Kobe Bryant - Çocukluğun Sonu

(Bu kez bir Kobe hayranından yazı var. Aslında kendisini "transfer" ettik geçenlerde, ama bu kez postu ben yayınlamak zorunda kaldım. İyi okumalar.)



Kobe Bryant, 13 Nisan 2016’da 20 senelik görkemli kariyerine yakışır şekilde noktayı koydu, fakat bu emeklilik benim için NBA, Lakers gibi kavramlardan çok daha büyük bir şeyin simgesiymiş. Yeni yeni kafama dank ediyor.

NBA ile tanışmam 2001’de Iverson’ın tek başına aldığı Lakers – Sixers final serisinin ilk maçıyla oldu. O gün (o an tekrarı ya da özeti olduğundan bihaber) denk gelip izlediğim maçta mahalledeki Tufan abi'nin dilinden düşmeyen bir ismi duyunca heyecanlanmıştım, Shaq. İsmini duyduğun birini görmek, o yaşların da etkisiyle direkt Lakers ve Shaq tarafına ilgi duymamı sağladı, Iverson, izlediğim o maçta 80 de atsa kararım değişmezdi sanırım. 1 hafta sonra ise NBA’e dair anımsadığım ilk net anımı yaşadım. Haftasonu (şimdi baktım da Cumartesi sabahı imiş) sabah erkenden çizgi film izlemeye kalkınca yine aynı maça denk geldim; fakat maç bitmiş, dev adam Shaq ve arkadaşları altta bulunan fotoğrafı veriyordu. İlk maçta yenildiğini gördüğüm takımı kazanırken görmek saçma bir mutluluk oluşturdu bende. Muhtemelen o gün dışarı çıkınca Tufan abi'ye koşmuşumdur.



Neyse, tarihi biraz ileri saralım. 2002 ve 2003’te de NBA’e ilgim sağdan soldan duyduğum skorlar ve ertesi gün tekrarını izlediğim Jordan’ın son All-Star maçından öteye gitmedi. O maça dair hatırladığım iki an ise hala aklımda. İlki Dünya genelindeki izleyicilerden gelen yorumlardan birinde “Bu maç hiç bitmesin” tarzı bir mesajın olmasıydı. İkincisi ise maç sonunda Kobe’nin serbest atışları… 2001’den kalan Lakers sempatisiyle 3’ünü de atsa maçı kazanacakları bir anda Kobe’nin kaçırmasına epey sinirlenmiştim. Diğer uzatmada yaşananlara dair hiçbir şey yok hafızamda.



2004 Final serisi, uğruna alarm kurduğum ilk NBA maçlarıydı. Kobe’nin çektiği sıkıntıları, Malone – Payton transferleri açıklandığında kopan yaygarayı ve sene boyu süren sakatlıkları babam ve mahalle abilerinden duymamın da etkisiyle, merakım üst boyuta çıkmıştı. NBA’de duyduğum ilk isim Shaq’a olan ilgimin Kobe’ye kayması da büyük oranda o sezon gerçekleşti. Tecavüz skandalı, Shaq figürünün özellikle ülkemizdeki etkisi, genç Kobe’nin Shaq’la ilişkisi yakın çevremde ve sağda solda kulak misafiri olduğum her ortamda insanların Kobe’den uzaklaşmasına yol açsa da benim için tam tersi geçerli. Evdeki PlayStation’da NBA Live 2003’te defalarca aldığım Lakers’ta Kobe ile yaptıklarım, (yaşın da etkisiyle) estetik smaçları ve üçlüğü dominantlığa tercih etmem ve (epey sonradan fark ettiğim) genel kesim tarafından nefret edilen karaktere beslediğim ekstra ilgi, Kobe’yi benim için NBA’in en önemli figürü haline getirdi. 2004 Finalleri 2. Maçın sonundaki canlı izlediğim basketi de bunun resmî ilanı oldu.

2005’te Shaq gitmesine rağmen takım değiştirmedim; hatta Miami’ye çocukça bir nefret dahi besledim, çünkü ben o büyük kavgada Kobe’nin tarafındaydım. Christmas maçında Kobe’nin çabasına rağmen kaybetmeleri o sezona dair hatırladığım tek an.



2006, hem Kobe’nin kişisel kariyerinin hem de benim NBA'le alakamın o ana kadarki zirve dönemi oldu. 2005 sonbaharında yeni eve taşınmamız, ablamın üniversite için evden ayrılması gibi birçok önemli gelişme hayatımı etkiledi. NBA TV’nin uydu üzerinden izlenebildiğini bilmem ve eve uydu yayını alınması için direttiğim kısa dönem hala aklımda. Ablamın artık yanımda olmaması ve lise sınavına gireceğim sene olması sebebiyle eve internet alınmamış, gündüzüm gecem NBA TV izlemekle geçer olmuştu. Kobe’nin sezon ilerledikçe deli atmasıyla 2005 sonlarına doğru amcamlara gidip internetten, NTV’nin sitesinden NBA TV’nin aylık programının çıktısını alıp odama asıyor, Lakers maçlarının olduğu günleri her ayın başında işaretliyordum. 81 attığı gece hayatımın en özel anlarından, tekrar yazmak yerine şuraya bırakayım. O sene yalnızca NBA TV sayesinde bile izleyebildiğim sayısız özel performans, verilmeyen MVP ödülü, Suns serisindeki smaç, son saniye basketi, 6. Maçtaki Tim Thomas… Lakers ve Kobe benim için artık bir hobiden çıkıp, futbolun da önüne geçerek bir tutkuya dönüştü.

2007 yazında internette dolaşırken bulduğum LakersTR oluşumu ise Kütahya gibi bir yerde hiç görmediğim benim gibi manyakların başka şehirlerde de olduğunu gösterdi bana. Tartışmalar, yorumlar, 15 – 35 yaş arası alakasız birçok insan Lakers ve Kobe’den bahsediyordu. Sezonun başlamasıyla forumda geçirdiğim zamanın süresi artıyor, artık oradaki insanlarla NBA dışı konularda da konuşmaya başlıyordum. 2008 Şubat’ta gelen Gasol ve Lakers’ın ligde tekrar iddialı konuma gelmesi bu oluşumun klavye başından çıkıp gerçekten bir araya gelmesini sağlamış ve buluşmalar düzenlenmeye başlanmıştı. Kuzenimde kaldığım bir gün, forumda neler olmuş diye bilgisayarın başına oturmam ve atılan tonla yeni mesaja anlam vermeye çalışırken Gasol ismini görmem, şu an öyle gelmiyor olsa da o dönem hayatımdaki en tatlı sürprizlerdendi.



2008 – 2011 arasında Lakers tekrar ligin zirvesindeydi. Evet, bu takıma ilk ilgi duyduğumda da benzer konumdaydılar, fakat artık ben taraftar ve bilinçli bir izleyici, Kobe ise oyununun olgunluk döneminde bir süperstardı. En büyük eleştiriyi bencilliği üzerinden alan Kobe, yanına Gasol’ü alıp ligi darmaduman ederken bu sefer gençliğinde Shaq’la yaşadığı ego savaşına hiç girmemişti. Fakat rekabetçi ruhu hala aynı, hatta Shaq’sız başarılı olamayacağını düşünen büyük kitle yüzünden daha da kamçılanmış durumdaydı. Liseye hazırlanırken, Kobe’nin kişisel rekorlarını geliştirmesi için sabahlarken, üniversiteye hazırlanırken, Kobe’nin Lakers’ı şampiyon yapması için alarm kurdum.

Sonraki 2 sezon, 2003’ten beri Lakers’tan en çok uzak kaldığım dönemdi. Başka şehirde üniversite, yurt hayatı, sorunlu internet, üniversite öğrenciliğine alışma evresi… Aynı dönem Lakers için de saçma sapan geçti sayılır: Büyük umutlar ve hayal kırıklıkları… Ligin o dönem en iyi uzunu ve kısası sayılabilecek Howard ve Nash’i kadrosuna katan takım, beklentilerin aksine tepetaklak oldu. Savaşan tek isim ise yine Kobe’ydi. Takımı en azından Playoff’a taşıyabilmek için her maç 45 dakika ortalamayla oynayan Kobe, tam NBA ve Lakers’tan uzaklaşma sürecimde beni tekrar hayata bağladı.

13 Nisan 2013’te ise Kobe’nin kariyerinin en kötü günüydü ve ben en iyi gününde olduğu gibi yine canlı izliyordum. Normal sezonun son maçında Playoff’a kalabilmek için evinde Golden State’i yenmesi gereken Lakers, Kobe’nin üstün çabalarıyla maçı kazandı; ama Kobe maçın sonlarına doğru bir anda yere yığıldı. Hareketlerinden ciddi bir şey olduğu anlaşılsa da yürüyebilmesi, burkulma vb. bir ihtimali düşündürdü. Gerçek ise 1-2 saat sonra ortaya çıktı: Kobe, aşil tendonunu koparmıştı. “Minimum 6 ay tedavi”, “o yaşta bir sporcunun geri dönmesi zor”, “emeklilik kararı alabilir”… "Kobe playoff’a soksun, belki Spurs’ü eleriz" diye düşünürken, 2 saat içinde tüm her şey çöp oldu. Bir anda oturup ağlamaya başladım. Birkaç gün ne olduğunu soran insanlara durumu açıklayamıyor, haberi duyan ve ilgimi bilenlere ise niye bu denli etkilendiğimi açıklayamıyordum. Şimdi az çok kavrayabiliyorum, o sabah bir anda çocukluk kahramanımı kaybetmiştim.



Ertesi sezon Kobe, beklenenden de erken döndü: İlk basketinde yine ağladım, ama bir şeyler değişmişti artık. Kabullenmeye çalışırken Kobe’nin vücudu kaldırmadı ve bir sezon daha kapandı. Ertesi sene biraz daha iyi gözüktü, sırf onun için tekrar alarm kurmaya başladım derken yine bir anda sezonu kapadı. NBA’e ilgim azalmış, Lakers’a ise hiç kalmamıştı. O boşluğu sinema, çevre vs. ile doldurmaya çalıştım 1-2 sene. Buna alışmam lazımdı, artık Kobe yoktu.

Bu sezon başında, Kobe ligde 20. Sezonunu kutlarken felaket maçlar geçiriyordu. Bense tüm çocukluğuma ihanet ederek artık bırakması gerektiğini savunuyor hatta ona küfür bile ediyordum. Her şey bırakma kararını açıklamasıyla değişti. Bu, Kobe’ye layığıyla veda edebilmem için bir fırsattı. O kadar erken açıklaması gittiği her yerde göreceği ilgi ve saygıyı artıracağı için kendi lehine olsa da, bu egoist yaklaşım benim için hiç sıkıntı değildi. Benim sevdiğim Kobe buydu zaten.



13 Nisan 2016, malum tarih geldi. 24 yaşında, Kobe için son kez alarm kuruyordum. Annem-babam fark etmesin diye sessiz ya da kulaklıkla açtığım tonla maç gibi, ev arkadaşım uyanmasın diye sesi kısıp televizyon başına oturdum. Tek beklentim 2-3 zor şut sokması, maçı kazanmasıydı. Maça bol şutla giriş yapan Kobe yüzdesiz bir maç çıkarmasına rağmen atmaya devam ederek kariyerine selam çakıyordu, takım da savunma yapmayarak sezona. Maçın son 4 dakikasında ise büyülü bir şeyler olmaya başladı. 37 yaşındaki Kobe, 10 sene önceki, 15 yaşında izlediğim adama dönüştü. Attığı tüm şutlar giriyor, farkı kapatıyordu. Son molaya girdiğinde tek dileğim eline son bir maç kazandırma şansı geçmesiydi ve tanrı, kader, karma her neyse bunu sağladı:

Kobe, son maçında üstelik 60 atarak maç kazandırdı.

2 kez sakatlığı yüzünden ağladığım adam bu kez beni mutluluktan ağlattı. 23 Ocak 2006 sabahı okula giderken, gördüğüm herkese anlatmak istediğim coşku son kez benleydi. Kobe basketbola, ben çocukluğuma veda ettim. Olmasaydın yıllarca neye tutunurdum bilmiyorum ama, beni bu kadar uzun süre yüz üstü bırakmayan biri ya da bir şey olacağını hiç sanmıyorum. Eyvallah Kobe…  


Yıllar Boyunca Kobe Bryant - 3


"LİDER"

-- 2005 

Kobe nişancıya dönüşüyor:

İşleri kendi tarzıyla –en büyük ortağı Shaq olmadan ve Phil’in koç dokunuşlarından yoksun bir şekilde- halletmeye çalışması Kobe’nin beklediği şekilde sonuçlanmadı. Lakers 2005 Playofflar’ını kaçırdı, Kobe kariyerinde ilk defa postseason’da yer alamadı ve bütün bir sezonu tamamlayamayan Rudy Tomjanovich koçluğunda takım savunma verimliliğinde ligin sonuncusu oldu. Bryant’a gelince, rakamları güçlüydü (27.6 sayı, 23.3 PER) fakat kaybetmek onu ancak All-NBA 3. Takım’a seçilmeye düşürdü ve dünyaya-karşı-ben felsefesine büyük bir darbe yemiş oldu.

Jackson’ın 2005-06 sezonundaki dönüşü aynı zamanda Kobe’nin de kariyerinin en iyi istatiksel sezonuyla çakışması demekti. Bu birliktelik, uzun bir yükseliş serisini de beraberinde getirdi. 20 Aralık 2005’te, blowout galibiyetle sonuçlanan maçta Bryant Mavericks potasına ilk üç çeyrekte 62 sayı gönderdi. 75 veya 80 sayıya erişebilecek durumda olmasına karşın Jackson, galibiyetin de cepte olmasıyla Kobe’yi son periyot için dinlendirmeyi tercih etti. “Maç çantadaydı, hatta buzdolabındaydı” dedi Kobe daha sonra; “Benim oyuna geri girmem için hiçbir sebep yoktu.”

Bu acımasız gösteri Kobe’nin skor yeteneğiyle özetlenebilir veya Mavs koçu Avery Johnson’ın üzüntüsüyle. “Ona cevap veremedik.” dedi Johnson. “İkili sıkıştırma denedik, zone denedik, arka alanda tuzaklar kurduk, ve hiçbiri işe yaramadı. Bu gece bizimle işi pişirdi.”


-- 2006

81 Sayı:

Bryant’ın 2005-06 serüveni rekor kitaplarına ve istatistik nerd’lerine çalıştı. 35.4 sayı ortalamasıyla ligi bu alanda ilk kez zirvede tamamladı, ki bu 1960’tan beri ismi Jordan olmayan oyuncular arasında çıkılan en yüksek rakamdı. Kariyer rekoru olan 28 PER’e ve Basketball-Reference sitesinin database’ine göre bir oyuncunun ulaştığı en yüksek rakam olan 38.7 usage rate’e ulaştı. Altı kez 50+ sayı attı, ki bu da Jordan’ın 1987’deki performansından sonraki en yüksek rakamdı. Her gece 27.2 şut deneyerek bu alanda üç sayı çizgisi lige giriş yaptığından beri en az bu kadar şut deneyen Jordan ve Allen Iverson gibi oyuncuların arasına katıldı. Kobe zincirlerinden kurtulmuş bir şekilde önümüzdeydi.

Bir ay kadar sonra, 62 patlamasının ertesinde, kendi kendini anlatan bir başarıyla rekor kitaplarına giriş yaptı: 81. 22 Ocak’ta Raptors’a karşı alınan galibiyette Kobe 28/46 saha içi isabeti, 7/13 üçlük, 18/20 serbest atışla oynayarak kariyer rekoru olan ve Wilt’in de 100 sayısının ardından NBA’de bir maçta bir oyuncunun uşlaştığı en yüksek ikinci sayı olan 81 sayıyı attı. Bryant’ın 81’i Jordan’ın 69 olan kariyer rekorunu da patlatmış, ve üç sayı çizgisi lige girdiğinden bu yana atılan en yüksek sayıları (David Robinson, 1994’te 71 sayı ve David Thompson, 1978’de 73 sayı) tarihe gömmüştü. Robinson ve Thompson’ın aksine Bryant, sezon sonundaki sayı krallığına oynamıyordu, o sadece sıradan bir kış gecesi çıldırmıştı.

81’den tam on sene sonra, Bryant’ın kariyerini yansıttığından dolayı ESPN’in derlediği röportaj serisinde sorulduğunda o zamanın Raptors koçu Sam Mitchell sözlerini esirgememişti; “Ondan nefret ediyorum. Eğer bir daha onu göremeyeceksem, ki bu kısa süre sonra gerçekleşecek, belirteyim ondan nefret ediyorum.” Bryant ise kendi bölümü adına o performansın “hayal kurmanın gücü için vasiyetname” olduğunu eklemiş ve devam etmişti: “Sahaya çıkan ve 80 atmanın imkansız olduğunu düşünen tonlarca oyuncu var… Ben hep 80’i atabileceğimi düşündüm. 90’ı atabileceğimi düşündüm. 100’e ulaşabileceğimi düşündüm. Her zaman.”


-- 2007

Takas talebi:

2006-07 sezonu Bryant yeni forma numarası olan 24’le ortaya çıktı, ikinci kez sayı krallığına ulaştı, ikinci kez üstüste sezonun en iyi beşi ve sezonun en iyi savunma beşlerine seçildi, fakat playofflar’da yine herhangi bir gelişim kaydedilemedi. İkinci kez üstüste, Bryant ve unutulmaya yüz tutmuş yardımcı kadrosu –daha sonra Kobe’nin adını bir iki kez daha anacağı Smush Parker dahil- playoff’a ilk turda veda ediyordu.

Bryant gerçeği görmüş gibi gözüküyordu: Bütün bu atılan şutlar ve sayılar onları postseason’da başarılı oldurmaya yetmiyordu. Hepsinden öte, Bryant 2006-07’de 50 sayı barajını on kez geçmişti, ki bu 1963-64’ten beriulaşılan en yüksek rakam, ama hala hiç mutlu değildi. Mart ayında üstüste yedi maçta attığı 65, 50, 60, 60, 43, 23, 53 sayılık bir seri vardı ama hala hiç tatmin olmuş gözükmüyordu.

Mayıs 2007’de, Lakers’ta geçirdiği süre on seneyi de aştığında, Kobe takımın yeniden yapılanması gerektiğini de atıfta bulunarak takas olmayı istedi. “Takas edilmek istiyorum, evet” dedi ESPN radyosuna. “Nitekim sonuca vardığımızda, başka alternatifimiz kalmadı anlıyor musunuz? Gideceğim ve Plüton’da oynayacağım.” Sonra durumu yeniden değerlendirdi ve Lakers tabii ki onun ayrılmasını engelledi. Yardım yoldaydı.


-- 2008

Şafaktan önceki karanlık:

Bryant’ın takas talebinin üzerinden bir yıl geçmeden, GM Mitch Kupchak, Kobe’nin kariyerini tamamen değiştirecek bir takas gerçekleştirdi. Şubat 2008’de, Lakers, Memphis’in İspanyol uzunu Pau Gasol’ü kadrosuna kattı. Yetenekli ve akıllı Pau, gelişmekte olan pivot Andrew Bynum’a ve çok yönlü bir PF olan Lamar Odom’a katılarak uzun, fiziksel ve becerikli ve Kobe’yi tamamlayacak bir ön alan rotasyonunu oluşturmuş oldular.

Gasol takasından sonra, Lakers sezonu 22-5’lik seriyle kapadı ve playoff’ta sırasıyla Nuggets, Jazz ve Spurs’ü eleyerek 2008 NBA Finalleri’ne ulaşmayı başardılar. Bu sezon sonu serisi aynı zamanda Kobe’nin ilk ve tek normal sezon MVP ödülünü de ona kazandırdı.

2004’ten bu yana ilk kez NBA’in en yüksek mertebesine geri döndüklerinde, Kobe finallerin iki maçında 30 sayı barajını aşmıştı ama Boston’ın Kevin Garnett, Paul Pierce ve Ray Allen’dan oluşan heybetli Big 3’sinin üstesinden gelememişti. Durumu iyice kötüleştirense, 6. ve son maçta Celtics’in Lakers’ı küçük düşürmesi, 39 sayı farkla biten maçta Kobe’yi de 7/22 şut yüzdesinde tutması olmuştu. Bu yıl, Kobe gazetecilere o sezondan sonra Journey’nin Don’t Stop Believing şarkısını dinlediğini ve o şarkının önümüzdeki iki sezon için onun motivasyonu olduğunu çünkü Boston’daki seyircilerin kutlamalar için her maçta o şarkıyı dinlediğini söylemişti. “Her bir gün aynı şarkıyı dinliyordum çünkü bana orada yaşadığım duyguları hatırlatıyordu.” diyordu.

Celtics karşısındaki intikam beklemek zorundaydı fakat Kobe’nin off-season’ı bir anda acıdan zafere dönüşmüştü. ABD 2008 Olimpiyat takımının bir üyesi olarak Bryant, finalde Gasol’ün İspanya’sını yenerek altın madalyayı kazanmıştı. 2008-09 sezonu başladığında, Los Angeles Daily News’in haberine göre Bryant, altın madalyasını Gasol’ün soyunma odasına asmıştı çünkü onun bundan rahatsız olmasını ve bunu motivasyona çevirmesini istiyordu. “Bu Haziran’da geçen seneki gibi ikinci sırada kalmayacaksın.” demişti.

Yıllar Boyunca Kobe Bryant - 2



"PHIL DÖNEMİ"

-- 1999

Phil Geldiğinde:

Harris, Lokavt yüzünden kısa süren sezonda pek iyi değildi ve, Kobe'nin üçüncü sezonunda artık ilk 5 çıkıp takıma daha da yardımcı olmasına rağmen, gelecek Lakers koçunun, onun talepkar kişiliğini ve açgözlülük derecesindeki şut atma isteğini törpülemesi gerektiği açıktı. Efsanevi koç, daha yeni Michael Jordan'ın Bulls'uyla iki kere "three-peat" yapmış olan Phil Jackson, her ne kadar Bryant'la uğraşmanın kendisi için apayrı bir sınav olacağını itiraf etmiş olsa bile, iş için mükemmel tercihti.

Jackson, Los Angeles Times'ın alıntıladığı gibi, Eleven Rings isimli kitabında "Kobe, basketbolun gelmiş geçmiş en iyisi olma konusunda Jordan'ı geçmeyi kafaya takmıştı" şeklinde yazmıştı. "Onun Michael Jordan takıntısı galebe çalıyordu. O sezon (99-00) Chicago'da oynadığımızda, Michael'ın, Kobe'nin paylaşımcı takım oyununa karşı tutumunu değiştirmesine yardımcı olabileceğini düşünerek, ikisi için bir buluşma ayarladım. El sıkışmalarının ardından, Kobe'nin ağzından şu sözler döküldü: 'Biliyorsun, bire birde senin eline verebilirim.'"

Zamanla, Bryant, Jackson'ın medya önünde ona gösterdiği sert tavırların da etkisini itiraf ederek, onun motivasyon yöntemlerini daha iyi anlamaya başladı. "Secretariat olmak için potansiyel taşıyan bir vahşi at gibiydim, ama çok vahşi, amına koyim" demişti geçen yıl GQ'ya. "Bunun bir parçası beni evcilleştirmeye çalıştı. [Basında benim hakkımda çıkan yorumları] beni çılgınca bir hıza sürükledi. Çünkü kasıtlı ya da kasıtsız, verimli ve harika olmak adına benim üzerimde muazzam derecede bir baskı uyguladı."


-- 2000

Kobe'nin İlk Şampiyonluğu:

Jackson'ın gelişi, sonuçlara derhal yansıdı: Lakers onunla ilk sezonunda 67 maç kazandı; O'Neal sayı krallığını kazanıp normal sezon MVP'si oldu; ve Bryant, sezon başında el sakatlığı geçirmesine rağmen, o zamana kadarki kariyer rekoru olan 22.5 sayı ortalaması ile sezonu bitirdi.

Playoff'larda, Lakers'ın kabiliyetleri, Batı Konferansı Finalleri'nin 7. maçında Blazers'la oynadıkları maçta parıldadı. Sezon onlar için hüsranla sonuçlanmak üzereyken, Lakers çift hanelerdeki farkı yok edip, geri dönüşü ikonik Kobe-Shaq alley-oop'uyla taçlandırdı. Süperyıldız-süperyıldız bağlantısı, Kobe'nin zerafeti ve Shaq'ın öfkesinde birleşerek durdurulamaz hale geliyor; Shaq, o sonradan klasikleşen sahnede tribünleri göstererek sahayı bir uçtan ötekine kat ediyor, salon adeta yıkılıyordu. Finaller henüz başlamamış olmasına rağmen, bu ikilinin kaderinde şampiyonluğun yazdığına dair çok az şüphe vardı. 

Pacers'a karşı oynanan altı maçlık bir serinin ardından Lakers, "Showtime" döneminden bu yana ilk şampiyonluğuna ulaştı. Bu arada Bryant, zamanında Jordan'ın yedi, ilerde Lebron''un dokuz sezona ihtiyaç duyacağı ilk yüzüğü sadece dördüncü sezonunda kazanıyordu. "Bu benim 21 yıllık ömrüm boyunca hayalini kurduğum şeydi" diyordu, ilerde kaç tane daha kazanacağını da düşünerek. 


-- 2001

Bir Kez Daha:

2000-2001 sezonunu kendi stillerinde geçirmelerine rağmen --Derek Fisher'ın meşhur, Kobe, Shaq ve Jackson'ın arasındaki tansiyona dayanarak soyunma odasındaki havayı "bir yumurta kadar kırılgan" diye adlandırması-- hiçbir şey geçen sezonun şampiyonunu durdurmaya muvaffak olamadı. Bir gece Kobe, bir gece Shaq'ın sazı ele almasıyla Lakers, Playoff'u 15-1'lik dereceyle ve ortalama 12.8'lik (üç sayı çizgisi geldiğinden beri playoff'lardaki en yüksek) sayı farkıyla bitiriyordu. Allen Iverson'ın liderlik ettiği Sixers'ın hiçbir şansı bulunmuyordu. 

Bryant için, 2001 faslı yeni bir açılımı simgeliyordu: Yeni kariyer rekoru olarak 28.5 sayı ortalaması tutturdu, 22 şut kullandığı göz alıcı bir gece geçirdi, Playoff'larda birkaç kez 40 sayılık performanslar ortaya koydu, ve günümüzde onu NBA'in gelmiş-geçmiş en çok yönlü yetenekleri arasında olup olmadığı tartışmalarına sokan seviyeye yükseldi. Eski NBA koçu Paul Westphal "Kim Kobe'nin Michael Jordan'dan daha iyi olmayacağını söyleyebilir?" diyordu Los Angeles Times'a. "Bunu şimdi bir kenara bırakın. Jordan'ın aynı yaştaki halinden çok daha iyi durumda."

Ama Bryant, ilaveten O'Neal'a (tembellikle ilgili) ve Jackson'a (güven eksikliği) karşı duruşunu katılaştıyordu ve kendisini geri çekiyordu. Nisan ayında Bryant, Güney Kaliforniya'da gerçekleşen düğününe hiçbir takım arkadaşını davet etmedi. O'Neal-Bryant ortaklığı parkede yenilmez bir görüntü sergiliyordu, ama egolar ve kişiliklerin işin içine girmesi, manzarayı çok değiştiriyordu.


-- 2002

Üçleme:

Batı Konferansı Finalleri'nde Sacramento Kings'e karşı iyi şansın yardımıyla da olsa, O'Neal-Bryant ikilisi, bir yüzük daha kazandı.

Gerçi hem O'neal, hem de Bryant, All-NBA 1. takımına seçilse de --Kobe'nin kariyerinde ilkti-- 4. maçta Sacramento'ya karşı günü kurtaran, Rober Horry oldu. Başa baş geçen dakikalarda, önce Kobe turnikeyi kaçırdı, O'Neal ribaundu alsa da tamamlayamadı ve top, üçlük çizgisindeki Horry'ye sekti -- maçı kazandıracak üçlüğü kullanacak olan Horry'ye.

Sonra, 3-2 geriye düşmenin ve elenmenin eşiğindeyken Lakers, Rick Adelman'ın maç sonu hakem yönetimiyle ilgili eleştirilerine hedef olan, ünlü 40 faul atışı kullandıkları maçı kazandı. Başkan adayı Ralph Nader, David Stern'e hakemlerin "tarafsızlık ve profesyonellik duygularının ciddi şekilde sarsılmış olduğunu" belirten bir mektup yollayarak olaya müdahil oldu. Yıllar sonra, ligden atılmış eski hakem Tim Donaghy, iki meslektaşının seriyi uzatmak için NBA yönetimi adına tezgah kurduğunu ima etti.

O'Neal, Bryant ve Lakers, gürültülere kulağını tıkadı, deplasmandaki 7. maçı uzatmada aldı, ve Finaller'de Nets'i ince kıyım doğrayıp üçlemeyi tamamlamak üzere yoluna devam etti. Bu sayede Lakers, Jordanlı Bulls'tan sonra, üç sayı döneminde arka arkaya 3 şampiyonluk kazanan tek takım oldu. "Los Angeles arka arkaya kaç tane kazanabilir?" diye merak ediyordu Sports Illustrated yazarı Jack McCollum, o dönem. "Dört? Beş? On? Shaq ve Kobe daha ne kadar iyi olabilir? Jordan ve Pippen'dan daha iyi? Montana ve Rice'dan? Kahretsin, Lennon ve McCartney'den?" 


-- 2003

İhtilaf Doğuyor:

İnatçı? Kesinlikle. Soğuk? Şüphe yok. Fakat suçlu?  Spor dünyası, 2003'te Colorado'da yaşanan bir olayın ardından tecavüz ile suçlanması üzerine, Bryant'a yeni bir yafta vurmakla yüz yüze gelmeye zorlandı. Sports Illustrated, Bryant'ın karakolda çekilmiş bir fotoğrafını kapağa koydu: "Kobe Bryant: Sanık."

Takip eden süreç, suçlamalar düşmeden önce bir yıl kadar sürdü ve Bryant, bir karşı dava açtı. Bu noktada, Bryant'ın itibarı ve popülaritesi belirgin bir darbe aldı, sponsorluk anlaşmalarını kaybetti, takım arkadaşlarıyla (özellikle Shaq) olan gergin ilişkileri daha da kötüleşti, ve Lakers bir daha şampiyonluk seviyesinde bir takım olamadı.  Ancak, yanında eşi Vanessa ile birlikte, kamuoyu önünde gözyaşlarıyla özür dileyerek evliliğini kurtardı. Çoğu hayranı onu affetmedi. 


-- 2004

Shaq Takası:

Temmuz 2004'te, sekiz sezon ve üç şampiyonluğun ardından, Bryant nihayet Lakers'da dümene geçmişti. Bryant ile sürtüşme içinde geçen yıllarından ardından O'Neal, Lamar Odom ve Caron Butler'ı da içeren bir paket karşılığında Miami'ye takas edildi. "Takım doğru istikamette gitmiyordu, ve ben de bunun bir parçası olmak istemedim, böylece takas edilmeyi talep ettim" diyordu Shaq, o dönem. 

Shaq için kırılma noktalarından biri: "Bryant'ın Jim Gray'le Ekim 2003'te yaptığı röportaj. "Madem bu takım ,onun takımı, o zaman öyleymiş gibi davranacak" diyordu Bryant, O'Neal'den bahsederken. "Yani, takım saha içi ve dışında size güvenirken, siz kampa götü göbeği salmış ve formsuz bir şekilde gelemezsiniz. Ayrıca, takım kötü giderken diğerlerini suçlayamazsınız, ya da sen kondüsyon eksikliğin yüzünden sakatlandığın zaman, sağlık ekibini olayı büyütmediği için suçlayamazsın." İlaveten, Shaq'ı "her pozisyonda top eline gelmezse, savunma yapmayacağı ve ribaundlara el uzatmayacağına dair tehdit etmekle" itham ediyordu.

O'Neal'ın ayrılışı, Jackson'ın 2004 Finalleri'ni kaybtmelerinin ardından bıraktığını açıklamasından bir süre sonra gerçekleşti. "Eğer o hâlâ burda olursa, seneye takımı yönetmeyeceğim" diyordu sezon boyunca Mitch Kupchak'e. "Kimseyi dinlemeyecek. Bunu daha önce bu çocukla yaşadım."

Jackson bu konuşmaları, Bryant'ın ona Shaq'a "yancı olmaktan bıktığını" söylediğini ve bu iki yıldızı sıkça, çocukça hallerde yakaladığını da ekleyerek  "Son sezon: Ruhunu Arayan Takım" isimli kitabında tekrar anlatıyordu.
Bu ayrılıklar, Bryant'a 2004-2005 sezonu için bütün kontrolü ele geçirmeyi sağlıyordu, ama aynı zamanda, beş sezonda dört final ve üç şampiyonluk getiren o dominant Lakers döneminin de bitişi anlamına geliyordu. Artık kendi takımına sahipti, ama pek de iyi bir takım değildi.  


Yıllar Boyunca Kobe Bryant - 1

Kobe yazılarına devam ediyoruz. Bir çeviri var şimdi. Kobe'yi, NBA'e girdiği ilk yıldan bu yana, her sezonunu bir nevi özet halinde (5 ana başlık altında) anlatan bir yazı. Oradaki gibi başlıklara bölerek yayınlamak daha doğru olur dedim.


"ÇOCUK"

-- 1996

Draft:

Bryant --playoff'lar dahil-- 1.500'ten fazla maçta oynadı; fakat favori ânı, parkeden değil, sahneden. "Hiçbir şey draft olmayı geçemez" dedi bir muhabire, geçen sonbahar. "Hiçbir şey bunu aşamaz. Bu an için hayaller kuruyorsunuz. Bu, her şeyin başlangıcı."

26 Haziran 1996'da, Charlotte Hornets, Kobe Bryant'ı 13. sıradan seçti ve Komisyoner David Stern onu NBA için resmen karşıladı. Her ne kadar 17 yaşındaki Bryant, koleji es geçip, Lower Merion Lisesi'nden doğrudan drafta girse de, ancak saf bir ergendi. Süper menajer Arn Tellem tarafından desteklenen Bryant, hedeflerine etki etmesi amacıyla draft öncesi workout'larını sınırlı tuttu. Nihayet bu yaklaşım işe yaradı ve Hornets, Vlade Divac için Bryant'ı Lakers'a takas etmeye karar verdi. Yaz sonu, Lakers, Divac'ın yerini serbest durumdaki Shaquille O'Neal ile dolduracaktı.

Kobe ve Lakers arasındaki evlilik, 20 yıl sürecekti. Tipik Kobe stiliyle, olayları bir motivasyon unsuruna dönüştürerek, draft günü takasını yeniden yazmayı yeğledi. 2014'de "Hornets, hemen draftın ardından beni kullanmayacaklarını ve takas edeceklerini söylemişti" şeklinde yazmıştı Twitter'a. "Teşekkürler."



-- 1997

Utah'taki Airball'lar:

Bütün 18 yaşındaki çaylaklar için büyüme sancıları kaçınılmazken, Bryant ilk olarak yeni ortamına ayak uydurmaya çalışıyordu? Sezonun büyük kısmını Del Harris yönetiminde yedek olarak geçirmesine rağmen, Slam Dunk'ı kazanıp sezonun All-Rookie 2. takımına seçilerek dikkatleri üzerine çekti. Taşaklı olduğunun kanıtları en başından beri vardı: Bryant, kazandığı Slam Dunk boyunca,  birkaç ay önce mezuniyet balosuna beraber gittiği  (ayrıca o anda tribünde ona tezahürat yapan) şarkıcı Brandy gibi saçlarını düzeltti. "Tarzına bakın, ahengine bakın" diyordu TNT yorumcusu Reggie Theus, yarışma boyunca. "Yürüyüş şekline bakın.  Havalı. Çok havalı görünüyor."

Birkaç ay sonra, Bryant'ın tez canlılığı, galibiyette olduğu gibi mağlubiyette de sahnedeydi. Jazz'a karşı oynanan 2. tur 5. maçında 14'te 4 şut isabetiyle oynadı ve uzatmada kaybedilen maçın son anlarında dört airball'a imza attı. Buna rağmen O'Neal, Bryant'ın şut kullanmak için gösterdiği hırsı övdü, ve Bryant'ın maç kazandıran şutları kullanmak için gösterdiği kararlılık, imajının ve basketbol karakterinin temel öğelerinden oldu. "Şimdi geriye bakınca hoş hatıralar olarak görüyorum" diyor Bryant, Los Angeles Daily News'e göre. "O zamanlar ızdırap vericiydi. Şekillenmeme yardımı oldu."



--1998

Tomurcuklanan Yıldız:

Harris tarafından hâlâ altıncı adam olarak kullanıldığı ikinci sezonunda, Bryant, taraftarlar tarafından All-Star oylama süreci boyunca daha olumlu bir muamele gördü. Lakerslı guard, John Stockton, Stephon Marbury, Jason Kidd ve Clyde Drexler gibi oyuncuları geride bırakarak,  400.000'e yakın oy aldı ve Batı takımında kendine yer buldu. 1998'de All-Star olmasıyla Bryant, 18 yıl sürecek bir seriye başlamış oldu (Lokavt sebebiyle 1999'da All-Star maçı oynanmadı).

19 yaşında, Bryant, tarihte All-Star maçında oynayan en genç oyuncu oldu ve 18 sayıyla Batı takımına liderlik ederken, bu sezon ortası vitrininde Michael Jordan'la ilk düellosunu da yaşamış oldu (Madison Square Garden'da, söylemeye gerek yok). Bir maç sonu demecinde New York'taki üst düzey performansın ardından Harris'in "Ağırdan al" şeklindeki tavsiyelerine uymasının daha zor olup olmadığı sorulduğunda, Kobe sırıttı ve şunu dedi: "Umarım."


Nerden Nereye 199





Kobe Anıları...



Kobe Bryant... Seveni ve nefret edeniyle bir basketbolcu...  Dün sabah bu basketbolcunun kariyerinin son maçıydı. Ve o maçtan sonra Twitter'a "Yeteri kadar yaşarsam ileriki nesle anlatacağım" demiştim. Peki ilk olarak neyi anlatırım? Kesinlikle son maçını. Bu adamın son maçını anlattıktan sonra, anlattığım kişinin gözlerindeki o heyecanı görürsem, anlatmaya da devam ederim. Çünkü bu adamla ilgili her şeyi Wikipedia'da vs. bulamazsınız... Onu izlerken ne zaman sıradışı çılgın bir şey görsem "İleride bunu anlatacağım" demiştim hep. Peki neden son maçı? Çünkü hayatımda gördüğüm en sıra dışı normal sezon karşılaşmasıydı. 2015-2016 sezonunun sonuna geldiğinde, sezon içinde sadece 16 maç kazanabilmiş bir oyuncunun hem basketbola hem takım arkadaşlarına hem de tüm insanlara, "İsterseniz/istersek yapabiliriz, geri adım atmayacağız" mesajı vermiş olması belki biraz gözardı edildi. Maçı bir yandan takip ederken bir yandan da @lappappa ile duygularımı paylaşıyordum. Maçın başında "Kobe çıksa bir 50 sallasa ne güzel olurdu" demiştim... Bu arada duygularımı paylaşmak derken cidden bir 'duygu seli' vardı ortada... En son Reggie Miller'ın vedasında böyle garip hissetmiştim kendimi. Vücut titriyor ve şapşal bir tebessümle ESPN'in kaçak canlı yayındaki piksellere mal mal bakıyordum. Maç sonunda Kobe'nin basın açıklamalarını da dinledikten sonra Youtube'a saldırdım. Saatlerce Kobe videoları izledim. İzledim ve gülümsedim. İzledim ve hüzünlendim. Sanki kabullenemiyordum bu defterin kapanmasını. Bir yandan da Twitter'daki muhabbetlere kızıyordum. Sanki adam ölmüş gibi üzülenler var. Ama onları da anlayabiliyordum. Bandwagon'undan tutun da uzun yıllardır ölümüne bu adamı sevenler, hatta ondan nefret edenler bile tek bir çatı altında buluşmuşlardı sanki: #MambaOut...

Sayfalarca Kobe Bryant hakkında bir şeyler yazmak yerine, sadece bu oyuncunun bendeki etkisini anlatacak, aklımdan asla çıkmayan ve çıkmayacak bazı anları listelemek istiyorum:


1) J.R Smith'e ders niteliğinde

2009 Batı Konferansı Finallerinde seri 1-1 iken, maçın bitmesine 1 dakika 11 saniye kala J.R Smith'in üzerinden kaldırıp attığı şut. Topun fileden geçtiği anda heyecandan ayağa kalkıp ağza alınmayacak küfürler ettiğimi hatırlıyorum. VİDEO


2) Hayvansın

Suns'a karşı 2010 Batı Konferansı Finalleri'nde Grant Hill'in üzerinden fake vererek attığı şut. Sanırım Kobe'yi bundan daha iyi savunmak imkansız, çünkü Hill, Bryant'ın fake'lerine hiç sıçramamıştı fakat Kobe yine de şutu sokup farkı 7 sayıya çıkarmıştı. O maç 37 atan Kobe bu şutla da Suns'ı mental olarak yıkmıştı. Maçı canlı izlediğimde "Hayvansın abi ya!" dediğimi hatırlıyorum. VİDEO


3) Alo uyanın lan!

İstanbul'da 22 Ocak 2006 sabahı... Kar yağıyor dışarıda. Sabah Raptors-Lakers maçını izliyorum. O aralar Chris Bosh hayranıydım biraz ve fırsat bu fırsat izleyeyim dedim. Her şey normal ilerliyordu aslında. Tamam, Kobe harika bir sezon geçiriyor ve ilk yarıda 26 sayı atmış olmasının ardından bu maçın sonunda kafayı yiyeceğimi o sıralar tahmin etmiyor olabilirim, ama 3. periyodun ortalarından itibaren tırnaklarımı yemeye başladığımı hatırlıyorum. Kobe 81 attığında direkt telefonla  @lappappa'yı aramıştım ve "Alo uyanın lan Kobe 81 attı aloo!" diye bağırmıştım. Nasıl gaza gelmişsem, uyumadan da Nişantaşı'ndaki Gerekli Şeyler'e gidip 3-5 tane NBA figürü almıştım. VİDEO



4) İstersen 3 metre sıçra

2009 NBA Finalleri... Kobe, Shaq olmadan ilk kez bu kadar yakındı bir yüzük daha kazanmaya. Lakers maçta öndeydi ama Magic momentumu yavaş yavaş elde etmeye başlıyordu. Fakat Mamba, o yıllarda ligin en iyi pota altı oyuncusu olarak kabul edilen Dwight'ın üzerinden havada süzülerek şutu sokmayı başardı. "Lan bu adam kaç saniye havada kaldı?!" gibi sorular soruyordum kendime. .VİDEO


5) Vay babanın...

NBA Live 2003'le iyice manyağı olduğum bu sporu düzenli olarak izlemeye başladığım yıllarda canlı yayında tanık olduğum bir durum. Los Angeles, evinde Dallas'la oynuyor. 24 saniye bitmek üzereyken topu Devean George'un ellerinden alan Kobe sol köşeden sol eliyle üçlüğü atıp sokuyor. Bunu bir kez de MSG'de New York'a karşı yapmıştı ama tarihi çıkartamadım. Maçtan sonra Google'dan Kobe görselleri toplayıp ufak bir fotoğraf arşiv yaptığımı hatırlıyorum. VİDEO


6) Zzzzzz

2012 Batı Konferası Playoff'larında Los Angeles, Denver'la oynuyor. Maçı uyuklayarak izliyordum ve Kobe birden 1991 Finalleri'nde Jordan'ın turnikesine benzer bir hareketle yine havada asılı kalarak akrobatik bir turnike atıyor JaVale McGee'nin üzerinden. Kobe havada asıl dururken, Lakers spikeri Bill McDonald'ın "Kobeee" diye bağırmasıyla yarı kapalı gözlerimin bir refleksle açılması ile gördüğüm bu pozisyon sonrası tek bir şey anladım. Kobe'yi izlerken asla uyuma! VİDEO


7) İnsana saygı yok

Eskiden internet dünyasında Yinka Dare isimli bir adam NBA oyuncuların kısa video kliplerini yapardı. İşte Kobe'nin bu insanlık dışı smacını Dare'nin videolarından birinde görmüştüm. Sprewell'in yanından jet gibi geçip ters değirmen vuran Kobe'nin bu hareketini belki canlı izleyememiştim ama Yinka'nın bu videosu ile Kobe'ye olan sevgimin artmasının yanında basketbol için ölüp biten bir spiker, Kevin Harlan'ı tanımıştım... "No Regard for Human Life!"... Potadan çıkan o sesi de unutamam! VİDEO




8) Trash Talk sona erdiyse...

2000'lerin başında Türkiye'deki Iverson furyasından pek haz hazzetmezdim. Ama Iverson'ı severdim. O dönem Kobe'nin en dişli rakibinin Iverson olduğunu düşünürdüm hep. NBA TV'den top 10 videolarını izlerken görmüştüm bu smacı. Lakers molası sonrası Iverson, Kobe ile laf dalaşına girdiği sırada Brian Shaw'ın pasıyla aniden potaya doğru fırlayıp alley oop'u oldukça yukarıya sıçrayarak bitirmişti. Iverson ise hâlâ Kobe ile trash talk yaptığı yerde duruyordu. VİDEO

Kobe her şeyin tam ortasındaydı... Üçgen hücumdan, üçlük üzerine kurulmuş setlere... Yaşımız ilerledikçe NBA basketbolunun ne denli değiştiğine tanık olduk... Şahsen kariyerinin tamamına tanık olamasam da uzun yıllar onu izleyerek büyüdüm. 2000'lerin Türkiye'nin spor basınında NBA'e verilen değer şimdiki gibi olmasa da, okul defterlerimiz, klasörlerimiz hatta çantalarımızda bile bu adamın fotoğrafı vardı. Belki de ülkedeki ('Yok artık LeBron James'çi akımı bir kenara bırakırsak) kaliteli basketbol taraftarının oluşumunda büyük rol oynamıştır... Burada paylaştığım videolar gibi yüzlercesi vardır belki hafızamda sizde de belki binlercesi... Her birisi farklı zaman dilimlerinde bize değişik duygular hissettirmiştir. Yanımızda eşimiz, dostumuz, sevgilimiz, ailemiz ekrana şaşkın şaşkın bakarak izlediğimiz Kobe... O herkesin gözünde 'ama'sız bir efsane. Hatalarıyla, günahlarıyla bir efsane.... Artık bir dönem kapandı. Denecek tek söz, "Teşekkürler Kobe Bryant". Çünkü sen olmasaydın ve seni izlemeseydim günün birinde belki de sevdiklerime anlatacağım tek şey askerlik anılarım olacaktı.

(Utah'a da ayrıca teşekkürler.)




60


Tam yukardaki âna kadar asıl ilgilendiğimiz Kobe'nin kaç atacağı olduğundan, skora yarım yamalak bakıyorduk. O ara skorun ne olduğunu da sonradan açıp bakınca anladım doğru düzgün.

Şuradan itibaren atılan 15 sayının 13'ü onun, diğer ikinin de asisti ondan. Herif gider ayak 60 attı ve MAÇI ALDI -- son gün için de gereksizlerden sahneyi çalmış oldu. İstatistiklere falan girmeye hiç gerek yok, tonla şey var. Daha güzel bırakamazdı sanırım. İzleyebilenler epey şanslıydı, şükür Acun da maçı verdi de...

Kobe’ye Veda



Hepinizin bildiği gibi Kobe Bryant bu gece kariyerindeki son maçına çıkıyor. Şu ana kadar Kobe’ye tapan birçok kişinin görüşünü okudum. Fakat Kobe’den kariyerinin büyük bir bölümünde nefret eden kimsenin, düşüncelerini yazdığını görmedim. Dün gece Kobe’nin kariyeriyle ilgili yazıları yavaş yavaş okumaya başlayınca, birkaç senedir gözden ırak olması sebebiyle aslında basketbolu bırakacak olmasına hakkettiği ilgiyi göstermediğimi fark ettim. Nefret etsem de, gıcık kapsam da ve hatta NBA tarihinin LeBron’dan sonra görüp görebileceği en büyük ilgi manyağı olduğunu düşünsem de Kobe, 80 sonu ve 90’larda doğan bizim jenerasyon için kült bir figür. Onun artık ligde olmayacak olması ise bizim jenerasyon için, diğerlerine oranla alışması çok daha zor bir durum. Dün geceden beri kafamda bu yazıyı tasarlıyorum ve klavye başına geçmeden, 4 sene önce bitirdiğim ve o günden beri de ara ara bazı bölümlerini tekrar okuduğum Bill Simmons’ın “ The Book of Basketball” kitabına bir kez daha göz attım. Açıkçası Simmons’in özellikle Shaq’tan ayrildiktan sonraki dönemi hakkında yazdıklarıyla birçok noktada örtüştüğümü fark ettim. Belki de Simmons’ın kitabını okuduktan sonra Kobe’yle ilgili düşüncelerim pekişmiştir veya yeniden şekillenmiştir, hangisi bunu tam olarak kestiremiyorum. Yine de 20 sene boyunca unutulmaz birçok anı bırakmış bu kült figür hakkında yazmadan geçmek istemedim.


Kobe’nin ismini ilk olarak, Kanal D’de hafta sonu yayınlanan çizgi film kuşağını izlemek için erken kalktığım sabahlarda, sonuna yetişebildiğim birkaç maçtan anımsıyorum. NBA’le bugün içli dışlı olmamın sebebi o sabahlar olsa da, henüz basketboldan pek bir şey anlamadığım için, "Kobe’nin gençliğini bilirim" gibi bir iddiada bulunamayacağım. Ama bundan kısa bir süre sonra oynamaya başladığım NBA Live serisinden ve yavaş yavaş filizlenmeye başlayan NBA’i yakından takip etme merakından dolayı Kobe’den gıcık kapmaya başladım. Bunda Shaq ile yaşadıkları kavganın payı da kesinlikle var. İtiraf etmek gerekir ki, çocuk yaştaki biri için Shaq’i sevmek, Kobe’ye sevmekten çok daha kolay ve o kavgada benim tarafım Shaq’ti. Bu nefretin tepeye ulaştığı sene ise 2003-2004 senesi. Yukarıda saydığım NBA’i takip etme serüveninin sonucu olarak, Kevin Garnett’in etkisiyle Minnesota taraftarı oldum. Digiturk’ün NBA TV’yi alması ve Minnesota’nin tarihindeki tek başarılı sezonun, o seneye denk gelmesi sebebiyle manyak gibi NBA’i takip eder oldum. O sezonun başından sonuna kadar ana hikaye Payton, Malone, Shaq ve Kobe’yi aynı çatıda toplayan Lakers’ti. Tecavüz davası ve Lakers’in nasıl parçalandığını hatırlarsak, o andan sonra Kobe’nin bu imajı düzeltmesi çok çok zordu. Aykırı olmak bence kabul edilebilir bir şey. Kobe’ninki ise, açık seçik sabotajdı. 



Kobe kariyerinin son sezonuna kadar bu nefreti teşvik etti. Jordan, ulaştığı statü sebebiyle kimsenin nefretini çekmek istemese de, Kobe’nin alttan alttan bazen de körükleyerek bu nefreti istediğini düşünüyorum. Bu nefretten doğan ilgiyle hep beslendi. Bir noktadan sonra kişisel markasının da bir parçası oldu. Takım arkadaşları bile kendinden uzaklaştı bu sebeple. Michael Jordan’in Steve Kerr’ü antrenmanda yumrukladığı ve 92 Olimpiyatları'nda Drexler’i antrenmana iki sol tek ayakkabı getirecek kadar yıprattığı hikayeleri duymuşunuzdur. Objektif olmayabilirim, ama Jordan’a bunları yaptıran gerçekten rekabetçi duygusuydu. Kobe ise uyumsuzun tekiydi. Jordan’in takım arkadaşları onu yarı yolda bırakmamak için oynar hale gelmişti. Jordan’ın mesela takım arkadaşlarıyla arasının bozulma sebebi, onların kendine yardım etmek için yeterli seviyeye gelmesini arzulamasından dolayıydı. Bunu yazarken de Jordan’in cok yumuşak başlı, kuzu gibi bir adam olduğunu iddia etmiyorum. Kobe’nin kariyerindeki 3 senelik bir dönem dışında, şampiyonluğa oynadığı dönemde kadro kalitesi açısından bu sıkıntısı hiç olmadı. Rajon Rondo’nun, hala ligde adı elit seviyede geçtiği zamanlarda ilginç bir istatistiği vardı. Ulusal Kanalda verilen maçlarda ortalaması nerdeyse Triple Double’a yakındı. Kobe’de ise buna benzer bir durum 2003-2004’te yaşanmıştı. Tecavüz suçlamasından yargılandığı donemde, mahkemeden sonra çıktığı her maçta coşuyordu. Kobe, kendisine ilginin yüksek olduğu dönemlerde bundan çok iyi besleniyordu. Ve kesinlikle yuhalanmaktan, insanların nefretini görmekten zevk alıyordu.

Amerikanların artık cılkını çıkarttığı “competitor” kelimesi Kobe için sayısız kez söylenmiştir. Bu kelimenin İngilizcedeki anlamı kadar zeminini dolduran Türkçe karşılığı bence yok, ama hırslı ve rekabetçinin karısımı olabilir. Kobe’nin Jordan’a bugüne kadar en yakın atlet olduğunu düşünsem de bu kategoride Jordan’a biraz fazla yanlamaya çalıştığını düşünüyorum. Kobe kesinlikle hırslı bir adam, ama onun bu yönünün Jordan’a gereksiz derecede ve hatta cogu zaman gereksiz yere ayni metaforlarla benzetildi. Bunun için kimseyi akademik yazılar yazıp ikna edecek delilim tabii ki yok. Mesela Jimmy Kimmel gecen sezon Nick Young’in kazanılan nadir maçlardan birinin sonundaki fazla mutlu röportajını Kobe’ye gösterdikten sonra yorumları. Son olarak da “competitor” karakterinin pazarlaması için 2011’de kaybedilen Miami maçı sonrası gecenin bir yarisi gidip sut çalışması falan. Bana yapmacık geliyor. Kobe her zaman çevresinde olan bitenden rahatsız ve uyumsuz bir tip gibi geldi bana. Bunları tabii ki sadece yaptığım gözlemler ve okuduklarım ölçüsünde söylüyorum ve bunlar son derece sübjektif görüşler, aksini iddia etmiyorum. 



Kobe’yle Jordan hep aynı cümle içinde kullanılır. Hatta 81 attığı sene ESPN’in “Like Mike... Just better” gibisinden bir baslığı atmayı düşündüğüne dair bir şeyler okuduğumu da hatırlıyorum. Jordan tarihin gelmiş geçmiş en büyük sporcusu. Kobe, ona benzeyen yönleri olan, ona çok benzemek istediği yönleri olan ama biraz fazla kasan biri gibi gelmiştir bana. Jordan’in doğuştan sahip olduklarına, Kobe sonradan sahip olmak istedi. Phil Jackson, yanlış hatırlamıyorsam Lakers’in rezalet 2004 sezonunu anlattığı kitabında, Kobe ile Jordan’in ilk buluşmasını anlatır. Kobe, Jordan’i ilk gördüğünde "Seni bire birde yenerim" demiş. Tabii ki Jordan çok ciddiye almamış. Jordan lige girdiğinde yarattığı etkiyle ve devamındaki başardıklarıyla, elde ettiği statüyü organik olarak almış bir sporcu. Kobe ise, o statüyü hak ettiğini gözümüze sokmaya çalışan bir sporcuydu. Ama bu paragraftaki tüm negatif olduğunu düşünebileceğiniz cümlelere rağmen, Kobe’nin daha kariyerinin çok başında kendine çıta olarak Jordan’ı görmesi takdire şayan bir olay bence. Kobe, Jordan olamazdı; kimse de olamaz. Ama ona oyun olarak en yakın elde edebileceğimiz buydu. 1992 Dream Team’i hiçbir zaman maçın tehlikeye girdiği bir duruma girmedi. Ama girse topu kimin alacağını biliyoruz. 2008 Takımı ise o duruma girdi. Ve o İspanya maçını Kobe aldı.

Tüm bu nefret söylemlerine rağmen, Kobe’nin bu oyuna verdiği öyle büyük bir saygı var ki, işte o noktada benim gibi nefret edenler bile bugün ona sempati duyar hale geliyor. Garnett sayesinde Minnesota taraftarı olduğum için, 2008 ve 2010 finallerinde kimi tuttuğumu az çok tahmin edebilirsiniz. 2008 finali 6. maçında, fark yirmilere çıkmışken bile tam olarak güvende hissedemiyordum. Bu rahatsız edici, sürekli “başımıza ne gelecek acaba” hissini, taraftarı olduğum United'ın 2011 CL finalinde Barcelona ile oynadığı maçta hissetmiştim mesela. Kobe o derece büyük bir topçuydu. Fifa oynarken 2-0 öne geçsen dahi nanik çekmekten korktuğun arkadaşındı Kobe. Shaq sonrası dönemde en akılda kalan Playoff performansı benim için maalesef 2010 7. Maçıdır. Kobe, maçı, neredeyse şampiyonluğu eliyle verecek duruma getirse de şutu ne zaman kaldırsa gireceğini düşündüm.

Kobe, "peak"ini yaşadığı dönemde, ligde yetenek bakımından tek değildi. Carter, T-Mac, Iverson ve hatta LeBron en az onun kadar yeteneklilerdi. LeBron biraz da medya ve mahalle baskısıyla kendini geliştirmek zorunda kaldı. Ama Kobe’yi, mesela diğer üçünden ayıran iş ahlakıydı. Kobe, öyle ya da böyle hepsinden daha çok çalışarak, emek harcayarak, 20 senelik bir kariyere ve mükemmel bir CV’ye sahip oldu. Diğerlerinin de gıpta edilecek CV’leri var tabi ki, ama Kobe’ninki tartışma kabul etmeyecek kadar üstün. Kobe’nin takım arkadaşlarını bezdiren yönlerini yazsam da, kabul etmek gerek ki Kobe’nin yöntemi bir şekilde başarılı oldu. 2012-2013’te aşil tendonunu kopardığı zamana dönelim. Kobe’nin yerine T-Mac olsa, o takım Playoff yapabilir miydi? Ya da Carter, aşil tendonunu koparacak kadar kasar mıydı? 



LeBron James, ilgi konusunda her cebinden birer Kobe çıkaracak kadar büyük bir psikopat. LeBron emekliliğe ayrılacağı zaman bu kadar ilgi çekecek mi, onu bilemiyorum. Şahsen Kobe’ye duyduğum saygıyı ona hiçbir zaman duyamayacağım galiba. Bugünlerde benim gibi nefret duyanlar bile hafiften sevgiye kaçmışken, Lebron’da bunun olacağını sanmıyorum. Burada Lebron ismini kullanıyorum, çünkü Jordan-Kobe ile baslayip bugün Steph Curry olan "ligin yüzü" oyuncu halkasının bir önceki parçası LeBron. LeBron’a dair pek dile getirilmeyen şey ise, onu izlemenin o kadar da estetik olmaması. Kobe’yi izlemek ise son birkaç seneki dönem dışında hep heyecan verdi. Özellikle 81 attığı sezonki fiziksel durumu inanilmazdi. Sahada her istediğini yapan, Pes 6’da Adriano’yu kontrol edermiş gibi esneyebilen ve fade awayleri, post oyunu ile eskisi kadar zıp zıp oynamasa da, basketbol puristlerine çok zevk veren bir hale geldi. Kobe’yi izlerken “Ya şunu yapsa” diye salisede aklıma gelen ne varsa Kobe onları yapıyordu. Deli gibi spor takip ettiğim hayatım boyunca bu Messi, United’daki Ronaldo, son iki yıldır birazcık Curry , Hagi ve Federer dışında hiç olmadı. Ben açıkçası, 2006 Kobe’den daha iyi bir kişisel performans izleyebileceğimize inanmıyorum. 81’in ise Wilt’in 100’unden daha değerli ve görkemli bir performans olduğunu düşünüyorum. Ve hatta, Kobe sırf bunun için uğraşsaydı, 2006 veya 2007 yılında 100 sayıya ulaşabilirdi diye tahmin ediyorum. 81’in geçilebileceğini de sanmıyorum. 

Kobe’nin aşil tendonunu kopardığı maçın ertesini de en az 81 attığı maç donemi kadar iyi hatırlıyorum. Basın toplantısını ve Facebook postunu gerçekten çok üzülerek takip etmiştim. Garnett, Duncan, Kobe, Iverson, Kobe döneminin artık yavaş yavaş kapandığını ilk kez orada düzelerek fark ettim. Kobe’nin o yaşında öyle bir sakatlık yasadıktan sonra bile, dönmek için gösterdiği bu irade, onun kariyerinin en az dile getirilecek başarılarından biri. Bu görkemli kariyer içinde bu pek basari gibi gelmeyebilir, ama gerçek bir irade ve başarı öyküsüdür bence.

Kobe’den nefret ettim, gıcık kaptım, basarisiz olmasını istedim. Daha sonra ona saygı duydum, sempati duydum ve galiba sevmeye başladım. League pass’i açtığımda, Lakers’ta Kobe’nin oynamıyor olmasına bir süre alışması zor olacak. Zaten insanı en çok, varlığını garanti gördüğü şeylerin gitmesi garip hissettiriyor. Onun başarısız olmasını istemek bile zevkliydi, çünkü bu hep düşük ihtimal oldu. Onu formunun zirvesindeyken izlemek ise beni, Jordan’ı, Maradona’yı kariyerinin zirvesinde izleyip anlatanlar kadar şanslı hissettiriyor. Kobe bu gece tarihin en büyük Lakers oyuncusu olarak kariyerini sonlandırıyor. Ve galiba bizim jenerasyonun, artık yavaş yavaş orta yaşlara gelmeye başladığını kabul etmesi gerekiyor.


Vino


Bugün (artık) son. Kobe hakkında yarını takip eden günler içerisinde, çoğu çeviri olmak üzere, birçok yazı yayınlayacağız. Bu da giriş olsun. Mart '98, Fast Break dergisi. Genco Kobe. Henüz Adidas giyiyor. Üstünde isminin baş harfleri ve numarası bulunan parmaklık kullanıyor. Saçlı.





Yukarıdan devam edilebilir aslında belki:

5 yüzük kazanmaması gerekiyordu.
Mvp olmaması gerekiyordu.
18 kere All-Star olmaması gerekiyordu.
81 sayı atmaması gerekiyordu.

Daha da gider.
Ulan tam reklam metni gibi ha bu da. Böyle siyah bir fon. Kobe görünüyor arada. Sonda da Mamba logosu falan. Aha yazdık işte 30 saniyede. Çeksin birileri. Belki de vardı zamanında böyle bir şey.

Nerden Nereye 198