk yere yaptığına inanmıyorum. Dolayısıyla bu hareketi zalimlik olarak değil de adaletin yerini bulması olarak yorumluyorum. Griffin'in ribaunt pozisyonunda elinin Ibaka'nın formasında olması legal mi? Değil. Kim bilir maç içinde bizim görmediğimiz anlarda neler neler yaşandı da Ibaka en sonunda böylesine absürt bir hareketle patlamak zorunda kaldı. Zaten bu olaydan sonra Ibaka, Griffin'le karşılaştığı ilk pozisyonda ona basket faulü yaptırdı ve 6. faulünü alan Griffin'in oyundan çıkmasını sağladı. Sonraki Clippers hücumunda da çok kritik bir blok koyarak takımının maçı almasına büyük katkıda bulundu. Rahatsız olduğum tek konu, NBA'in bu harekete maç cezası vermemesi. Ne olursa olsun en az bir maç cezası hak ediyordu. Daha önce aynı hareketi yapan isimler (Demarcus Cousins, Will Bynum vs.) ceza almışlardı çünkü.

-Ben gerçekten periyot bitimine 1 veya 2 saniye kala, ve hatta saniyenin altında bir süre kalsa bile, kullanılmayan anlamsız şutları anlamıyorum. Anlatamıyorum da... Şöyle ki Alonzo Gee 0.8 saniye kala kendi sahasından topu fırlatıyor ve hem tüm salonun ayağa kalkıp maça girmesini sağlıyor, hem de takımının ikinci periyoda beş sayı yerine iki sayı geride girmesini ama bazı oyuncular, atıyorum 1.8 saniye veya 2.4 saniye veya hatta ben 5 nokta bilmemkaç saniyeye bile tanık oldum ve bahsedeceğim oyuncu Josh Smith, topu kenardan alıp rakip potaya bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Çok yazık.

-Bill Simmons, Grantland'de NBA'in en iyi anlaşmalarını masaya yatırmış. Tamamen ligdeki kontratlarla alakalı bir yazı, meraklısı kaçırmasın. Zach Lowe'un röportajları devam ediyor, sıradaki isim bu sene sakatlıklar nedeniyle pek sık parkede göremediğimiz Kevin Love. Scott Howard-Cooper, NBA'in resmi sitesine Iguodala'nın oyunundaki değişimden bahsetmiş. Çok sevdiğimiz Holly Mackenzie de bu seneki ve geçmişteki Toronto Raptors üzerinden kazanmanın kolay olmadığını SN'e yazmış. Son olarak Kevin Arnovitz, Jim Cavan, Curtis Harris, Matt McHale ve Jared Wade, ESPN'de beş soru üzerinden Doğu'daki playoff yarışını tartışmışlar.


-Yaratıcı Orlando taraftarı...

-Bu bölümü özlediğinizi düşünüyorum;

Who's HOT?

-JJ Redick'in gelişinden sonra Monta Ellis'in clutch oyunlarıyla ön plana çıktığı Milwaukee Bucks'ta Brandon Jennings lige girdiğinden beri bize hiç göstermediği bir yönünü gösterdi: Asistler. Kariyer ortalaması 5.7, bu sezonki ortalaması 6.7, ve sıkı durun, son 5 maçtaki ortalaması 13.2! Sırasıyla 19, 17, 12, 10, 8. / Deron Williams sene başından beri bir türlü beklenen performansı gösteremedi ve sonunda tüm hıncını Washington Wizards'tan çıkardı: tek devrede NBA rekoru olan 9 üçlük! Performansı buradan izleyebilirsiniz. İlk çeyreği de 7/7 üçlükle kapadı, ki bu da bir rekor. Maçı da toplam 11 üçlük ve 42 sayıyla bitirdi. Geçen hafta da Steph Curry 11 üçlük atmıştı. O alanda NBA rekoru 12 üçlükle Kobe Bryant ve Donyell Marshall'a ait. / Miami Heat en son Şubat'ın ilk gününde Pacers'a yenilmişti. Dün Pacers'ı sahalarında yenerek üst üste 18. galibiyetlerini aldılar. Boston Celtics 2008'de üst üste 19 maç kazanmıştı. NBA rekoru 33'le Los Angeles Lakers'a ait. / Larry Drew'ın Josh Smith-Al Horford pick'n roll'ü, özellikle de crunch time'da durdurulamıyor. Ya da zor durduruluyor diyelim çünkü Celtics'le deplasmanda oynanan maçta Kevin Garnett bunu başardı. O maçın normal süresinin sonunda, Lakers maçının sonunda ve Bucks maçının sonunda bu oyunu oynadılar. / Jamal Crawford ve Blake Griffin'in alley-oop'ı, sanırım sezonun en iyi hareketi.

Who's NOT?

-Demarcus Cousins Nuggets karşısında 1/12 ile 8 sayıda ve Warriors karşısında 2/10 ile 5 sayıda kaldıktan sonra Suns maçında 9/13 ile 22, Bucks maçında da 10/12 ile 24 atıp toparladı derken bilin bakalım ne oldu? Doğru tahmin, EJECTED! / Brandon Knightkimse, KİMSE sevmiyor. / Javale McGee ile Shaq arasında sene başından beri ilginç bir ilişki var. Daha doğrusu sadece Shaq odaklı bir ilişki. Shaqtin' a Fool'dan bahsediyorum. Nihayet ikisi telefonla da olsa buluşturulmuş ve McGee biraz şakayla karışık da olsa durumdan pek haz etmediğini açıkça belirtmiş. / Eski Nuggets ve Knicks oyuncusu Renaldo Balkman, bu sene oynadığı Filipinler Ligi'nde terör estirmiş ve ligden ömür boyu men cezası yemiş. / Andy Greenwald'den sonra Grantland'deki The Walking Dead recapler'i hiç çekilmiyor. En son 3. sezon, 12. bölüm recap'ini Rembert Browne yazdı ve sayesinde Rembert Browne'dan soğuduk. Bay Greenwald, diziden nefret etseniz de lütfen geri dönün ve TWD recapler'ini yeniden devralın. Lütfen.

-"Let me or @mettaworldpeace do that & I guarantee its a 5 game suspension.. I luv *how* there are different rules, for different people!" Matt Barnes. Ibaka'nın Griffin'e yaptığı hareket sonrası maçtan sonra twitter'dan bu tweet'i gönderdi. Sonra da bunu ve şunu. Yukarıda da bahsettiğim gibi, Ibaka'nın yaptığı hareketi anlayışla karşıladım ve beğendim. Ama burada da Matt Barnes'a sonuna kadar katılıyorum ve hayatım boyunca böyle bir cümle kuracağımı düşünmezdim.

Kekik


Eskişehir yine katalogda olmayan sarıyı giydi. Kayıt düşelim. Ali Baba'nın ligi ya resmen. Ama karşılıklı güzel olmuş, onu söylemeden edemem. Karabük'ün şu kombinasyon çok hoş zaten.

Yalı


Bu fotoğrafı bilmeyeniniz azdır. Son dönemde buna yakın iki fotoya daha denk geldim. Bunları insanlıkla paylaşmadan edemezdim. Biri yeni. Diğeri bayağı olmuş.



Çok ilginç.

(Ozan ve Jaso'ya teşekkürler)

Jenerik 13



Bu kez makaralı olsun.

Darida

Söz konusu NBA ise, tuttuğunuz takımın şampiyonluk sahibi olması büyük şans. Hele de siz o şampiyonluk(lar)a tanıklık ettiyseniz, dadından yinmez. Çünkü çok zor yani; listeye bakınca, ligde şu anda yer alan 30 takımdan 17'sinin tarihinde en az 1 şampiyonluk var. E zaten dönemine göre bunlardan en fazla beş tanesi iddialı olabiliyor. Falan filan.

Ben 90'ların sonundan itibaren Spurs'ü destekleyen biri olarak, açıkçası şanslıyım. Öncesinde şampiyonluğu olmayan Spurs, 99'dan itibaren 4 kez yüzüğe ulaştı. Sonra ne olur bilmem ama, sanırım uzun süre bu konuda açlık/eksiklik hissetmem. Takımın "şu andaki" gibi devam etmesi bana yeter. İyi basketbol, organize bir yapı vs...

Ama... bu süre zarfında başarılara olduğu kadar çok hazin/çok cins/çok acıklı/çok (negatif anlamda) tarihi anlara da tanıklık ettim. Post gereği bunların en büyüklerini listeleyeceğim. Top 10'da 1 numara olan Carter'ın Duncan'ın üstünden vurduğu smaçlar falan gibi şeyler yok, onlara girersek seri yapmamız gerekir. Sıradan gidelim bakalım:



-Evet bu seriyi -ki bu da ilk maç ha- 4-2 alıp şampiyonluğa gittik ama, acıtıyor işte bunlar...



-Yorum yok.



-Bu... Ya bunu da geç. Devin Brown gibi amına koyayım senin.

------------

-Aralık 2004'ten sonra nedense bu rezilliklere bir ara verilir. Artık buffalo mu kesti Pop ne yaptıysa, bi' ortalık sakinleşir. Arada 2 şampiyonluk falan. Sonra yine başlar...



-...................................................................................................... Elimizden şampiyonluğu aldı it. Yücel selam.

------------

-Önceki kadar olmasa da yine bir ara verdik. Ama dönüşümüz -tabii ki- muhteşem oldu. "Kollu" formaya karşı yenilgi alan ilk takım olarak NBA tarihine geçtik. Bunu da biz yaptık anlayacağınız. San Antonio Spurs: Skandalda güven.



Peki sırada ne var? Bilemeyiz tabii. Fakat bir öngörüm var... Maalesef var. Şu: Kobe'nin son 2 maçını izlediniz mi? Ya da son 10 gündür yediği haltlardan haberiniz var mı? Var olduğunu göz önüne alarak devam ediyorum. Lakers 8. sıradan Play-off yapacak. Biz ise zaten büyük ihtimalle birincilikten düşmeyiz. İlk turda Lakers ile eşleşeceğiz. Ve iyice dellenmiş olan Kobe bizim ağzımıza sıçıp, yeni bir destan yazmamıza vesile olacak. Hepimize hayırlı-uğurlu olsun. Yücel'i tebrik ediyorum.




Retro 263


Uçmalı



Gerçekten iki dakika içinde aynı golden iki tane yemek epey ilginç. İlkinde Sigurdsson araya bırakıyor, Bale atıyor. Diğerinde Parker, Lennon'ı kaçırıyor ve Lennon kaleciyi geçip topu boş kaleye bırakıyor. Bütün bunlar yalnızca iki dakika içinde oluyor. 37'ye kadar Tottenham'ın Arsenal kalesinde pozisyonu yok, 39'da durum 2-0.

Üç tane bilmeseniz de olur ama bilseniz daha iyi olur anektodum var;

1. Tottenham deplasmanında 2-0 geriye düştükten sonra durumu 2-1 yapıp aynı skorla kaybeden Arsenal bu sene iki büyük takımın daha deplasmanında aynı senaryoyu yaşadı: Manchester United, Chelsea.

2. Geçen sene White Hart Lane'de 2-1 kaybedip, Emirates'te 5-2 kazanmışlardı. Bu sene ligin ilk yarısında Emirates'te oynayıp 5-2 kazandılar, geçtiğimiz pazar günü de White Hart Lane'de 2-1 kaybettiler.

3. Per Mertesacker'in bu sezon yalnızca iki golü var. İlki ligin ilk yarısındaki maçta Tottenham filelerine, diğeri bu maçta Tottenham filelerine.

Tottenham'dan bahsedip Bale övgüsü yapmadan yazıyı noktalamak olmaz. Sözü maçın spikeri Peter Drury'e bırakalım o zaman. Skor 1-0 olduktan sonra...

"Bale scores, of course! He scores when he wants. Just stunning. Time after time, game after game, week after week, right man, right place, always!"

Komi Dü


Beşiktaş'ın tarihi derbiye kırmızı forma ile çıkmasını yazmayacağım, kendileri sindirebiliyorlarsa bunu... Neyse.

Şu başlıktaki durumu dün Fenerbahçe yaşadı. Akıl alır gibi değil. Koskoca Fenerbahçe. Ki normalde yaşamıyorlar sanırım. Artık unuttular da Beşiktaş'tan mı aldılar bilemiyorum, resmen siyah çünkü. Rezalet.

Kollu


"Yeni formalarla oynarken hiçbir farklılık hissetmedim ancak kolsuz, normal formaları tercih ederim." Jarrett Jack
Lap'ın olduğu yerde forma değerlendirmesi bana düşmez tabii de, o gece maçı açtığımda düştüğüm dehşeti de kolay atlatamadım. İlk bakışta "ULAN BU NE YA NAPIYONUZ SİZ MANYAK MISINIZ?" diye (GSW'yi de severim hani) çığırdıktan sonra mantıklı düşününce, üzerine düşülebilir bir uygulama derim artık.

Öncelikli sıkıntı şu: Sahada bir takım klasik formayla oynarken diğerinin bununla oynaması. Fazlasıyla göze batıyor o fark. Bir de Spurs maçına çıktılar böyle (Ligin en temiz formalarından). İyice komik durdu sahada. Ancak iki takımın da kollu forma ile sahaya çıkması daha güzel bir manzara çıkartır. NBA, alabildiğine goygoy, doyasıya özel günler ile birleşen bir organizasyon sonuçta. Sezon boyunca aradan bir özel gün seçip, bütün takımlara "kollu forma" verilir. Herkes bir maçını bu formalarla yapar. Bir daha giyilmese de olur.

Ayrıca Golden State'in renk konusunda çok şanslı bir takım olmadığı da gerçek. Bir de çizgili şort-düz forma hiç olmamış. Brooklyn, Spurs, Chicago ve Celtics gibi takımların renklerinden çok daha başarılı tasarımlar kolayca çıkar. Bu tasarımlardan öte taraftar açısından da kollu forma, kolsuz formaya göre daha tercih edilebilir olacak. Çıplak tene klasik forma ile maça giden pek insanoğlu olmuyor. Bunu normal t-shirt gibi giy çık.

Bu planlar kafama yattı ya. Stern Başkanım duy bu sesi. Pazarlama departmanına yolluyorum CV'mi ben.

"İnsanlar sadece performansımızı etkileyecek diye tepki veriyorlar ama San Antonio maçını kazanmamız bu düşünceyi de çürütmüş oldu. Sadece alışık olunmayan bir şey ve diğer takımlarda bu tür formalar ürettiği zaman insanlar daha çabuk alışacak ve problem kalmayacak." Harrison Barnes

O.M vs E.A


Normal sezonun üçte ikilik kısmını tamamladığımız şu günlerde halen daha hoca tartışması yapılması beni bu yazıya teşvik etti açıkçası. Girişler konusunda hep bir sıkıntım olduğu bir gerçek ama bu konuda yazmak  istediğim çok kelime olunca ve hepsi aynı anda akla gelince inanın kelimeler de iç içe geçiyor.
            
    Biraz geriye gidelim, çok değil Cemal Nalga olayı sonrası küme düşme riski yaşayan şubenin başına Oktay hocam gelmiş ve bir sezon içinde bildiğin level atlatmıştı bize. Özellikle o Banvit serisi, Shipp’in basketi derken futbol açısından “kara” sene olarak tabir ettiğim sene tek umut kaynağı olmuştu. Geçtiğimiz seneyi ise anlatmaya gerek bile yok, Olimpiakos maçı-Cska maçı-Barcelona geri dönüşü; “peri masalı” gibi maçlar oynanmıştı. Kendi düşünceme göre Shipp sakatlanmasa şampiyon da olurduk da o da olayın başka türlüsü işte. Konuyu dağıtmadan bu yaza gelelim; önce 3 yıl sözleşme uzatacağı açıklanıyor coachun, ardından sözleşme bekliyor; çeşitli gazetelerde karalama kampanyaları yapılıyor, küfür olayı Kızılyıldızlılığı derken bir şekilde geçtiğimiz yılın kendi adımıza villain karakteri Ergin hocamı takımın başında buluyoruz. Sonrası zaten taraftar arasında ayrışma, N’Dong’un “ne olur maçlara gelin.” türünden açıklamaları falan…
             
   Ergin hocam yönünden bakalım biraz da. Söylenenlere göre –ki doğru mu bilmiyorum- Beşiktaş’ı çalıştırdığı sene bile Gs Bonus kullanan ve bunu saklamayan birisi. Geçtiğimiz sezon 3 kupa almış ve şampiyon coach olarak tuttuğu takımın başına geçmiş, elinde fena olmayan bir bütçe de var. Takıma bakıyoruz Gordon-Domercant-Hawkins şu an Avrupa’nın sayılı 1-2-3 rotasyonlarından -ki çoğu el takımı 1-2-3 numaralarda totalde şöyle kaliteli adamlara sahip değil- Sene başı hazırlık turnuvasında olsun, kupada Fenerbahçe’ye olsun takır takır oynamış galibiyetler almış ama sırf geçtiğimiz sezon bizi elerken yaptığı hareketler hem de Oktay hocanın arkasından gelmesinden dolayı tepkiler var. Şimdi verilen tepkilere karşı kendi düşüşüncelerimi sıralayayım.

  Oktay hocaya haksızlık yapıldı.

     Evet yapıldı, hem de haksızlığın babası yapıldı hocaya. Ama “Oktay’ı kovun ben geleyim” mi dedi Ergin Ataman. Her zaman taraftar gözüyle bakıyoruz olaylara tepki veriyoruz ama bu takımları yönetenler her zaman yöneticiler, şu ayrımı yapamıyoruz işte. Biz Rijkaard’ın ikinci sezonu öncesi orta saha lazım kale öyle gitmez diye ağlarken son gün Misimovic çıkıyor Elano-Arda üstüne ya da Avrupa’da oynayabilecek forvet almalıyız derken Gio ile Jo geliyor. Elimizde olan şeyler değil, her ne kadar biz gönül versek de bu takımlar belli zümrelerin kendi kişisel düşünceleri ile yönetiliyor. Hatırlasanıza Melo ilk alındığında toplantıda olay olmuş, Liverpool hazırlık maçı öncesi Fatih hoca istifa aşamasına gelmişti; e orada istifa etseydi geçtiğimiz sezonu yaşayamayacaktık gibi gibi. Biz kendi kişisel-taraftarlık duygularımız gereği Oktay hocayı başarılı görürüz çünkü play out oynamış, düşme tehlikesi geçirmiş takımı tırnakla kazıyarak şampiyonluk favorisi haline getirmişti. Yönetim ne düşünür “biz Galatasaray isek şampiyon olmalıyız, olamadıysak başarısız bir takımız.” Olay bu işte, onlar için çok çok büyük önem taşımaz Oly-Cska maçı, sonuç olarak Efes de top16’da elendi biz de onlar ona dikkat eder. Bilgisayardan anlıyorsanız makine dilinde 1-0 lar vardır, doğru ise 1 yanlış ise 0. Yönetimler de o hesap, kupa varsa başarı var; yoksa yoktur.

      Ergin hocam iyi kötü bu takımın taraftarıdır. “Oktay’a haksızlık yaptınız, gelmiyorum.” diyemezdi o aşamada. Herkes kendini düşünsün, şöyle bir baktığımızda son senelere Fenerbahçe’nin şampiyon olamadığı sezonlarda şampiyon olarak Ergin Ataman ismi yazar, öncelikle bunu kabul etmek lazım. Deplasmandan ve 2-0 gerideyken seri çeviren de o’dur, 7 kişilik rotasyonla, kervanı yolda düzerek Beşiktaş ile şampiyon olan da o’dur. Hakkında söylenecek kötü neler olabilir. Geçen seneki “koyduk mu” molası mesela. Aforoz edilecekse buradan edebiliriz ama Bülent kaptanın kol yaptığı ortamda her şeyi normal karşılayabiliyorsun. Kibri mesela; zaten bir “direktörlük” yapıyorsan ve işinde de iyi olduğunu düşünüyorsan kibir normaldir. Şurada hepimiz eleştirmedik mi Fatih Terim’i de zamanında özellikle milli takımdaki son zamanlarında; kaç tane “o gelirse formamı asarım gidene kadar takımı uzaktan desteklerim.” diyen okudum o imzalama sürecinde. Sonrasında ne oldu görüyoruz şimdi. Taktiksel olarak eleştirebiliriz ki benim en en çok eleştirdiğim konu budur. Türkiye kupası maçlarını da canlı canlı izlediğim için daha net gördüm ki bazı şeyleri. Bazen hipnotize oluyor hoca, hepimizin istediği ve dilediği nedir; Khimki gibi Caja gibi doğru oynayalım, top dolaşsın p&r olsun vs. Bazen o kadar çok iso oynuyoruz ki Thunder maçı mı Galatasaray maçı mı izliyorum inanın ben bile anlamıyorum, tamam sene başında inanılmaz hücum gücü olan takım ne oynatsan oynardı; Domercant-Hawkins bi üçlük sokardı el üstü istatistik kağıtlarını yırtardık da bu adamların olmadığı zaman da bir b planı olmalı ki son günlerde yine şapkadan tavşanları çıkarmaya başladı. Bazen eleştiremiyorum da o açıdan, o kadar şanssız ki adam. Hawkins saçma sapan işler yaptı, Göksenin-Domercant bağları kopardı. Öyle şeyler okuyoruz ki ama sanki hocam hem torbacılık yapmış hem de adamların bağını kopartmış hem de İlkan’ı kaçırmış. Az tutarlı eleştiri yapalım ve yerine zamanına göre değerlendirelim. Lig maçında “Efes’i yenenler(!) parmak kaldırsın.” dendiğinde parmak kaldıran adam bu sonuçta biraz empati yapalım acımasızca eleştirmeden. Neredeyse ikinciye kurdu takımı son 2 ayda.


       Ha ikinciye kurdu derken Oktay hocaya verilmeyen imkanlar yüzünden nefret edenler var Ergin hocadan. O mu vermedi abi, yönetim giriyor orada da devreye. Adamcağız 4 numarada Savovic ile falan Cska’yı yendi ama elindeki bütçeyi de tutmayan Songaila-Lakovic’e harcadığı da karşı çıkılamaz bir gerçek.

     Daldan dala yaparsak bambaşka bir yola girdik sene başında, ince çizgi gibi. Uleb Cup’ta tutmadı bu kumar mesela Oktay hocam ince ince-temelleri sağlam ata ata bir noktaya çıkmaya çalışıyordu; şimdiki durum emeklemeden koşmaya benzedi maaşlar ödenemedi öyle olunca vs. vs.

    Empati yapalım dedim; rotasyonda minimum 25 dakika alacak 3 tane oyuncusu gitti takımın sezonu kapattı. Efes’i kötülemek için söylemiyorum da Gordon-Savanovic ve Keremlerden biri sezonu şu an kapatsa ne durumda olurlardı acaba yine de iyiyiz tüm olaylara rağmen.

    Gelelim son okuduğum ve cidden sinirlendiğim bi tweete. Oktay mahmuti ile Fatih terim bağdaştırılmış, Ergin ataman ile de Mustafa Denizli. Bu benzetme aleni olarak Fatih hocam’a haksızlıktır; Galatasaray tarihine haksızlıktır. Oktay Mahmuti’yi kime benzetebilirim diye düşünüyorum belki Lucescu. Ama Fatih Terim özel bir adamdır, kazandığı kupalar şampiyonluklar bir yana bu camianın insanıdır, divan kurulu üyesidir.

    Son olarak şunu da söyleyeyim, katıldığım görüşlerden de biridir bu. Geçen sene nefret ettiğimiz figürlere dilenmek zorunda kaldık, dilendiklerimiz-rüya sezonu yaşatanlar rakiplerimiz oldu. Maalesef bu böyle oldu ama ne Ergin hocam bunu sağladı ne de Oktay hocam, tamamen yönetimsel olaylar işte.

    Toparlamak gerekirse olumsuz olarak düşündüklerim taktiksel olarak bazen tıkanıklık yaşamak ve “koyduk mu” molası. Bence bunların hiçbiri “O BİZİM TAKIMIMIZ DEĞİL!!!!” seviyesine getirecek olaylar değil, o sahadakiler de Galatasaray forması giyiyor. İster kabul edersin ister etmezsin ama Ergin ataman da kariyeri ve başarıları ortada olan birisidir, yukardaki iki örnek dışında da bir terbiyesizliği ya da bir kötülüğü olmamıştır kimseye. Neden bu insanları 40-50 kişiye karşı oynamaya mahkum ediyoruz ki bu lüks niye? Basketbol zaten aidiyat duygularının pek olmadığı bir spordur, bu sene bizde seneye Fenerbahçe’de ya da tam tersi. Forma Galatasaray forması değil mi? Kupa kazanıldığında hangi müzede kalacak, Galatasaray müzesinde. Tarihte kimin adı yazacak? Galatasaray. E o zaman bir zahmet destekleyeceksin o takımı, “Lütfen gelin” dedirtmeyeceksin. Şımarıklık yani. Yönetiminlerin yaptığı hataya düşme, destekle takımı. Son 10 maç+play oflarda destekle bari. Unutulmasın ki final=Euroleague demek. 

Otağ


Tam bizim ara sıra yaptığımız gibi "ARAKLAMIŞLAR" denecek mevzu aslında. Ama hayır.

2000'lerin sonundan itibaren, -duruma göre daha da geri çekilebilir- eğer enine çift şeritli formanız varsa, reklamı tam ortaya yedirmeniz elzem.




(Bir kere araklamak falan zaten olmaz, çünkü zaten 4 sezon öncesinde Inter'in böyle bir forması var. Onu geçelim.)

Az önce "elzem" dememin sebebi, artık göğüs reklamlarının hemen hemen arma ve forma sponsoru markanın logosunun tam altında yer alması. Bunun görünürlükle alakası var tabii. 

Mesela artık şöyle bir örneğini göremeyiz bu tasarımların -çünkü yer yok koyacak:


Ki bu da zamanının ötesinde bir örnek. Alta koysalar olmayacağı için, üstüne koymuşlar şeritlerin. Zaman içinde de akıllarına reklamı şeritlerin tam ortasına koymak geliyor elbette tasarımcıların.

Dime #16


-Philadelphia 76ers için her açıdan ilginç ve zor bir yıl oluyor. Şubat ayını 7 maçlık mağlubiyet serisiyle kapattılar ve bu serinin 6. maçı ligin en kötü takımlarından Orlando Magic'e karşıydı, sahalarında. Yukarıda maç bitmeden koç Doug Collins'in salonu terkettiğini görüyorsunuz. O maçtan sonra da uzun bir basın toplantısı vererek takımdaki sorunlar hakkında, tabir-i caizse şikayetlerde ve serzenişlerde bulundu koç. Bazı alıntılara şuradan ulaşabilirsiniz. Sixers genç ve dinamik bir takım — en azından kağıt üzerinde böyle olmaları gerekiyor, ancak biraz akılsızlar. Sene boyunca Bynum'ın dönüşüyle beraber bu takımın bir playoff takımı olacağının altı çizildi. Onlar da Bynum'ı beklemeye o kadar konsantre oldular ki sahada yapabilecekleri doğruları yapamamaya başladılar. Yapamadıkları şeylerin başında topu dolaştırmak, sahaya yerleşebilmek, pick and roll, pick and roll savunması, pick and roll hücumu vs. geliyor. Normalde böyle genç takımlardan enerjik bir oyun oynamalarını beklersiniz. Çok koşarlar, potayı zorlarlar. Hayır. Sixers ligin en az faul kullanan takımı maç başına 16.8 (son sırada Magic var) ile. Organizasyonda heyecan verici isim sayısı çok az. Jrue Holiday, Molly Sullivan, eh biraz Thad Young, biraz da Evan Turner. Magic gibi bir takıma karşı sahalarında 21 sayı geriye düşmeleri kabul edilemez bir durumdu. En acayibinden — koçun da değindiği üzre, geçen sene hiç şans vermeyip takasla gönderdikleri Vucevic 19 ribaunt alırken Hawes'in ribaunt sayısı yalnızca 1. Sahalarında Magic'e 98-84 kaybettiler ve bu Orlando'nun 10 maçlık deplasman yenilgi serisinin sona ermesi demek oldu. Philly taraftarı acımasızlığıyla bilinir, takımlarını ikinci yarı boyunca yuhaladılar. Mart ayına Warriors galibiyetiyle başlasalar da playoff treni çoktan kaçmış gözüküyor ve bir kötü haber daha, Bynum muhtemelen dönmeyecek. Sezonun işkence halinde geçtiği yetmiyormuş gibi sezon sonunda da onları önemli bir karar alma aşaması bekliyor.

-Business Insider'dan Cork Gaines NBA'deki en ucuz ve en pahalı bira satan salonların araştırmasını yapmış. Geçen sene ligdeki ortalama bira fiyatı $6.96 iken bu sene bu fiyat $7.08'e yükselmiş. Meraklıları için NFL'de ortalama fiyat $7.28, MLB'de $6.10, NHL'de ise $7.07. Neyse, resimde göreceğiniz gibi NBA'de en ucuz bira $5 ile Spurs ve Thunder'a ait. En pahalıysa $9 ile Knicks ve Suns. New York'u anlayabiliriz, peki Phoenix? Robert Sarver'ı kutlamak gerekiyor. İyi iş başarmış.

-Mark Cuban iyi ki var. Ciddiyim, Mark Cuban iyi ki var. Bugün ligimiz daha eğlenceli, daha keyifli bir halet-i ruhiye içindeyse bunu Mark Cuban'a borçluyuz. Önce amnesty ile ilgili Orkun Çolakoğlu'nun yazdığı türkçe kaynağı okuyalım. Sonra Dallas Mavericks'in sahibi Cuban ne demiş ona bakalım; "If you look at their payroll, even if Dwight comes back, you’ve got to ask the question: Should they amnesty Kobe?" hmm güzel fikir. Lakers yönetimi durur mu, hemen yapıştırmış cevabı; "We’re aware of Mark Cuban’s comments. We feel they’re inappropriate. As far as the issue itself, we’re not going to comment publicly on the amnesty issue as it relates to any of our players." bence John Black çıkıp "HAHAHAHAH" diye gülseydi daha güzel bir cevap olurdu ya neyse. Esas olaya daha gelmedik. Bu atışmadan sonra geçtiğimiz pazar yerel saatle (LA) 10.00'da Mavs deplasmanına çıktı takım ve Kobe 38 sayısıyla — aslında daha önemlisi son çeyrekte üst üste basket bulduğu üç zor pozisyonla, maçı takımına kazandırdıktan sonra şu tweet'i attı: "Amnesty THAT". Göktuğ da bana "twitter tarihinin en güzel tweet'i :(" dedi. Ben de tüm bu olanlara Sacre tepkisi veriyorum.

                      

-Indiana Pacers ve kavga kelimeleri yanyana gelince akıllara Pistons maçından başka bir maç daha gelecek artık. Kabul ediyorum, Artest'in, S-Jax'in, Pistons seyircisinin yanından bile geçmez, lafı bile olmaz ama en azından ortalama üstü kavgalardan birine daha tanık olduk. Zaten bu hafta iyi kavga yaptı, Will Bynum, Jarrett Jack-Greg Stiemsma, Carmelo Anthony-Spencer Hawes-Tyson Chandler, Iman Shumpert-Basketbol topu. Ama dediğim gibi, zirvesi yukarıdaki olay oldu. Şimdi neler olmuş tekrar göz atalım. Sırayla bakmanızı istediğim isimler var. Olay Roy Hibbert ile David Lee arasındaki ribaunt mücadelesi esnasında çıkıyor. Önce sadece Lee'yi izleyin. Hibbert'a ilk fiziksel müdahaleyi o yapıyor, sonra bir kez daha birbirlerine omuz atıyorlar ve ortalık karışıyor. İkinci kavgaya girmeyen belki de tek isim. Hatta sonlara doğru Hibbert yanından geçiyor ve Lee onu görmüyor bile. İşte buna çok güldüm. Şimdi başa saralım ve Curry'i izleyelim. İtişmeler başladığı esnada Curry oralı değil. Olayları normalden geç görüyor ama en hızlı reaksiyon veren isimlerden biri. Teğmen, "muhtemelen niyeti kötü değil, ayırmaya koşuyor" falan dedi, bana da öyle geldi ama bu Hibbert tarafından iki kere püskürtüldüğü gerçeğini değiştirmiyor. Hibbert'ın seviyesinde kesinlikle değil, tamamen haksız rekabet. Üzücü. Şimdi olayı normalden geç gören bir kişi daha var, onu izleyelim. David West. Yeni Indiana Pacers'ın saha içi lideri Paul George ama soyunma odası ve saha dışında esas abi rolünü hep West üstlendi bu takımda geldiğinden beri. Geçen sene playoff'ta AAA'den galibiyetle ayrıldıkları maçta da takım arkadaşlarının sevincini abartmaması gerektiğini, bir an önce soyunma odasına girmeleri mesajını veren West'ti el hareketi ve mimikleriyle. Burada da kavgaya geç tepki gösteriyor, yavaş tempo koşuyla olayın içine giriyor ve Warriors'lu oyuncuları bir tarafa, kendi oyuncularını bir tarafa tek el hareketiyle ayırmayı başarıyor. İşte ABİ diye buna derim. Şimdi Biedrins'i izleyip haykıra haykıra gülebilir ve Pacers kenar yönetimini izleyip takdir edebilirsiniz. Her açıdan çok acayip bir kavga olmuş.

-Bilek sakatlıkları çoğu zaman pek önemli sakatlıklardan olmamıştır. Normal bir vatandaş sokakta bileğini burksa alçıya alınır, belki bir ay yürüyemez ama NBA oyuncuları bu sakatlıkları yaşadığında — ki sıklıkla yaşıyorlar, genelde birkaç gün dinlendikten sonra sahaya geri dönerler. Hatta bazen pozisyonun tekrarında neredeyse bileğinin kırılmaya ramak kaldığını görürüz oyuncunun ama soyunma odasına girip bir sonraki periyot oyuna geri döner ve buna artık şaşırmayız bile. Bunun en meşhuru da Isiah Thomas'ın Lakers'a karşı NBA Finalleri'nde tek ayak bileğiyle üçüncü çeyrekte 25 sayı gönderip takımı Detroit'e maçı kazandırmasıdır. Neyse, Tony Parker'a geleceğim. Kings karşısında Spurs 130-102 kazanırken bir pozisyonda Parker, Isaiah Thomas'ın (tamamen rastlantı) üzerinden turnike bırakıyor ve ayağına yüksek bir mesafeden düşüp ters basarak bileğini burkuyor. Video burada. Bunun üzerine en az dört hafta diyor doktorlar. Şu an Batı'da lider durumda olan Spurs'ün muhtemelen son kurşununu atacağı senedeyiz (böyle diyorum ama hepimiz biliyoruz ki en az üç sene daha buralarda dolanacaklar, belki daha fazla). Saha avantajına fazlasıyla ihtiyaçları var ve Tony Parker bu sene Lebron James ve Kevin Durant'in ardından MVP yarışında birçok kişinin adını Carmelo Anthony'den veya Chris Paul'den önce andığı isim gibi oynuyordu. Yine de Spurs bir sistem takımı ve bu sakatlığı lehlerine çevirme şansları var. Parker %100 dönerse ve Patty Mills ile Nando De Colo onun açığını mümkün olduğunca kapatıp sisteme tamamen alışırlarsa neden olmasın?

-Birtakım videolar ve yazılar. Ty Lawson, Thunder'ı yıkan game-winner'ı gönderiyor ama daha etkileyici olanı shimmy shake. Üç güzel Harlem Shake videosu var, en güzelinden en kötüsüne Miami Heat, Toronto Raptors, Inside The NBA. Bir de Şanlı Spurs'ün Harlem Shake'e cevabı. Zach Lowe röportajlarına devam ediyor, sırada Sacramento Kings koçu Keith Smart var. Kings demişken, Lebron James'in (tamamen rastlantı) 40 sayı, 16 asist, 8 ribauntla oynadığı maçta — bunu 28 senede başarabilen tek oyuncu, Heat Kings'i iki uzatma sonucunda 141-129 yeniyor ama maçın sonunda Tyreke ile Wade'in... neyse uzatmayayım buradan bakın. Phil Jackson'ın Sports Illustrated'a verdiği güzel röportajı buradan okuyabilirsiniz. Lang Whitaker da GQ'ya Spurs organizasyonunda kazanmanın her şey ve hiçbir şey olduğunu yazmış. Billups'ın DeAndre Jordan'a mutlaka görmeniz gereken asistiyle paragrafa noktayı koyalım.


-Tarih 27 Şubat 2013, Çarşamba. Yerel saatle akşam 19.00 ve yer Madison Square Garden. Batı'da playoff  yerini sağlamlaştırmak isteyen Golden State Warriors, Doğu'da bu sene Miami Heat'e kafa tutabilen takımlardan olmak isteyen New York Knicks deplasmanına geliyor. Bir önceki maçta David Lee ile Roy Hibbert kavgası sonucu Lee bir maç ceza almış ve o akşam oynayamayacak. Ancak bir oyuncu var, alev alması için ortam bir hayli müsait. Ki önceki gece de Bankers Life Fieldhouse'ta 7/10 üçlükle 38 sayı göndermiş rakip potalara. Maça pek sıcak girmiyor. İlk çeyrek sadece 4 sayı atıyor. Ancak ikinci çeyrek yavaş yavaş ısınmaya başlıyor. Bir üçlük. Bir üçlük daha. Bir tane daha. Sonra bu sene ilk defa forma giyen Kenyon Martin'den sıyrılıp içeri kıvrılıyor. Sonra bir üçlük daha. İkinci yarı başlıyor, o kaldığı yerden devam ediyor. Maçtan sonra Carmelo Anthony "The performance was unreal.", Tyson Chandler "There's nothing we could have done.", Mike Woodson ise "We trapped him some and he beat our traps, shot it before you could actually get the trap on him. He just had a phenomenal game." diyecek. Tam 11 üçlükle, ki 13 denemede gelen 11 üçlükle, yanına çok çok önemli 7 asist, 6 ribaunt, 3 top çalmayı da ekleyerek 54 sayı atıyor Stephen Curry. Özeti şuradan izleyebilirsiniz ama eğer hala izlemediyseniz maçın tamamını bir yerlerden bulup kesinlikle izleyin. Belki Warriors'un kazanmasına yetmedi bu performans, hatta belki de kazanamamalarının sebebi Curry oldu son anlarda yediği bir blok ve yaptığı bir top kaybıyla ama ben iddia ediyorum bu performans Kobe'nin 61'inden de Lebron'un 52-13-9'undan da daha iyi ve izlemesi daha keyifliydi. Mark Jackson'a oyuncusunu 48 dakika boyunca sahada tuttuğu için teşekkür ederim. Hayır gerçekten. Böyle bireysel performanslara arada sırada ihtiyacımız var. Bu oyunun eğlence olduğunu hatırlamak adına... Teşekkür ederim Mark Jackson. Teşekkür ederim Madison Square Garden. Teşekkür ederim Bay yetenekli Stephen Curry.

-Bazen NBA'de oynanan her maçın birbirinden keyifli olduğu geceler vardır. Uzun süredir tanık olmuyorduk ama 27 Şubat gecesi tam da böyle bir geceydi. Sırayla kısaca maçları hatırlayalım;

GSW 105-109 NYK: Yukarıdaki paragrafa ek olarak Mark Jackson'ın da koç olarak evine döndüğü maç. Sam Amick, USA Today'e güzel özet geçmiş. Ha bir de Tyson Chandler'ın 28 ribaundu var. İlk çeyrekten 13 tane toplamıştı bile. Mesela Charlotte Bobcats de Enes'in 22 ribaunt çektiği maçta Utah Jazz karşısında toplam 24 ribaunt aldı. Mesela.

TOR 92-103 CLE: Kyrie Irving'in sakatlığından dolayı oynayamadığı üst üste ikinci maç ve Cavaliers'ın kazandığı üst üste ikinci maç. Hmm.

SAC 125-101 ORL: Jason "White Chocolate" Williams maçtaydı ve onu gören Tyreke Evans'tan zamanında onun yaptığına benzer bir asist geldi. "What a pass! Oh if you don't like that, you don't like NBA Basketball."

DET 96-95 WAS: Çok, çok ilginç bir son saniye anı. Ariza'nın köşeden üçlüğü belki basket olmuyor ama hem Pistons broadcast'ini, hem de Wizards broadcast'ini yanıltmayı başarıyor. Gerçekten çok pis top ve komik bir durum. Wizards'ın bir sonraki maçına Steve Buckhantz bakın neyle gelmiş.

MIL 110-107 HOU: Monta Ellis'in basketbol tanrılarına ettiği dualar nihayet karşılık buldu.

DAL 84-90 MEM: Mavericks ligin en iyi savunma takımlarından birine karşı çeyreğe 38-19 ile başlıyor. Memphis devreyi 16-4'lük seriyle kapatıyor. Üçüncü çeyrekte 24 sayı atarlarken sadece 5 sayı yiyorlar. Devre sonu ve üçüncü çeyrek sonu arasındaki seri 40-9. Arada bir de franchise rekoru 24-0'lık seri var. İstedikleri zaman epey korkutucu olabiliyorlar. Dirk bir sonraki seneye kadar sakallarına dokunmayacak korkarım.

NOH 74-119 OKC: Kevin Durant 27 dakikada 18 sayı, 11 ribaunt, 10 asistle triple-double yaptı.

PHO 105-101 SAS: Rodeo Road Trip dönüşü Spurs, OT'ye giden maçta Phoenix'e evinde yeniliyor. OT skoru 5-1 Phoenix lehine. Wes Johnson'ın maçı uzatmaya götüren buzzer'ı ve o ana kadar evinde oynadığı 24 maçtan sadece 2'sini kaybeden San Antonio Spurs.

ATL 102-91 UTA: Al Horford ligin en formda pivotu ve bu maçta da 34 sayı, 15 ribaunt, 5 blokla oynadı. Olağanüstü.

DEN 111-109 POR: Lamarcus Aldridge'in son saniye imza atışı girse 10/10 ile perfect night olacaktı ama yine de bu maça bir şans verin.

-"Please LeBron, get in the dunk contest. I’m going to put up a million dollars. A million dollars to LeBron. Please get in the dunk contest. I go every year. I want to see you out there. A million to the winner." Magic Johnson. Bunu söylemesinin nedeni şu, şu ve şu. Artık Heat taraftarının maçlara erken gelmek için bir sebebi var. Ama Magic Johnson... ilgi çekmek için senin bir sebebin yok. Lebron James ve slam dunk contest muhabbetinden gına geldi. Yeter artık.