Forklift

 (Yine konuk yazar var. Kalecilik işlerinde uzman sayılabilecek Uçmalı arkadaşımız, Süper Lig kalecilerini ele aldı.)

Öncelikle s.a.

    Teğmen sağ olsun kalbi kadar temiz bir sayf- Mevzu bahis bu sene 3 İstanbul takımının kalecilerinin (Muslera, Volkan, McGregor) performansları. Belki de geçmişten bugüne en çok gol yiyen kaleciler oldular bu sezon. En çok eleştirilenler Volkan ve McGregor iken Muslera zaman zaman hatalı gol yese de galibiyetin %20lik bir payı ona verildi –tabii Burak hayvanlaşmasaydı %50 verilirdi amına koyim.

    Mevzuyu uzatmadan, lig sıralamasına göre başlayalım:

-Fernando Muslera:

Bu sezon 35 maça çıkmış. Elazığspor maçında ise kırmızı kart görmüş. –ibne melo– toplamda 38 gol yemiş. Maç başına 1,08 gol ortalaması düşüyor. Her maç gol yiyor diye bakılıyor zira bu ülkede. Maç içinde, kırılma anı dediğimiz bölümlerde kurtardığı pozisyonlar ise belki de bu sayıların 2 katı. İlk olarak akıllara Schalke maçları, Bursaspor maçında Belluschi’nin “çatal”a giden topu gelir ki benim için yeterlidir. Çok takımın “emeğini çalmış” demek oluyor. 7,6 milyon euro (yazılı-görsel basının yalancısıyım amk) gibi bir paraya, elit bir kaleci alan kulüp yöneticilerini de tebrik etmek gerekir.


AMA ELLERİ KÜÇÜK  (Kazım selam)

-Volkan Demirel:

Senelerce “hatalı gol yiyor”, “saçlarını jöleliyor”, “artist”, “itici” diye lanse edildi. Şimdi ise “yeniçeri” diyolla. 2 senede 1 görenlerin bile hayrete düşüp “abi nasıl yiyor ya” dedikleri cinsten gol yiyor. Bu sene ise hatalı/saçma gollere ağırlık vermiş durumda. Yine de bu ülke topraklarının –izlediğim kadarı ile- en iyi kalecisi. Tüm antipatikliğine rağmen. –lincoln’ü kovalaması aşlskdfja- ayrıca bu sene çok gol yiyor olması da önündeki 4’lüden 3’ünün sürekli değişim göstermesinin de payı yüksek –Gönül sürekli oynuyor-. Geçmişten günümüze Volkan için yapılmış en güzel tespit ise şudur: “amın evladı, maçın ilk 15 dakikasında spekteküler bir kurtarış yapıyor, sonra uğraş didin gol atacam diye”.



-Allan McGregor

Sene başında #feda diyen Beşiktaş’ın aylarca Ospina’nın peşinde koşmasından sonra -amiyane tabir ile- “piyangodan amorti çıkmış” gibi geldi kaleyi teslim aldı. 6 yıl Rangers’ın kalesini korumuş, hatta 2008’de Zenit ile UEFA Kupası Finali’ne -neredeyse- tek başına çıkaran kaleci olmuş. Buraya geldiğinde ise “çöp” diye bakılıyordu. Bu adamın kaleyi alması tamamen "Cenk Gönen a.k.a. özgüven abidesi"nin suçudur. Neyse oraya girmeyeceğim. Bu sezon hemen her maçta gol yedi. Lakin, kimsenin görmek istemediği maç ortadayken/kritik anlarda yaptığı kurtarışlarla birçok puan kazandırdı Beşiktaş’a. Bu adamın tek sorunu aslında Celtic’ten değil de Rangers’tan transfer olmasıydı. Bunlar ülkedeki kuru Celtic dilenciliğinden.


Bu arada, Onur Recep Kıvrak ve Tolga Zengin’in de ağzına sıçayım. Ayrılın artık oradan.

Retro 265


Nerden Nereye 110




Dime #18


-(İlk tur maçlarını saymazsak March Madness resmi olarak Palace of Auburn Hills'te Valparaiso-Michigan State maçıyla başladı. Valpo'da Luke Walton-Ashton Kutcher tipli bir çocuk dikkatleri üzerine çekerken MSU'da "Max" Payne'in and-one'ı maçı koparmış gözüküyor. Meraklıları isterse Fritz'in blogumuzu şereflendirdiği şu preview'a bakabilir, biz konumuza dönelim.) NBA daha önce sayısız normal sezonun altını üstüne getiren, uçanı kaçanı affetmeyen, kırılmadık rekor bırakmayan ama post-season'da yeteri kadar karakter koyamayıp beklentilerin altında ezilen ve bir daha asla hatırlanmayan takım gördü. 2012-2013 Denver Nuggets da bunlardan biri olabilir ama Chicago'da uzatma oynayıp Bulls'u devirdikten hemen sonra Oklahoma'ya uçmak — sabah 02.30 gibi uçaktan inmişler, ve 12 maçlık galibiyet serileriyle geldikleri Oklahoma'da da Thunder'ı devirmek? Sezon başında NBA'in en zorlu ve en yorucu deplasman ağırlıklı fikstürüne sahiplerdi. Sezon ilerledikçe evlerinde daha çok maç yapmaya başladılar ve şu an akıl almaz bir tempoda oynuyorlar, ligin boyalı alanda açık ara en fazla sayı bulan takımı onlar ve şu sıra koşmaya başladıklarında kimsenin onları engellemesi mümkün gözükmüyor. 13 maçlık galibiyet serileri epey göz dağı verdi vermesine ama söz konusu playoff olunca işler değişebiliyor. Belli bir liderleri yok (belki saha içinde Ty veya Iggy, saha dışında da Andre Miller ama yine de, ...eh) ve bunu normal sezonda lehinize çevirebilirsiniz ama playoff'da? Ek olarak ribaundu alan uzunun Ty veya Iggy'i bulduğu, o sırada da kanatların (Wilson Chandler, Corey Brewer vs.) karşı potaya koştuğu ve alley-oop ile bitirdiği çok belirgin ve kusurları pek göze batmamış olsa da bir hayli fazla olan bir oyun yapıları var ve sonuca baktığımızda işe yaramış olmasa bile Memphis'in bu takımı durdurabildiğini gördük. Yedi maçlık bir seride, Nuggets'ın eksikliklerinin üzerine iyi yoğunlaşabilecek ve iyi çalışacak takımlar Nuggets'ı eleyebilir. Yenilmez tabii ki değiller zaten ama -bence- ufukta NBA Finali potansiyeli göründüğü kadar, saha avantajını alamazlarsa olası bir ilk tur mağlubiyeti de şaşırtmamalı. Yine de şurada (harika röportaj) Sam Amick'e "I think we can. I hope we can. I really think we can. That's where I want to put this team. I want to put them in that place, the best chance possible to win a first round (series), and then see where our confidence goes from there." diyerek bunun kendine güvenle alakalı olduğunu iddia ediyor George Karl. Bir de Chandler'ın omuz sakatlığı çıktı Thunder maçında, bu takımın sisteminin işleyebilmesi açısından herhangi bir parçanın sakatlığı düşünülenden daha fazla yıpratabilir, hele de Wilson Chandler çok çok önemli bir parça. Sözü Brett Koremenos'a bırakıp bu konuya kilidi koyalım.

-Şimdi o kilit muhabbetini unutun çünkü bu paragraf da ucundan (ne ucu? bizzat) Denver'ı barındırıyor. Nuggets'ın serideki 12. galibiyeti United Center'da uzatmada Chicago Bulls'a karşı 119-118'di ama bu sıradışı maçın önüne geçen iki pozisyon vardı ve ikisi de uzatmada. Şuradaki videoda bahsettiğim iki pozisyonu da görebilirsiniz. İlk pozisyonda Ty Lawson iki Bulls oyuncusu arasından sıyrılıp turnikeyi bırakıyor ve girmeyen topunu Kosta Koufos silindir üzerinde tipliyor. Basket kararı çıkıyor ve skor 116-115 Denver lehine oluyor. Diğerinde ise son saniyeler, Belinelli dengesiz bir şut çıkarıyor, inişte olan topunu silindire çok yakın bir mesafeden yine Noah tipliyor ve game-winner! 120-119 Bulls öne geçiyor. Daha sonra hakemler bu pozisyonu izleyip bana göre (Chicago broadcast'inin taraflı ve kesin karar verdiği yorumlarını dikkate almayın) doğru kararı vererek basketi iptal ediyorlar ve Nuggets 119-118 kazanıyor. Ancak garip olan, hakemler Koufos'un pozisyonunu izlemiyorlar. Evet, Noah'ın tip basketinin sayılmaması doğru fakat Koufos'unki Noah pozisyonundan çok daha net bir geçersiz basket. Maçtan sonra koç Thibodeau; "I don't understand it. I don't understand it one bit. Koufos' play, I asked why it wasn't reviewed. … Clearly it was on the rim, and they told me that because they didn't make the call, they couldn't review it. If that is the rule, then that is the rule. I thought we had the video stuff to make sure we got it right. Then down on the other end, they are tough calls on bang-bang plays, but I don't understand why one is reviewable and the other one isn't. After watching the replay, and I watched it when it occurred, they never made the call on that either." diyor haklı olarak ve üstelik o basketten sonra bir de mola alınmış ve hakemlerin o molada pozisyonu inceleme imkanları varmış ama incelememişler.

-Dwight Howard, Carmelo Anthony, Chris Bosh, Raymond Felton. Bu dört oyuncunun ortak noktası geride bıraktığımız günlerde eski takımlarının sahasında maça çıkıp yuhalanmaları. Sırasıyla Orlando Magic, Denver Nuggets (post bir anda all-about-Denver-Nuggets'a döndü), Toronto Raptors, Portland Trail Blazers. Howard sezonun en sıkıcı maçında sezonun en iyi performansını ortaya koydu, 39 sayı (kendine ait NBA rekorunu egale eden 39 serbest atış denemesinde 25 isabet) ve 16 ribaunt, 3 blokla takımına galibiyeti getirdi. Carmelo Anthony maça dizinden sakat olarak çıktı ve adeta dağıldı, kayboldu, çaresiz duruma düştü ve üçüncü çeyreğin ilk iki dakikasından sonra bir daha dönmemek üzere oyundan çıkarken 3/12 ile (0/5 üçlük) 9 sayısı vardı. Chris Bosh 18 sayı, 2 ribauntla (Heat toplam 26 ribaunt aldı ve 12'si Lebron James) oynadı. Raymond Felton gerçekten, tekrar ediyorum, gerçekten yuhalandı.


-(Bucknell tatlı bir 5-0'lık seriyle Butler'a karşı maçta tutunmaya çalışıyor. Derrick Nix 19 sayı, 8'i hücum 12 ribaunduyla Valpo pota altını darmaduman etmiş durumda. West'te de Wichita State-Pittsburgh maçı başladı. Madness son hızıyla devam ediyor.) DeAndre Jordan'ın Brandon Knight'ın üzerinden vurduğu smacı izlemeyen kalmamıştır. Üzerine yorum yapmayan da. Bence en doğru şeyleri Adrian Wojnarowski söylemiş. Buradan okuyabilirsiniz. "Jordan made a spectacular play. No one will soon forget it. So congratulations and all. Jordan has a $43 million contract and yet still doesn't have one offensive move, an ability to score outside the paint." yazının en can alıcı bölümü. Bir de Perkins'in Griffin'in malum smacından sonraki "If I was in the same position, in the same rotation, I'm going to jump again and again and again. A lot of people are afraid of humiliation or don't know how to handle embarrassment or would even get embarrassed. I don't care." sözleri. Bize böyle adamlar lazım.

-Geçtiğimiz günlerde sinemalara inanılmaz bir korku filmi geldi. Fragmanına buradan bakabilirsiniz. Veeeeeeeeeeee dün gece süper-über-ilginç geçen (salonun tepesinden su sızması, sahaya bir taraftarın girmesi ve Heat'in devreyi 19 sayıyla yenik kapayıp maçı alması) Cleveland deplasmanından sonra seri 24 maça çıktı. Houston'ın 22 maçlık serisini geçip Lakers'ın 33 maçından sonra ikinci sıraya yerleştiler ve rekora 10 maç kaldı. Önlerinde bunu başarabilecekleri pek zor olmayan bir fikstür var. 28. maç Chicago deplasmanı, 30. maç San Antonio deplasmanı, ve ben gerçekten başka tehdit eden bir rakip göremiyorum. İsteseler sezonun bundan sonraki bölümünü kaybetmeden geçebilirler ve bu 39 maçlık galibiyet serisi anlamına gelir. Ancak görece daha güçsüz rakiplerle oynadıkları maçları pek sallamadıklarından — en azından ilk 3.5 çeyreği, bir yerde kaybedeceklerini düşünmek daha olası. Ancak bu, rekoru kırdıktan sonra mı olur, önce mi bilemeyiz. Charlotte Bobcats'in son iki yılda kazandığından daha fazla maçı bir buçuk ayda kazandılar. ABD'de rekoru kırmalarına açılan bahisler 6-1 imiş. Sezonu kayıpsız tamamlamaları da 10-1. Şampiyon olurlar bahsi daha ilginç: 11-10. Bu şu anlama geliyor, 100 dolar yatırıp 110 dolar alıyorsunuz. Heat'ten bahsedip James'e değinmemek olmaz. Boston deplasmanında acayip bir performans ortaya koydu ve şu game-winner ile serinin devam etmesini sağladı. Buna en çok 43 sayı (5/7 üçlük), 7 ribaunt, 3 blokluk performansıyla sezonun en iyi oyununu ortaya koyan Jeff Green ve tabii ki Jason Terry üzülmüştür.

-Atlanta Hawks deplasmanında son saniyelerde Kobe Bryant topla beraber sağ dibe gidiyor ve Dahntay Jones'un üzerinden şutunu atıyor. Skor 94-92 Hawks lehine. Top girmiyor ve ribaundu Hawks alıyor. Kobe yere düşerken Jones düştüğü yere ayağını koyuyor ve Kobe onun ayağına basarak bileğini burkuyor. Pozisyon burada. Kobe'nin maç sonu açıklaması son 13 yıldır en ciddi sakatlığı olduğu yönünde ve ekliyor; "Dirty and dangerous play. He Jalen Rosed me. I can't get my mind past the fact that I've got to wait a year to get revenge." Jalen Rose meselesine daha sonra değinelim, Dahntay Jones kendisini koruma amaçlı "isteyerek yapmadım" tweet'ini atıyor ama daha önce aralarında şu husumetin yaşandığını biliyoruz. Bir sonraki karşılaşmalarını Kobe gibi ben de iple çekiyorum. Jalen Rose da 2000 yılında Batı Finali 2. maçında Kobe'ye bunu yapmıştı. Şurada da o hareketin kasten olmuş olabileceğini itiraf ediyor. İşin ilginci Kobe bu bilekle bir sonraki Indiana deplasmanına (bu sezondan bahsediyorum) çıktı ve ilk periyodun tamamında sahada kaldı. Hiç sayı atamadı ve bir daha da oyuna dönmedi ve Lakers sezonun en büyük deplasman galibiyetini aldı. Sonraki Kings ve Suns maçlarında oynamadı. Bir galibiyet, bir utanç dolu mağlubiyet. Wizards maçıyla tekrar dönmesi bekleniyor.


-Brooklyn Nets an itibariyle Doğu'da 4. sırada ama yaklaşık iki hafta sonra 7. sıraya düştüklerini görürseniz şaşırmayın. Acayip zorlu ve yorucu bir fikstür var önlerinde. Detroit'le (yendiler) başlayan deplasman serisi altı maçlık Batı turnesiyle devam ediyor ve oynayacakları maçlar sırasıyla Dallas (yendiler), Clippers (kusura bakma Deron), Suns (Beasley'e şans verin), Blazers (mağlubiyet), Nuggets (yüzde yüz mağlubiyet), Jazz (mağlubiyet) ile. Sonra Doğu'ya geri dönüp Cleveland deplasmanına çıkıyorlar ve evlerine 4 Nisan'da b2b Chicago maçıyla dönüyorlar. Neyse ki Deron Williams All-Star arasından sonra çılgın atıyor. Ara öncesi ve sonrası shot-chart'ı için bakınız.

-Bu hafta çok güzel makaleler okudum. Bir çoğundan yukarıda ilgili konularda bahsettim zaten. Bahsetmediklerime gelince; Danny Chau, Brett Koremenos, John Converse Townsend, Jared Wade ve Brian Windhorst Heat'in galibiyet serisini beş soruda masaya yatırmışlar — evet belki 18. maçtan sonra ama farketmez. NBA'in gelmiş geçmiş en değerli skorerlerinden Adrian Dantley şimdilerde neden crossing guard olarak çalışıyor, Dave McKenna buraya yazmış. James Herbert, Gerald Henderson ile Michael Jordan ilişkisinden bahsederken Zach Lowe da John Wall ile güzel (Wall biraz daha az kaçamak cevaplar vermese daha güzel olabilirmiş) bir röportaj yapmış. En güzeli yine en sonda; Royce Young, Oklahoma City Thunder oyuncuları üzerinden Twitter'ın güzel, kötü ve iğrenç yanlarını karalamış.

-"This is our fifth game like this since the break. As a group we stunk. This is disheartening to watch." 119-82'lik Brooklyn Nets mağlubiyetinden sonra Detroit Pistons koçu Lawrence Frank. Detroit Pistons 9 maçtır kaybediyor. Son 10 maçlarında 100 pozisyona vurduğumuzda 98.9 sayı atıp, 115.7 sayı yediler. Attıkları 98.9 sayı şu an ligin en kötüsü Wizards'tan 0.8 daha az, yedikleri 115.7 sayı da yine ligin en kötüsü Bobcats'ten 4.0 daha fazla. Nets'e karşı alınan mağlubiyetten sonra da kendi koçları bile bu takımı izlerken zorlandığını belirtmek zorunda kalmış. Bak Bynum'dan da bahsedecektim ama kaynadı arada. Neyse paşamızın ameliyata girmesi gerekmiş. Böylece Sixers'ta bir saniye bile oynayamadan sezonu kapamış oldu ve sezon sonunda serbest kalacak. Bakalım Bynum riskini hangi takım ne kadarla alacak? (Michigan State ve Butler tur atladı. Dwayne Evans 24 -39 sayının 24'ü- sayısıyla New Mexico State önünde Saint Louis'i sürüklüyor ve Stephen Curry'nin okulu Davidson, Dwayne Wade'in okulu Marquette'e karşı sezonun ilk upset'ini gerçekleştirebilir, 12-5 öndeler. BASTIR CURRY!)

Tornike Shengelia


İspanyol futbolunun en İbrahim Toraman kişisi Sergio Ramos da Heatsever tayfaya katılmış. 

BTW: Formaları kadınlar giymiyor mu ya genelde böyle? 

Caps







Yalnız Miami de ne comeback yaptı be.



Dans

(Fritz Fassbender'i -eskiden- Tivitre'den, şuradan ya da şuradan hatırlıyorsunuzdur. Kendi bloglarında pek yazmıyor artık ama "March Madness" için uzunca bir yazı hazırladı. Yayınlaması da bize kısmet oldu. Buyrun.)

Yılın “o” dönemi geldi. Amerikalıların “bracket” geyiğiyle kafayı kırdığı, koleji geçtim basketbolla bile genel olarak ilgilenmeyenlerin bile girdikleri her Amerikan sitesinde NCAA turnuvasıyla ilgili haberlere, yorumlara denk geldiği, “march madness” ve “big dance” keyword’lerinden kaçmanın pek mümkün olmadığı dönem. Dün gece ve bugün oynanacak dıravdan birinci tur maçlarını saymazsak kolej basketbolunun düğün halayı (big dance’i “büyük dans” diye çevirecek değiliz) Perşembe günü oynanacak maçlarla başlıyor. Herkes halay başı kim olur, kim halayın ritmine dayanamadan beklenenden önce masasına döner, kim “ya yok ben bilmem oynamayı” derken “ya gel biz biliyoz da mı oynuyoz” denilip kaldırınca süpriz yapıp pistin tozunu attırır, kim Adnan Şenses tarzı ceket yıkama hareketiyle düğünün neşesi olur heyecanla tahminlerini yapıyor, bracket’larını hazırlıyor.

Ben de tam bir Amerikan uşağı ve mandacı olduğum için bi an için kütüğün Yozgat’ta olduğunu unutup bu geleneğe dahil oldum. Yazının sonunda kendi tahminlerimi içeren bracket var fakat önce “bu sene ben de turnuvayı izleyeyim diyorum ama bi dolu maç var, hangisini izleyecez, hangi takımlara dikkat edecez, hangi topçuları takip edip yarın öbür gün profesyonel olunca “hey yavrum ben bunun şu kadarki halini bilirim” diye ahkam kesecez” diye düşünen varsa onlar için kendimce bi preview hazırladım. Özel sempati duyduğum takım ve topçulara kıyak geçip sonunda haksız çıkma hakkımı gizli tutuyorum tabii. “İzlenecek maçlar” kısmında oynanması kesin olan ikinci tur maçlarını yazdım, esas eğlence sonraki turlarda başlıyor ama eşleşmeler belli olmadığı için olasılık üzerinden konuşmak istemedim. Onlar belli olunca da update yaparız duruma göre.



ORTABATI GRUBU

İlk bakışta en civcivli grup bu gibi görünüyor. Louisville ve Duke en güçlü Final Four adayları gibi görünse de Oklahoma State, Saint Louis, Oregon, Michigan State, Creighton, Cincinnati, Colorado ve Missiouri gibi takımlar da büyük rekabete neden olacak. Neredeyse hepsi iyi savunma yapan takımlar olduğu için çok çekişmeli maçlar çıkacaktır ortaya. Yine de Final Four’a gidecek takımı belirleyecek maç Louisville ve Duke arasında oynanıp bileti alan Louisville olacak diye tahmin ediyorum. Geri kalan takımlar arasında her tür sonuç çıkması mümkün, en çok upset potansiyelli maçlar bu bölgede oynanacak gibi görünüyor. Özellikle Oregon – Oklahoma State arasındaki ilk maç normal sezonun yıldızlarından Marcus Smart’ı üzebilir. Bölge sıralamasında 7. olan Creighton da dengeli kadrosu ve skorerleriyle turnuvanın büyük sürprizlerinden birini yapıp Elite 8’e kadar ilerleme potansiyeline sahip (muhtemelen son 32’de Duke’a elenecekler ama geçebilirlerse bi anda Louisville’in karşısında da bulabilirler kendilerini).

Hangi maçlar izlenir?

Oklahoma St. – Oregon; İkinci turun en sürprize açık eşleşmesi. OSU Marcus Smart gibi sezonun en çok konuşulan oyuncularından birine sahip olması ve sezon içinde kazandığı sürpriz maçlarla sene boyu hep radarda olan bi takımdı. Markel Brown, LeBrayn Nash gibi skorer desteçileri de var. Fakat tecrübesizler. Temel parçalardan en tecrübeli isim üçüncü yılını yaşayan Brown. Karşılarındaysa Singler ailesinden E.J’in tecrübesiyle sırtladığı Oregon var. Çok tecrübeli bi takım Oregon. Üstelik OSU’nun pota altı zayıflığından faydalanacak Arslan Kazemi gibi enerji deposu bi topçuları var. Ben yine yetenek farkıyla Smart’ın takımını daha şanslı görüyorum ama bu turdaki en zevkli maçlardan biri olacağı kesin. Oregon’un freshman oyun kurucusu Artis’le OSU’nun freshman yıldızı Smart eşleşmesi de ilgi çekici.

Colorado St. – Missouri; İki sert ve fizikli takımın maçı. Çok dengeli bi eşleşme var ortada ama Laurence Bowers gibi çok yönlü bi oyuncuya ve Alex Oriakhi gibi bi uzuna sahip Missouri’yi daha önde görüyorum. İki takım da çok iyi ribaundçılardan kurulu, Missouri hücum ribaundlarında denge sağlayamazsa Colorado öne geçebilir.


Bu çocuk okur.

Bin yıl geçse de kolejli topçulara yapmaktan sıkılmayacağım espriyi dikkat kesilmek gereken topçuları önereceğim başlıkta kullanmaktan kaçınmadım. Drafttan seçilme ihtimali yüksek olup, NBA topçusuna dönüşme potansiyeli olan isimleri değerlendirecem sadece burada. Seçilmesi düşük olan Avrupa yolcusu isimlereyse kısmetse yazının ikinci bölümünde değerlendirecem. Onun için kardeş blog Şanlı Spurs’e ara ara bakmakta fayda var (konuk olduğum blogda başka bi blogu kardeş ilan ediyorum evet).

Marcus Smart / Markel Brown (Oklahoma State): Smart olağan şüpheli. Sezon boyu herkes bir şekilde adını duymuştur. Müthiş bir fiziği var, 94’lü olmasına rağmen oyun zekası yüksek, istatistik kağıdının her yerini dolduruyor. Çok top kaybı yapması ve şut isabeti gibi eksik olduğu noktalar da var ama bu yaşta lider karakter göstermesiyle potansiyeli yüksek. Markel Brown’sa kenardan gelecek skorer arayan takımların radarında olabilecek bi isim. Çok çabuk ve potaya gidebilen bi isim. Her sene kendini geliştiriyor, uzun vadede iyi bir rotasyon oyuncusu olabilir. Kendisine pozisyon yaratıldığında çok iyi bi şutörken kendisi karar verici konumundayken etkisizleşiyor. Kısa boyu düşünülünce bu özelliğini geliştirip daha iyi bi pasöre dönüşmesi şart.

Gorgui Dieng / Russ Smith (Louisville): İsminden de anlaşılacığı gibi Dieng sınıfının en üst düzey savunmacı uzunlarından biri zira “Dieng” gibi bi soyisimle kötü savunma yapmak imkansız. Fakat elbette iyi savunmacı atletik uzun kavramının gereği hücumda henüz çok zayıf. Yine de her takım potayı savunan ve özel bi atletizme sahip uzun ister takımında, Dieng de uzun bi turnuva geçirmesi muhtemel takımıyla draft piyasasını artırıp 15-20 arası bi yerden seçilecektir.

Russ Smith aslında seçilmesine ufak ihtimal olarak bakılan bir isim ama Louisville’in en kötü Elite 8’e kadar gideceğini düşünürsek dikkat çekip radara gireceğine inanıyorum ben. Brown gibi o da kenardan gelip maçın akışını değiştirsin diye kullanılabilecek bi skorer. İnanılmaz çabuk, hırslı ve mücadeleci, dripling becerisi yüksek. Fakat sınıfındaki çoğu oyuncu gibi NBA için pozisyonsuz bi oyuncu. 1 numara oynamak için yeterli saha görüşüne ve pasör özelliğe sahip değil, 2 numara içinse çok kısa ve kalıpsız. Yine de skor bulma yetisiyle iyi bi turnuva geçirip kapağı bi takıma atabilir. Olmadı bi sene daha okulunda kalıp seneye Avrupa’ya yol alır.

Doug McDermott (Creighton):McDermott sınıfının en enteresan isimlerinden biri. Aslında fiziksel olarak klasik bi vaka; NBA’de 3 numara oynamak için çok ağır, 4 numara oynamak için çok kısa. Fakat onu özel kılan oyun bilgisi ve müthiş verimli skorerliği. Klas bi post oyunu var, üstüne müthiş bi catch and shoot üçlükçüsü. Çok da iyi bi ribaundçı. Soru işareti, NBA’de o boyuyla fark yaratan pota altı oyunlarını uygulayabilecek mi, hantal yapısıyla perdeden perdeye koşup boş üçlük şansı bulabilecek mi? Eğer bunları yapabilirse savunmada takımı onu bir yerlere bir şekilde saklama imkanı bulur. Yapamazsa yeteneklerine çok yazık olacak. Orta sıralardan eli yüzü düzgün bi takıma gidip iyi bi koçun eline düşer inşallah.



BATI GRUBU

Bu grubu hızla geçecem zira sezon boyu en az izlediğim takımlar bu bölgede toplanmış durumda ve daha da mühimi yazdıkça sıkılmaya başladım, küfredip yazmaktan vazgeçmeden hızla bitirmem lazım. Uzmanlar Gonzaga’yı bu bölgenin Final Four’a en yakın takımı olarak görüyor ben Ohio State’i daha şanslı buluyorum. Gonzaga pek dengeli bi takım değil, çok fazla uzunlara bağımlı bi yapıdalar. Tabii bunda Gonzaga’yı Ohio State’e göre az izlemiş olmamın ve güçsüz bi konferansta olmalarının da payı var.

Hangi maçlar izlenir?

Wisconsin – Ole Miss; Çok çekişmeli bi maç olur mu bilmem ama turnuvaya ilgi gösteren herkesin izlemesi gereken bi adam var bu maçta; Marshall Henderson. Sezonun en tartışmalı oyuncusuydu, muhtemelen bu turda elenecekleri için onu izlemek için tek şans bu. Wisconsin de Brust – Evans – Berggren üçlüsüyle sürpriz yapıp Sweet Sixteen’e kadar gidebilecekleri eşleşmelere sahip bi takım. Üçüncü tur öncesi durumlarını görmek güzel olur.

Bu çocuk okur.

DeShaun Thomas (Ohio St.): McDermott için yazdığım herşeyi ribaund hariç Thomas’a uyarlayabiliriz aslında. Kolej seviyesinde özel bi skorer fakat kısa ve hantal. Benim çok tuttuğum bir oyuncu değil ama Amerikalılar seviyor, bi takıma muhakkak kapak atacak turnuva sonrası. Tuttuğum bi oyuncu değil dedim ama bu seviyede ve bu bölge takımlarına karşı şov yapmasını bekliyorum, orası ayrı.

Kelly Olynyk (Gonzaga): Benim tutmadığım ama Amerikalıların prim verdiği bir başka adam. Çoğu kişiyi etkileyen şey oynamadan geçirdiği bi sezondan sonra gösterdiği gelişim. Hakkaten hücumda o kalıpta bir uzun için top hakimiyeti çok iyi, skor bulmada sıkıntı yaşamıyor fakat çok ağır ve iyi savunmacı değil. Blok tehdidi olmayan bi pivotlardan komple tiksiniyorum. Jeff Withey gibi bi yiğit alt sıralardan seçilecekken Olynyk lotodan gidecek gibi duruyor. Hayat zalım.



GÜNEY GRUBU

Jeff Withey demişken geldik bu sene en ümitli olduğum takımın bölgesine. Bu yılın Kansas takımına özel bi sevgim var, bu sene neredeyse Chicago Bulls’tan bile çok maçlarını izledim. O yüzden önyargılı olabilirim ama Indiana ve Louisville’le beraber en dengeli takım olduklarını düşünüyorum ve şampiyonluğun en büyük adaylarından biri olarak görüyorum. Çoğu NCAA uzmanıysa hayal kırıklığı yaratacaklarını düşünüyor ama aynı fikirde değilim. Tabii önlerinde diğer şampiyonluk adaylarına göre çok zorlu bi yol var. Final Four’a kadar North Carolina, Michigan, UCLA, Georgetown gibi takımlarla oynamaları gerekecek. Bu açıdan Ortabatı’dan da zorlu maçlar oynanacak üçüncü turdan itibaren. En mühim yıldız adaylarının toplandığı bölge de burası.

Hangi maçlar izlenir?

North Carolina – Villanova: Sonraki turlarda müthiş eşleşmeler olacak bu bölgede ama bu turun en çekişmeli geçmesi beklenen eşleşmesi bu. Villanova sezon içinde çok mühim takımları yenip sürpriz yaptı, North Carolina da taraftar desteğiyle üçüncü tur kovalayacak.

Bu çocuk okur.

Ben McLemore / Jeff Withey (Kansas): Ben McLemore Shabazz Muhammed’in problemli sezon başlangıcı, Nerlens Noel’in sakatlığı derken Marcus Smart’la birlikte sezonun en dikkat çeken freshman’i oldu. İlk beşin diğer parçaları son sezonlarını yaşayan çok tecrübeli bi takımda olması da etken bunda. Bence sınıfının en potansiyelli ismi. Pek önem atfedilmeyen 2013 draftından ileride bir yıldız çıkacaksa bu yüksek ihtimalle Mclemore olacak. 2011’in Kyrie Irving’i gibi beklentilerin düşük olduğu bi senede gelmek avantajlı olabilir.

Withey de Cody Zeller’dan sonra bence Alex Len’le beraber en klas uzunu bu senenin. Ağırlığı yüzünden büyük bir NBA oyuncusuna dönüşmeyecek belki ama onun gibi ne yaptığını bilen uzunları izlemek büyük zevk.

Shabazz Muhammed (UCLA): Sezona başlarken bir numaralı liseli olarak geldi lige. Usülsüz şekilde UCLA’le anlaştığının ortaya çıkmasıyla sezona sıkıntılı başladı ama sonrasında gayet iyi performans sergiledi. McLemore kadar verimli bir skorer değil ve pasör olarak da onun gerisinde ama gücüyle arayı kapatabiliyor. UCLA’den yasal olmayan şekilde para aldığı için ceza almasına rağmen bilmemkaç bin dolarlık Gucci çantayla dolaşması karakterine dair soru işaretleri yaratsa da iyi gününde izlemek büyük zevk.

Otto Porter (Georgetown): Bir diğer büyük potansiyel. Ligin en yavaş takımlarından birinde oynamasına rağmen istatistik kağıdının her yerini etkileyici rakamlarla dolduran, uzun kollarıyla düşmana korku salan bi isim. İlk yılında eleştirildiği konuları ikinci yılında en aza indirmiş olması da iş ahlakı üzerine bi fikir veriyor. Her takımın aradığı “tutkal” tarzı bi topçuya dönüşebilir.

Trey Burke / Glenn Robinson III / Tim Hardaway Jr. (Michigan): Burke izlemesi en çok zevk veren oyun kurucularından biri ligin. Hızlı, ilk adımı çok çabuk, şutları iyi ve onun boyundaki oyuncuların aksine hiç de fena pasör değil. Orta sıralardan Utah, hatta Rondo’nun dönüşünü düşünürsek Boston gibi bi takıma giderse kısa sürede etki yapabilir. Kötü senaryoda da bench’ten gelip skor verecek kısaya dönüşür.

Michigan’ın “oğul” winglerinden Glenn Robinson patlayıcılığı ve oyun zekasıyla ön plana çıkan bi isim. Şimdilik yetersiz bi dış şutu var ama 18 yaşında olduğunu düşünürsek bu üçlünün en potansiyellisi. Hardaway’lerin Tim JR da onun aksine şutuyla yaşayan bi kardeşimiz. Pek güçlü değil, ben pek özel bi tarafını da göremiyorum ama soyadı kanunu sayesinde ilk turdan seçilecek gibi görünüyor.

James Michael McAdoo (North Carolina): Tam anlamıyla bir geleceğe yatırım. Potansiyeli mevcut fakat iki üç yıl “pişmesini” beklemek lazım. Kolej için bile bazen çok ham kalabiliyor ama yetenekleri ve fiziğiyle fark yaratıyor.


DOĞU GRUBU

Güney enteresan bi bölge olmuş. Final Four adayları içinde Miami en kolay eşleşmelere sahip gibi görünürken normal sezonun en şekilli takımı Indiana Sweet Sixteen’de olası bi Syracuse eşleşmesiyle zorlu bi yola sahip. Onun dışında Montana, Bucknell, Davidson gibi pek izleyemediğim takım sayısı fazla olduğu için fikrini önemsediğim yorumculara kulak veriyorum. Miami çok beğenilen bi takım olsa da ben Indiana’nın Final 4 yapacağını düşünüyorum. En dengeli takım onlar. Butler, Marquette, Temple gibi takımlar ilk maçlarda güzel maçlar vaadediyorlar varlıklarıyla. Yine California benim ikinci turda sürpriz yapmasını beklediğim bir takım. Ayrıca Syracuse en sevdiğim oyunculardan James Southerland’e sahip, CJ Fair’le yakaladıkları uyumla Syracuse maçlarını özel olarak tavsiye ederim.

Hangi maçlar izlenir?

UNLV – California: California’da sevdiğim iki adam, Allan Crabbe ve Justin Cobbs olduğu için bu maçta sürpriz bekliyorum dedim ama Las Vegas bariz şekilde ağır basıyor. Bennet gibi bi yıldız adayına sahipler ve hızlı oynayıp iyi top gezdiriyorlar. California’ysa Crabbe ve Cobbs haricinde vasat, dış şutu olmayan oyunculardan kurulu. Yine de tecrübeleriyle son ana kadar savaşacaklarını düşünüyorum.


Bu çocuk okur.

Anthony Bennett (UNLV): Pozisyonsuz forvetlerden bir diğeri ama daha potansiyellisi. Pota altında nefis bi bitirici, her şekilde sayı bulabiliyor. Fakat – tabii ki – 3 için hantal 4 için kısa.

Cody Zeller / Victor Olapido (Indiana): Cody, Zeller kardeşlerin en potansiyellisi. Ben Tyler’ı da beğenen bi insan olarak ondan da ümitliyim elbet. Çok temiz bi skorer, bir beyaz uzun için gayet iyi bir atlet. Biraz güçlendiği takdirde iyi bi NBA uzununa dönüşebilir.

Olapido’ysa bu sene gösterdiği gelişimle adını en çok duyuran topçulardandı. Nefis bir savunmacı, müthiş bi atlet. Henüz yeterli olmasa da bu sene geliştirdiği catch and shoot yetisiyle de büyük potansiyel sahibi olduğunu gösterdi. Şutunu geliştirip patlayıcılığının yanına oyun zekasını da eklerse bu draft sınıfının en büyük steal’i olabilir (ilk 5’den seçilmediği takdirde elbet).

Michael Carter-Williams (Syracuse): Geldik benim pek beğenmediğim bi loto seçimi adayına. Uzun boyu ve kollarının yanında top hakimiyetiyle göz kamaştırıyor fakat hem çok kötü bir şutör hem de potaya gidemeyecek kadar güçsüz. Üst düzey saha görüşüne sahip olduğundan bahsediliyor ama bence aksine kritik anlarda hep kötü kararlar verip top kaybı yapıyor. En azından güçlenmedikçe uzun bi NBA kariyeri olacağını sanmıyorum.

Derken geldik uzun ve çileli bi değerlendirmenin sonuna. Yazarken farkettim, “Bu çocuk okur” bölümünde Mason Plumlee’yi atlamışız ama olur o kadar, hiç dönesim yok şimdi oraya. Dilerim ki eğlenceli bi turnuva olur, tahminlerimizin en azından bi kısmı tutar. Nihayetinde 600 küsur topçudan çok çok küçük bi bölümü NBA’e, yine küçük bölümü Avrupa’ya gidecek, geri kalanlar takım elbiselerini çekip iş arayacak. Nereye bağlayacağımı bilemedim ama sosyal bi mesaj veresim geldi bi an. Neyse, saatlerdir beyaz word sayfasına girmekten başım ağrıdı, buraya kadar saçmalamadan getirmiş olmak bile başarıdır. Hadi selamet, turnuvayı takip edecek olanlara iyi eğlenceler.

Paket


Anıl'ın şu ve şu postlarından sonra, bir de Melo'da Heat zımbırtısı görüyoruz. Ulan yapmayın etmeyin ya. Hem de direkt numara falan var, formanın önündeki kısım yani. Herhalde Lakers ve Boston, "tahtı devredecek" Miami'ye bu konuda. Biz de yeni seri yaparız bunlardan. Mına koduklarımın.

Sik


Ben yorum yapmak istemiyorum ya. Linkleri verip kaçıyorum.

(Fritz'e teşekkürler)

Kiracı

(Salı günü bazılarımız daha şanslıydı. Can gibi. O, maçı yerinde izledi. Seyahat ve maç notlarını yayınlamak da bize düştü. Buyrun efem.)

-Deplasman tarafından ekmek çıkmayacağı belli olunca (Ünal Başgan’a selamlar) Ebay Almanya aracılığıyla karaborsaya daldım ve gördüm ki Almanyadaki Türklerden  bayağı kapmış bu işi Almanlar, onlarca ilan vardı. İhale heyecanı, makul rakama bulabilecek miyiz derken bir bileti aldım ve 2 gün içerisinde Almanya’da yaşayan arkadaşlara teslim edilmesiyle rahatladım. Gerçi  bileti satan Schalke taraftarının bilete yapıştırdığı "Auf Schalke'de iyi eğlenceler, kıps" manasındaki notuyla bir gerilmedim değil (Carsten selamlar, şahane eğlendim).

- Bileti teslim almak ve arkadaşlarla görüşmek için gittiğim Aachen’da kar fırtınasıyla ve “Bileti aldık ama Gelsenkirchen’e varabilecek miyiz? Hadi vardık, bilet sahte mahte çıkar mı? ” şüphesiyle karşılaşınca alkole vurdum ben de kendimi tabii. Bira içmek kolay, Almanya’da garson tarafından “bu saatte kim bira içiyor ya?” sorusuna muhatap olmak olay.

- Düsseldorf’a kadar sakin geçen yolculuk Düsseldorf – Gelsenkirchen treninin Galatasaraylı nüfusundaki artışla TT Arena metrosuna dönüşmesiyle hareketlendi. Vagondaki  50 civarındaki Galatasaraylı’nın arasındaki 5-6 Schalke’li bayağı zor durumda kaldı. Gerginlik yoktu ama “koyalım Schalke’ye” gibi tezahüratlardaki tedirginlikleri ve “ne diyolar ya ” tepkilerini izlemek komikti. Zirvesi ise bizimkiler yarım saatlik kesintisiz tezahüratın ardından Nevizade söylerken gelen ilk “şşş”te “susacaklar galiba” diye umutlanıp sonra yaşadıkları hayal kırıklığı oldu.

- Gelsenkirchen garı ile stat arasındaki tramvayda ise intikamı aldı Almanlar. Sayıca yine az ve sessizdiler ama burada da özellike Türkiye’den gelen taraftarlar “ayyaş Alman delisi” gerçeğiyle tanıştılar. Tüm tezahüratlara durmadan “2-0, 2-0 leleylelöy 2-0” şeklinde karşılık veren Schalke’li delinin bir anda kesintisiz ve ani geçişlerle İspanyolca ve Fransızca konuşarak bizimkileri susturması handikaplı Schalke galibiyetini getirdi.

- Trenden stada doğru yürürken sürekli bilet alışverişlerine şahit oldum haliyle. Fiyatlar 200 ile 300€ arası değişiyordu ama “abi 300€ ama 200’e bırakırız” şeklindeki “pazarlık” eğlendirdi.



- Stada ilk ulaşım VIP girişinin önündeki meydanımsı bir alandan. Burası tam olarak TT Arena – metro arasındaki “aslanlı yol”un olmasını istediğim şekilde düzenlenmiş. Küçük küçük 5-6 tane büfe, atkı-bere vs satılan küçük bir “store” ve ormanlardaki piknik alanlarında gördüğümüz tarzda tahta masa-tabureler. Ve bu büfeler bizdeki gibi soğuk köfte servis eden ama isimden dolayı kazıklayan cinsten değil, gayet kaliteli ve makul. Sosisli 1.5€, bira 2€, sıcak şarap 2.5€ gibi. Hissedilen sıcaklığın -12 civarı olduğu bir havada stadın hemen önünde sıcak şarap satılması büyük keyif. Birini orada bizim taraftarların meşale şovlarını izlerken içip birini de stadın öbür tarafındaki giriş kapısına yürürken yolluk yaptım.

- Stat çok güzel. TT Arena yapım sürecinde çok konuşulan, kıyaslanan statlardan biriydi malum. O gözle baktığımda benzerlikler oldukça fazla, ancak dış görünüş olarak Veltins Arena çok daha estetik bana göre. TT Arena’nın mimarı Mete Arat’ın “çıplak beton görüntüsü” ısrarının illa ki benim bilmediğim bir mimari isabeti vardır ama çepeçevre camla kaplı görüntü sıradan bir taraftar olarak daha sıcak, daha bir “ev gibi” geliyor bana. Başka bir avantajı da statın içine girince fark ediliyor. Bizim stadın üst katlarına gitmiş olanlar dışarıdan daha soğuk olduğunu ve baharda bile ciddi üşündüğünü bilirler, burada ise dışarıya göre çok daha sıcak bir hava var.


- İçeride önce televizyonlardan geldiğini sandığım, sonra ise stat hoparlörlerinden geldiğini fark ettiğim Harlem Shake ile karşılaştım. Harlem Schalke.

- Deplasman tribünü dışındaki “Truvacı” Galatasaraylı yüzdesi geçmiş Almanya maçlarına oranla oldukça düşüktü. Sanırsam uA Avrupa’nın protestosunun da payı var bunda. Tek başlarına bir kaç bin kişi gelebilirlerdi.

- Bulunduğum tribün Kapalı/Maraton/Doğu’ya denk gelen tribünün alt katıydı. Biletler bizimkilerden daha ucuz olsa da yaş ortalaması yüksek. Tribünde formayla oturan, gollerde bağırıp çağıran bir çok Galatasaraylı vardı ve ufak tefek sataşmalar ve küfürler dışında pek bir tepki görmediler. Küfür dediğim de –Almanca’da pek küfür olmadığından- kendince en ağır küfürleri olan “Wichser”, ki bizde genelde kahvehanelerde velet sevmek için kullanılan “osbirci” anlamına gelir. Onu da Servet yazan bir milli takım formalıya ettiler ki o forma sebebiyle benden bile yiyebilirdi küfrü. Bir de ikinci gol sonrası deplasman tribününden gelen “Türkiye” tezahüratına kızıp “Türkiye’ye dönün o zaman” diye bağıranlar oldu, o tatsızdı bir miktar.

- Maç öncesi seramonisinde bize benzer şekilde anonsçu ismi, tribünler soyadını bağırıyor. Yalnız bizden farklı olarak yedekler için de yapıyorlar aynısını. Altyapı oyuncularına sevgileri oldukça kuvvetli. Draxler’den sonra en çok alkış alan oyuncu yedekteki Max Meyer’di. 

- Tribün performansı hayalimdeki Arena tribünü. Kale arkası 90 dakika ve oldukça tempolu şekilde bağırıyor. Diğer tribünlerde önemli anlarda ayakta ve yine tempolu bir şekilde dahil oluyor. Şu maçın tam tersi TT Arena’da oynansa tribünler en geç 85. dakikada havlu atardı, adamlar 93. dakikada bile bizdeki “Tam Zamanı Şimdi”ye denk gelen tezahüratlarına devam ettiler.

- Drogba’ya maç boyu sövdüler, kendini atıyor, yatıyor, sportmenlik dışı diye. En ağır küfürleri Arschloch’u bile kullandılar onun için. Hatta maç sonrası dönüş yolunda bile sövmeye devam ediyorlardı. Semih de sakatlandığı pozisyonda küfürlerden nasibini aldı ama utanıp alkışladılar sonrasında.

- Sonuçta gittik, gördük, yendik. Buradan teğmene bana kalbi kadar temiz bu sayfayı ayırdığı için teşek...öhm...Nice zaferlere efendim (Jose selamlar).

*Gelsenkirşen’den oğlum gelecek, evi boşaltın.

Sicim


LeBron t-shirtünün ardından Heat capi... Ne diyeyim Filip sana ben?

Köprü

Person of Interest ile Lost'un arasındaki köprüyü biliyorsunuz. Lost'un yaratıcılarından (creator) olan J.J. Abrams, Christopher Nolan'ın kardeşi Jonathan Nolan'ın yarattığı Person of Interest dizisinin yapımcı (executive producer) yönetmenlerinden biri. Dolayısıyla iki dizi arasında bir sürü gönderme, aynı konuk oyuncular, hatta aynı başrol oyuncular kullanıldığını da biliyoruz. En başta Lost'un Benjamin Linus'ı Michael Emerson, bu dizide karşımıza Harold Finch olarak çıkıyor. Diğer yakalayabildiklerimden bazıları da Lost'un Charles Widmore'u Alan Dale, Miles'ı Ken Leung, ve en son izlediğim bölüm olan 02x08'de karşımıza çıkan Jacob, Mark Pellegrino. Daha bir sürü ara detay, birkaç kullanılan aynı oyuncu vs. vardır ama dediğim gibi ben en son 2. sezonun 8. bölümünü izledim ve hatırlayabildiklerim bunlarla sınırlı.

Ben size diğer köprüden bahsedeceğim. FOX'un piyasaya sunduğu yeni bir dizi var, The Following. Başrollerini Kevin Bacon ile James Purefoy oynuyor ve dizinin yaratıcısı ve yapımcısı aynı isim, Kevin Williamson. Artık Williamson ile Abrams'ın aralarındaki bağı bilmiyorum, ya da POI'nin aşırı derecede fanı mıdır emin değilim. Ama dizisinin, Person of Interest ile arasında yakaladığımız ince göndermeler ve benzer oyuncular kafayı sıyırtacak derecede fazla. Bakalım;



Öncelikle bütün ikili karelerden yukarıdakinin Person of Interest'e, aşağıdakinin The Following'e ait olduğunu söyleyelim. Spoiler vermemek için de elimden geleni yapacağım ama küçük, çok minik bilgiler kaçabilir. Önemli değil. Annie Parisse. Onu POI'de birkaç bölümde gördük. Kara Stanton rolünde Finch'in CIA'deyken eski silah arkadaşı. The Following'de ise POI'deki konuk oyunculuğundan daha üstün bir rolde oynuyor. FBI'dan Debra Parker.



Susan Misner. İki dizide de konuk oyuncu ama POI'de rolü biraz daha fazlaydı. Orada John Reese'in eski sevgilisini oynuyordu. Birkaç bölümde gözüktü. The Following'de ise sadece bir bölümde Ryan Hardy'nin kız kardeşi olarak gördük. İleride yine karşımıza çıkması olası.



POI'nin 2. sezon, 2. bölümünde Emily Robinson karşımıza kütüphanede bir bilgisayar oyunu oynayan ama oyunun zorlayıcı bir bölümünü asla geçemeyen küçük Hanna Frey olarak çıkmıştı. The Following'de ise bir bölümde Ajan Debra Parker'ın küçüklüğünü oynadı.



Yine pek önemi olmayan konuk oyunculardan Jacinto Taras Riddick. POI'de 02x08'de gördüğümüz kiralık katillerden biriydi. The Following'de de Joe Carroll'ın yandaşlarına yardım eden bir adam olarak gördük kendisini. İki dizide de bir daha karşımıza çıkma ihtimali çok düşük ama iki dizide de oynayan konuk oyunculardan.


İki ayrıntı daha var yakaladığım. Person of Interest, bölüm sonlarındaki şarkılarıyla meşhurdur. The Following de POI kadar olmasa da standart üstü bölüm sonu şarkıları koyar. Fever Ray'in If I Had a Heart'ı POI'nin ilk sezon, 15. bölümünün sonunda ve The Following'in ilk sezon, 6. bölümünün sonunda çalındı. Şarkı aynı zamanda Breaking Bad'in bir bölümüne de konuk olmuş ve piyasadaki yeni dizilerden Vikings'in de açılış müziğiymiş. Hala duymayan varsa diye yukarıya koydum.


Gelelim en can alıcı göndermelerden bir tanesine. The Following'de genç FBI ajanlarından Mike Weston'ı oynuyor Shawn Ashmore. Dizide kendisine yapılan bir işkence sırasında tam adı söyleniyor, Michael Emerson Weston. POI'nin başrolündeki Harold Finch'i kim oynuyor? Michael Emerson. Vaov.



Artık iki diziyi de öyle dikkatli izlemeye başladım ki, olmadık benzerlikler yakalamaya çalışıyorum. Mesela bu iki adamı aynı sandım, ufak bir araştırma yaptım ama değillermiş eheh. Biri Bryce Pinkham, diğeri de Arian Moayed. Ama benziyorlar harbiden de amk.

Benim yakalayabildiklerim veya hatırladıklarım bu kadar. Dediğim gibi en son 18. bölümü yayınlanan Person of Interest'in 8. bölümünü yeni bitirdim. Başka benzerlikler çıkarsa belki buraya eklerim. Kaçırdıklarım varsa siz de yorum kısmına eklemekten çekinmeyin.

Retro 264


Konsekütif

Miami Heat, üst üste 20. maçını kazanarak "tarihin en iyi üst üste maç kazanma performansı" listesinde '71 sezonu Bucks takımını yakaladı. Şimdi burada ilginç bir nokta var. Bu dalda birinci Lakers'ın 33 maç üst üstesi var ve oldukça uzak an itibarıyla. Biz en iyi ikinci rekora bakalım.

Houston, 2008 senesinde 22 maç üst üste kazandı. 23. maçlarında Boston'a yenildiler. Şimdi takvimi açıp sayıyoruz. 20 maç kazandı Miami, sırada Bucks ve Toronto var. Bu ikisini kazandılar diyelim, 23. maç?



Tam boyut için görsele tık.

ps: Bu sabah Miami, 76ers'ı da yendi. Sayfaya yansımamış. Onu da diyelim.



Rekorla iligi sayfa burada. (NBA.com)

Yanılgı

NBA.com'un mükemmel bir stats bölümü var. Benim gibi istatistik meraklıları için sağlam kaynak. Oyuncuları teker teker incelemek adına güzel. He, orayı keşfetmeden önce isteklerim daha sınırlıydı. Şimdi daha da fazlasını istiyor insan. Geçenlerde ligde en çok birbirine asist yapanlar kimdi diye konuşuyorduk. Ben kaynak bulamadım, gösteren de olmadı.

En kestirme yöntem, en skorer uzunlar üzerinden yola çıkmak gibi geldi. Şöyle bir tablo çıktı ortaya.



Oldukça olası zaten şu durum. "Sezon başında sorsalar" muhabbetine girsek Howard'ın yanına Kobe değil, Nash koyardık. Tamam, sakatlıklar falan var da. 30 küsür var yanılmıyorsam. Çok az o da. Lakers'ın komple Kobe'nin üstüne yıkılmasını da düşününce olağan oluyor tabii.

İkinci sıradaki Deron - Brook Lopez uyumu gözlerden kaçmasın. Onların da diğerleri gibi kaçırdığı maçlar oldu. Açıkcası sezon sonuna doğru o fark kapanabilir derim. Deron da, Brook da "yanma" döneminde. Bakalım (evet, takımdan torpil geçtim).




Aynı oyuncuların asist üzerinden sayı bulmaları da bu şekilde. DeMarcus ekmeğini taştan çıkartmış. O takımda doğal tabii desek olur ya gerçi. Mo Williams'ın sakatlığında, Al Jefferson Tinsley'den 61 asist almış, Cousins kimseden bir şey alamadan. :(



Bir de bu mevzu var. Jump Shot'lardan isabet oranları. Lee'nin oranını daha yüksek, Bosh'un bu seneki oranını daha düşük bekliyordum açıkcası. Burada görünmeyen bir detay: Howard dışındaki oyuncuların hemen hepsinin jump shot denemesi sayısı, dunk veya layup sayılarından fazla yanlış hatırlamıyorsam. O da ufak bir detay aradan.



Geçenlerde Blake Griffin'in "şutunu geliştirmesi" mevzusu döndü. Hani gözümüzle gördüğümüz, herkesin söylediği, okuduğumuz falan... Bariz geliştirdi diyorduk. Son iki sezonun yaklaşık 60 maçlık serilerinden çıkan tablo bu. Soldaki tablo geçen sene, sağdaki bu sene. Öyle "çok" gözle görülür bir gelişme yazmıyor. Hatta acı gerçek, jump shot isabet yüzdesi geçen sene 28, bu sene 27. Eah. Post Fadeaway veya Hook'lar iyiyse demek :s (görsele tık, tam boyut).

EK: Sıralamaya girmeyen ancak "ulan olmazsa olmaz şimdi" dediğim Tim Duncan var. Toplamda 105 asist almış Parker'dan. Jump Shot isabet oranı 37%. Sayılarının 68%'ini asist üzerinden yapıyor. Bu arada Spurs de ligin en çok asist yapan takımı. İsabetli şutlarının %63'ü asist üzerinden üretiliyor.

NWF




- Bizde zencinin imanlısı makbuldür.

Martin Luther King, 1963, Washington

Nerden Nereye 109






Dime #17


-Noche Latina... İlk kez 2006-2007 sezonunda uygulamaya giren, NBA'in belki de uluslararası en çok reklamı yapılan, en kapsamlı ve düzenli uygulamaya konan gecesi. Daha doğrusu artık geceleri, haftaları, ayı. Ligdeki bazı şehirlerde sıklıkla bulunan hispanik vatandaşları ve bazı takımların hispanik oyuncularını anma adına düzenlenen geceler. Belirli takımlara (Bulls, Lakers, Suns, Spurs, Heat, Knicks, Magic), belirli yeni hispanik takma adlar (Los Bulls, Los Lakers, Los Suns, Los Spurs, El Heat, Nueva York, El Magic) veriliyor. Bazısı şehirdeki vatandaşların büyük kısmının latin kökenli olmasından (Miami, Orlando, Los Angeles), bazısı da takımlarında latin oyuncuların bulunmasından (San Antonio - Splitter, Ginobili veya Phoenix - Scola gibi) bu takma adları alıyorlar. Ligdeki bütün hispanik oyuncular şurada, Ligin düzenlediği Noche Latina 2013 programı da burada.

-Kobe Bryant neler yapıyor? Yani gerçekten, kariyerinin son bölümünde belki de daha önce hiç görmediğimiz bir Kobe izletiyor bizlere. Geçen seneyi çok savruk geçirmişti. Bu seneye de öyle başladı. Sene başında belki de takımda bir tarafını yırtan tek kişi o gözüküyordu ama ben hiç memnun değildim o performansından. Sonra başka bir role büründü, Magic Mamba. Daha az şut kullanmaya, topa daha çok hükmetmeye ve asistleriyle takımı oynatmaya başladı. Sezona tüm maçları 10'ar 10'ar bölerek baktığımızda ilk 10 maçta (1-10) 26.4 sayı, 5.4 asist, sonraki 10 maçta (11-20) 30.3 sayı, 4.6 asist, sonraki 10 maçta (21-30) 33.6 sayı (burada delirip maç başına 25.7 şut kullanmış), 4.7 asist, sonraki 10 maçta (31-40) 28.0 sayı, 4.3 asist, sonraki 10 maçta (41-50) ise 19.4 sayı (16.8 şut denemesi), 7.3 asist. Şimdilerde kendisine yeni bir lakap buldu ve bence çok klas: Vino. İtalyanca'da şarap anlamına geliyor ve bu kelimeyi duyunca artık aklımıza sadece Alexandre Vinokourov gelmeyecek. Lakers resmi twitter hesabı da şöyle bir fotoğraf paylaştı geçtiğimiz günlerde. Nerede kalmıştık, 51-60. maçlar arası 18.6 şut denemesinde 26.2 sayı, 7.3 asist ve son 4 maçta da 19.5 şut denemesinde 33.0 sayı, 8.8 asist. Oklahoma City karşısındaki 2 asistlik performansını görmezden gelirsek, son 3 maçında 11 asist ortalamasıyla oynadığını söyleyelim. New Orleans'a 42, Toronto'ya da 41 attı. Ayrıca şunu, şunu, şunları, bir de bunları yaptı ve Lakers an itibariyle 33-31'le Batı'da 8. sıraya yükseldi. VINO!

-Derrick Rose'un ACL sakatlığını yaşamasının üzerinden 10 ay geçmiş. Daha dün gibi geliyor di mi? Gözümüzün önünden asla gitmeyen o pozisyon. Halbuki insanlar işine gelmeyen şeyleri çok çabuk unutuyorlar ve bazen çok acımasız olabiliyorlar. Mesela an itibariyle 100 kişiye ligin en iyi 5 oyuncusunu sorsanız, Bulls taraftarı olmayanların tamamının saydıkları oyuncular arasında Derrick Rose olmayacaktır. Derrick Rose, iki sene önceki normal sezon MVP'si. Birkaç gün önce doktorlar oynamaya hazır olduğunu açıklamış ancak kendisi hala dizine tam olarak güvenmiyor ve sol bacağından güç alarak zıplayıp smaç basamadığını belirtmiş. Bunu gerçekleştirene kadar da dönmeyi düşünmediğini. Daha önce de %110 olmadan dönmeyeceğini söylemişti. NBA'de şampiyonluk kazanmak kolay değil. İmkan olan her senede sonuna kadar zorlamak her süperstarın yapması gereken. Bu sene de Chicago Bulls'un Rose'la birlikte az da olsa bir şampiyonluk şansı var ve millet, Rose'dan bahsediyoruz — yapmayın yahu gerçekten Rose'dan bahsediyoruz, eğer bir ihtimal varsa bunu ligde en çok kovalayacak adamdan. Oyunu patlayıcılığa, ani yön değiştirmelere ve duraksayıp hızlanmalara dayalı bir süperstar ve ACL sakatlığı. Lütfen onu anlamaya çalışın ve biraz daha sabredin. Zamanı gelince dönecektir.


-Inbound violation NBA'in bana göre en komik top kaybetme biçimi. Ryan Anderson'la Eric Gordon'ın yukarıdaki elden ele topu verme şeklinde yaptıkları inbound violation iseee... hiç komik değil.

-Oklahoma City Thunder geride bıraktığımız haftada çok zor maçlar oynadı. Nuggets deplasmanı, Clippers deplasmanı, Lakers, Knicks, Celtics — arada bir de Bobcats var ve bu gece de San Antonio'ya gidecekler. Çok zor ve gergin maçlar. Bu maçlardan sadece Nuggets deplasmanını kaybettiler ve çok önemli bu sınavdan A-'yle geçmeyi başardılar. Aynı zamanda çok da gergin geçti maçları, özellikle Clippers, Lakers ve Knicks. Tabii ki Ibaka-Griffin olayına zemin hazırlıyorum. Pozisyonu hala görmediyseniz veya tekrar izlemek istiyorsanız buyrun. Öncelikle Perkins "I didn't see it to where it was like that flagrant. Griffin took Ibaka's arm and knocked him down. The dude is known for flopping anyway, so that's what it is." derken Ibaka da kendisini "If you can see the replay, you can see he grabbed my jersey first so I wanted to try to defend myself. But not to hurt him." şeklinde savundu. Benim yorumum muhtemelen hafta boyunca söylenenlerden farklı olacak. Ibaka'nın cezayı kendisinin kesmesinden son derece memnunum. Pozisyonun içinde Blake Griffin varsa kimin haklı olduğunu kestirmek güç oluyor ve Serge Ibaka'nın bu hareketi durduk yere yaptığına inanmıyorum. Dolayısıyla bu hareketi zalimlik olarak değil de adaletin yerini bulması olarak yorumluyorum. Griffin'in ribaunt pozisyonunda elinin Ibaka'nın formasında olması legal mi? Değil. Kim bilir maç içinde bizim görmediğimiz anlarda neler neler yaşandı da Ibaka en sonunda böylesine absürt bir hareketle patlamak zorunda kaldı. Zaten bu olaydan sonra Ibaka, Griffin'le karşılaştığı ilk pozisyonda ona basket faulü yaptırdı ve 6. faulünü alan Griffin'in oyundan çıkmasını sağladı. Sonraki Clippers hücumunda da çok kritik bir blok koyarak takımının maçı almasına büyük katkıda bulundu. Rahatsız olduğum tek konu, NBA'in bu harekete maç cezası vermemesi. Ne olursa olsun en az bir maç cezası hak ediyordu. Daha önce aynı hareketi yapan isimler (Demarcus Cousins, Will Bynum vs.) ceza almışlardı çünkü.

-Ben gerçekten periyot bitimine 1 veya 2 saniye kala, ve hatta saniyenin altında bir süre kalsa bile, kullanılmayan anlamsız şutları anlamıyorum. Anlatamıyorum da... Şöyle ki Alonzo Gee 0.8 saniye kala kendi sahasından topu fırlatıyor ve hem tüm salonun ayağa kalkıp maça girmesini sağlıyor, hem de takımının ikinci periyoda beş sayı yerine iki sayı geride girmesini ama bazı oyuncular, atıyorum 1.8 saniye veya 2.4 saniye veya hatta ben 5 nokta bilmemkaç saniyeye bile tanık oldum ve bahsedeceğim oyuncu Josh Smith, topu kenardan alıp rakip potaya bakmaya bile tenezzül etmiyorlar. Çok yazık.

-Bill Simmons, Grantland'de NBA'in en iyi anlaşmalarını masaya yatırmış. Tamamen ligdeki kontratlarla alakalı bir yazı, meraklısı kaçırmasın. Zach Lowe'un röportajları devam ediyor, sıradaki isim bu sene sakatlıklar nedeniyle pek sık parkede göremediğimiz Kevin Love. Scott Howard-Cooper, NBA'in resmi sitesine Iguodala'nın oyunundaki değişimden bahsetmiş. Çok sevdiğimiz Holly Mackenzie de bu seneki ve geçmişteki Toronto Raptors üzerinden kazanmanın kolay olmadığını SN'e yazmış. Son olarak Kevin Arnovitz, Jim Cavan, Curtis Harris, Matt McHale ve Jared Wade, ESPN'de beş soru üzerinden Doğu'daki playoff yarışını tartışmışlar.


-Yaratıcı Orlando taraftarı...

-Bu bölümü özlediğinizi düşünüyorum;

Who's HOT?

-JJ Redick'in gelişinden sonra Monta Ellis'in clutch oyunlarıyla ön plana çıktığı Milwaukee Bucks'ta Brandon Jennings lige girdiğinden beri bize hiç göstermediği bir yönünü gösterdi: Asistler. Kariyer ortalaması 5.7, bu sezonki ortalaması 6.7, ve sıkı durun, son 5 maçtaki ortalaması 13.2! Sırasıyla 19, 17, 12, 10, 8. / Deron Williams sene başından beri bir türlü beklenen performansı gösteremedi ve sonunda tüm hıncını Washington Wizards'tan çıkardı: tek devrede NBA rekoru olan 9 üçlük! Performansı buradan izleyebilirsiniz. İlk çeyreği de 7/7 üçlükle kapadı, ki bu da bir rekor. Maçı da toplam 11 üçlük ve 42 sayıyla bitirdi. Geçen hafta da Steph Curry 11 üçlük atmıştı. O alanda NBA rekoru 12 üçlükle Kobe Bryant ve Donyell Marshall'a ait. / Miami Heat en son Şubat'ın ilk gününde Pacers'a yenilmişti. Dün Pacers'ı sahalarında yenerek üst üste 18. galibiyetlerini aldılar. Boston Celtics 2008'de üst üste 19 maç kazanmıştı. NBA rekoru 33'le Los Angeles Lakers'a ait. / Larry Drew'ın Josh Smith-Al Horford pick'n roll'ü, özellikle de crunch time'da durdurulamıyor. Ya da zor durduruluyor diyelim çünkü Celtics'le deplasmanda oynanan maçta Kevin Garnett bunu başardı. O maçın normal süresinin sonunda, Lakers maçının sonunda ve Bucks maçının sonunda bu oyunu oynadılar. / Jamal Crawford ve Blake Griffin'in alley-oop'ı, sanırım sezonun en iyi hareketi.

Who's NOT?

-Demarcus Cousins Nuggets karşısında 1/12 ile 8 sayıda ve Warriors karşısında 2/10 ile 5 sayıda kaldıktan sonra Suns maçında 9/13 ile 22, Bucks maçında da 10/12 ile 24 atıp toparladı derken bilin bakalım ne oldu? Doğru tahmin, EJECTED! / Brandon Knight'ı kimse, KİMSE sevmiyor. / Javale McGee ile Shaq arasında sene başından beri ilginç bir ilişki var. Daha doğrusu sadece Shaq odaklı bir ilişki. Shaqtin' a Fool'dan bahsediyorum. Nihayet ikisi telefonla da olsa buluşturulmuş ve McGee biraz şakayla karışık da olsa durumdan pek haz etmediğini açıkça belirtmiş. / Eski Nuggets ve Knicks oyuncusu Renaldo Balkman, bu sene oynadığı Filipinler Ligi'nde terör estirmiş ve ligden ömür boyu men cezası yemiş. / Andy Greenwald'den sonra Grantland'deki The Walking Dead recapler'i hiç çekilmiyor. En son 3. sezon, 12. bölüm recap'ini Rembert Browne yazdı ve sayesinde Rembert Browne'dan soğuduk. Bay Greenwald, diziden nefret etseniz de lütfen geri dönün ve TWD recapler'ini yeniden devralın. Lütfen.

-"Let me or @mettaworldpeace do that & I guarantee its a 5 game suspension.. I luv *how* there are different rules, for different people!" Matt Barnes. Ibaka'nın Griffin'e yaptığı hareket sonrası maçtan sonra twitter'dan bu tweet'i gönderdi. Sonra da bunu ve şunu. Yukarıda da bahsettiğim gibi, Ibaka'nın yaptığı hareketi anlayışla karşıladım ve beğendim. Ama burada da Matt Barnes'a sonuna kadar katılıyorum ve hayatım boyunca böyle bir cümle kuracağımı düşünmezdim.