Kırmızı, Beyaz ve Bronz: Amerikan Basketbol Milli Takımı'nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu


(İlk üç bölüm için:)

Bölüm 3: "Bir kültür yarattık"

Atina'da altına ulaşamamanın neticesinde, Milli Takım'da bazı sıkıntıların olduğu açıktı. Dünya, onları yakalamıştı. Artık Birleşik Devletler, 12 All-Star'ı bir araya getirip, onların zaferi getirmesini bekleyecek konumda görünmüyordu. Ama bu sadece saha içinde hallolacak bir şey değildi; takımın etkisi, hem yurtiçi, hem de yurtdışında azalmış vaziyetteydi. 

Amerika takımı, prestij kaybına uğramıştı. Dream Team aurası silinip gitmişti. Milli takım, Atina'da ülkelerini temsil etmek isteyen oyuncular bulmakta zorlanmıştı. Eğer Birleşik Devletler tekrar basketbol dünyasının zirvesini geri almayı umuyorduysa, yapılacak işleri olduğunu biliyorlardı. 

Stern: Neredeyse ülkeni temsil etmenin anlamsız hale geldiği bir ortam oluşmuştu, ve milli takımın için oynamanın tekrar havalı bir şey olmasını sağlayacak şeyler yapma kararı almıştık.

Jackson: Yunanistan'ın ardından her şey incelemeye alınmıştı. Her şey  değerlendirme altındaydı: oyuncu seçimi, antrenman, ihtiyacımız olan, bizi uluslararası başarı seviyesine ulaştıracak ve bunu sürdürecek oyuncu tipi.

Stern: Jerry’nin (Colangelo), 2004 Atina sonrası nasıl seçildiğini size anlatacağım. Buna NBA’e karşı olan tutum çok kötü olduğunda, bir şeyler yapmalıyız diyerek karar vermiştik.

Granik: Amerika Basketboluyla alakalı insanlara takım oyuncularının komite tarafından seçilmesi yerine, ki 92’den beri bu böyleydi, gerçekten başka birini bulmayı denemeyi ve bu kişinin de koçların kendisinin genel menajerliğini kabul ettiği ve takım üzerinde tartışmasız otorite olan ve en azından oyuncu seçimi konusunda birinci ses olarak kabul görecek bir lider olması gerektiğini önerdik.

Tooley: Bir genel menajer getirmek hakkında konuştuk. Kanada hokey takımının Wayne Gretzky'yi programın başına getirip denetleme yaptırmasını hatırlattım -- buradakinin benzerini.

Stern:  Yapının başına getirmek için en uygun kişinin Jerry Colangelo olacağını düşündük.

Tooley: Kimsenin Jerry ile bir sıkıntısı yoktu ve herkes Jerry'nin profesyonellerle ve kolej oyuncularıyla açıkça uyumlu, itibarlı biri olduğunu hissediyordu. Aynı zamanda lise sıralamalarını da dikkate alan bir isimdi.

Stern: Jerry, bütün basketbol çevrelerinde saygı uyandıran biriydi.

Nelson: Jerry ile Phoenix'te 3 yıl boyunca çalışma memnuniyetine eriştim ve size onun spor yöneticileri arasında standardı belirleyen kişi olduğunu söyleyebilirim. İpleri elinden bıraktığı zaman, bence, birçok kişi rahatlayacaktır.

Jackson: Jerry ikonik bir NBA figürü -- çok çok iyi bir lider, çok zeki, yenilikçi ve Amerikan basketbolu hakkında tutkulu biri.

Stern: Onu çağırdım ve "Hey Jerry, harika bir fikrim var. Ne düşünüyorsun?" dedim. Hemen evet diyip demediğini ya da "Sana döneceğim" dediğini hatırlamıyorum, ama eğer bana döneceğini söyleseydi, blöf yaptığını anlardım, çünkü o, bu iş için yaratılmıştı.

Ford: Onu arıyorduk ve dolaylı olarak, bilmese de, o da bir nevi bizi arıyordu.

Colangelo: David kontrolü ele aldı ve beni aradı. "Bak, bütün milli takım programını yeniliyoruz, başına geçmek ister misin?" dedi. Ve benim cevabım şu oldu: "David, bunu yaparım, ama bazı şartlarım var." İlk şartım, özerklikti. Yani koçları seçmek, oyuncuları seçmek, ve şunu söyledi: "Tamam. İkinci şartın nedir?" Ben de şunu dedim: "Bütçe hakkında olumsuz bir şey duymak istemiyorum."

Ford: Mart 2005'te, Jim Tooley ve ben Phoenix'e, Jerry'nin ofisine gittik. Bütün günü onunla geçirdik. Bizim hakkımızda sorular soruyordu. Takımı nasıl bir araya getirdik? Bu ne anlama geliyor, o ne anlama geliyor? Ne doğru gitti, ne yanlış gitti? Nasıl bir tecrübeydi? Yalnızca öğrenmek istiyordu.

Colangelo: Temel olarak, profesyonel sporlardaki deneyimime dayanarak benim için gayet açıktı ki, bir nevi baştan başlamaya, kültürü değiştirmeye ihtiyacımız vardı.

Tooley: Kültürümüz yoktu. 92'den beri yaptığımız, All-Star takımları kurmak ve oyuncularla takımı parlatmaktı. Milli takım programı yoktu, devamlılık yoktu, kültür yoktu. Jerry geldi ve biz bir kültür yarattık.

Ford: Bir buluşma ayarlanmasını istedi: Eski koçlar, oyuncular, herkes. Herkesi bir araya getirmek, takım hakkında konuşmak, insanlardan ne düşündüklerini duymak ve bir şeyler öğrenmek istiyordu. İşte o zaman kiminle anlaştığımızı fark ettim. Jerry büyük düşünüyor, ve büyük davranıyordu; böylece büyük sonuçlar alırdınız.

Colangelo: 1960'tan bu yana çalışmış olimpik koçları bir araya getirmek için Chicago'da bir buluşma ayarladım; sadece iki tanesi gelemedi. Böylece Michael Jordan, Larry Bird ve Jerry West'i de içeren, eski koç ve oyunculardan mürekkep, harika bir grupla eskiyi ve o anı konuştuk.

Tooley: Michael Jordan oradaydı, Dean Smith, John Thompson, Lenny Wilkins, Larry Bird bir oyuncu olarak oradaydı, (Clyde) Drexler, Chris Mullin...

Ford: Jerry West, çok duygusal bir şekilde, milli takımın (kendisi için) öneminden bahsetti. Şöyle dedi: "Evimde, duvarda asılı olan tek forma, ABD forması. Ruslar'a karşı oynamak için sabırsızlanırdım." Kardeşi ordudaydı, ve kendisi de bir olimpik sporcuydu; düşünceleri bunlardı.

Colangelo: Her biriyle olimpik deneyimleri hakkında konuştum, ne gördükleriyle ilgili görüşlerini aldım, ne yapılması gerektiğini dinledim. Koçlar hakkında konuştuk, oyuncular hakkında konuştuk.

Tooley: Neye ihtiyacımız olduğu hakkında konuştuk, nasıl oynamamız gerektiği hakkında, kimlerin koç adayı olduğu hakkında; ve Koç K'nın (Mike Krzyzewski) ismi ortaya çıktı.

Colangelo: Dean Smith'in şunları dediği an sürrealdi: "Bakın, bu işi alıp da hakkını verebilecek saygınlıkta tek bir kolej koçu var, o da Koç K." Ki kendisi, onun en büyük rakibiydi.

Mike Krzyzewski: Dean Smith'i asla düşmanım olarak görmediğimi biliyorsunuz --kariyerimin ilk yıllarında görmüş olabilirim, evet--, ama daha sonraları, Dean Smith, benim için harika bir dost oldu; Michael Jordan, keza öyle. İşin aslı şu ki, herhangi bir sporda herhangi birinin başına gelebilecek en iyi şey bu seviyede bir destek almasıdır. Sana inanmaları ve güvenmeleri… Ne zaman bir kişi sana bu derece güvense, bu, bu harika bir şey.

Stern: Coach K, repütasyon açısından hem uluslararası basketbol birliğinde hem de ABD basketbol topluluğunda eşsizdi. Birçok iyi oyuncunun onun adına oynamak isteyeceğini düşündük.

Krzyzewski: Jerry Colangelo bana sorduğunda ilk olarak eşime danışmam gerektiğini biliyordum, ama bundan daha büyük bir onur olamayacağını da. Bana güvenilmesi, “seninle yan yana çalışıp bunu inşa edeceğiz” denmesi ve hep birlikte bu işin devam edecek olması benim adıma büyük bir tecrübeydi.

Colangelo: Dünya üzerinde olan en iyi uygulamalara baktım, Arjantin ve İspanya gibi. Ulusal takım kadrosu seçme açısından güzel poliçeleri vardı, bizim düştüğümüz ülkenin All-Star kadrosunu oluşturma hatasına düşmemişlerdi.

Tooley: Başlangıçta Jerry, belli isimlere gitmektense, bir oyuncu havuzu belirlememiz gerektiğini söyledi. Değişken olacaktı. Kadroya girecek ya da çıkacak oyuncularımız olacaktı. Bazı oyuncular uygun olmadığı gerekçesiyle ya da sakatlık mazeretiyle çıkabilirdi. Kadronun değişken olmasını istiyorduk.

Tomjanovich: Milli takımda iki ayrı dönemde görev aldıktan sonra, camiadaki bütün arkadaşlarıma bu işin ne kadar zor olacağını söylemek ve öyle herhangi birini takıma alamayacaklarını bilmelerini isterim. Gerçek bir takımınız olmalı.

Jackson: Oyuncu seçimi, bir uluslararası maçta göstermeleri muhtemel olan performansa göre belirlenmişti.  Bunu yeterince anlatamayabilirim: pick-n-roll savunması yapabiliyorlar mı, orta mesafe şutları var mı, üçlük sokabiliyorlar mı, pick-n-roll oynayabiliyorlar mı, potayı koruyabiliyorlar mı, hepsine baktık.

Jasikevicius: Bence hangi oyuncuların Avrupa basketboluna ya da uluslararası basketbola uygun olduğunu anladılar, hangi oyuncuların uluslararası basketbolda zorlandığını anladılar. Bence "Hadi 12 All-Star'ı bir araya getirelim" kafasına karşı bir çözüm bulmaya başlamışlardı.

Colangelo: İşin sonraki safhası, her oyuncuyla birebir görüşmek, ne yaptığımı açıklamak, bunu niye yaptığımı anlatmak, onlardan ne istediğim, ve olumlu bir şekilde bu tip, daha sonra olumlu etki yaratacak şeyleri konuşmak oldu. Yaptığımız buydu.

Anthony: Jerry ile olan konuşmamı hatırlıyorum. Wizards'la oynamak için DC'deydik, ve oraya geldi. Hotelde tanıştık; plan ve diğer oyunculardan, herkesi bir araya getirmekten bahsediyorduk; bir nevi, Milli takımla ilgili her şeyi baştan kurmaktan.

Kidd: Bana, benim takımdaki rolümü nasıl gördüğü ve bunun hakkında ne düşündüğüne dair planından bahsetti, ve bence Jerry hakkında söyleyebileceklerim şunlar: Hedefine direkt ateş ediyor, ona güvenebilirsiniz, ve ne diyorsa arkasında duruyor.

Miller: Bence oyuncularla görüşmesi ve onları ikna etmesi, Jerry'nin itibarını arttıracak bir şey: "Bulaştığınız şey bu, ve eğer programın bir parçası olacaksanız, böyle bir şeye dahil olacaksınız." Dümenin başındaki adamla konuşabildiğiniz zaman, sanki bir tutam takımın sahibiymiş gibi hissediyorsunuz.

Tomjanovich: Jerry Colangelo görevi devraldığında sistem değişmişti ve artık daha fazla iletişim vardı. Jerry, yıl içinde bütün oyuncularla görüşüyordu, bir sürü kişiyle ve söz sahibi koçlarla temasta kalıyordu, hepsi iletişim halindeydi, ve böylesi çok daha iyiydi.

Anthony: Bence takımı bir araya getirme şekli ve o süreç; Jerry Colangelo tüm vaktini vererek ve herşeyi bir araya getirerek harika bir iş başardı.

Kidd: Bence Colangelo'ya ve yaptığı işlere baktığınız zaman, o bir rekabetçi ve işe getirdikleri zaman, onun ruhu ortalığı esir almıştı. Kararlı olmak, devamlılık göstermek, Koç K’nın göreve sadece tek seferliğine değil de istikrara dayalı bir şekilde getirildiği bir sisteme sahip olmak, benim düşünceme göre onlar tarafından istenen güvenildiğini ve herkesin anlayacağı bir sisteme sahip olduğunu göstermekti.

Breen: Jerry Colangelo'nun yaptığı, orayı bir güven ortamı haline getirmekti, ve diğer yıldız oyuncularla bağ kurabildiğiniz, Olimpik altın madalyanın Amerikan oyuncular adına olduğu kadar diğer dünya oyuncuları için de ne anlam taşıdığını anlayabildiğiniz bir ortam olmuştu.

Sheridan: Colangelo, biraz küstah bir şekilde gelmişti. "Japonya'ya gideceğiz, Dünya Şampiyonası'nı kazanacağız, Olimpiyatlar'a kalacağız, ve ait olduğumuz yere geri döneceğiz" dedi. Hepimizin bildiği gibi, işler tam olarak öyle yürümüyor.

Anthony: 2006'da, Dünya Şampiyonası'ndan elenmiştik; yani bu, Milli takım oyuncuları için başka bir hançer yarası demek oluyordu.

Tooley: Hayatımdaki en canlı hatıralardan biri, Yunanistan'a yarı finalde kaybettikten sonra, Carmelo Anthoy'nin soyunma odasında söyledikleriydi: "Ouv. Şimdi Venezuela'ya gitmek zorundayız." 2008 Pekin olimpiyatları için elemelerin yapılacağı yerdi Venezuela. O söyledikleri gösteriyordu ki,  bu işin içindeki herkes, neyin parçası olduklarını biliyordu.

Sheridan: Jerry için mütevazi bir kayıptı. Koç K için de keza. Olumlu tarafından bakarsak, bundan ders çıkardılar. Bir adım geri attılar, aynada kendilerine baktılar ve şöyle dediler: "Biliyorsun, düşündüğümüzden daha zor olacak. O zaman hadi bundan ders çıkaralım ve bunun üstüne bir şeyler yaratalım."

Tomjanovich: Hemen hemen her zaman tecrübe kazanarak öğrenmek zorundasınızdır, ve onlar da öyle yaptılar. Gerçekten olumlu bir programa dönüştü.

Miller: Altın madalya kazanmamış olsak bile (Dünya Şampiyonası'ndan bahsediyor), bence oyuncular sonraki yıl, yerleşmekte olan kültürün nasıl bir şey olacağını bilerek geleceklerdi.

Stern: Şunu açıklığa kavuşturalım ki, arkanızda bayrak varken oynarsanız, bundan fazlasıyla gurur duyarsınız. Milli takımın durumu bu değildi, ve özellikle Arjantin’e veya Brezilya’ya veya İspanya’ya kıyasla hiç değildi. Onların yaklaşımı bu yöndeydi. Altın madalyayı kazansın veya kazanmasınlar, ülkeleri adına oynadıkları için kendilerini iyi hissettirmenin daha önemli olduğunu düşünüyordum.

Nelson: Uluslararası platformda NBA harici oyuncularla yer almamızla caka sattığımız bir dönem vardı, ve bu pek iyi karşılanmadı. Kendimize fazla güveniyorduk.

Tooley: O zaman dilimi içerisinde takımımıza görgü kurallarını öğretme anlamında iyi bir iş çıkaramadık, nasıl bir elçi olunur, rakiplere nasıl saygı duyulur, uygun şekilde nasıl hazırlanır... İnsanların, ülkemizin bizi desteklemesinden emin olmamız gerekiyordu.

Miller: En sevdiğim nokta, saha içinde ve dışında bir kültür değişimi yaratmaya çalıştık, ve Jerry ile Koç K bunu çok net bir şekilde başardı.

Ford: Koç K bir kültür eksperi. Bir kültür yaratmakta ve insanları ne yaptıklarına inandırma konusunda üstüne yok; ve onları ne yaptıklarının farkında kılıyor. Orduyla buluşma fikrini bulan kişi oydu.

Stern: Koç K ve Jerry, oyuncular ve acemi askerler arasında bir buluşma ayarladı. Ülkeni temsil etmenin nasıl bir şey olduğunu anlamak istiyorduk. Bu adamlar ülkelerini temsil ediyorlar, savaştalar, siz çocukların ülkenizi iyi bir şekilde temsil etme şansınız var ve bence bu çok verimli olmuştu.

Miller: İnsanlar sürekli "Milli takım formamı çok seviyorum" diyip duruyordu, ama biz Kore'deki askerleri ziyarete gidip, onların ne kadar heyecanlı olduğunu görene dek bunu tam olarak anlayamadılar. Bence bu, oyuncuların ülke ile ordu arasındaki bağı anlamasına yardım etti ve buna biraz sahip çıktılar.

Jackson: Jerry'nin felsefesi, Koç K tarafından, şaşılacak bir kusursuzlukta vücuda getirilmişti. Onu harekete geçiren tutku, Birleşik Devletler'i temsil etmekle birlikte yükselmişti;

Breen: Bence Milli takım bu işi tekrar önemli hale getirerek mühim bir olaya imza attı; tekrar burayı oynanmak istenen bir yere dönüştürdüler ve parçası olunmak istenen bir yapı oluşturdular. Bence yapılan en önemli şey, zihniyeti değiştirerek, ülkeleri için gelip oynamanın ne kadar mühim olduğunu vurgulamaktı.

Tomjanovich: Bence (Koç K ve Colangelo), --ki abarttığımı sanmıyorum-- bence onlar halk kahramanı gibi bir şeyler.



Bölüm Dört: "Kendimizi affettirmiş gibi hissediyorduk"

Colangelo ve Koç K, bir parçası olmanın ayrıcalık haline geldiği bir sistem yarattı ve 2008 Pekin Olimpiyatları'ndaki takım, NBA'in en iyileri tarafından oluşturulmuştu.

Dört oyuncu, 2004 ekibinden kalmaydı: Hepsi All-star kalibresinde yetenekler olan, Dwyane Wade, LeBron James, Carmelo Anthony ve Carlos Boozer. Jason Kidd, Atina'yı diz sakatlığı sebebiyle kaçırdıktan sonra, ikinci olimpiyat oyunları için dönüyordu. Chris Paul, Chris Bosh, Dwight Howard, hepsi formlarının zirvesinde şekilde takıma atılıyordu. Ama en büyük ekleme, açık ara, Kobe Bryant'tı.

Milli takım, İspanya'yla finali oynamadan önce, grup aşamasını ve sonraki turları, maçları ortalama 30.2 sayı farkla kazanarak geçti. 

Sheridan: Telafi gerekiyordu ve onların istediği şey de buydu.

Tooley: Canlı izlediğim en iyi basketbol maçlarından biri, ABD-İspanya finaliydi; inanılmazdı.

Pau Gasol: Çok çekişmeli bir maçtı, birçok kez liderlik el değiştirdi. Yumruklar yiyorduk, ama yere düşmüyorduk. Son dakikalara ve Kobe kontrolü alana kadar, gerçekten oynaması zevkli bir maçtı.

Miller: Bence 2008 takımının bıraktığı mirasta, İspanya ile oynanan o harika finalin --ki muhtemelen gelmiş-geçmiş en iyi final, rekabet açısından-- büyük payı var. Büyük oyuncular tarafından ortaya konan büyük oyun. Hepsi İspanya potasında biten olağanüstü birkaç Kobe ve LeBron, birkaç da D-Wade oyunu hatırlıyorum.

Gasol: 2004'te asıl adamlarını getirdiklerini düşünmüyorum, onlar (ligdeki) en üst düzey oyuncular değillerdi. 2008 ve 2012'de gerçek kadroyu getirdiler. Farkı yaratan buydu.

Tooley: Herkes bunun büyük bir şey olduğunu biliyordu ve bir şekilde "Redeem (Kurtarıcı) Team" olarak etiketlenmiştik. İspanya'yı yenip şampiyon olduğumuzda, ilk kez eğlencenin rahatlamaya üstün geldiğini hissetmiştim.

Miller: Bence (bu lakap) onlar için cuk oturmuştu. "Dream Team"den ne daha az, ne daha çok uygun.

Kidd: "Kurtarıcı Ekip"in bizim için harika bir isim olduğunu düşünmüştüm, çünkü biz dünyaya, takım halinde ve üst seviyede oynayabileciğimizi göstermeyi istemiştik.

Breen: Müthiş bir arkadaşlık vardı ve bence onlar gerçekten ""Biz en iyisi olarak hakiki yerimizi geri almak adına buradayız" düşüncesiyle birbirlerine bağlanmışlardı ve bu bence gerçekten onları bir araya getirdi.

Miller: 2008'de bunu gerçekten hissettim, 2004 enkazının ardından, ortada daha güçlü bağlar vardı, daha güçlü bir oyun ortaya konuyordu, daha bir ciddiyet bulunuyordu -- ve tekrar, 2004'te gayriciddi bir durum olduğunu sanmıyorum, ama bence bu adamlar bu işi bitirmek için biraz daha tahrik edilmişlerdi.

Kidd: Dört sene öncesine kıyasla değişen şeyin oyunu en üst seviyede oynamak olduğunu düşünüyorum. Ama bu sefer doğru şekilde oynamak istedik ve sadece bir kişiye dayalı oynamadığımızı, bir takım olduğumuzu göstermek istedik.
Sheridan: Bu oyuncular için, tam bir rahatlama ve mutluluk hissiydi; ve gurur ve kutlamalarının hakikiliği.



Ford: Bu gerçekten, gerçekten onlar için anlamlıydı.

Anthony: 2008'deki gibi bir takım yarattığınızda, etraftaki herkesten heyecanlanıyorsunuz, çünkü her bir kişi, farklı bir şey ortaya koyuyor ve rakiplerin güçlü ve zayıf yanlarını anlamak için yollar buluyorsunuz.

Kobe Bryant: Bence takım olarak ortaya koyduğumuz anlayış, altın madalyadan çok çok daha önemli ve kayda değer bir şeydi. Ülkeni temsil etmek, ve ülkeni doğru şekilde temsil etmek. Güzel bir deneyimdi, çünkü birçok genç oyuncumuz vardı, bir sürü. Bence Koç K ve Colangelo bu kültürü  yaratarak harika bir iş başardılar.

Breen: Bence dünyadaki en iyi oyuncular açısından standardı belirlediler, NBA'deki en iyi oyuncular bu takımdaydı, ve hepsi kendi bireysel oyunlarından fedakarlık ederek, sadece yeteneğiyle karşısındaki oyuncuya üstünlük sağlamak isteyen yıldız değil de hep bir arada bir “takım” olmayı becerdiler.

Kidd: Bence olay Koç K ile başladı. Bence takım olmaya başlayacağımız ilk günden oluşmaya başladı, bütün ihale tek kişinin üstünde olmayacaktı, birbirimizi motive edecek ve eğlenecektik.

Tooley: Takım inanılmazdı --inanılmaz bir takım-- ve harika bir seriye imza attık.

Ford: Bu oyuncular için sihirli bir şeydi, çünkü sahip oldukları her şeyi bu işe adamışlardı.

Anthony: Bir nevi borcumuzu ödedik gibi hissediyorduk. Biliyorsunuz, uluslararası anlamda, takımın dibe vurmasına sebep olmuştuk. Dünyanın geri kalanı bizi yakalayacakmış gibi hissediyordu, biz de gidip 2008'de kazandık; kazandık ve hatamızı telafi ettiğimizi hissediyoruz.

Üç


  Özhan Canaydın, Lucescu döneminde kulübe başkan olduğu zaman, ligin bitmesine sekiz hafta vardı. Dört hafta kala ise takım liderdi. Şampiyonluğa sadece dört maç vardı. Galatasaray bir kez daha şampiyon olursa, formasına üçüncü yıldızı takacaktı. Başkan Canaydın, forma satışından para kazanmak için erken hazırlık yaptı. Dört hafta kala üç yıldızlı formalar hazırlandı. Yanındki yöneticiler kendisin uyardı. "Sayın başkanım, ya şampiyon olamazsak bu formaları ne yapacağız?" dediler.
  Ama başkanın formülü hazırdı. Eğer Galatasaray şampiyon olamasaydı, formalar Makedonya'ya gönderilip, buradaki Galatasaraylı taraftarlara dağıtılacaktı. Türkiye'de hiç kimse üç yıldızlı formaları göremeyecekti.
Galata Sarayı Efendileri, Halil Özer, sf. 336.

Birincisi, O dönemden hatırladığım (ilaveten biraz eski fotolara bakınıp, akranlarıma da sorduğum), maç sonu giyilen üç yıldızlı "tişört"ler, forma değil. İkinci olarak, rahmetli Canaydın'ın tekstilci olduğunu hesaba katınca da, yukardaki cümlelerde asıl kastedilenin tişört olduğunu anlarız.

Bungun


Bu sezon Southampton da, yarak varmış gibi şu nevzuhur markalardan biriyle anlaşmış. İç saha tasarımı da, yukarda gördüğünüz gibi. Ama Nike de, elitler değil de, altındaki o geniş havuz için, bu sezon şöyle bir tasarım hazırladı:


Birçok takımda göreceksiniz bu tasarımı. Antalya'da var hatta bizim.

Mesele şu: Son 3-4 yıldır, her sezon başında böyle çakışmalara/paralelliklere rastlıyoruz. Zamanla azalır mı, artar mı, aynı düzeyde mi gider, göreceğiz.

Nerden Nereye 210



Kırmızı, Beyaz ve Bronz: Amerikan Basketbol Milli Takımı'nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu (3. Bölüm)



(İlk bölüm. İkinci bölüm.)

Tooley: Acı verici bir deneyimdi.

Miller: Belki Vince'in Frederic Weis'ın üzerinden vurduğu smacı hatırlıyorlar, belki rekabet edecek seviyeye gelene dek gözlerine çok kolay göründü, ve sonra şöyle demeye başladılar: "Uluslararası platformda tecrübeli olan yetişkin adamlara karşı oynayacağım ve artık ABD ile karşılaştığımızda içimizde korku yok."

Anthony: Porto Riko maçı, hâlâ içimde bir yara diyebilirim. Malum, Amerikan Milli Takımı'nın gidişatını değiştirdi denebilir.

Arroyo: Bence bu hayatımı değiştirdi. Kariyerimi olumlu yönde etkiledi.

Jackson: Carlos, NBA'de oynamış bir oyuncuydu; hisleriyle ve sağlam oynayan biri, uzaklardan iyi şutları var, takım arkadaşlarını oyuna sokar. Yani, her şeyi yapabilen biri. NBA'de bir All-Star değildi belki, ama böyle bir maça imza atabildi.

Arroyo: Ve biliyor musun, bu eğlenceliydi? Olimpiyatlar'da ilk maçımızdı ve, başta vali olmak üzere, bir sürü taraftardan mektuplar almıştık. Bu maçın sonunda altın madalyayı kazanmış olmak isterdik, ama öyle değildi.

Jose Calderon (2004-2016, İspanya): Oldukça tuhaftı, herkesin beklediği "Pekala, ABD kötü bir maç geçiriyor" şeklindeydi. Yani bu, turnuvadan önce pek öngörmediğimiz bir şeydi.

Okafor: Mağlubiyeti beklemiyordum açıkçası, bayağı hayal kırıklığına uğramıştım, ama hâlâ aklım altın madalyadaydı.

Granik: Ve biliyorsunuz, Porto Riko pek zorluk çıkaracak bir takım olarak görülmüyordu. 2-3 tane NBA oyuncuları vardı. Yani eğer onlara kaybettiysek, bunun devamının gelme ihtimali de vardı.

2. maçta ABD, evsahibi takım Yunanistan'a karşı, 77-71'lik bir galibiyet aldı. 3. maç ise Avustralya'ya karşı, 10 sayı farkla kazanıldı. Sonra Litvanya geldi; neredeyse ABD'yi turnuva dışına itiyorlardı. 

Jasikevicius: Onların mağlup edilebilir olduğunu düşünüyordum, hele de Sydney'in ardından. Onlara karşı yine harika oynamamız gerektiğini anlamıştık, ama birçok zayıflıkları olduğunu düşünüyorduk.

Breen: Dürüst olmak gerekirse, oyunlara giderken, Litvanya'nın bize karşı bir şansı olabileceğini düşünmüştük. Litvanya, ve bir de Arjantin. Sydney'de karşılaşacağımız en güçlü rakipler onlardı ve bize yine zorluk çıkaracaklardı, yani bana göre, endişelenmemiz gereken maçlar bunlardı.

Sheridan: Sarunas Jasikevicius için basitçe bir intikam maçıydı, çünkü Sydney'deki yarı final maçında o son saniye üçlüğü girseydi, ABD'yi yeneceklerdi ve o maçta 28 sayı atmıştı. 

Jackson: Muhteşem bir oyuncu, ve bunların sonucunda NBA'den bir kontrat kaptı. 2004'te, bütün turnuvada en iyi iki oyuncudan biri olabilirdi. 

Breen: Jasikevicius, uluslararası platformda iyi bir oyuncu değildi; o, büyük maçlarda daha bir ortaya çıkan, harika bir oyuncuydu. 

Nelson: Uluslararası maçlar, daha bir kısa maçlar oluyor. Devreler 20'şer dakika. Göz açıp kapayıncaya dek bir devre bitiyor. Bir daha gözünüzü kırpıyorsunuz ve rakibiniz bir seri yakalıyor, ya da Jasikevicius her yerden şut sokmaya başlamış oluyor. Bazen toparlayamıyorsunuz.

Jasikevicius: Maçın en başından beri kendimi gayet iyi hissediyordum.  

Songaila: Düşünüyorum da, bu durumda belki ufak bir ülkeden gelmek ve Litvanya'nın ulusal gururu olmak, ülkeni temsil etmek; hepsini bir araya getirdiğinde, bence birkaç Olimpiyat için yeterli motivasyonu sağlayabiliyorsun. 

Jackson: Litanya, sadece üç milyonluk nüfusa sahip bir ülke. Ülkenin elit oyuncuları, belirgin bir şekilde, uzun zamandır birlikte oynuyorlardı. 

Jasikevicius: 12 All-Star'a ihtiyacınız yok. Bir takıma ihtiyacınız var. 

Jackson: Özellikle üçlük çizgisi civarında çok yetenekliydiler, hem de her oyuncuları. Uzunları dışarı çıkabiliyor, guardları çok iyi pick-and-roll oynayabiliyor, ve biz de hücumda onlara cevap verebilecek gibi görünmüyorduk. 

Songaila: ABD maçında, biliyorsunuz,  Jasikevicius bazı inanılmaz şutlar soktu; kısa beşle oynuyorduk, ben 5 numara oynuyordum ve çok tepeden pick-and-roll'ler oynuyorduk.

Jasikevicius: Timmy'nin orada olması, yıllar boyunca olduğu kadar harikaydı; ama o, Avrupa basketbolu için, belki de pick-and-roll savunmasında yeteri kadar uygun değildi.

Jackson: Bizim ön alan oyuncularımız, uluslararası müsabakalarda, potadan uzaklaşma özellikleri bulunan oyuncuları savunmaya alışık değillerdi. Takım olarak savunma yapma yetersizliğimizin ortaya çıkmaya başladığını düşünüyordum. 

Songaila: Bir sürü süper atletten oluşan bir grup oyuncuydu. Sırayla gidersek, Dwyane Wade, Carmelo, LeBron, Stoudemire, Boozer, bütün hepsi oradaydı, ama biz o kadar değildik, yapmamız gereken çok şey vardı. Onları dış şutlarla, orta mesafe oyunuyla yenebilirdiniz. O dönemde güçlü oldukları noktalar değildi, ve bu bizim işimize yaradı. 

Nelson: Koçluk yaparken ve onlara madalya kazanmaları için yardım ederken, en deli rüyalarımda bile göremeyeceğim, asla başıma gelmeyeceğini düşündüğüm şey, ABD'yi yenme şansını elde etmekti.

Jasikevicius: Güzel bir galibiyetti, başka bir şey değil. Güzel galibiyetti. Yani, sonucunda madalyayı kazanmadık. Bir kariyere baktığınızda, en önemli şey, kupalar ve madalyalardır ve biz bu galibiyeti taçlandıramadık, çünkü yarı finalde İtalya'ya elendik. 


Birleşik Devletler, sonraki maçta geri dönerek turnuvayı 12. bitiren Angola'yı biraz hırpaladı: 89-53. B Grubu'nu 4. bitiren ABD, A Grubu'nun lideri, 24 yaşındaki Pau Gasol'ün sürüklediği İspanya ile eşleşti. 
Stephon Marbury, o dönemin rekoru olan 31 sayıyla patlama yaptı ve, İspanya'yı yenip yarı finale giden yolda takımına liderlik etti. Geri dönüp bakınca, Gasol bu maçı, Marbury'nin kariyerinin en iyi maçlarından biri olarak tanımlıyordu. Madalyalar menzile girdiğinde, Birleşik Devletler'in rakibi, Manu Ginobili ve Luis Scola'lı Arjantin'di.

Fabricio Oberto (1996, 2000-2004, Arjantin): Maçı kazandık ve maç bittiği gibi, Nocioni'nin soyunma odasına gidip her şeye vurarak ve bağırarak şunları söylediğini hatırlıyorum: "Yarın ABD'yi yeneceğiz!"

Jackson:

Oberto: Yalnızca oynamaya devam ettik ve onları yanlış pozisyonlara zorlayıp kötü şutlar kullanmalarına ve kötü kararlar almalarına yol açmaya çalıştık. Sadece bir çeyrek oynayamazdık; oynayacak 40 dakikamız vardı ve 40 dakika boyunca gerçekten iyi oynadık. 

Andres Nocioni (2004-2016, Arjantin): Benim kafamda, bütün maçı kontrol etmiş gibiydik. Bunu gerçekten başardık. Bence ABD'nin maçı alma ihtimali hiç olmadı.

Tooley: Devre arasında bile, hâlâ bir şansımız var diye hissediyordum. Geri dönebileceğimizi düşünüyordum.

Ford: İlk 10 pozisyonun yedisinde skor bulduklarını söyleme istiyorum. Hücumları gerçekten, gerçekten işliyordu. Pepe Sanchez, Scola iyiydi, Ginobili iyiydi. Cidden çok iyiydiler. 

Nocioni: Sağlam olmaya çalıştık, iyi savunma yapmaya çalıştık, oyunu kendi tempomuzla oynamaya çalıştık. Çoğu kez alan savunması uyguladık. Onlara birçok şut imkanı verdik ve kaçıracaklarından emin olmaya çalıştık, ribaundları kontrol ettik ve koşmaya çalıştık. 

Sheridan: Arjantin, ABD'ye pick-and-roll'lerle, back-cut'larla ders verdi ve maç yakın bile geçmedi. Arjantin onları neredeyse ezdi geçti.

Jackson: Bizden daha iyi bir takıma yenildik. Bireysel olarak onlardan daha iyiydik, ama daha iyi bir takıma yenildik. 

Breen: Oyun hâlâ daha beş oyuncunun organize bir şekilde oynamasıyla en iyi şeklini alıyordu, ve Arjantin'de beş oyuncu neredeyse birbirine bağlanmış şekilde sahadayken, ABD bu anları çok nadir görebiliyordu.

Jefferson: En yetenekli takım her zaman kazanmaz. Birlikte oynayabilen takım kazanır. 


Ford: Arjantin'le elimizden geldiği kadar sıkı oynadık. Gerçekten iyi takımdılar.

Jefferson: Bu saçmalık. En iyi takımımızı bir araya getiremedik, ikinci en iyi takımımızı bir araya getiremedik, muhtemelen en iyi beş takımımızdan birini bir araya getiremedik. Geri dönün ve bakın, aynı Arjantin takımıyla, dokuz ay önce Amerika Turnuvası'nda oynadık ve devrede 40 fark atmıştık. Dokuz ay ileri sarın, onlar aynı takımla burada, biz ise --bazıları ilk kez birbiriyle tanışan-- dokuz farklı adamla; bu korkunç bir reçete.

Breen: En iyi takımlarının ellerinde olmadığına şüphe yok. Jason Kidd yok, Ray Allen, Kevin Garnett, Shaq yok, Vince Carter yok, Kobe yok. Oyunun en iyilerinden bahsediyorsunuz. Farkı yaratan, kadro oldu --birçok kritik oyuncu yoktu-- ama bu, Arjantin'in bir arada ne kadar iyi oynadığını değersiz kılmaz. 

Oberto: Milli takıma gidip de orada sağlam bir ekip kurmak çok zor. Mesela Manu bazen maç boyunca iki şut kullanabiliyor, ve en mutlu kişi o olabiliyor. Belki ben hiç şut kullanmıyorum, ama mutluyum. Sadece bir arada olmaktan keyif alıyoruz. 

Luis Scola (2004-2016, Arjantin): 15-16 yaşlarından beri birlikte oynuyorduk. Basamakları beraber çıkmıştık, turları geçmiştik ve sonunda altın madalyaya ulaşmıştık. Dürüst olmak gerekirse, 1999'da eğer bana ya da herhangi birine, 5 yıl sonra yapacaklarımızı söyleseydiniz, herkes size götüyle gülerdi.

Oberto: En olumlu, en iyimser kişi bile altın madalya alacağımızı tahmin edemezdi.

Sean Marks (2000-2004, Yeni Zelanda; Brooklyn Nets Genel Menajeri): Bana kalırsa, sürpriz takıma destek verme olayı, insanın doğasında var. Bence taze kan gelmesi, yeni insanlar görmek, spor için iyi bir şey.

Nocioni: Büyük bir şoktu. NBA oyuncularını sahada kaybetmiş halde görmek, her zaman büyük bir şoktur. ABD, basketboldaki en iyi ülke. Bütün dünyaya hakimler. Böyle olunca, ABD kaybettiği zaman, bu hem basketbol için, hem de FIBA için bir şok. 

Anthony: Maçı kaybettiğimizi, ve ardından bununla ilgili gelecek yazıları düşündüğümü hatırlıyorum. Bir bütün halinde, benim için, oyuncular için ve ülke için oldukça inciticiydi. 

Okafor: En iyi oyunumuzu sergilemediğimizi hissediyordum. Altın madalyaya ulaşabilirdik ama elimizden gelenin en iyisini ortaya koyamadık. Yanına bile yaklaşamadık. 

Jefferson: Olimpiyatlar'a gitmeden birkaç hafta  önce Lebron ile, Amar'e ile, D-Wade ile ilk kez tanışmıştım. Larry Brown ile ilk kez tanışıyorlardı. Hangi takım, hangi formül? Evet, 92'de Dream Team ile işe yarayabilirdi bu, ama bu kez karşında yıllardır birlikte oynayan Arjantinliler ve İspanyollar vardı. 

Stern: Kazanamadığınız vakit, bu bir başarısızlıktır, ama ben Arjantin'e hayran oldum. ... 12 yaşından beri bir arada oynayan bir grup oyuncudan taşan bir basketbol coşkusuydu.  



Sheridan: Vaziyet şu şekildeydi: "Bu bir felaket." Yarı finalde Arjantin'e kaybettikten sonra, takımda "Bu daha ilk günden bu yana fiyaskoydu" diyen bir sürü oyuncu vardı.

Okafor: Üçüncülük maçında hava "Bu maçı alıp, bronz madalyayı kazanmalıyız" şeklindeydi. En azından bronz madalya ile oradan ayrılmalıydık. 

Anthony: Evet, bronz madalyayı almamız gerektiğini biliyorduk. Hedef buydu. Madalyayı alıp, oradan gitmeliydik. 

Birleşik Devletler, bronz madalya için çıktığı maçta, Litvanya'yı 104-96 yendi. O günlerde üç iyi maç oynamak, onlara yetecekti; ama ancak iki maça çıkabildiler. Eve bronz madalya ile döndüler; ama daha mühimi, eve "altın madalya kazanamama" tecrübesi ile döndüler. ABD, Atina'ya kusurlu bir kadroyla gitti, ve bunun bedelini altın madalyadan olarak ödediler. 

Jefferson: Yüzde yüz başarıdan öte her şey bir başarısızlıktı. Gümüş, başarısızlık; bronz, başarısızlık. 

Tooley: Bu deneyim ne kadar zorlu olursa olsun, hiç madalya kazanamamaya karşılık bir madalya kazanmak, Olimpiyat Oyunları'nda madalya alamamaktan çok farklı bir hikaye. Biz dahil, herkes altın bekliyor, ama bu kamburu sırtımızdan atamadık. Bir madalya ile dönmek önemliydi. 

Jackson: Yani orta ölçekte bir teselli ödülüydü, kesinlikle, çünkü bizim için başarının anlamı, altın madalyaydı. Ama üçüncülük maçında oynamak, ve bronz madalyayı kazanmak, ufak çaplı bir teselliydi. Ama bizim beklentilerimizle bağdaşmadı tabii. 

Breen: Geri dönmeleri iyi oldu, çünkü onları Arjantin'e kaybetmelerinin ardından ve yüzlerinde o hüsranı görebiliyordunuz: "Vay be, altın madalya gitti."

Ford: Bu takım yine de, benim için, kimse bunun hakkında konuşma istemiyor, ama 

Jasikevicius: Nasıl geçindikleri gerçeğiyle alakalı olup olmadığını bilmiyorum ama, turnuvayı ciddiye almadıkları belliydi. Bence forma satmaya çalışıyorlardı, bilmiyorum, bir takım yaratmaktan farklı bir olaydı. Takım hazır durumda değildi. 

Marks: Ciddiye almadıklarını söylemeyeceğim, çünkü kesinlikle aldılar, ama bu bir takım sporu. 

Sheridan: Federasyondaki insanlar, oyunculara kızgındı. Koç ve ekibine kızgındılar. Koç ve ekibi de federasyona ve oyunculara kızgındı. Oyuncular, koç ve ekibinden rahatsızdı. Her yerde işlevsizlik vardı ve bu, işlerin neden kötü gittiğine dair sebeplerden biriydi

Jefferson: ... Bu hep sizde kalacak bir leke, çünkü basketbol oyununu biz yarattık, ve en dominant takım olmalıyız. 

Tomjanovich: Her Amerikan, basketbolda kazanmayı umar. Kaybedemeziniz, kaybederseniz de, bu, hayatınızdaki en korkunç şey olur. Ve oyuncular bunun hakkında konuşmayacak, ama akıllarının bir köşesinde duracak, çünkü NBA seviyesinde hiçbir grup şimdiye kadar kaybetmemişti. 

Tooley: Takımda olun ya da olmayın, yahut NBA'de bile oynamayın, ne olursa olsun bir Amerikan olarak bundan rahatsız olursunuz. Bunu asla unutmayacağız. 

Anthony: Bunun ardından Milli Takım için, bir nevi her şeyi yıkıp yeniden yaratmak zorunda olduğumuzun farkındaydık. 

Kırmızı, Beyaz ve Bronz: Amerikan Basketbol Milli Takımı'nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu (2. Bölüm)


(İlk bölüm için şuradan.)

2. Bölüm: Yenilmezlik Elden Gitti

Amerika ile dünyanın geri kalanı arasındaki fark, sonraki turnuvada tamamen kapanacaktı. Indianapolis'te düzenlenen 2002 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Amerika, üç maç kaybetti ve turnuvayı altıncı sırada bitirdi.

Ama Amerikan Milli Takımı'nın küstahlığı, soru işaretlerini ortadan kaldırmak için yeterli değildi. 2002 kadrosu, birçokları tarafından "B takımı" olarak nitelendirildi ve ucu ucuna All-Star olan oyuncular ile milli takımda ne işi olduğu anlaşılmayan birkaç genç oyuncu da içeriyordu.
Arjantin pivotu Fabricio Oberto şöyle diyordu: "Hayatımda bu kadar gösteriye dayalı bir oyun izlemedim." Fakat o 2003 takımı, bir arada kalamayacaktı.

Craig Miller (USA Basketball İletişim Koordinatörü, 1990-günümüz): 2004'teki plan, bir yıl önceki takımı alıp dönüştürmek ve o yıl oynatmaktı. Sanırım sadece bir ya da iki tanesi bizimle kalacaktı.

Tooley: O 2003'teki takımdaki 12 oyuncudan 9'unu kaybetmiştik. Aralarında sakat olanlar vardı; oynamak istemeyenler vardı, çünkü güvenlikle ilgili kaygıları bulunuyordu.

Emeka Okafor (2004, ABD): Kimsenin güvenlikle ilgili çekinceleri yüzünden gelmek istemediği zamanlardı.

Granik: Olay, terör korkusundan ibaretti.

Mike Breen (NBC spikeri): Daha önce Olimpiyat Oyunları'na ailemi getirmiştim, ama onları Atina'ya götürmedim. Gerçekten bir şeyler olabileceği ihtimali bulunan, yüksek tansiyonlu bir ortam vardı.

Sheridan: 11 Eylül vakasından sonraki ilk Olimpiyatlardı. Herkes Yunanların gerekli önlemleri almadığı, ve tehlikeli bir ortam olacağına dair şeyler duyuyordu.

Richard Jefferson (2004, ABD): "Evet" diyen kişilerden biri olduğum için gururluydum. "Hayır" demenin daha popüler bir cevap haline geldiği zaman, ben de ne olacağını hiç umursamadan gidip ülkem için oynamaya karar verdim, ne pahasına olursa olsun. "Hayır" demenin popüler olduğu bir zamanda bu fırsat için "evet" diyenlerden olmak istedim.

Sheridan: Farklı kişiler, oynayamayacaklarına dair farklı nedenlerle geliyorlardı. İşin sonunda, Vince Carter gitmişti. Ray Allen gitmişti. Jason Kidd gitmişti. Jermaine O'Neal gitmişti. Elton Brand gitmişti. 2003'te San Juan'da oynayan takımdan dokuz kişi gitmişti.

Tooley: Devamlılığı sağlayamamıştık, ve bu bizim için önemli bir kelimeydi.

Granik: Bence birçok kişi, kurduğumuz takımı kusurlu buldu, ama biz riskin ne olduğunu kavrayan ve ne olursa olsun gitmek isteyen oyuncuları kullanmak zorundaydık, ve onlar bunun için alkışlandılar. Gerçekten ikinci sınıf bir takımla gideceğimize, böyle yaptık.

Sheridan: Şimdi elinizde o ezici, tutkuyla oynayan milli takım yoktu. Hangi oyuncuların gelip oynayacağı ya da seçileceği hakkında bir program yoktu. Olay daha çok "Hadi seçebildiğimiz en iyi 12 oyuncuyu seçelim ve onları kadroya koyalım. Bakın, biz Amerika'yız; yenebileceğimiz herkesi yeneceğiz.

Stu Jackson (Dönemin yöneticisi): Biri takımdan ayrıldığında, yenisiyle değiştiriyorduk; o yenisi ayrıldığında, onu da yenisiyle değiştiriyorduk. Elimizden geldiğince, kalanlar arasındakş en iyi yetenekler bütününü bir araya getirmeye çalışıyorduk. Sadece en iyi oyunculardan kurulu değil, aynı zamanda en yüksek IQ'lu oyuncuları da arıyorduk ki, teknik kadroyla uyum sağlayabilsinler.

Tooley: Bazı oyuncuların takımdan çıkacağını ya da gelmekten vazgeçeceğini öngörebilmeliydik. Ve sonra bu duruma "Tamam, bu bir yama çalışması --birini kaybet, yenisini dik-- değil, buna bir bütün olarak bakmalıyız" şeklinde yaklaşmalıydık.

Granik: "Bu takım nasıl beraber form tutacak ve uluslararası platformda kim daha iyi olabilir?" demek için imkanımız azdı. Daha çok "Bunu yapmayı isteyecek kadar iyi oyuncu gerçekten kim var?" demek gibiydi.

Jefferson: 13-14 kişilik kadroyu doldurmak için 30 oyuncu --30 farklı oyuncu-- istediler. Dürüst olalım, bu 15 adamdan kaçı listenin ilk 15 sırasındaydı? Muhtemelen ben ilk 10'da yoktum mesela. Kadrodaki bir sürü adam muhtemelen ilk 10'da yoktu.



Jerry Colangelo (USA Basketball idari yöneticisi, 2005- günümüz): Geleceğini taahhüt eden bazı oyuncular, sözlerinden caydılar. Ve sonra yerlerine dört genç oyuncu koyduk: Carmelo Anthony, Lebron James, Dwyane Wade ve Amar'e Stoudemire. Hepsi bunu hak eden, genç çocuklardı.

Miller: Tam anlamıyla kamp başlamadan birkaç gün önce, biz hala oyuncu ekliyorduk. İnsanlar kadroda Lebron James, Carmeloo ve D-Wade'i görüp "Nasıl kaybedebildiniz?" diyorlardı. Bu adamların 18-19 yaşında olduklarını ve ilk kez uluslararası platforma çıktıklarını unutmamanız gerekir.

Jefferson: Sanırım, bir ara gelmiş en genç takımı oluşturmak üzereydik.

Sheridan: Larry Brown takımı sevmemişti. Larry Brown tecrübeli oyunularla çalışmayı sever. Takımdaki en yaşlı oyuncu, 28 yaşındaydı.

Okafor: Takım son anda bir araya gelmiş gibiydi. Herkes --onların yapmak istediğinden biraz farklı olan-- Koç Brown'ın stilini anlamaya çalışıyordu. Koç Brown gerçekten genç oyuncularla oynamak istemiyordu. Hem de hiç. Bence LeBron, D-Wade ve Melo bile pek oynamadılar. En az süre bulan, biz genç oyunculardık.

Jackson: Larry Brown takıma danıştı ve birkaç belirli durum hatırlıyorum, bazı oyuncuların takıma eklenmeleriyle alakalı endişelerini açığa vurması.

Sean Ford (USA Basketball takım direktörü, 2001-günümüz): Bu kadro, koçların ortak kararlarıyla kuruldu, koçlara rağmen değil.

Tomjanovich: Sistemi sevmemiştim. Larry ile nasıl oldu bilmiyorum ama, bende sadece bir telekonferans yapılırdı, ve koç, oyuncular için oylama yapmazdı. Bir ön kadromuz vardı ve bana, ihtiyacım olan kadro hakkında konuşmam için 3-5 dakika falan verilmişti.

Jackson: Beraber çalışabilmenin, birbirine bağlı bir takım olmanın ve turnuvaya hazırlanmanın  yolunu bulmak, koç ve oyunculara kalmıştı.

David Stern (NBA Başkanı, 1984-2014): Hatırlayabildiğim şeyin, koçun, oyuncuların medyaya nene söylediğini araştırdığı olduğunu söyleyebilirim. Ve o zamanki kayıtlarda buna olan cevabım duruyor mu bilmiyorum ama sürekli kendime "David, çeneni kapalı tutsan iyi olacak" dediğimi hatırlıyorum. Fakat yine de koçla bir kez tartıştım, çünkü koçluk yapacaksa da, yapmayacaksa da, oyuncular hakkında sürekli şikayet etmeyi bırakması gerektiğini düşünüyordum.

Tooley: Bakın, zor koşullar altındaydık. Asla bir koçu otobüsün arkasına çekip "Biliyorsun, iş sende" demem.

Ford: Dönüp bakınca, bence iyi bir kadroydu; ve bence belki, geri dönüp bakınca, takımın muhtemelen biraz daha hazırlanmaya ihtiyacı vardı.

Okafor: Diğer takımlar --Avrupa takımları-- bir süredir beraber oynuyorlardı. Aralarında uyum ve oyun stillerinin getirdiği belli bir bağ vardı. Biz bunu sağlamak için yeterince vakte sahip değildik.

Carmelo Anthony (2004-2016, ABD): Neredeyse son dakikada yapıldığını hatırlıyorum. Atina için hazır olmak adına Jacksonville'de kampa girmiştim. Açıklama yapıldığında, çok ani gerçekleşmişti. Olimpiyatlara hazırlanmak adına, bir, belki bir buçuk haftamız vardı.

Ford: Birkaç tane hazırlık maçı yapmıştık, ama bu oyuncu grubunun daha fazla hazırlığa ihtiyacı vardı.

Sheridan: Bence bütün oyuncular, hatta koçlar bile şöyle düşünüyordu: "Bakın, bir öğrenme eğrisine doğru ilerliyoruz. Bu yüzden bir hazırlık programına ihtiyacımız var. Bu yüzden Almanya'ya gideceğiz ve bu yüzden Sırbistan'a gideceğiz ve bu yüzden Türkiye'ye gideceğiz. Bir sürü maç oynamalıyız, çünkü gerçekten hiç birbirini tanımayan bir kadromuz var. Beraber oynamayı öğrenecekler. Ve Atina'ya vardığımız zaman, olması gerektiği gibi davranacağız.

Anthony: Hepimiz belli bir bakış açısına sahiptik, rekabetçi oyunculardık, nasıl oynayacağımızı biliyorduk, birbirimize karşı her gece kendi saygıdeğer takımlarımız adına mücadele ediyorduk ve bireysel olarak dabirbirimize saygıda kusur etmiyorduk. Fakat o zamanlar için bu yeterli olmamıştı.

Tooley: Hazırlık kampının iyi geçtiğini hissetmiştim. Sanırım Köln'deydik, "Tamam, bu zor geçecek" demiştim. Sonra Sırbistan'a gittik. Gayet zor bir deplasman olan Sırbistan'da onlara karşı oynadık ve 20 sayı fark attık.

Sheridan: Sırbistan'ı kendi sahasında yendik, ama bu yolculukta bazı şeyler oldu. Stephon Marbury bana geldi ve "Biliyorsun, Koç Brown oynamamıza izin vermiyor. Bizi 'doğru yoldan' oynatmaya çalışıyor. Oynamamıza izin vermiyor, oynamamız gerek" dedi. O gece, maçın ardından asistan koç Gregg Popovich, Koç Brown ve başka muhabirlere birlikte, Belgrad'ın en iyi otellerinden birinde yemekteydik, ve hikayeyi anlattım. Ve Larry, Stephon'ın söylediklerini duyunca kalkıp oradan ayrıldı. Biraz sonra, Pop da kalktı. Bir beş dakika sonra Pop geri geldi ve omzumun üzerinden eğilip "Stephon'ın sana ne dediğini söyler misin?" ve ben de hikayeyi tekrar ettim. Bunun ardından Larry Brown çileden çıkmış şekilde yöneticilerin yanına gidip "Onu takımda istemiyorum. Stephon Marbury'nin takımdan gönderilmesini istiyorum. Derhal. Onu bir uçağa koyun ve eve postalayın. Hemen şimdi."

Ford: Olimpik sporcuyu kesemezsin. Bir kere olimpik sporcu isen, olimpik sporcusun, anladın mı?

Sheridan: Bu gerçekten, Stephon Marbury ile Larry Brown arasındaki büyük anlaşmazlığın başlangıcıydı.

Stephon Marbury (2004, ABD): Benim için basitti: Yanlış koçu seçmişlerdi.

Jefferson: Açıkçası, Knicks'teki Stephon Marbury-Larry Brown olayı ortadaydı, ve bu milli takımda başlamıştı. Herkes Larry Brown ve Allen Iverson'ın durumunu biliyordu. Yani takımda çok fazla fikir ayrılığı vardı.



Marbury: Benim için Brown'ın Olimpiyatlar için koç olarak seçilmesi ve sonra Knicks koçu olmasının arasında ufak bir fark bulunuyor, çünkü hikayenin üç cephesi var: Onun tarafı, benim tarafım, ve hakikat.

Stern: Her yerde Allen Iverson ve Stephen Marbury hakkında hikayeler dönüyordu. Bence takımın daha çok kontrol edilmeye ihtiyacı vardı ve saha dışında kimsenin sözü geçmiyordu --ve sahada da işler pek iyi gitmiyordu-- ama bana kalırsa kurmaylar ve en azından Koç Brown çok fazla şikayet ediyordu.

Marbury: Gerçekten Olimpiyatlar'da Larry Brown ile kötü bir tecrübe yaşamıştık. Elinde All-Starlardan kurulu bir takım vardı; ve o, bu takımı kendi takımıymış gibi yönetmeye çalışıyordu. Altın madalyayı kazanmaya çalışmak yerine, oyunculara "doğru şekilde" nasıl oynanacağını, ne yapmaları ve yapmamaları gerektiğini anlatıyordu.

Jefferson: Bence Larry Brown, milli takımı bir araç olarak kullanmaya çalıştı. AND1 akımının canlı olduğu zamanlardı. Basketbol oyunu için bir şeyler yapmaya çalıştı, bizim yalnızca sahaya çıkıp maçları kazanmak ve bir şeyleri başarmaya çabalamamıza karşılık, kesin bir oyun stili ortaya koymaya ve kesin bir mesaj vermeye çalıştı. Eleme maçlarında Jason Kidd'e şunu dediğini hatırlıyorum: "Hey Jason, fast breaklerde iyi olduğunu biliyorum, ama faul çizgisinde durup kanatlara doğru bounce pas vermeni istiyorum." Orada oturmuş, tüm zamanların en çok asist yapan ikinci oyuncusu ve gelmiş-geçmiş en dominant oyun kurucularından birine bunları söylüyorsunuz. Doğruyu söylemek gerekirse, o dokuz oyuncunun gelmek istememesinin sebebi buydu.

Miller: Bence Larry, herkesi bir arada tutma ve işleri halletme konusunda elinden gelebilecek en iyisini yaptı.

Jackson: Bence o dönemde bizi kaygılandıran, kafa yapısıydı. Bu sadece takımın küstahlığından değil, ama daha önemlisi, koçlar arasında, ve oyuncular arasında da Yunanistan'da takımın bir arada hareket etmesi hakkında endişe hakimdi.

Breen: Diğer oyunlardan daha farklıydı bu kez, çünkü Indianapolis'te alınan altıncılıkla buraya geliniyordu. Birçok kişi buna inanamıyordu, ama açıkçası, dünyanın geri kalanın bizi yakalaması yavaş yavaş olmuştu.

Miller: Yenilmezlik, 2002'de elden gitmişti. Her şey, kusursuz bir fırtına yaratmak için uygundu.

Breen: Açık bir şekilde, birlikte iyi oynamadıklarını görüyordunuz ve birbirlerine uymuyorlardı. Bu en baştan beri bir çabalamaydı. Beraber oynadıkları ilk maçta, sadece yenilmediler, ezildiler de. Hiç rekabetçi değillerdi. Tamamen şok edici bir biçimde yenilmiştik.

Jefferson: Ne kadar sıkı çalışmamız gerektiğine dair bir işaret vardıysa, o da ilk Porto Riko maçıydı.

Carlos Arroyo (2004, Porto Riko): Yani, kimse bu maçı kazanmamızı beklemiyordu. Devrede 21 sayı öndeydik, eğer yanılmıyorsam [Editörün notu: Fark aslında 22], ve soyunma odasında kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes birbirine "Yoo, bu gerçek değil" der gibi bakıyordu.

Anthony: Bir noktada, 40 sayı geride olduğumuzu hatırlıyorum -- neredeyse 40. Tribünlere baktım ve bütün Porto Rikoluların bayraklarını deli gibi sallayıp çılgınca bağırdıklarını, salonu inlettiklerini gördüm. Hayatımdaki en utanç verici anlardan biriydi.

Jackson: Oyuna kafaca önde başladılar ve Amerika'yı yenmek istediler. Çok üst seviye oynadılar. Bir arada oynadılar. Tutkuyla oynadılar. Ve ülkeleri için oynadılar.

Granik: Arroyo inanılmaz oynamıştı, onu kimse durduramazdı.

Arroyo: Onların yetenekleriyle ilgili bir soru işaretim yok, ama o gün şut konusunda biraz kötüydüler, böylece biz de avantajı elimize geçirebildik. Bir nevi alan savunması uyguladık ve onları dış şuta zorladık; bu şekilde gidişatı elimize geçirip kendi oyunumuzu oynadık.

Jefferson: En çok zorlandığımız şeylerden biri, yeterince şut kullanmamamızdı.


Verde


Bir hafta olmuş, Ekşi'ye bakınırken, şu başlığı gördüm. Fotoğrafı kaydedip, bir de ben yakından bakayım dedim. Biraz yakınlaştırınca, kitabın arkasında Martı Yayınları'nın logosunu görmek mümkün. Aklıma haliyle hemen, aynı yayınevinin sporcu biyografileri serisi geldi. Sonra yayınevinin yeni çıkanlarına bakınca, şu kitabı gördüm. Sayfa sayısını falan da hesaba katınca, en yakın tahmin bu gibi.

Selçuk'un bizim basketbol maçlarına falan da gittiğini biliyoruz. Okuma ihtimali hiç yok değil. Her ne olursa olsun, spor kitabı yahut değil, belli bir tanınırlığa sahip, kaptanlık sıfatı taşıyan bir oyuncuyu şöyle görmek, gayet güzel.

Kırmızı, Beyaz ve Bronz: Amerikan Basketbol Milli Takımı'nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu (1. Bölüm)


(Orijinali için, buradan. Dedim madem Olimpiyat geldi.)

1. Bölüm: 24-0

24-0. Bu, Amerikan Milli Basketbol Takımı'nın 1992'den --Rüya Takım'ın, yani NBA oyuncularından oluşan bir takımın ilk kez uluslararası arenaya çıktığı yıl-- 2000 Sydney Olimpiyatları'na kadar olan derecesi. Bu dünyada kusursuzluk diye bir şey pek yoktur, ama üst üste üç Olimpiyat'ta, Amerika'nın en iyi oyuncuları, buna epey bir yakındılar.

Michael Jordan, Shaquille O'Neal ve Jason Kidd gibi oyuncular tarafından liderlik edilen Amerika takımı, Olimpiyatlar'ın gördüğü en iyi takım sporu performansına imza atmakla övünüyordu. Dört yılda bir, Amerikan Basketbol Milli Takımı, olağanüstü gibi görünen varlıkların, dünyanın geri kalanına bela yaratmak için salındıkları, Monstars'ın kendilerine has versiyonunu düzenliyor.

Bu arada basketbol, uluslararası bazda gelişiyordu; yavaşça, ama tabii NBA seviyesinde yetenekler de çıkararak. Sırp Vlade Divac ve Litvanyalı Arvydas Sabonis, gezegenin bir yerlerinde müthiş Amerikanları dize getirme üzere yetiştirilerek, ilk kıvılcımı yakanlar arasındalardı. Bir noktada Amerika kaybetmek zorundaydı, ama ne zaman?

Sydney'de Amerika, çatırdama belirtileri göstermeye başladı. Yarı finalde Litvanya'ya karşı iki sayı farkla galip geldiler ve son saniyede Jasikevicius'un üçlüğü neredeyse giriyordu. Bu, Rüya Takım'ın Barcelona'da kontrolü ele almasından bu yana, mağlubiyete en yakın oldukları andı. Bugünden bakınca, o an aslında dört yıl sonra olacakların açık bir müjdecisiymiş.

Jason Kidd (2000, 2008): 2000'de Litvanya'ya karşı oynadığımızda düşündüm ki, bizi yenme şansları vardı.

Vince Carter (2000): Düşünüp duruyorduk; "Hey, hadi şu seriyi devam ettirelim. Bu heriflere yenilemeyiz. İlk olmayı istemeyiz." Kimse ilk olmayı istemez, ve tabii ki bir şekilde olacaktı, ama biz o  yenilen olmayı istemiyorduk, böylece biz de gerekeni yaptık.

Sarunas Jasikevicius (2000-2012, Litvanya): Genç bir takımdık; kimse bizden Sydney'de çok şey beklemiyordu. Ama aynı zamanda, bu Olimpiyatlar'da, insanlar Amerika'nın mağlup edilebilir bir takım olduğunu anladı.

Carter: Üniversitede Sarunas'a karşı oynadım, yani ne yapabileceğini ve yeteneklerini biliyordum. Şutları ölümcüldü.

Jasikevicius: Kendimi etrafa tanıttığım maçtı. Böyle şeyler yapabileceğimden emin değildim.

Donnie Nelson (1990-2004 Litvanya asistan koçu, Dallas Mavericks genel menajeri): Amerika'yı eli-kolu bağlı yakalamıştık, ama sonra geri geldiler ve bizi son saniyelerde yenmeyi başardılar.

Chris Sheridan (ESPN basketbol muhabiri): Bu iş, Sarunas Jasikevicius'un Jason Kidd tarafından çok iyi savunulup isabetsiz sonuçlanan şutu ve Olimpiyat tarihindeki en büyük hayal kırıklığı olmayı kılpayı kaçırması şeklinde olmamalıydı.

Carter: Bunları yapabilecek biri olduğunu biliyordunuz, ve şimdiden yüksek bir özgüvenle oynuyordu, bu da o tür bir şeydi.  İyi savunma yapmalı ve o şutu kaçırmasını ümit etmeliydik.


Jasikevicius: O şutun gireceğine hiç inanmadım. Biz o maçı daha önce olan bazı şeyler yüzünden kaybettik. Son dakikalarda hissettiğim şey, maçı elimizden kaçırdığımızdı.



Darius Songaila (2000-2004 ve 2012, Litvanya): [Amerika'ya karşı] ilk maçı dokuz sayıyla kaybetmiştik, ve sonrakini iki sayıyla. Biliyorsunuz, Siskauskas birkaç faul soktu, topu kaybetmedik, bir faul atışı sonrası ribaund çektik; diğer türlü olabilirdi. 

Rudy Tomjanovich (Amerika koçu, 1998-2000): Son anlara gelirken, maç çok sıkı geçiyordu ve açıkçası iyi bir şutöre faul yaptık; ona faul yaptığımızda bir sayı gerideydik. Ve o, üçünden sadece birini sokabildi. 

Jasikevicius: Oyunu kontrolümüzde tuttuk ve maçı almak için elimize üç şans geçti, ama beceremedik. 

Kidd: Hepimiz bunun hakkında konuştuk, eğer yenilseydik nasıl hissedeceğimiz hakkında. Dünyanın daha iyi bir hale geldiğini görebilirdiniz.

Russ Granik (USA Basketball Başkanı, 1990-2000; NBA Başkanvekili, 1990-2006): Orada meslektaşlarımla birlikte oturuyorduk ve eğer yenilirsek bahanemizin ne olacağı ve bunun uluslararası rekabet için ne kadar iyi olacağı hakkında konuşmaya başladılar. Gerçek şu ki, kaybetmek istemiyorduk. 

Jim Tooley (USA Basketball CEO'su, 2001-günümüz): Bu maçı aldık, ama sonra finalde Fransa'yı sadece 10 sayıyla filan yenebildik. Yani, dünyanın bizi yakalamak üzere olduğuna dair işaretler vardı.

Carter: Basketbol oyunu evrildi ve daha iyi bir hale geldi.

Nerden Nereye 209



Bu da serinin müstesna postlarından oldu. Kaynak (ve açıklama) şurası.

Tim Duncan ve Ben (Bir Doğuştan Spurslü'nün Duncan Hakkındaki Düşünceleri)


(Orijinali için, tık lütfen. Shea Serrano'yu NBA ile ilgiliyseniz ve Twitter kullanıyorsanız, tanımama ihtimaliniz pek az. Duncan'ın gidişini en iyi yazabilecek kişilerdendi, öyle de olmuş.)

Bu haftasonu Tim Duncan videoları izliyordum ve aklımda daha önce dolaylı olarak düşündüğümü sandığım, ama hiç doğrudan düşünmediğim bir fikir uyandı. Size olayın ne olduğunu söylediğim zaman çok saçma gelecek, ama apaçık ortada, işte: Tim Duncan yaşlandı. Çok yaşlandı. Bayağı bir yaşlandı. Bir basketbolcu için, en azından. Tim Duncan, 40 yaşında.

Bunu önceden de biliyordum, ama bunu şimdi biliyorum. Neredeyse 20 yıldır Tim Duncan'ı basketbol oynarken izliyorum. Ben San Antonio'luyum, ve draft edildiği zaman da orada yaşıyordum. Birkaç yıl sonra, üniversite için başka bir şehre gittiğimde, babam her yıl bana League Pass almaya başladı ki, Spurs'ü izleyebileyim. Üniversitenin ardından Houston'a gittiğimde,  bu kez kendim League Pass almaya başladım. Tim Duncan'ı tam olarak kaç kez izlediğimi bilmiyorum. Elbette her maçı izlemedim, ama epey bir izledim diyebilirim. Playofflar'ı eklediğiniz zaman, toplamda 1600 maç falan oynadı. Tahmin ediyorum ki, 19 yıl içerisinde, öyle ya da böyle, onun 1200 maçını izledim.

Bu demek oluyor ki, sanırım, ona sürekli yakından baktığım için, çok nadiren ona, veya kariyerine, veya mirasına uzaktan, geniş açıdan bakabildim. Çocuklarınız olduğu zaman, gerçekten ne kadar büyüdüklerine dikkat etmiyor ya da bunu düşünmüyorsunuz, çünkü her gün onlarla birliktesiniz.  Bir gün sadece bir bebekken, sonraki gün bir bakıyorsunuz, 13 yaşında ve siz "Vay be, benim boyuma gelmişsin. Ne oldu o arada?" diyorsunuz. Duncan'ın videolarını izlerken hissettiklerim de bunlardı. Bütün klipler, onun ilk 5-6 sezonundaki görüntülerden; enerjik, kıvrak, çabuk ve esnek olduğu zamanlardan bir araya getirilmişti. Aynı görünüyordu, ama tamamen farklı bir karakter. ... Bunun bir anlamı var mı? Varmış gibi geliyor. Bilmiyorum. Saçmalıyor muyum? Öyle gibi geliyor. Amına koyim. Tim Duncan bırakıyor.

Bu oldukça kalp kırıcı, ama aynı zamanda çok güzel, ama aynı zamanda üzücü, ama aynı zamanda harika, ama aynı zamanda eziyet, ama aynı zamanda sanat, ama aynı zamanda kabullenmesi zor, ama aynı zamanda muhteşem ve kurtarıcı; genellikle tüm sonuçların olduğu gibi.

Tim Duncan basketbolu bırakıyor.

Onu çok özleyeceğim.

***

Tim Duncan'a ilişkin ilk anım, 1997 yılından. Babam Spurs'ün onu draft edeceğini ve ardından çok başarılı olacağını söylemişti, çünkü soyadı tesadüf denemeyecek bir şekilde akla "smaç vurmayı" (dunking) getiriyordu. "Flash'a 'Flash' deniyor; çünkü çok hızlı, evlat" diyordu. "Hulk'a 'Hulk' deniyor, çünkü o adı gibi iri ve hantal. Bütün süper kahramanların köken hikayelerinde geçmişe atıf vardır."

5 yaşındayken, babam beni Spurs maçlarına götürmeye başladı. Biraz daha büyüdüğümde, Spurs'ün kazanması için endişe duyuyor mu diye merak etmeye başladım, çünkü beni bir Spurs taraftarı yapmıştı ve mutlu olmamı istiyordu. Spurs taraftarı yaptığım çocuklarımla maçları izlerken, ben de aynı şeyleri hissediyorum. Onlara bunu hiç sormadım gerçi. Asla sormayacağım da. İlerde bana soracaklar mı acaba?

1999'da Latrell Sprewell'in Tim ve David Robinson'ın üzerinden attığı şutun kaçtığını ve Spurs'ün ilk şampiyonluğuna uzanmasını izlediğimi hatırlıyorum. Babam ve ben, San Antonio'nun güneybatı yakasındaki evimizde, ön odadaydık. Siren öttüğü gibi --CİDDEN SİRENİN SESİ GELDİĞİ GİBİ-- dışarı koştu ve arka arkaya pikapın kornasını çalmaya başladı. Bir şampiyonluğu böyle mi kutlamanız gerekir, emin değilim, şunu biliyorum ki, mahalledeki diğer insanlar da bunu yapmaya başladı. Ve bir dakika sonrasında falan, herkes bunu yapmaya başladı gibi gelmeye (ya da duyulmaya) başladı. Bir sürü Meksikalı tarafından onlarca korna sesi çıkarılıyordu. Bu, spor sayesinde insanların bir araya gelebileceğini anladığım ilk andı; ve tüm San Antonio, basketbol sayesinde bir araya gelmişti.

O günden önce, San Antonio şehri o kadar büyük bir başarıya imza atmamıştı. Sanki şehir daha önce hiçbir şey kazanmamış gibiydi. Spurs, şehrin  tek profesyonel spor takımıydı (ki hala öyle), ve bundan önceki yıllarda bütün muhabbetler, sürekli onların nasıl kazanamayacağı üstüneydi. Sonra kazandılar, ve bu lakırdıları duyamaz olduk. Sonra 2003 ve 2005, üstüne 2007 ve 2014 şampiyonluklarıyla birlikte, külliyen duyamaz hale geldik. Genelde duysanız duysanız, araba kornaları duyarsınız.

***

Duncan'ın 2014 şampiyonluğunun ardından emekli olmadığına memnunum. Bırakacağını düşünüyordum, ve belki yapmalıydı da -- bu görkemsiz oyun için değilse bile ortalığı düzgünce kapatmak ve düzenli bir hikaye yaratmak için:

> Lig tarihinde üç ayrı onyılda şampiyonluk kazanan tek oyuncu oldu. 
> Duncan, Tony Parker ve Manu Ginobili, NBA Playoffları tarihinde en çok maç kazanan Büyük Üçlü oldu. 
> Spurs, takım basketbolunu kusursuzlaştırsa da; ya da, daha doğrusu, basketbolu çözse de, 
> Şunları gözden kaçırmayın: En skorer oyuncusu, herhangi bir şampiyon takımda görülen bu konuda en düşük ortalamaya sahip oyuncu iken, Finaller'de görülen en yüksek ortalama farka ve en yüksek şut isabet oranına ulaştılar. Ama hiçbiri bundan daha gerçeküstü olamaz:

> Önceki yıldan gelen (yani Ray Allen ve Heat'in şampiyonluğu parmakları arasına hapsettiği ve benim bütün duygularımı ruhumdan söküp alan) 6. maç kabusunu yok ettiler. Daha ötesi, bu korkunç anıyı, harika bir şeye çevirdiler: dehşet verici bir yara, düşük etkili bir savaş izine. Allen'ın o üçlüğü, tarihi bir acı izinden bir iyileşme ve dayanıklılık sembolüne; takım tarihinin en büyük, en tatmin edici sezonu için bir gaza getirici unsur haline dönüştü.

Eğer Duncan'ın istediği son bu olsaydı, yazması kolay bir hikaye olurdu. Ama istemedi. Çünkü istemiyordu. Ve ben, bundan memnunum. Bir yüzük kazandıktan sonra bırakmak, eşinle banyo yapmak gibi: İyi bir fikir gibi geliyor, filmlerde de her zaman göze hoş görünür, ama hiçbir zaman umduğun kadar romantik geçmez. Genelde orada oturur, küvetin o kadar ufak olduğunu nasıl da düşünemediğiniz hakkında konuşursunuz.

Duncan tüm kariyerini kazanmak için harcadı. Kariyerini böyle bitirmesi gerektiğini düşünüyorum. Onun kazanmayı denemesini ve kazanmayı denemesini ve kazanmayı denemesini ve sonunda başaramamasını. İşte şu anda tam da o noktadayız. 2016 Playoffları'nda kendi kalkanının üstünde öldü. İşte bu doğru olandı.

Gösterişli ve felsefi olmak için bir yol var. Duncan'ın mirası sonsuza kadar en iyiler arasında, incelikli zekasıyla, şampiyonluklar ve ödüller ile övgüler ve ezici istatistikler arasında kalan anlarla anılacak; Duncan'ın bir kazanan olması, San Antonio'nun da kazanan olması anlamına geliyordu; ve San Antonio'nun kazanan bir şehir olması, burada yaşayan insanların da kazanan gibi hissetmesi anlamına geliyordu. Bu, bir sporcunun bir insanın yüreğine yerleştirebileceği çok güçlü bir his. Belki Duncan'ın basketbolu bırakıp efsanelerden birine dönüşmesi, benim de zamanımın geçmeye başladığı anlamına geliyordur. Bu korkunç. Ama mesele bu değil. Mesele şu:

Tim Duncan basketbolu bırakıyor. Gerçekten bırakıyor. Harbiden bırakıyor. Önümüzdeki eylül, yeni NBA sezonu başlarken --20 sezondur ilk defa, hayatımın yarısından fazlasında ilk kez-- Timothy Theodore Duncan, burada olmayacak.

Onu çok özleyeceğim.

Kıyafetlerinin Ağzından Tim Duncan'ın Sözlü Tarihi


(Orijinali için, tık.)

Gelmiş-geçmiş en iyi oyunculardan biri ve gelmiş-geçmiş en iyi power forvet olan Tim Duncan, pazartesi günü basketbolu bıraktı ve 19 yıllık, 5 şampiyonluk, 3 Finaller MVP'liği, 2 normal sezon MVP'liği de içeren, 19 yıllık bir kariyeri sonlandırmış oldu. Kendisinin de söylediği gibi, bunu tek başına yapmadı. Harika arkadaşları ve müthiş bir koçu vardı; harikulade bir organizasyonun parçasıydı ve giyimi hakkında muazzam yazılar vardı.Tim'in meşhur kariyerinden bazı kıyafetlerle, Duncan hakkındaki özel görüşlerini almak, şekillendirdiği dönem hakkında konuşmak, ve XL'in önünde neden yeterince X'in olmayacağı hakkında konuştum.


Bej Draft Takım Elbisesi: Komik olan şu ki, drafttan önce Tim Duncan ismini hiç duymamıştım. Bir basketbolsever değilim. Diğer yandan, tabii ki, 100 santim iç dikiş ölçülü XXXXXXXXL beden bir takım olduğum için insanlar sürekli benimle dalga geçiyor, dolayısıyla takılıyorlar: "Eh, seni kimin giyeceğini düşünüyorsun?" Üniversite futbolunu severim. Ama sanırım ironi derken, kastettikleri bu. "İronik"in ne olduğunu biliyor musunuz? Tim asla beni ütülemez ("Ironing"den kelime oyunu). Bir kere bile. Her neyse, draft gecesi, 1997. Eğlenceli gece. Bu fotoğrafı iyi hatırlıyorum.


Açık Gri Old Navy Kargo Şortu: Vay be, uzun zamandır bu gün hakkında düşünmemiştim. Bu fotoğraf, Tim'in ilk şampiyonluğunun ardından River Walk'ta yapılan kutlamadan. Tim ve ben bunun öncesinde büyük bir tartışma yaşamıştık. Açıkçası, sadece ben ona bağırmıştım. Ki bu, pek huyum değildir. Ne olacağını görmüştüm ve "Dostum ben bir kargo şortuyum. KARGO ŞORTU, AMINA KOYİM. Nasıl olur da beni giyip, telefonunu 25 cebimden birine koymayacaksın?" dedim.  Ve Tim gözlerini devirip, nasıl yaptığını bilirsiniz, Nokia 8110'unu birden kemerime tutturdu. Biliyorsunuz, onda bu telefondan var, çünkü Neo'nun Matrix'te kullandığından (İç çekiyor). Üzgünüm, buna hâlâ kafam bozuk. Bilirsiniz, hani, bu dünyadaki tek amacım milyon tane cebe sahip olmak. Bunun için yapıldım. Her neyse. Birkaç ay sonra, paintball oynarken kirlendim ve bu, beni son giyişi oldu. 


Bronz Gölgeli-Çizgili Gömlek: Bu, 2006 All-Star Haftası'nda, cumartesi gecesinden. Nate Robinson, Smaç  Yarışması'nı kazanmıştı. Bir ambardaki konteynırın içinde, zifiri karanlıkta otururken, bir NBA oyuncusu tarafından satın alınıp da All-Star maçında giyilmenin hayalini kurmazsınız. Heyecanla bekliyordum.  Houston! Jamie Foxx'un sahneye çıktığı Oyuncular Birliği partisinin bulunduğu All-Star Haftasonu! Belki Beyonce de burada olur ve onunla bir kadeh bir şey içerim. Kobe'yle takılabiliriz. Favori oyuncumdu Kobe. Dürüst olmak gerekirse, kendimi hep Kobe'ye uygun görmüşümdür -- Tim alınmasın tabii. Biliyorum, biraz bolum, ama azıcık terzi eli görürsem... Neyse. Dediğim gibi, aşırı heyecanlıydım. Ve, bilin bakalım ne oldu?  Bu herif 3 Sayı Yarışması'na 30 dakika kala salondan ayrıldı, çünkü "trafiğe kalmak" istemiyordu. İnanabiliyor musunuz bu adama? Smaç Yarışması'nı, Tim bir çizgi romanı okuyarak sızmış haldeyken bir sandalyeye atılmış şekilde izledim.


XXXXXXXXL Mavi Çizgili Gömlek: Öyle sanıyorum ki, 2009 Playoffları'ydı.

Nautica Big Easy XXL Jean: Mmm. Bilmiyorum.

XXXXXXXXL Mavi Çizgili Gömlek: Evet. Bakın, arkadaki Fabricio Oberto. 2008 ya da 2009 civarı olmalı.

Nautica Big Easy XXL: Oberto'dan nefret ederdim. Dalyarağın tekiydi.

XXXXXXXXL Mavi Çizgili Gömlek: Anlatsana.

Nautica Big Easy XXL Jean: Kendini hep, biliyorsunuz, Avrupa'da falan oynadığından, "pantolon" giymek için fazla iyiymiş gibi görürdü.

XXXXXXXXL Mavi Çizgili Gömlek: (Oberto aksanıyla) Pantolonlarrrrrrr!!!

Nautica Big Easy XXL Jean: Üzgünüm, pantolonlar, eğer sünnetli olup olmadığınız belli olacak kadar dar kesimli değilse giymek için fazla iyi olduğum PANTOLONLARRR!!!

XXXXXXXXL Mavi Çizgili Gömlek: Avrupa'da gerçekten de öyle giyiniyorlar, esasen.

Nautica Big Easy XXL Jean: Evet, bu konuda bir pislik olman gerekmiyor.
"Tiiiiim, tişörtün içinde boğulmamaya dikkat et, bu akşam maç var! Tiiiim, pannttollonlarrın garajımdan daha büyük. Tiiiim, panntolonnnlarrın diğer ucuz tişörtlerin yapıldığı dükkanlara benziyor. Tiiiim, eroin kaçakçısı balosundan geliyormuş gibi görünüyorsun. O tişört, Atlantic City sınırını aşmış bir orta yaş krizi gibi görünüyor."