Dime #1


-Ben gerçekten okuduklarımdan çok etkilenen bir insanım ve beni geçen sene şu abi, bu sene de bu abi çok etkiledi. Şimdi onlar kadar yetenekli olmadığıma emin olduğum halde, onlar gibi yazma densizliğini yapacağım. Neden, çünkü cumartesi gecesi yapabileceğim daha iyi bir iş yok, spor salonuna gittim kapalı, oturduğum yer Cleveland'tan bile depresif ve yapılabilecek tek aktivite birkaç arkadaşınızla gece dışarı çıkıp seyyar kokoreççiden kokoreç yemek.

-Tuttuğum takım diye Lakers'tan başlayayım. Hmm, preseason'la birlikte 0-11... Lakers'a sonra değinelim.

-Lakers'ı saymazsak Opening Day'in en önemli olayı Celtics-Heat'ti tabii ki. Lebron'un malum decision'ından bu yana Doğu'nun ana rekabeti bu iki takım arasında ve bu maçta da rekabeti körükleyecek olaylar yaşandı. Tabii ki esas konu Ray Allen'ın eski takımına karşı ilk kez forma giymesiydi ve off-season'da "telefon numarasını rehberden sildim" diyen Garnett'le aralarında geçecek muhtemel elektriklenmeyi hepimiz merakla bekliyorduk. Ha n'oldu, Ray selamlaşma merasimini oyuna girdiği dakikaya bıraktı, bench'te oturan Garnett'in sırtına şöyle bi' dokundu. KG ise Ray'in yüzüne bile bakmadı, heheh. Daha sonra Boston Globe'a da "I just saw the Heat uniforms and obviously he’s on the other side and I just tried to play the game, man.” demiş. Eh düz mantıkla evet ama olayın arkasında çok daha başka şeylerin olduğu belli. Tabii ben bu paragrafta Rondo ile Wade sürtüşmesine de değinecektim ama Garnett-Ray'i çok uzattık. Pas geçiyorum.

-Nerede okuduğumu cidden hatırlamıyorum (hatırlasam link koyardım) ama bir yerde Pop'un en nefret ettiği şeylerin başında ulusal kanallarda yayınlanan maçların ilk çeyreğinden ya da üçüncü çeyreğinden sonra koçlara sorulan sorular olduğunu okumuştum. Ayrıca kendisinin röportajlarda (muhtemelen 7-8 top kaybı yapıp 10 fark yedikleri bir çeyrekten sonra "koç takımınız 28-18 geride, sizce sorun nerede?" gibi abuk sorulara cevap vermekten sıkıldığı için) oldukça garip cevaplar verdiğini, bunu severek yaptığını ve en sevdiği tatil şehrinin Montana olduğunu biliyoruz. Spurs, Thunder'ı Tony Parker'ın buzzer-beater'ıyla yenerken üçüncü çeyrekten sonra David Aldridge ile şöyle bir röportaj geçti aralarında. Aldridge koça şut seçimiyle alakalı ne kadar mutlu olduğunu soruyor, koç da "Happy? Happy? Happy's not a word we think about in the game, think of something different. I don't know how to judge 'happy.' We're in the middle of a contest. Nobody's happy." diyorhahahahah çok seviyoruz.


-Westbrook sezona bomba gibi başladı. YİNE. İlk iki maç istatistikleri 18-8-5 ve 32-5-6 ama herkesin aklında tek bir pozisyon var: Tık. Zaten 20/32 ile 43 sayı atıp, 7 ribaunt ve 5 asistle oynadığı geçen senenin final serisi 4. maçını da kimse Westbrook 20/32 ile 43 sayı atıp, 7 ribaunt ve 5 asistle oynadı diye de hatırlamıyor.

-Grantland'de şöyle bir yazı okudum geçen, bu kategoride ligin henüz ikinci günü itibariyle Enes Kanter üç boy farkla öne fırladı. Dallas Mavericks'i yendikleri maçtan sonra Halloween ayağına soyunma odasında gazetecilerin karşısına Undertaker olarak çıktı. Evet, muhtemelen hiçbiriniz tanımıyorsunuz. Uyuyamadığınız gecelerde zap yaparken Fox Tv'ye denk gelenleriniz dışında. Videoyu izlemenizi şiddetle öneriyorum: Tık. Bence Enes'ten daha komik olanı kostümün Indiana Jones kostümü olduğunu düşünen kadın gazeteci. Indiana Jones, cidden?

-Ligin ilk birkaç gününe damga vuran olayı: James "the bearded one" Harden. Kendisinden haz etmem. Hiç sevmediğim OKC Thunder'ın, en nefret ettiğim oyuncusuydu. Ama çok özel bir oyuncu. Lig başlamadan henüz 24 saat önce takasla Rockets'a gitti. Rockets şu an 2-0 (Lakers 0-3) ve James Harden iki maçta toplam 82 sayı attı. Toplam 82 sayı. 82. Takasla ilgili Fritz yine şöyle güzel bir yazı yazmış, ben takasa girmeyeyim de Harden'ı sonunda bir takımın lideri olarak izlemek keyif verdi, veriyor, verecek. Thunder yine fena takım değil ama artık tribünlerinde böyle enstantaneler göreceğimiz salon sıklıkla Toyota Center olacak.


-New York'taki Sandy kasırgasından etkilenenlerden biri de Amar'e. Yukarıda gördüğünüz gibi arabası sular altında kalmış. Keşke kasırganın bir insan üzerindeki maksimum etkisi arabasının sular altında kalması olsaydı. New York'taki maddi zarar 50 milyara yakın ve 150'ye yakın sayıda vatandaşın hayatını kaybettiği söyleniyor. Brooklyn Nets'in, Knicks karşısındaki debut maçı da iptal oldu. Ha iki gün sonra Knicks içeride Miami'yle maç oynadı ama o neden bilmiyorum. Hani madem onu iptal ettin, onu da ettin. Onu etmedin, onu da etmedi. Eeeh, ne diyorum (diyemiyorum?) lan ben. Wade efendi de konuyla alakalı "We shouldn't B hre 2 play a basketball game when theirs so many families obviously still R affected by #Sandy" tweet'i atmış. Aslında perde arkası biraz daha karışık ve sonuç olarak Wade yine sen haksızsın ibne ama elim, kolum, gözüm yoruldu.

-Lakers... Lakers... Gerçekten başlayamıyorum. Bu konuya sonra değiniriz. Zaman tanıyalım. Zaman tanıyalım. Biraz daha...

-Çaylaklarla ilgili de birkaç yazacağım vardı ama şimdilik bu kadar diyelim. Ya da ha(y)di çok ucundan bir şeyler ekleyeyim. Varejao rol çaldı ama açılış maçı hakkında benim en merakla beklediğim konu Waiters-Beal rekabetiydi. Beal'ı kolejde fazla izlemediğimden, Waiters'ı ise Beal'dan fazla izlediğimden (1 kez) ben Waiters'çıyım. Kendisi de Beal'dan daha etkiliydi ve 17 sayıyla takımının maçı kazanmasını sağlayan isimlerden biri oldu. Anthony Davis henüz debut maçında beast mode'u açtı ama ertesi maçta sakatlanarak maçı yarıda bırakmak zorunda kaldı, hoş değil. Bir de Lillard var tabii, kağıt üzerinde tekkaş'ın en büyük rakibi olacağı söyleniyordu ROY yarışında, henüz iki maç izledik ama saha içinde de bunu kanıtlarcasına iki maç oynadı.

-ROY demişken, eeeeh. Ben haftanın cevabıyla yazıyı bitiriyorum. Bundan sonra ne bileyim böyle 4-5 günde bir, ya da yoğun falan (önümüz vize haftası) olursam 7-8-9 günde bir bu seriyi devam ettirmeyi planlıyorum. Blogda herkesin bir serisi var, benim neden olmasın :(

Soru: When do you expect the Nets to win an NBA championship?
Cevap: In June.

Brooklyn Nets'in sahibi Mikhail Prokhorov. Röportajın tamamı için: Tık.

Çar



Alex gittikten sonra Felipe'ye olan sevgim depreşmişti ve fotoğraflarına bakıyordum Gıgıl'dan. Bir de az sayıdaki videolara. Şu aşağıdaki fotoğrafı gördüm. Bayağı da şaşırdım. Çok zaman geçmeden de, işte Alex'in gitme kararı kesinleşince mi, gittiği gün mü ne, üstteki fotoyu gördüm.

Şimdi abi, mesela bir Galatasaraylı olarak ele alayım, Volkan Demirel, genelde bizim için sevimsiz bir adamdır. En temizi bu olur. Dahası da gelir hani. Hak ediyordur-etmiyordur, o başka. Ama bu var. Fakat şöyle bir manzara içerisinde görünce, duraksıyorsun. Yani bir nevi "lan o bizim bildiğimiz Volkan, nasıl olur da küçük bir çocukla bu kadar samimi olabilir" gibi. Bu noktada, o bizim sahadaki tek bir hareketiyle kendisi hakkında kesin yargıda bulunduğumuz futbolcuların, "başka bir tarafı" olduğunu farkediyoruz. Tabii bu, bir yandan hakkında "abi o adam saha dışında melek ya" denen ama, sahada da evlat olsa sevilmeyecek oyuncular hakkında düşülen ikilemlere benzemekte. Ama bir taraftan da, bu adamların "insan" olduğunu hatırlamamıza yardımcı olacak ipuçları içeriyor. Çünkü çoğu zaman bunu unutacak kadar kendimizi kaptırıyoruz.

Volkan bildiğim kadarıyla evli, ama çocuğu henüz yok. Şu hallerine bakarsak, çocuğu olunca onu çok sevecek, sahip çıkacak, koruyup kollayacak bir baba olmaya aday. Çoğu kişi onu iyi hatırlamayacak belki ama, onun ötesi de var.



El-Kol 3


Bu seri şimdilik bitti. Ama yardımlarınızla, ya da zaman içinde benim denk geleceğim yeni fotolarla devam edebilir.

Fahri


Galatasaray Formaları'nda sık geçiyor lafı, Nike bir sezonda en fazla 2 forma çıkartıyor takımlar için. 3. varsa/gerekiyorsa da, geçen sezonun away forması oraya kaydırılıyor. Bu prensip yüzünden Arsenal pek rastlamadığımız bir duruma zorlanmış. Sarı-kahverengi renklerdeki formayı, 3. sezon üstüste giymek zorunda kaldılar. Bunun sebebi de, iç saha formasının da, koyu deplasman formasının da geçen sezonkilerden farklı olması. Eğer bunlardan biri aynı kalsaydı, -ki kalabilirdi de, ama tercih edilmemiş- beyaz ya da ne bileyim altın renkte bir Arsenal forması gelebilirdi bu sezon.

Malum, hep Ada'daki forma kültürünü övüyoruz. O güzellemelerin üstüne bu biraz tuhaf kaçıyor. Son 20 yıldır bir formayı 3 sezon üstüste giyen Epl başka takımı yoktur sanırım. Bu da, şuradakinin üstüne, bu sezonun 2. Epl forma ilginçliği oluyor.

Ziya


Heat yazısının etrafındaki sarı şeritle birlikte formada yer bulan sağ omuzdaki kupa, o şampiyon havasını buram buram hissettirmiş.

Retro 238


Bugüne de bu yakışırdı. Ayrıca; bu sene previewları eurosport.com'dan yayınlıyoruz arkadaşlar, okumak isteyenler oradan bulabilir.

Jenerik 10

Nerden Nereye 97


Serinin bu ayağı için de sayın Eryılmaz'a teşekkürlerimizi sunuyoruz.

Kasa


Arkadaşlar görüldüğü üzere, Lakers'da manzaranın özeti bu. Aslında aşağıya şu surat ifadelerinin dökümü tek tek yazılır ama, gerek olduğunu sanmıyorum. Kısacası: Bu sezon Lakers'dan yüzük gelmez. Seneye de Nash emekli olur. Gasol Barcelona'ya döner. Artest nasılsa bi' itlik bulur. Hayırlı-uğurlu olsun.

Caja


Alejandro Dominguez, muhtemelen futbol tarihinde, kariyerinde iki farklı takımda beyaz zemin üstüne kırmızı çapraz şeritli forma giyen tek oyuncu. Değilse de en fazla 3-5'tir. Bakmaya üşeniyorum.

General


Abi sizin amınıza koyim ben ya, öööf.

Retro 237

El-Kol 2


Tabii bunlar hemşeri olduklarından...

Helen


Şurada kaptanın kim olduğunu ilk bakışta görebileniniz varsa blogun hisselerinden pay veririm. Yani sadece bizde olmuyor.

Foobar

1993 NBA Playoffları Batı Konferansı 2. Turu, Seattle Supersonics - Houston Rockets, 7. maç, uzatmalar, son hücum.

Olajuwon topu 9 saniye kala boyalı alanda alıyor, pas verecek bir takım arkadaşını arıyor, pası veriyor, o adam son şutu kaçırıyor. Mesele o değil tabi. Asıl önemli olan benchte dururken bir anda sahaya giren 22 numaralı Houston Rockets oyuncusu Winston Garland. Ne salondaki 20bin kişi, ne hakemler, ne de oyuncular fark edebiliyor herifin sahaya girdiğini. İşin ilginci, eğer Garland 3lük atsa Houston 2 sayı öne geçecek ve kurallara göre atacağı sayılar silinemiyor, sadece rakip bir serbest atış kulanabiliyor. Yani orda ona göre set çizseler...

Olay 16:16'da başlıyor.


Cock

Bu mal, şebeklik yapmaya bayılıyor. Basın da huyunu bildiğinden, suyuna gidip ortamı hazırlıyor. Diğeri zaten makara-kukara seven adam, "e yeni ortama geldik, koca camia vs" deyip o da manzaraya ayak uyduruyor. Sonra da böyle pozlar gırla. Sikerim şampiyon falan olmayın amına koyim siz.

Retro 236

Pizzi

Siklemiyoruz.swf


Geçtiğimiz iki günün HaberTurk "spor gazetesi" ilk sayfaları. Totalde 3 Euroleague galibiyetinin toplam kapladığı alan: 10 santimetrekare.

BJK Euroleague galibiyeti sonrası tam sayfa "Troll Q7" haberi. Altta parmak kadar "Beşiktaş panzer gibi" haberi. Efes ve FB'nin galibiyetleri sonrası da benzer boyutta haberler. Sayfa boydan boya GS'nin deplasmanda puan kaybı.

Arada bir Sato krizi -ki sırf milli refleks haberi- yine güzel yer bulmuş. Diğerleri ufak daireler. Başarı değil, kaos tiraj sağlıyorsa demek ki.

Once upon a time, a wise man told me: Beş kupona göt veren basın, bunu da basın.

El-Kol 1


Ya yeni ve kısa bir serimiz olacak, ama isim konusunda çok zorlandım -hatta bunları yazarken hala karar vermiş değilim. Yani aslında ne koysan olur, öyle bir saçmalık. Futbolcu milleti işte. Şu objektifler sana yönelince bir el-kol hareketi yapma zorunluluğu hissetmek ise bambaşka. Modern çağ gariplikleri. İlki buralardan olsun. En azından eldekiler dahilinde saçmalık "dozu" gittikçe artacak. O arada birkaç tane daha bulursam, seri uzar.

Tyrannosaurus


Fotoğraf birkaç gün öncesinden, Fenerbahçe resmi sitesinden. Basket takımı Siirt'e gitmiş sosyal sorumluluk projesi kapsamında. Amaç Anadolu'ya basketi sevdirmekmiş. En az NBA Cares projesi kadar samimi geldi bu bana ya neyse, he deyip geçelim. Bu fotoğrafta Batiste-Andersen ile Bo'nun üzerindeki ürünler neden farklı onu anlamadım ben. Siirt Üniversitesi'ndeki panele (panel deyince İsmet Badem'i anmadan olmaz) gidenler farklı eşofman giymiş diyeceğim de panele oyunculardan Batiste ve Ömer gitmiş, koç Pianigiani ile birlikte. Artık Andersen mi ortama uymuş, Bo'ya aynı stil ürün mü kalmamış bilemiyorum. Onu formalarla, ürünlerle daha içli dışlı olan teğmenim düşünsün ben sol alttaki perde pilavına takıldım çok pis. Olsa da yesek.

Nerden Nereye 96

Emmanuelle


Futbolun amatör ruhu, tıpkı eskilerdeki gibi. Çok hoşuma gittiği için burada paylaşmak istedim. Gereksiz gereksiz kurallar ile belli bir kaba sokuşturulmuş, her şeyin standart olduğu sik bir futbol dünyasında görünce gözümü gönlümü açmış bir olay. Gerçi maçı seyretmedim, fotoğraflardan sonra özetlere baktım, hakikaten olmuş.

Neymar Henüz 19-20 yaşlarında ancak Santos ile 200. maçına çıkmış bile geçen gün. 200. maça özel Santos, sırtında 200 yazılı forma giydirmiş Neymar'a. Neymar o forma ile, yani 200 numaralı forma ile sahaya çıkmış, maçı o şekilde oynamış. İzin verilmiş yani. Futbolun mevcut kuralları ve standarta aykırı diye reddedilmemiş. Adam o numarayla oynamış.

En son United-City maçında bir kaç sene evvel Munih faciası anısına United'lı oyuncular o dönemin formalarının birebirini giymişlerdi ve yine o döneme uygun 1'den 11'e sıralı formalar ile çıkmışlardı sahaya. O gün, normalde 35 giyen 8 giymişti atıyorum. İsim de yazmıyordu sırtlarında. Eski günlerde olan güzel şeyler gibi. Metin'in son maçında ikinci yarının, küçük bir bölümünü de olsa, Can Bartu'nun Fenerbahçe formasıyla oynaması gibi.

Bunlar güzel olaylar, futbolun kurallarının içinde keyifli anlar. UEFA ise yok arkası düz olacak, yok şortu-çorabı böyle olacak diye sikedursun futbol-forma sevgimizi.

İskele


Fenerbahçe yine 3 ana branşının formaları arasında bütünlüğü sağlamaya devam ediyor.


Bunu Fenerium sayesinde yapması, kalite konusunda bazı soru işaretleri yaratsa da (Fenerbahçe Ülker Euroleague'nin favorilerinden biri, şu formalarla kupa kaldırdıklarını düşünmek çok ilginç kaçıyor) çok şık hareket. Mesela Galatasaray'da henüz böyle bir şey göremedik. Zorundalar mı? Hayır. Ama ne kadar hoş durduğu ortada. Fenerbahçe basketbol-futbol formaları benzerliğini en az 5 sezondur yapıyor, voleybolu bilmiyorum da, o da bir 2-3 sezon var. Tabii ben bunları dilerken, oralarda neler oluyor, onu hiç açmayalım.

Retro 235

Sin


Lakers zemin görünümünü değiştirmiş, ve çok klas bir görüntü ortaya çıkmış. Bu postu bazı yazarlarımız arasında ihtilaf çıkma pahasına yazıyorum. Gerçi sorun çıkarsa hepsini kovarım, olur biter abi. Dert ettiğim şeye bak benim de ya sabah sabah.

Jenerik 9

Up




Iker: Ulan benim de bir gün böyle çocuğum olacak mı acaba...

Hierro: Heyt, babasının aslanı be, bütün Barnebau daşşağını yesin senin.

Conceiçao: Ya yeter arkadaş, sabahtan beri ınga ınga, gidiyorum ben...

Salgado: N'oluyo lan orda?


Retro 234

Şadırvan


Nerden Nereye 95


Serinin bu ayağı toptan Sayın Eryılmaz'dan. Kendisine teşekkür ediyor ve Niksar'a selamlarımızı yolluyoruz.

Obstage #1


Posta başlamadan önce ufak bir girizgah yapayım yazının başlığıyla alakalı. Sonra ''vay efenim bu ne'' denilmesin kemikleşmiş okur tayfamız tarafımızdan. Sonuçta bugüne bugün anlı şanlı (tuncay sana hindi girsin ak aklıma geldi bak yine) lappappa blog'uz. KAP'a açıklama göndermemiz gerekseydi, üşenip yazamazdım gene ama yine de belli bir şey söylemek gerek bu yeni seriyle alakalı olarak. Bundan sonra artık şu üstte gördüğünüz ''obstage'' başlığının altında benim günlük/haftalık/aylık saçmalamalarım olacak. Ne diye bu kadar gereksiz açıklama şeysine girdiysem artık, anlayamadım. Kendimi bile anlayamıyorum, düşünün artık şu anki halet-i ruhiyemi. Öeh bağlayamadım zaten.

Son derece vasat altı bir giriş paragrafının ardından geldik gelişme bölümümüze. ''Kompozisyon dersi mi bu dangalak'' diyenler anfarov. Öhöm, konu neydi? Hee doğru, konuya giriş yapmamıştık daha. Hoş zaten belli bir konu yok bu köşede, dağınık takılacağız Allah'ın izniyle inşeaallah. Birkaç post öncesinde Yücel, Boston Celtics-Fenerbahçe Ülker maçıyla alakalı bir şeyler çiziktirmişti. Okumayan varsa okusun hele bi' onu. Aslında hiç şimdi okumaya zahmet etmeyin. Önce bana verin dikkatinizi, benim yazacaklarım maç öncesi olduğu için sonra geçersiniz ona...


Geçen günlerde işte, her şey rutin giderken hayatın akışı son derece iğrençken ''acil'' koduyla bir posta aldım. Trump Towers'ın 82. katındaki odama getirilen postada ''Boston Celtics antrenmanı'' davetiyesi vardı. Hiç bozuntuya vermedim. Önce ''Boston Celtics ne lan, huzurevinden basketbol takımı mı olur?'' diye bir iç muhasebe yaptım. Sonra bir baktım eldeki whisky bardağı boşalmış, onu doldurup devam ettim içsel snopluğuma. Tüm dangalaklığımla seçenekleri gözden geçirdim ve antrenmana gitmeye karar verdim. Yılların emektarı Mustang'ime atladığım gibi Ayhan Şahenk'in yolunu aşındırdım... ''Kafamda deli sorular'' anlayamıyorum edemiyorum. Önce Garnett'i sonra Rondo'yu düşündüm. Kahvaltıda yediğim havyar ağzıma geliyor, çıkaramıyorum. Sonuç olarak içeri girdim heyecanlı heyacanlı. Akredite oldum yazdığım kurum TrendBasket sayesinde. Her ne haltsa bir baktım içeriye bizim Kaan(kural) ile Orkun(co) aynı masada muhabbet ediyorlar. Beni görür görmez Orkun kalktı ayağa ''gel abi otur şöyle, bir goralımı ye'' diye ısrar etti. Küçüklüğünü bilirim Orkun'un, eline 5 lira verdim dedim ''al bu parayı kendine gofret alırsın''. Sevindi kerata. Eee ona verince mecburen Kaan'a da vermem gerekti, tabii tahmin edersiniz ki ona verdiğim miktar biraz daha sıfırlı bir miktardı...

Kaan ile Orkun sek sek oynarken Amerikalı bir denyonun uyarmasıyla içeri girdik. İçeri girmemle şaşırmam bir oldu. ''Hepsini gözümüzde boşa büyütmüşüz bunca sene, ciddi anlamda hiçbirinin boy olarak bizden o kadar büyük farkları yok'' demeyi çok isterdim ama yok öyle bir dünya... Aslında var lan, kısalar çok kısaydı mehehe. Şaka bir yana cidden kısaydılar ya, ben daha uzun bekliyordum arkadaşları. ''Hocam enbiay'da hep ayakkabıyla ölçüm yapıyorlar, ondan oluyor bu hep'' diyen arkadaşı dışarı alalım güvenlikçi çocuklar. Bak hala konuşuyor, indir lan o eli it herif. Biz bilmiyoruz sanki ayakkabıyla ölçüm yapıldığını. Antrenman kısa sürdü desem yeridir ya da bana öyle geldi, bilemiyorum şimdi tam. Oyuncular serbest takılırken çoğuyla konuşma/röportaj yapma şansım oldu. Bunlara ulaşmak isteyenler şuraya tıklayabilirler. Her neyse izlenimler biraz flu aslında... Flu demeyelim de karmaşık. Çünkü o kadar sene beğeniyle izlediğin Garnett seni siklemeyince hafıza biraz bunalıma giriyor, silmeye çalışıyor o anları. Pierce, Green, Garnett ve Rondo. Hepinizi Şahan Gökbakar istismar eder inşallah, kenardan onun trash talkuna kurban gidesiniz e mi. Brendan Bass, Chris Wilcox, Darko Milicic, Jason Terry, Tyron Lue, Brian Scalabrine ve Doc Rivers'ın taşaklarına kurban olun siz. UTANMADINIZ MI LAN BUNLARI YAPARKEN? HELE HELE!

Her neyse Europe Live'ın benim açımdan ''olayı'' buydu. Gittik, gördük, eğlendik. Serbest kürsü'ye devam ediyorum... Bu köşenin veya serinin -artık ne haltsa- interaktif bir şekilde ilerlemesini çok isterim aslında. Ne bileyim yorum gelsin ''usta bugün şu kitaptan konuşalım'' veya ''usta bugün şu seks pozisyonunu irdeleyelim''. Bunlar mutlu eder beni, haa baktım pek siklenmiyorum ben de kendi yolumu çizerim arkadaş. Zaten zor şartlar altında çalışıyoruz. Ne mayış var ne ssk ne akbil, BLOG SENDİKASI NİYE YOK AK YA?!?!


Bu serideki kitap önerime geçeyim. Bu serilik önerim: Beyaz Zenciler olsun. Ingvar Ambjörnsen'e ait bir yeraltı romanı. İsminden de anlaşılacağı üzere örselenmiş, kenara atılmış tiplerin yaşam mücadelesini anlatan bir kitap. Yeraltı edebiyatı'na az da olsa merakı olan birinin mutlaka göz atması gereken türde bir eser. Şahsen sıkılmadan okudum ben, hoşuma da gitti. İnsanın okuma açlığını dindiren türden bir şey, size de gönül rahatlığıyla tavsiye ederim.

Artık ne zaman bu seriyi yazsam ''seriye özel'' bir porno yıldızı seçicem. Bunla problemi olan arkadaşlar direk ctrl+w yapsınlar... Ne oldu lan yemedi mi? Köftehorlar merak ettiniz tabii. Bacılarınızı ve analarınızı ekran başından uzaklaştırdıysanız o ismi açıklıyorum. O isim: Ashlyn Rae. Altta resmini paylaştığım hatun yani. İsteyen açsın videolarını falan izlesin, onun için de link vermemi beklemeyin artık yani. Benden ancak bu kadar amme hizmeti işler size. Hadi yine iyisiniz günü kurtardım sizin adınıza eheh


Gelelim bu serinin abur cuburuna. Fazla dallandırılıp budaklandırılacak bir konu değil bu. O yüzden kısa kesicem zaten. Twitter'da beni takip edenlerin malumudur, tam bir kinder süt dilimi hastasıyım. Bundan mütevellit bu serinin abur cuburu: kinder süt dilimi. NOT: Bu paragrafta sanal reklam uygulamasını uygulamak isterdik ama ne yazık ki bir sirkespor değiliz :(

Başka bir şey kaldı mı diye düşünüyorum... Sanırsam kalmadı ya. Benden bu seferlik bu kadar, zaten sıkıldım. Hadi iyi Ashlynler size!

Retro 233

Kendisini tanımıyor musunuz yoksa? O zaman şuradan ve şuradan buyrun. Fileli Sepet de artık faaliyete geçse iyi olur. Hacım duy sesimizi ya, hadi artık.

Mini Cooper

Aşağıda resmini gördüğünüz yatak ve fiş Al Jefferson (2.05 m)'a ait. Zenci işini biliyor, 3'e 3.65 yatak almış. Yataktaki de Mo Williams, kısa bir adam değil yani. 23 bin dolara mal olmuş ama değer sanki. Yatağa 2 tane boz ayı ve Mini Cooper sığabiliyormuş.


Büyü





Abi geçen Cumhurbaşkanlığı Kupası'nı izlerken fark ettim. Efes'in kadrosunda bir tane siyahi oyuncu var. Bu ne demek peki, şu demek: Bir, sadece bir oyuncu farkla, tamamen beyazlardan oluşan bir kadronun kıyısından dönmek demek. Tabii Farmar'ı da beyaz sayarsak, çünkü kendisi "beyaz" değil, renge-manzaraya aldanmayın. 

Olacak iş değil ya. Tamamen lanet beyazlardan oluşan bir basketbol takımını mümkün kılmak üzereymiş yani Efes. NBA'de bazen muhabbeti geçer mesela, "sadece 1 tane beyaz var", "takımda hiç beyaz yok". Bununla aynı şey değil ama kısmen benzer vakalar. Zenci kardeşlerimiz Avrupa piyasasında bu kadar çokken, böyle büyük bir felaketin kıyısından dönmek, Efes için büyük şans. Eğer bu sezon başarılı olacaklarsa da (ki başarı ölçütü değişken bu noktada), bu başarı o kadrodaki yegane zenci kardeşimiz sayesinde olacak. Basketbol böyle kıymet bilmez bir spor dalı değildi mirim. Ne zaman bu hallere düştük?


Gayda


Not: Bu bir geç kalınmış Fenerbahçe Ülker-Boston C*****s yazısıdır.

Soru: Fenerbahçe Ülker-Boston C*****s maçına neden gitmek istersiniz?

1. Rakip NBA tarihinin en köklü takımlarından Boston C*****s'tir ve Türkiye'de bir kez daha görme olasılığınız telefon zil sesi Michel Telo - Ai Se Eu Te Pego olan bir başka öğretmeninizin olması kadardır.
2. Tuttuğunuz takım Fenerbahçe Ülker, bu sene tarihinin en iyi kadrolarından birini kurmuştur.
3. Ataşehir'e geçen sezonun ortasında inşaatı biten ve açılan Ülker Sports Arena, bu ülkenin görüp görebileceği en iyi basketbol salonudur.
4. 5 Ekim Cuma gecesi saat 21.00 sularında yapılacak bundan güzel aktivite yoktur ve İstanbul'da oturan bir basketbolseversinizdir.
5. Rakip NBA tarihinin en köklü takımlarından Boston C*****s'tir ve Türkiye'de bir kez daha görme olasılığınız telefon zil sesi Michel Telo - Ai Se Eu Te Pego olan bir başka öğretmeninizin olması kadardır.

Soru: Fenerbahçe Ülker-Boston C*****s maçına neden gitmek istemezsiniz?

1. Biletler pahalıdır.
2. Biletler pahalıdır.
3. Ve daha bir sürü şey.

İkinci soruyu sormayabilirdim de. Telefon zil sesi Michel Telo - Ai Se Eu Te Pego olan ve tam da proje konuşması yaparken küçük oğlu arayan Ayla Hocam'dan da bahsetmeyebilirdim. İkisini de yaptım çünkü bu tip ufak detaylar bu tip uzun yazıları sıkıcılıktan uzaklaştırıyor. Evet, 5 Ekim 2012 tarihinde doğuştan tutkunu olduğum Fenerbahçe takımının basketbol şubesi, doğuştan tutkunu olmasam da doğuştan tutkunuymuşçasına desteklediğim Los Angeles Lakers'ın, ezeli rakibi Boston C*****s'le NBA Europe Live kapsamında bir pre-season maçı yaptı. Ben de Kocaeli'den salona doğru yolculuk yapıp bu maçı yerinde izledim.

5 Ekim 2012 tarihi hayatımda birden fazla ilki yaşadığım bir tarih oldu benim için. Bu ilkler öyle çok büyük ilkler olmasa da yine de ilklerdi işte. Mesela ilk öpüşme, ilk üniversite günü ya da KFC'den yenilen ilk yemek gibi ekstra ilkler değildi benim için, ve merak ediyorsanız hayır bu ilkleri sıraya dizmeden yazdım, ama yine de ilklerdi. 2012-2013 model Fenerbahçe Ülker'i ilk izleyişim, yeni salonu ilk görüşüm, herhangi bir NBA takımını ilk izleyişim, İzmit-Harem otobüslerinde son durağa kadar gitmeyip de Koşuyolu durağında ilk inişim.

Yiğit Yılmaz ile 18.00 otobüsüne bindiğimizde tedirgin olduğumuz birden fazla konu vardı. Hereke-Gebze arası otobanın yol yapımında olması nedeniyle o bölgelerde ne kadar süre kaybedeceğiz, maça yetişebilecek miyiz, salona nasıl gideceğiz, ne zaman yemek yiyeceğiz, maçtan sonra Kocaeli'ye dönebilecek miyiz yoksa İstanbul'da mı kalacağız, İstanbul'da kalacaksak kimde kalacağız vesaire. Bütün bunları düşünmeyip kendimizi maça bırakabilirdik de. Zaten öyle de yaptık. Normalde 1 saat, 15 dakikada Harem'de olan otobüs 2 saatte anca Koşuyolu'na varabildi. Biz de orada inip taksiyle Ataşehir'e geçtik. Yemek yeme işini maçtan sonraya bıraktık, ki hayatımın en uzun süre ağzıma bir şey atmadığım günü olabilir yaklaşık 10-11 saat ile. Akşam da Yiğit'in yakından tanıdığı, benim de tanıdığım Ali'nin evinde kaldık, Erenköy'de. Ufak bir not, Erenköy'de Ali'nin evinde son kaldığım gün Roma'dan geldiğim gibi koştura koştura Bağdat Caddesi'ne gidip 2010-2011, 34. hafta, Sivasspor-Fenerbahçe maçını izleyip şampiyonluğu kutladıktan sonra olan gün. Ertesi de takım Cadde'ye gelmişti, beraber stada kadar yürüyüp şampiyonluk kupası kaldırmıştık. Good old times.

Konu ister istemez sapıyor. Salonun önüne geldiğimde saat 20.15 falandı ve etrafta gördüğüm Fenerbahçe formalı insan sayısı, C*****s formalı insan sayısından fazla değildi. Buna çok şaşırdım ve salona girdiğimde de bu görüntü devam etti. TD Garden demek kolaya kaçmak olur, şöyle ifade edeyim; Playofflar, Doğu yarı finali, Boston ile Atlanta oynuyor, seride Boston 3-0 önde ve 4. maç Atlanta'da Phillips Arena'da. İşte aynen böyle bir doluluk oranı ya da renk cümbüşüydü Ülker Sports Arena. Fenerbahçe formalı insanlar vardı ama C*****s formasıyla gelenler o kadar çoktu ki, gereğinden fazla çoktu, oturduğum yerden, yani 408 numaralı gruptan, yani en tepeden, salona genişçe baktığımda gözüme çarpan renk yeşildi.


Bir NBA organizasyonu olduğu için maç NBA kurallarına göre oynandı. Daha doğrusu NBA kuralları ile Avrupa kuralları karışımı. O yüzden yaklaşık 150-160 dakika sürdü. Avrupa'da izlediğimiz maçlar bana hep çok kısa gelmiştir. 10'ar dakikalık periyotlar idealdir ama bilmiyorum, artık molalar mı daha kısa sürüyor yoksa devre arası mı, maçlar ne olduğunu anlamadan biter. Buradaysa, maç, inanılmaz, uzuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuuundu. Şehrinize Boston C*****s geliyor ve maç sizi bir süre sonra sıkıyor, işte o kadar uzundu. Herkes sıkılmamış olabilir elbette ama ben ara ara "Of ne zaman bitecek" dediğimi hatırlıyorum. Stern'in bu konu hakkında bir çözüm getirmesi gerek diyeceğim de oradakiler halinden mutludur herhalde. Düşünsenize Milwaukee Bucks taraftarısınız, yılda en az 41 gün aynı koltukta 160 dakika oturup etrafınızda olan biteni izliyorsunuz. Böyle deyince ne kadar sıkıcı di mi? Kim istemez Wisconsin'de oturup Bucks kombinesi sahibi olmayı? Hani Bucks bile...

Doc Rivers maçtan önce as oyuncularını fazla oynatmayacağını söylemiş. İlk çeyrek ve üçüncü çeyrek başında biraz süre alacaklarını belirtmiş. Fenerbahçe Ülker'in bu kadar dişli çıkacağını beklemiyordu herhalde. Öyle ki Paul Pierce 26:08, Rajon Rondo da 30:19 sahada kaldı. Böyle yazınca İncil ayeti numarası gibi oldu, eheh. Dinlendirilen isim sadece Kevin Garnett'ti, o da 15:16 oyunda kaldı. C*****s ligin en iyi bench'ine sahip takımlardan biri değil. Ancak rotasyonları, bu yaşlı takımın beşini bütün sezon dinlendirebilecek şekilde kurmuşlar. Yani kötü de değil. Avery Bradley ve Chris Wilcox oynamayan isimlerdi ama rotasyonda kendilerine yer bulacaklardır. Bradley kesin, Wilcox şüpheli en azından. Doc'un beşinin Rondo-Lee- Pierce-Bass-Garnett olacağını düşünürsek uzun yedekler Milicic ve Sullinger, kısa yedekler Green ve Terry olacak. Bu maçta C*****s camiasını en çok sevindiren isimler şüphesiz çaylak Sullinger ile geçen seneden sonra çok iyi dönen Jeff Green olmuştur. Özellikle Jeff Green son çeyrekte öyle bir performans ortaya koydu ki, Bill Simmons'a "My dad just texted me that Jeff Green looks terrific in this Celts game - "looks like James Worthy out there!" I love the preseason." tweet'i attıracak bir performans, C*****s onun önderliğinde az kalsın geriden gelip maçı kazanıyordu.

Fenerbahçe Ülker ise 22. maçta bir NBA takımını yenen 6. Avrupa takımı oldu 97-91'lik skorla. Boxscore'da Romain Sato'nun 4/4 üçlükle 24 sayılık performansı göze çarpıyor ilk bakışta ama ben bu maça bir isim koyacak olsam "NBA'in Bo ile tanıştığı maç" derdim. Bo McCalebb EF-SA-NE bir performans ortaya koydu ve biz Fenerbahçe taraftarları biliyoruz ki bu onun bu sene ortaya koyduğu en güzel performans olmayacak. Onun dışında bu maçtan yaklaşık 24 saat önce İzmir'de Galatasaray Medical Park'la oynayıp 1/12 üçlük atan takımın 24 saat sonra Boston C*****s karşısında, NBA üçlük çizgisinin gerisinden 8/21 atması da bir bana mı garip geldi bilmiyorum. Velhasılıkelam, bir sene zirve-bir sene dip şeklinde yola devam eden Fenerbahçe Ülker'in bu sene zirve senesi ve hepimiz çok şey bekliyoruz. Ama yeni kurulmuş bu takımın bazı yerlerde duvara çarpacağı hissi oluşuyor bende nedense. Belki de David "Andersen'den Masallar" Andersen'in tam hazır olmamasına çok takmışımdır bilmiyorum ama takımda eksik olan birkaç şey var gibi. Sanki bir maçımızın başka bir maça uymadığı bir sezon izleyecekmişiz gibi. Belki de geçen senenin bende bıraktığı izler hala silinmedi, zira travmatik bir seneydi her şeyiyle. Bu konuda değişik bir anksiyete problemim olabilir çünkü o senenin hemen ardından ne olursa olsun çok büyük başarıların gelebileceğine inandırabilmiş değilim kendimi. Yazı bir bana mı depresif bir noktaya doğru gidiyor gibi geldi? Aynı paragrafın içinde "bir bana mı?" soru kalıbını iki kez kullandım, üç oldu.

Salon akıl almaz derecede büyük. Bir kere en dış kapıdan içeri girdiğimizde bir "ne oluyor lan" çekiyoruz. Sanki basketbol salonuna değil de Türkiye'nin en büyük alışveriş merkezine falan girdik. Demirören'in İstiklal'deki AVM'sinden bile büyük sanırım. Yerin üç kat dibinden başlayan AVM'den bahsediyorum. Salonla ilgili en hoşuma giden detay da izleyene hissettirilen kalite. En basitinden, en kötü tribün olarak lanse edilen en üst tribünde bile koltuklar açılır kapanır sinema koltuğundan ve Sinan Erdem'deki gibi plastik değil. Ferahlık, görüş açısı ve daha bir sürü şey bakımından tabir-i caizse on numara. Tabii lüks bir salonun büfe fiyatları da lüks oluyor ister istemez. Ben listeye korkarak baktım da hamburger 8 lira mıydı, 10 muydu, kaçtı? :(


Her uzun yazıda olduğu gibi buraya kadar okuyan varsa teşekkür etme klişesine girsem mi, buna değer mi emin değilim ama bundan sonrasını kısa kesmek gibi bir düşüncem yok değil. En başta ikinci soruya gelirsek, sormamın nedeni biletlerin son ana kadar bitmemesi ve ufak da olsa salonda boşluklar görmemdi. Bu maçın en yüksek bileti 600, en düşük bileti ise 60 liraydı. Eminim ben bir basketbol maçına 60 lira verilir mi desem, Boston C*****s bu boru mu diyenler çıkacaktır o yüzden ne ben konuşayım, ne onlar cevap versin. Yine de biletlerin son ana kadar bitmemesinde fiyatların etkisi birinci planda diyorum ben. Zira 15-16 bin kişilik salonu C*****s de dolduramazsa kim dolduracak? Khimki?

Son üç paragrafın sonu da soru işaretiyle sona erdiğine göre bu yazının da sona erme vakti geldi sanırım. Bir insan, vaktinin önemli bir kısmını neden bilardo oynayarak harcar bundan pek emin değilim. Ya da 40-45 yaşlarında, Kocaeli Üniversitesi'nde bir öğretim görevlisi neden Ai Se Eu Te Pego çaldığında telefonunu açar bunu da bilmiyorum. Kestiremediğim başka bir şey varsa o da Boston C*****s'in bu sene NBA'de ne yapacağı. İyi gözükmediler ama her seferinde "bu sefer bitti" denilen takımı yine finalde görürsek şaşırır mıyım? Sanmam. NBA şampiyonluğu ihtimalleri yok ama ona eminim çünkü finale çıkarlarsa karşılarında Nash-Kobe-MWP-Gasol-Howard ve kendinize iyi bakın olacak.

Adettendir, yazıda geçen arkadaşlarımın twitter adresleri;

Yiğit Yılmaz: @Ygtylmz
Ali Yeğenoğlu: @aliyegenoglu

Yazıda geçmeyen arkadaşlarımın twitter adresleri;

Lap: @lappappa
Teğmen: @lappappa
Hacı Lappap: @lappappa


Edit: Ya adamın blogunda rahat rahat C*****s yazamıyoruz arkadaş. Fenerbahce.org'un G*********y sansürü gibi bloga C*****s sansürü koymuş. Skandal.
Edit 2: Bak yine!
Edit 3: Araya bir yere Mirsad Türkcan'ı sıkıştırmasam olmazdı. Adamın formasını emekli ettik, emekli edilen forma da "İçim" reklamı var ya böyle bir saçmalığı en son The Walking Dead 2. sezonunda görmüştüm. Sen git koskoca zombi, ormanda uyuklayan adam gör ve adamı önce plastik ayakkabısından ısırmaya başla. Böyle yazınca tam manasıyla anlatamamış olabilirim ama eminim izleyenler ne türlü bir saçmalık olduğunu anlamışlardır.