48


NBA maçlarında skor bazında en çok dikkat ettiğim şey, bir takımın bir periyotta 48 sınırına ulaşıp ulaşmamasıdır. Bu hadise benim izlediğim/netten takip ettiğim maçlar arasında bir kez denk geldi sadece. O da normal olarak bir Phoenix maçıydı. Onun haricinde birkaç kez bu sınıra yaklaşıldığına şahit oldum. Nadiren gerçekleşmesi çok normal, düşünsenize bir, 12 dk.da 48 sayı, 1 dk.da 4 sayı demek. İşi hücum sürelerine filan vurduğunuzda, ne kadar hayvani bir başarı olduğu anlaşılır. O periyotta her şeyi atman gerek nerdeyse, ya da işte Suns/Warriors tarzı oynayıp, normalden çok hücum edip, biraz fazla iyi atmanız gerek.

Box score'lara bakarken kaçırmışım, az önce Konyalı Portlandlılar'da gördüm. Dünkü Nets maçında Mavs, 2. çeyrekte 49 sayı atmış. 17/19 ile (ohaaa). Herhalde Nets'in durumunu anlamaya bu skor da yardımcı oluyor.
Lan o değil de, Yemekteyiz'e Naz Elmas mı katılmış ne.

Hacı

Az önce ekşisözlük'te okuduğum bir entry'de şunlar yazıyordu özet olarak:"Galatasaray artık perşembelerin takımı".

Malum, son 3 sezondur Uefa sularındayız. İkisi direkt, biri Cl ön elemesinden düşme. Hatta süreyi biraz daha genişletirsek, son 5 yılda 4 kez Uefa'da yer aldık. Bu, benim yaşımda olanlar için hazin bir veri. Neden, şundan:Ben 87 doğumluyum. Benim futbolla haşır neşir olmaya başladığım zamanlardan en büyük miras, şu meşhur Şampiyonlar Ligi şarkısıdır. Bizim nesil, yaklaşık 10 yıl boyunca, her yıl en az 2 ay civarı, bu melodiyi duymaya alışmıştı. Anlamının farkında olan bilir, o melodiyi duyan, bi' acayip olur. İşte (06-07'deki başarısız macerayı da hiç saymazsak eğer) 5 yıldır, biz bu şarkıya hasretiz. Bu şarkının maçtan hemen önce duyulup, bedenin maça hazır hale gelmesine hasretiz. O şarkıyı duyduktan sonra, akıllardan "şimdi amınıza koycaz ulan sizin" cümlesinin geçmesine hasretiz. Takımın iyi durumda olmasa bile, o platformda yer almasına hasretiz. Takımımızın Türkiye Kupası ve hazırlık maçı harici salı/çarşamba maçı olmasına hasretiz.

Tamam, bu sezon takımın yeni bir kimliğe bürünmesi için şampiyon olmamasını göze almış durumdayız. Yeter ki efendi gibi bir düzenimiz, oyun şablonumuz, kimliğimiz olsun. Ama bir yandan da yeniden "salı/çarşamba takımı" olsak bea, fena mı olur be hacı. Yakında iyice alışacağız diye korkuyorum buralara.

Güzel Formalar 45



Son dönemin en şık away formalarından;07-08 Arsenal 2nd. Yakada ve reklamda kullanılan renklerin altın olması ve genel koyuluğun üstüne bu kullanım çok güzel bir götüntü yaratıyor.

Spor

Sanırım bugün Akşam'ında, (sanırım diyorum, netten baktığım için) "spor yazarı mı/skor yazarı mı" isimli bir haber var. Haber güzel, ayrıca her zaman güncelliğini koruyan ve aklı başında futbolseverin her zaman kafasını kızdıran bi konu. Ama fikrini aldıkları kişilere bakıyorsun... İşte bakıyorsun, sonra zaten haberin devamını okuyasın gelmiyor. İstisnası da var tabii, ama genelini diyorum. Önerilir.

Bir de böyle haberlerde mesela Şansal Büyüka'nın veya, İlker Yasin'in yorumlarını almıyorlar mı... "Spor medyası nasıl düzelir?"misal. Lan bi' sorduğun soruya bak, bi' de sorduğun kişiye. Onlar da bu tip sorulara genelde nedense başkalarını muhattap ederek cevap verir. Sanki Aydın Doğan gelip de "x takımını kollayın" diyecek... Der mi ki lan?

Totales


Sağdakini eminim bi' yerlerden tanıyorsunuzdur;gelmiş geçmiş en büyük futbol insanı, dün ağzınız açık izlediğiniz Barcelona'nın yaratıcısı, büyük insan Johann Cruyff.
Ama diğer ikisi daha bir yabancı gelebilir, tanıtalım.
Soldaki, Cruyff'ün Ajax, Barcelona ve Hollanda Milli Takımı'ndaki en büyük yardımcısı, futbolun Scottie Pippen'ı, Johan Neeskens.
Ortadaki ise, Fifa tarafından "yüzyılın teknik direktörü" seçilen, 74 Hollanda, Cruyff dönemi Barcelonası ve 88 Avrupa şampiyonu Hollanda takımlarının mimarı, Rinus Michels.

Bunlar, Total Futbolun sırayla, dayısı, dedesi ve babası. Çocukları ise aşağıda...

Tıvit

Sabahın köründe (benim için) kalkıp/uyanıp/uyuyamayıp Twitter hakkında yazmak çok abes, biliyorum. Ama yazacağım.

Bu meselenin 2 yönü var.
1. Şimdi bu iş, eğer sen ünlü biri filan değilsen, sakat. Yani ben sevdiğim bir futbolcunun, bir köşe yazarının twitter'da neler yazdığını merak ederim. Bu çok normal. Çünkü bir yerde mahremiyete adım atıyorsun, ama tam olarak öyle de değil. Adamlar asla basına söylemeyecekleri veya dile getirmeyecekleri/yazmayacakları şeyleri orada yazıyorlar. İlaveten herkesin üslubunu filan, yapısını daha iyi kavrayabiliyorsun. Bu da hayal kırıklığına yol açar ki, riske edilmeli. Sevdiğimiz ünlü insanın "öyle olmadığını" anlamak, sıkça karşımıza çıkabilecek bir vaka.

Eğer benim "follower"ı 14 olan arkadaşım, "abi eve geldim çok yorgunum, bi' otuzbir çekip yatıcam" yazarsa, bu hiçbir şekilde ilgi çekici değil, öyle değil mi?
Ama Serdar Turgut, "güne Dorothy Parker okuyarak başladım" diyorsa, bu benim için önemlidir. O zaman buradan hemen bağlayalım.

2. İlk maddede de değindik zaten az-çok. Ama daha da deşelim, ve de artısı var. Bu twitter nanesi sayesinde, o hani hep kafamızda vardır ya, ünlü-normal vatandaş sınırı, o kalkıyor zaten. Düşünsene bir, dayı yazmış, "uçaktan yeni indim, manita bekliyor, gidemem sikerler". Bu sana bir arkadaşının yakınması gibi değil mi. Onun dünyasına adım atıyorsun bir nevi. Normalde belki yolda göremezsin adamı/kadını. Ama internet işte, çok feci bir olgu. Başına her bok gelebilir.

İkinci kısım ise şu: şaşırtıyor. Yani ben bazı isimlerin twitter'ının olduğunu gördüm ki, kıyamet alameti. Bazıları da, şaşırtıcı şekilde o alemde parlamış mesela, o da var. Demek ki bazı şeylerin sınırını biz çiziyoruz kafamızda, ya da onlar kendilerini öyle gösteriyor.

Üçüncüsü;ünlü mahlukatın da, senin komşunun ergen kızı gibi, "yaa eveeeetttttttttt" gibi şeyler yapabildiğini görebiliyorsun. Ki bu çok feci. Artık hayatım eskisi gibi değil.

Maddeler filan dağınık oldu ama, bir yönüne daha değineceğim. Söz bu kez ünlü falan yok.
Moda, veya trend kavramlarıyla ilgili. Şimdi tamam, twitter olsun, feysbuk olsun, dönem dönem parlıyor böyle icatlar. Tabii twitter'dan ilerisi ne olur insan bilemiyor ama, olur herhalde. İnsanlar, "ben bunu niye yapmalıyım/kullanmalıyım" şeklinde bakmıyor meseleye. Hop, dalıyor içeri, açıyor bir hesap.. Kendini yapmak zorunda hissediyor. "Onlar yapıyor, o zaman ben de!" Hiçbir şekilde sorgulama yok, asla. Bu çok hastalıklı bir durum, ve de hayatın her alanında var, öyle böyle değil. Twitter özelinde daha belirgin göründü bana, çünkü insanlar kendinin ne olduğunu bilmeden, kendinin ne yaptığını ne kadar insanın merak edeceğini bilmeden bu işi yapıyor. Etraf yarıda bırakılmış twitter hesabı dolu. Ne yapacağını bilmeden iş yaparsan, yarın tweetlerin değil, hayatın yarıda kalmış, sen bi' bok anlamazsın.

(Laf sokmalı/didaktik son cümleyi de koydum, benden alası yok hacı. En azından "ünlemle biten köşe yazısı" klişesine düşmedim, beterin beteri var. Hadi eyvallah)

49

Ekşi sözlük'te Johann Cruyff hakkında sadece 49 entry olması bir rezillik. Ondan sonra tabii buralarda "Total futbol" lafı ayağa düşer. Ercan Taner "total futbol gereği, artık forvetler ara sıra geriye koşup rakibi kovalıyor" gibisinden cümleler eder.

Fakat bir yandan da şu Türk futbol alemine bakınca, fazla bile. Yani bu ortamda o adam hakkında bu kadar şey yazıldıysa, çoktur bu. Bazen aklıma Rijkaard'ın Hollanda Gizli Servisi için gönderildiği filan geliyor, sebebi Hıncal Uluç olsa gerek.

Fabio P

Zamanında merak edip de öğrenemeyenler için, Fabio Pinto'nun Gs'den ayrılma sebebi...

2

Şu kısır, fakir, sefil, sakil futbol dünyamızda nadiren de olsa güzel şeyler görebiliyoruz ve bu güzel şeylerin ikisi şu son 2 günde oldu.

1. Hollandalı Evert Jan Derks, Futbol Akademisi Koordinatörlüğüne getirildi. İsterse bu adamı Hollanda 3. liginde bir takımdan getirsinler, hiç önemli değil. Mesele oradaki mentalitenin, sistemin buraya taşınması. O da olacak gibi. Allahım bu günleri de mi görecektik.

2. Bu da çok mühim bir hadise. Terim bıraktığında, herkes bi' yandan yerli hoca gelsin diyordu, ama kimsenin önerdiği isim yoktu. Tabii Abdullah Avcı'yı bilenler dışında. Benim o U-17 başarısından ve futbol anlayışını gördükten sonra Milli takım için ilk istediğim isimdi kendi adıma. Ama memlekette işlerin nasıl yürüdüğünü bildiğimizden, umudum da yoktu. Ama şöyle bir bakınca da, yerli başka isim yok hakikaten. Yılmazvuralgiller hariç tabii.
Şimdi Avcı 2. adamlığa getirildi. Muhtemelen yabancı hoca getirileceğinden, uyum ve altyapı gelişimi için Avcı onun altına yerleştirilecek. Umulmaz bir şekilde doğru karar.

İmaj Her Şeydir, Susuzluk Yalan Dolan-1




4

Ne de güzel berabere kaldık değil mi? "Derin analizler"i abilerimiz yapsın, benim 4 notum var.

1. Futboldaki en önemli mevkii, defanstır. Savunmanın öneminden değil, şimdi ayrıntının önemi yok.

2. Futboldaki en sakat skor, 1-0'dır. Tasdiklendi bir kez daha.

3. Hınca Luluç, senelerdir hep Fatih Terim için filan, "yardımcısı yok doğru düzgün, ona yardım edecek, ona katkı yapacak, onunla kavga edecek adam yok yanında" diyordu. Acaba Neeskens vakasına ne diyordur? Yazdıysa okumadım. Raykard'a sallamalarını biliyorum bir tek.

4. Tribünde tezahürat işini yürüten kesim, Nevizade Geceleri'ni söyleme hususunda bir karara varmalı. Geçenlerde bir maçta ilk yarıda söylendi. Bu kez de galibiyet garanti değilken söyleniyordu ve, tezahüratın orta yerinde lank diye golü yedik. Adam gibi iş yapmazsan, sonra böyle tıkarlar ağzına.

Okan

Sheed


Bunu giyeceksin abi, sonra direkt ilk topu tepede alıp, hop üçlük. Sonuç önemli değil, mesele bunu yapmak.

Güzel İkili

Barcelona'nın 01-02 ve 02-03 sezonlarında kullandığı altın away forma, gördüğüm en iyi 4-5 formadan biri şimdiye dek. Ve de sık sık o formanın resimlerini ararım. Çünkü elde az var, o dönem İnternetin daha az yaygın olmasından sebep, az materyal var ortalıkta. Bulursanız da, başka bi'şey ararken oluyor genelde.

Geçenlerde yine öyle bakınırken, Galatasaray'ın da bulunduğu grupta yaptıkları bir maçın fotolarını buldum. O maçta da Roma, yine çok iyi bir forma olan o sezonki parçalısını giymişti. Ve böylece formasever bünye için bayağı "kaliteli" bir maç olmuş bu karşılaşma.



Normalde siyah şortla (veya koyu lacivert, o kesin değil) giyilen altın forma, bu maçta kırmızı şort ile giyilmişti. Tabii o zaman da daha parlak bir kombinasyon olmuştu. Karşıda da parçalı desen olunca, maç iyice rengarenk olmuştu.

Normalde düz kırmızı altı beyaz giyen Roma, o sezon artık kimin kararıysa, parçalı forma da giymişti. İyi ki de giymişler. Çok güzel bir forma. Galatasaray'ın da bir gün bu tip bir parçalı giymesini isterim hep. O sene formada İtalya bayrağının bulunması, ve bayrak ile logonun uyumlu olup, büyükçe tutulması, çok farklı kılıyor formayı.

Fo

Dün aklıma takıldı. Muhtemelen bizim Spurs'ün forması, şu anda NBA'de kullanılan en uzun süreli forma. Üstünde çok durmadım, düşünerek yazayım burda diye. Birlikte düşünerek bulmaya çalışalım, elemeli elemeli.

Bobcats'i zaten geçiyoruz, hem kuruluş tarihi, hem de bu sene yeni forma çıkarmaları açısından.
New Orleans ve Orlando'yu da atla, geçen sene yenilediler. Lakers, 2000 gibi değiştirdi, geç. Phoenix Suns'ı da geçelim, o da o ara değişti. Atlanta da 3-4 sene oldu. Milwaukee zaten 2-3 sene rengi değiştirince şekil de değişti. Memphis de 05 gibi değişmişti, renklerle birlikte. Dallas, 01 civarı yeniledi. Houston, Yao sonrası değişti, Çin motifleri vs. Denver Nuggets da 2000 sonrası. Minnesota da taze. Oklahoma desen, yeni takım. Ama Seattle kalsaydı bile, 2004 gibi değişmişlerdi zaten. Utah Jazz da 04 gibi modernize etti. Sacramento 02 sonrası 2 kere değişti. Toronto da değişti, renkleri de hem de. Indiana o büyük kavgadan sonraki sezon değişmişti-bugün de yıldönümü zaten. Miami Heat, 99'da mı ne değiştirdi, yakında yenilenme gelir oradan da. Wizards, Wizards olduğundan beri aynı forma. O da yakında değişir. Detroit, sanırım 2000'de değişti, yine renklerle birlikte. Cavs de 00 sonrası değişti. 76ers bu sene değişti, zaten 3 senede bir değiştiriyor. Golden State de 2000 sonrası yandan şeritli yaptı.

Kaldı 7 takım. Biri Spurs. Diğerleri de, New Jersey, Boston, Chicago, Clippers, Knicks ve Portland. Boston neredeyse kuruluşundan beri aynı, bir açıdan bakarsak. Chicago da az-çok öyle.
Knicks'i eleyebiliriz sanırım. Mesela şimdiki formaları 99 finalindekiyle aynı değil. Kaldı 6. Clippers'ın da 90'ların sonunda bir değişikliğe gittiğini hatırlıyorum.

Berni




Mayk


Hocam amacın ne ya, ne maç kaldı ne bi' halt gece gece.

#7


"Topu orta sahada alıp basket attığımda sadece ben mutlu olurum. Asist yaptığımda ise hem ben mutlu olurum, hem de basket atmasına yardım ettiğim arkadaşım."

Toni Kukoc

Formalar Falan


Efenim bugün şöyle bi'şey geçti elimize. Daha önce EPL takımlarından bazılarını da bulmuştum ama, Barça'nınki de lazımdı ve iyi oldu bulduğum.
Ama burda hatalar var. Ayrıca benim için düzeltme de var. Düzeltmeden başlayalım.

Dün şu postta sorduğumuz sorunun cevabı bu resimde var. Bu tabloya bakınca, o kırmızı formanın, away olarak yapıldığını görüyoruz. Zaten diğer türlü de çok mantıklı gelmiyordu ve ben de şüpheyle yaklaşmıştım.
O değil de, formayı yapan marka aynı şablondan bi' ton forma kakalamış Katalan dayılara o dönem. Aynı bizim 02-03 gibi.

Hatalara gelelim.
Öncelikle, çapraz şeritli lacivert, 03-04'te değil, 02-04 arası giyildi. Kanıt olarak da, bu formanın hem eski logolu, hem de yeni logolu versiyonunun olmasını gsterebiliriz. Nitekim yeni logo, 03-04 başında tanıtıldı.
Açık mavi, 07-09 arası giyildi. Çok eski değil, geçen sene de kreasyonda olduğunu ve Shakhtar maçında giyildiğini hatırlayabilirsiniz.
92 Ş.K. Kupası finalinde giyilen turuncunun neden "1991" olarak sunulduğunu anlamadım.
Aşağıdaki resimde gördüğünüz gibi, 92'de bu forma giyilmiştir. Yani kısa süreli bir forma filan değil, 91-92 yazabilirlerdi.


Bu tabloda ayrıca, şu anda az kişinin hatırladığını düşündüğüm 01-02 üst mavi-alt bordo forma da var. Bu formanın hatırlanması kolay aslında, çünkü 01-02'de Cl'de 2. gruplarda evimizdeki son maça Barcelona'ya elenirken, onlar bu formayı giymişti. Zaten çok az giymişlerdi normal olarak. Biz Galatasaray'a kızıyoruz düz forma gelince, onlar delirmiştir eminim.
O formanın da efendi gibi bir resmini bulmak lazım.

Cesc

Cesc 2002-2003

Bir sezon sonra:



Numara 57 yanlız. Artık 8. takımdan mı çıkarıp oynattı Wenger ne yaptıysa.

O değil de, eğer seneye Cesc Barcelona'ya gelirse ne olur? Ya da esas, o ayrılırsa Arsenal'ın hali nice olur?

Güzel Formalar 44


Kır


Eğer yanlış değilse, 84-90 Barça Home. Ki yanlıştır gibi geliyor. Doğrulasak bi', bi'şey yapsak.

Koyu-Açık

Son zamanlarda bu forma işlerinde garip bir vaka var. Üst açık-alt koyu awayler oluyor çok sık ama, bunun tersi, yani üst koyu-alt açık awayler neredeyse hiç yoktur. Fakat bu son zamanlarda ufaktan görmeye başladık.
Bunlar da kendi içinde ikiye ayrılıyor.

1. Direkt öyle olanlar
2. Mecburiyetten öyle giyilenler

Birinci kategoriye örnek, Valencia'nın geçen sezon ve bu sezon giydiği siyah-turuncu away. Bu sezonki ile geçen seneki birbirinin aynısı ama, marka değişmesine rağmen aynı. Sanırım sevildi ve Kappa'dan rica edip onlara da ürettirdiler. Öbür türlü zor çünkü.
Geçen seneki bu:

Bu seneki de şu:



İkinciler ise, aslında alta koyu şort olup, karşı takımın formasıyla karışmaması amacıyla açık renk şort giyip kombinasyonu değiştrenler. Bu vaziyete örnek de şunlar:



Bunların arasından da Manchester United örneği ayrılıyor biraz. Normalde yok bu kombinasyon. Hatta o maçta niye beyaz kombinasyon giyilmemiş, o da ilginç. Herhalde riske atmayalım diye bunu yapmışlar. Mesela beyaz-mavi'nin diğer versiyonu beyaz-beyaz ama, bunda böyle bir şey yoktu. Yapınca oluyor tabii.

Bir de eski örneğini buldum bakınırken, ki Lyon nadiren giyerdi bunu da.

Genç


Herkes yapıyor da, bizim neyimiz eksik ulan. Bakkal Hilmi abi'yi de sponsor yaptım, arkam sağlam. Bu elemanın kim olduğunu bilene 2 kalıp Ezine peyniri.

R.I.P.


Şimdi biliyorum herkes yazacak, anacak filan, ondan hoşuma gitmiyor böyle şeyler ama, bu adamı az-çok bilirdik, buralardandı ve severdim ben. O yüzden son bir selam verelim kendimizce. Görüyordur o nasılsa.

Maeve

Vatan'ın pazar eki "Bizim Kahve" ünlülere son dönemde okuduğu kitapları sormuş. Biz de analiz Edelim dedik efem. Tabii böyle "ünlüler" filan diye nitelenen bir listede Enis Batur'u görmek biraz garip kaçıyor ama, daha garibi de haberde var zaten. Buyrun.

-Ceyda Düvenci şu anda Mesnevi'yi okuyormuş. 6 cilt dediğine göre, muhtemelen şu Doğan'ın bastığı şekli. Ayrıca kendileri Borges, Bukowski, Shakespeare ve Oğuz Atay da okurmuş. Eğer bunlar doğruysa, bir daha kendisini Tv'de gördüğümde ayağa kalkarım, yolda görürsem de gider elini öperim.

-Ece Sükan nam selebritimiz de, Dostoyevski, Balzac, Oğuz Atay ve Orhan Pamuk okurlarmış. Anlıyorum.

-Saba Tümer filan var, geçiyorum. Ve Enis Batur. Fetihnağme'yi okuyormuş bu sıra Batur, Kıvami'den. Şimdi mesele o değil de, haberi yapan abla, şöyle bi cümleye imza atmış:"Hayatının kitaplar arasında geçtiğini söyleyen Batur..."
1. Sen bunu bilmiyor musun? Bahsi geçen kişinin nasıl biri olduğunu bilmiyor musun? Yani Vatan'da çalışıyorsun, ama Enis Batur'a böyle cevap verdirecek soruyu sorabiliyorsun. Helal olsun. Gerçi şimdi "Vatan'da çalışıyorsun" dedik de, ben kağıt üstünde söyledim bunu. Pratikte bakınca oohooo.
2. Batur bunu durup dururken mi söyledi? Hayır, söylemez. Ama yazıya bakınca öyle.

-Atilla Dorsay, Aşk ve Bab-ı Esrar'ı okuyormuş. Çok normal. Anasını satıyım, sözleşmiş gibi, aynı tarihlerde 2 tane aynı konulu kitap çıkarttılar, nasıl iş bu. Ayrıca polisiye severmiş ve Mesnevi'yi okumayı düşünüyormuş.
Zaten bu 2 kitabı okuyan herkes tasavvuf ehli kesiliyor.

Başka isimler de var, İlber hoca gibi. De gerek yok devamına.

1. Bu yukardaki ilk 2 isim, o yazarları okuyorsa, 2 ihtimal var:

-1:Adam sikiyorlar.
-2:Böyle kişileri de bize kaale alınmayacak organizmalar olarak gösteren sistemin ta a.k.

2. Hazreti Mevlana, böyle Dan Brown, ne bileyim Maeve Binchy karısı gibi bir bestseller insanı olmuş. Vah düştüğümüz hallere.

3. Bu şahane haberle, bana analiz şansı sunan Vatan-Bizim Gayfe ekibine teşekkür ederim. Param olsa hepsine Enis Batur okuturdum, maalesef ben bile her kitabını alamıyorum.

55-5-5


Dayı sen "naaaptın" ya? Hadi yaptın da, 3 çeyrekte de yapılmaz ki...

Mazi Kalbimde Karadır



Resme gel. O dönemin maçlarından foto bulmak zor nette. O yüzden bu tip resimler harka geliyor bünyeye. Bu maç da ayrı hikaye zaten. Resimdeki oyuncular apayrı. Başlayalım. Hatta takımlar da lan.

Sezon 02-03. Şampiyonlar Ligi grubu. İlk grubu demek sanırım. Çünkü o zaman daha ilk gruptan sonra eleminasyon başlamıyordu sanırım. Daha sonra oldu.
Bu maç grubun son maçı. Yenersek gruptan çıkabilecektik. Ve de sanırım Barça gruptan çıkmayı garantilediği için, bu maça gencolarla/yedeklerle çıkma ihtimali vardı. Çok iyi hatırlıyorum, o gün okul bitmek bilmemişti. Ben de o zamanki sınırlı futbol vizyonumla, sıra arkadaşıma sürekli "la oğlum yedeklerle çıkıcaklar, kesin alıcaz, amına koyucaz, bekle bizi 2. tur, tieeyyt!" deyip durmuştum. Ama şimdiki ben bile olsam, o anki Lappapzade'ye anlatamazdı gerçek durumu. Zaten Ş. Ligi günleri geçmek bilmez, o gün hiç geçmemişti.
Ayrıca o gün, daha doğrusu o maç öncesi, benim Iniesta'yı ilk kez duymama vesile olmuştu. Iniesta da Barça formasını ilk kez, Barça-Gs maçından önceki Cl haftası oynanan Brugge maçında giymişti. Kendisinin Barça formalı ilk resimlerinden biri de şudur zaten. Birkaç genco daha vardı böyle altyapıdan, basın şişirip duruyordu, bunlar oynayacak, yaşadık filan diye. Sen de gaza geliyorsun işte, ergenlik.
Sonradan çok da zayıf olmayan bir 11'le çıkmışlardı sanırım.

Maç saati geldi. Biz o sezon aslında ilk olarak siyah şortla giydiğimiz, ama sonradan kırmızı şorta döndüğümüz çubukluyu giymiştik, gördüğünüz üzre. İlk golü biz yedik. Sonra Cihan'la bir kafa golü bulduk. Umutlandık normal olarak. Ama ucuz bir umuttu bu. Şimdi bakınca mesela, "nereye umutlanıyosun lan" diyorum. Ama o zaman öyle izlemiyorsun işte.
Ardından 2 tane daha yedik, ve önceki sezon galibiyeti kaçırdığımız Camp Nou'dan, bu kez kuzu kuzu yenilerek ayrılıyorduk. Zaten o 2 takım arasında dağlar kadar fark vardı.
Bir de aklımda kalan, o maçta değişik bir 11 ile sahada yer aldığımızdı. Ekşi'den Belgarath'ın maçla ilgili entry'si, aklımda kalanlara destek çıktı. Maçın büyük kısmında ilerde Baliç-Şaş ikilisiyle oynadığımızı söylüyor. Bir nevi 4-6-0 mı artık, neyse.

Sonuç olarak, Katalan ellerinden mağlubiyetle ayrılmış ve Cl'den elenmiştik.

xxx

Şimdi de takımlar açısından bakalım.

O sezon bu 2 takım açısından da mühim hadiselerin döndüğü zamanlardı. Ve de büyük bir paralellik vardı kaderlerinde. Yakından başlayalım.

2 sezonluk Lucescu döneminden sonra Fatih Terim yeniden dönüyordu ve, önceki 2 sezon çok kötüymüşüz, küme düşmemeye oynamışız gibi, herkes yeniden takımın dirilmesi, Cl'ye oynama gibi meselelerden bahsediyordu. E nasıl olmasındı, Fatih Terim gelmişti bir kez daha.
Bir ton oyuncu alındı, bir ton oyuncu gitti(emektar tayfa özellikle;Perez, Fleurquin, Victoria), gidenler geri döndü (Davala, Ünsal). Yine güzel günler görüleceğine inanıldı ama, sonuç pek öyle olmadı. Tabii o sezon morallerin bozulmasında 0-6'nın da payı büyüktü.
Başkalarını bilmem ama, o sezonki t. direktör değişikliğinin hem Gs tarihi, hem de Süper Lig tarihi açısından çok önemli olduğunu düşünüyorum. Terim'in gelişi ve sonrasında biz 3-4 senelik bir bocalama dönemine girdik. Ki 06'daki mucizevi şampiyonluk olmasa, daha da uzayabilirdi bu. (Ayrıca Fenerbahçe'nin 3. üstüste şampiyonluğu aldıktan sonra daha nereye kadar gidebileceği de var ekstradan.) Diğer yandan, Bjk'ye giden Luce, daha sonra garip şekilde bozulsa da, 1.5 yıllık bir refah dönemi yaşatarak, o aralar genel olarak kötü giden Beşiktaş'ın az da olsa düzlüğe çıkmasını sağladı. Yani neredeyse bir hamle, bütün Türk futbolu'nun gidişatını etkiledi. Bok vardı getirdiler Terim'i...

Şimdi diğer tarafa bakalım. Galatasaray gibi Barça da eski hocasını yeniden takımın başına getirme hamlesini seçmişti. Orada da umutlar ganiydi. Belki de en belirgin fark, kadro yapılarıydı. Kadro değişimi açısından da benzerlik vardı diyebiliriz aslında. Barcelona'da zaten güçlü olan kadroya, bir de Riquelme ve Mendieta eklemeleri yapılmıştı. İlginçtir, Mendieta önceki sezon da Lazio formasıyla Galatasaray'a karşı oynamıştı. O sezon da kiralık geldiği Barça'da oynadı bize karşı-yukarda gördüğümüz gibi.
Burada da "eski başarılı hocayı getirme" operasyonu işe yaramamıştı. Van Gaal sezonu bitiremedi, Radomir Antic'le bitti sezon Barça için.

Şimdi şöyle bi'şey var. Yukarda da az önce değindim ama olsun. Belki şampiyonluk son ana kadar zorlandı ama, Fatih Terim'in 2. döneminin "olmayacağı" az-çok belliydi. Ama buna rağmen diğer sezonun yarısına kadar beklendi, en nihayet Rize'den filan 5 yenip hoca gönderildi. Ardından yeni sezonda tecrübesiz Hagi getirildi, ve taraftarın gönlü yapılsa da, sağlam bir yapı kurma adına, olumsuz bir hamle oldu. Sonra da şimdiye kadar beklendi. Şimdi de Rijkaard gönderilmesin diye dua ediyoruz işte.

Barça'da da sezon bitmeden Van Gaal yollandı, sezon Antic'le bitirildi. Uefa'ya gidildi. Ama yeni sezonda başkanın değişmesi, ve ilintili olarak Cruyff'ün de olaya el koymasıyla, Frank Rijkaard takımın başına getirildi. İlk sezon en başta durumlar limoni olmasına rağmen, sabredildi. Ve sonucu biliyorsunuz...

Dikkat ederseniz, iki takımın da o bocalama dönem(ler)i sonrası vardığı nokta Rijkaard. Ama Rijkaard adam değil tabii, o ayrı.

xxx

Son kısma gelelim. Bireysel yani.

Hasan Şaş için çok kritik zamanlardı bunlar. Kariyerinin zirvesinden sonraki dönemler. Dünya Kupası sonrası. Bildiğiniz gibi biraz 05-06 haricinde, bir daha asla öyle olamadı Şaş. Dışarıya gitmesi beklendi, olmadı. Kulüp içi de beklenti büyüktü, o da hep sallantıda gitti. Sonra 05-06'da 20 asistlik performans geldi. Ardından gene aynı.
Bilmiyorum, şimdi "şöyle olaydı, böyle olaydı" demek ne kadar doğru ama, keşke Dünya Kupası'nın ardından gitseydi. Büyük ihtimal böyle olmazdı.

Mendieta'nın futbol yolculuğunda da bu tip bir yol ayrımı var. Valencia ile 2 Cl finali'nin ardından gezegenin en revaçta oyuncularından biriydi Mendieta. O ara ne yapacağı, nereye gideceği tartışılırken, o tuttu, o dönem Galacticos'lardan daha beter olan Lazio'ya gitti. Onlar da 2000'deki şampiyonluğun gazıyla alıyordu herkesi zaten. Bu o zaman benim bile görebildiğim bir yanlış hamleydi. Herkes şaşkındı tabii, "nooldu bu adama" kabilinden. 2. sezon Barça'ya kiraladılar, 1 sezon orada "takıldı. Sonrası da Boro günleri, 4 sezon.
Velhasılı, böyle büyük bir oyuncu, tek bir transferle, kariyerinin içine etti. Valencia'da kalsa, hem rahatça bayrak adam kimliği taşıyacaktı, hem de Valencia birkaç yıl sonra olacağı gibi ufaktan düşüşe geçmeyecek, yine Avrupa'nın tepelerinde dolaşacaktı.
Sizi bilmem, ben yine de onu iyi hatırlayacağım.

xxx

Yazı sırasında bakınırken, bu maçtan 3 resim daha buldum. Onları da kondurayım şuraya.



Reiziger hala oralarda. Sonraki sezon son sezonu olacak. Zaten o ara hiç Hollandalı kalmıyor neredeyse. Gerard da görünüyor. Geçen Gerard'ın abisinin de intihar ettiğini öğrendim. Neydi, Sergi Lopez Segu sanırım.

Neyse efenim, son olarak da bu maçın oynandığı sezon Barça kadrosunda olan Frank De Boer'un da, gelecek sezon Galatasaray'a geldiğini belirterek, yazımızı sonlandıralım.

Beyaz Kırmızı


Tam görünmüyor ama, allahtan az-çok anlaşılıyor. Nadiren beyazın altına siyah giyer Milan ama (Roma'ya karşı filan), kırmızıyı hiç görmemiştim. Zaten çubuklu altına kırmızı da yok denecek kadar azdır-hatta yoktur belki.

Guly



Bi' de böyle bir abi vardı. Yeniler hiç bilmez, eskilerin de aklından uçup gitmiştir zaten.
Hatırladığım kadarıyla yetenekliydi. Sol kanatta oynardı. Formasının arkasında gerçek soyadı (Guglielminpietro, yavrum maşallah) sığmadığı için Guly yazardı. Ben garip bir şekilde severdim bu dayıyı. Sempatik gelirdi. 3 sezon Milan'da oynayıp, sonra Inter'e geçmişti.
Sonradan Boca'ya filan gitmiş. 2006 gibi de bırakmış sanırım.

Şu yeni koyu renklerden sonra da, Boca'nın eski formaları bir acayip geliyor göze, pasparıldak.


Tabii o zaman yıl 1648, Seedorf'un saçlar uzun, hala Inter'de.

Danimarka 2010

Şimdi forma iyidir-kötüdür, ona girmeyeceğim. Ben Danimarka'nın Adidas giymesine alışamadım. Bu adamlar hep Hummel giysin. Göreyim o şekilleri kolda. Kanal değiştirirken tanıyayım adamları, "haaa Danimarka" diyeyim.

Almanya 2010

Tam Alman stili. Başka takımda görsem, "lan Almanlar bundan giyse keşke" derim. 96'da giydiklerine de çok benziyor. 96'nın kahramanı da orda, ne tesadüf.

SS

Gece ayakta olmanın faydaları, madde 31:

-Spor Servisi'nin tekrarını izlersin. Orada blogunun resmi çıkar, sen de gece gece kalakalırsın. Çünkü beklemiyorsundur.

Abi çok komik ya, o kadar zaman hem lafını ettim, hem blogda kendimce salladım. Sonra bi' bakıyorsun, adamlar senin blogunun ismini geçiriyor orda. Demek ki o kadar giderli olmayacakmışsın. Hüseyin özellikle diyecek bunu, biliyorum.

Benim edindiğim bilgi, orada gösterilen resimlerin, blog sahipleri tarafından gönderiliyor olduğuydu. Saçma geldi tabii ama, alternatif bilgi de yoktu. Ben de bunu duyunca sövdüm tabii. O zaman ne anlamı kalır ki-sidik yarışına döner. Dedim o zaman biz oralarda görünmeyiz. Bunun istemekle alakası yok, bizim de elimize görülesi resimler geçiyor ve koyuyoruz bloga. Ve de bunları başka insanların da görmesini isteriz. Nasıl ki ben orda tanıdığım bir adamın blogunda çıkan fotoyu görüp de seviyorsam veya hayret edebiliyorsam.
Demek ki öyle değilmiş. Çünkü biz herhangi bir gönderimde bulunmadık.

Birkaç post aşağıda Fabio Luciano'nun bir fotoğrafını koymuştum. Heat formalı, kucağında ufak yavrusu. Onu gösterdiler. Ondan önce de Enke'nin Fb'deki tek maçına çıkarkenki fotosunu göstermişlerdi, kötü oluyor insan. O arada pat! Resmi gördüm ama anlayamadım, yukarı bi' baktım, bizim adres. Öylece kaldım. Zaten Fuat Akdağ da bizim ismi okuyamadı, resmi sunup geçti, hehe.

Belki daha önce de olmuştur. Baba tarafı Vampir olduğu içün, o saatlerde genelde ayakta olamıyoruz ve izleyemiyoruz programı. Güzel şeyler bunlar tabii. Hem ucundan reklam filan. Tanınma açısından yani. Hep yazıyoruz, ne salaklar meşhur oluyor, binlerce takipçi filan. Onları gördükçe, diyorum reklam da olsun, giren sayısı da çok olsun. Eskiden tınlamıyorduk.

Son olarak yetkililere şunu söylemek istiyorum:Bizde daha ne resimler var. Derinlere indikçe bulursunuz. Hele blogu ilk açtığımız günlerde bi' resim vardı ki, üf...

Scott


Byron Scott'ı kovmuşlar. Yetmez. Esas mesele, Chris Paul gibi bir adamın, şu anda o takımda olmaması gerektiği. Sonrası kolay, re-building filan. Halledilir yani.

V-2

Az önceki sözleri alıntıladığım sayıda, aynı köşede bir madde daha var. Orada da Vedat bey abimiz, İhsan Oktay Anar'ın Suskunlar isimli son kitabını (2007, ekim sonu gibi çıktı) yeni okuduğunu, çok beğendiğini, ve bu okumanın ardından, Anar'ın bütün küliyatını elden geçireceğini söylüyor.

Benim burda kafama takılan şu:"Vedat Özdemiroğlu gibi bir adam"ın, bu kitabı, daha doğrusu İhsan Oktay Anar'ı, okumuş olması gerekmez mi?

Sistem öyle kalıplar dayatıyor ki kafamıza, bazı açıklar gördüğümüzde, "lan bu nasıl oluyor" çekiyoruz. Şimdi teoride, böyle bir adamın, bu kitabı okumuş olması gerekiyor değil mi? Yani memlekette mizah yazan insanları sayalım desek, ilk 5'te elbet ismi geçer. Ayrıca bu adam stand-up yapıyor ve tv'de de program yapmışlığı var. Yani "ünlü" denecek kadar da var. Hani "ünlü" ama, çakma ünlülerden de değil. Kitapları filan var. Belli bir seviyenin üstünde, belli.
Ve bu kişi, İhsan Oktay Anar'ı ilk kez 2009 yılında okuyorsa, burada bir sorun yok mu sevgili izleyiciler? Öyleyse kimi okuyor V.Ö.? Veya yerli edebiyattan kimi okuyor?
Az-çok edebiyat çevrelerinin içinde olan biri, nasıl ıskalar Anar'ı, anlamak zor.

Şimdi tabii şunu söyleyelim, yani isterse okumaz da, mesele o değil. Ne bileyim doğru düzgün duymaz veya denk gelmez, okuyamaz-gerçi biraz zor ya, neyse. Ama, bu çapta bir adamın, Anar'ı okuması lazım abi. Bu sabit yani, sencesi bencesi yok. Anar'ı okumayacaksa Türkçe edebiyat'tan, kimi okuyacak, Canan Tan'ı mı? Veya Osman Aysu'yu mu?

Bu durum akla şunu getiriyor, hani ben diyorum ya, "şöyle bir adam, şunu yapmalı" veya "şu adam şunu yapmıştır canım, o x bir adam". Biz o işin yapıldığını zannediyoruz ama, halbuki o yerine getirilmiş değil. Bu da, yetkin zannettiğimiz insanların, aslında öyle olmadığını/olmayabildiğini/olmayabileceğini gösteriyor bize. Ve bu, hayal kırıklığı demektir.

V-1

"Lig maçında 'Önemli olan 3 puan, iyi futbol gerekmez.' Kupada 'Önemli olan tur atlamak, iyi futbol gerekmez.' E, hazırlık maçı, adı üstünde, iyi futbol gerekmez. Peki ne zaman seyredecez biz futbol?.. İyi futbol gereklidir, ayarlayın bunları!.."

Vedat Özdemiroğlu, Uykusuz, 29 Ekim 2009

Drew


Evet, uzun geç olgunlaşır, zaman gerekir falan filan ama, bu adam herhalde o bahaneleri geçti. Geçen sene play-off'taki garip halleri, bu playboy vakası, Kareem gibi bir adama karşı tavrı, en azından benim bu adam hakkındaki düşüncelerimi olumsuza doğru çeviriyor. Lakers acaba daha ne kadar arkasında duracak bu adamın, merak ediyorum.

K

Yine 10 Kasım geldi. Avatarlar, profil resimleri Atatürk portreleri, Türk bayrakları, Atatürk imzaları ile dolacak. Bizim Atatürkçü, ülkesini-milletini seven, bilinçli, köklerinibilir gençlerimiz, ne kadar Cumhuriyetlerine sahip çıktıklarını bu avatar ve profil resimleriyle kanıtlamış olacaklar. Gerçekten böyle bir neslin temsilcisi olduğum için gurur duyuyorum. Cumhuriyet neslinden sonraki en sağlam nesil bu. Bilgili, kültürlü, sağduyulu, ülkesinin bağımsızlığını isteyen bir kitle bu. Mesela şimdi Tayyip diyoruz, Akp filan diye yakınıyoruz değil mi? Korkmaya hiç gerek yok. Sadece 20-25 yıl sonra, ülkece düzlüğe çıkacağız. Bugünün gençleri, birkaç yıl sonra işleri hale yola sokacaktır. Bundan emin olunuz. Ben o ışığı görüyorum. Hepsi pırıl pırıl, tertemiz çocuklar.

Bakmayın siz ebeveynlerinin söylendiklerine. Onlar göremiyorlar, anlayamıyorlar, kavrayamıyorlar çocuklarını. Oysa ki onlar, altın bir neslin üyeleri. İlerde ülkemizi sağlamlaştıracak işler hep onların elinden çıkacak.

Görünüşe aldanmayın, onların bu savruk, hiçbir şeyi önemsemeyen, sorumsuz hali sadece bir illüzyon. Biz de öyle olmadık mı gençken Allah aşkına? Yalnızca gençlikteki delişmen haller bunlar. Bu görgülü genç çocuklar bir gün kontrolü ele alacak ve onlara karşı olan güvenimizin boşa olmadığını gösterecekler.

Fabio

NBA seven futbolcu, iyi adamdır abi. Buralardayken sevmezdik pek ama, bu resim çok hoşuma gitti.

Düşenler


Futbolda çok şeyi anlamak mümkün değil evet, ama bu aniden 10 kademe birden aşağılarda gezinen futbolcuları anlamak hiç değil. En beterlerinden biri bu sene gerçekleşiyor belki de, Güneydoğu dolaylarında.
Birkaç sene önce adını sıkça duyduğumuz, ortalığı birbirine katan Kamerunlu Joseph Desire-Job, Boro'dan ayrıldıktan sonra dolaşa dolaşa sonunda Diyarbakır'a kadar gelmiş. Önceden haberim olmasına karşın, az önce DB-GS maçında oyuna girdikten sonra, bir süre ekrana bakakaldım.
Bu en büyük örneği sanırım. Makukula desen, keza öyle. Lig başladı, lan diyorum nerden bu dayı, tanıdık geliyor. Çok zaman geçmedi zaten, golleri atmaya başlayınca, gazeteler yazdı kariyerini;Sevilla'da bulunmuş 4 sezon boyunca, kiralık gidişlerle bölünse de bu zaman dilimi.
Yine Diyarbakır'daki Mendoza, taaa 02-03 sezonunda Brugge'de bize gol atan Mendoza'ymış. İnanılır gibi değil.

Vassell örneği yine bunlar gibi değil. Daha farklı.
Mesela Viola vardı, Antep'e gelen. Taa 94 Dünya Kupası'ndaki Viola. Sen gel dön dolaş, ordan Ayntab'a. Vay anam vay.

Lass


1. Ercan Taner'e biri(leri) bu vurguyu yaptırmak için para veriyor büyük ihtimalle. Başka türlü böyle içten söylenemez bir kelime. Ya da bir taraftan akrabalar.

2. Ercan Taner, bu adamın isminin "Lassana Diarra" olduğunu bilmiyor olabilir. Ciddi söylüyorum, öyle bir "Lassss!!!" deyiş var ki, insanın aklına ilk madde ve bu geliyor. Olmayabilir de ama, eğer böyleyse hiç şaşırmam.

Gitti Gider


Allen "The Arıza" Iverson, son takımı Memphis'i de bırakmış. Hazır Solomon da "bırak abi ya" çekmişken, kendisini Fenerbahçe Ülker'e tavsiye ediyoruz. İş yapar.