Nerden Nereye 227




Hatta:




Gün


İbrahimoviç'in otobiyografisini okurken (ki tavsiye ediyorum), ister istemez Maxwell'in adının geçtiği bölümlere ayrı bir dikkat kesildim. Nedeni ise, eğer sizin de dikkatinizi şimdiye kadar çekmediyse, şu. Kitabı okuyunca anladım ki, gerçekten ikisinin arası çok iyi, sadece aynı takımlarda denk gelme gibi bir durumları yok.

Sayfa 119:
(...) Ajax ve Amsterdam tamamıyla yeni bir şeydi. Şehri bilmiyordum, uçak yolculuğunu, yere inişimizi ve kulüpten beni karşılamaya gelen kadını hatırlıyorum.
İsmi Priscilla Jansen'di. Ajax'da ayak işlerine bakan birisiydi. Nazik olmak için ciddi çaba harcadım ve yanındaki adamı selamladım. Adam benim yaşlarımdaydı ve çekingen görünüyordu ama gerçekten iyi İngilizce konuşuyordu. Brezilya'dan olduğunu söyledi. Meşhur bir takım olan Cruzeiro'da oynamıştı. Bunu biliyordum, çünkü Ronaldo da orada oynamıştı. Tıpkı benim gibi, Ajax'ta yeniydi ve tam anlayamadığım uzun bir ismi vardı. Anlaşılan ona Maxwell diyebilirdim ve telefon numaralarımızı değiş-tokuş ettik; sonra Priscilla beni üstü açık arabasıyla kulübün benim için şehirden uzak, küçük bir kasaba olan Diemen'da ayarladığı ufak teraslı eve götürdü. Orada lüks markalı bir yatak ve 60 ekranlık bir televizyonla oturdum. Başka hiçbir şey yoktu. Ne olacağını merak ederek Play Station'ımda oyun oynadım.

Sayfa 121-122-123:
Hâlâ evde hiç mısır gevreği yoktu ve hâlâ boş buzdolaplarından nefret ediyordum. Havaalanındaki Brezilyalı çocuk o zaman aklıma geldi. O sezon bizim gibi yeni oyuncular azdı. Ben vardım, Mido vardı ve bir de o, Maxwell vardı. Her ikisiyle de biraz takılmıştım, sadece hepimiz yeni olduğumuz için değil. En çok siyah adamlar ve Güney Amerikalılar arasında kendimi rahat hissediyordum. Bu daha eğlenceli, diye düşünüyordum; daha rahattı ve o kadar fazla kıskançlık yoktu. (...)
Maxwell kesinlikle daha sonra karşılaşacağım diğer Brezilyalılar gibi değildi. Partilere gitmekten hoşlanan, düzenli biçimde sapıtmaya ihtiyacı olan bir tip değildi, hem de hiç. Gerçekten hassas birisiydi, ailesine yakındı ve sürekli olarak evine telefon ediyordu. Tepeden tırnağa nazik bir insandı ve onun hakkında söyleyecek kötü bir şeyim varsa, bu onun çok nazik olduğunu söylemek olur.

"Maxwell, burada bir kriz yaşıyorum," dedim telefonda."Evde mısır gevreği bile yok. Gelip senin yerinde kalabilir miyim?"
"Tabii" dedi. "Hemen çık gel."

Maxwell, yedi veya sekiz bin nüfuslu Ouderkerk diye ufak bir kasabada yaşıyordu ve ben onun evine geçip ilk ödeme paketim gelinceye kadar, üç hafta yerdeki bir şiltenin üzerinde uyudum ve bu kötü bir dönem değildi. Birlikte yemek pişirdik ve antrenmanlarımız, diğer oyuncular ve Brezilya ile İsveç'teki eski hayatlarımız hakkında çene çaldık. Bana kndi ailesini ve çok yakın olduğu iki erkek kardeşini anlatırdı. Bunu özellikle hatırlıyorum, çünkü kardeşlerinden biri, çok geçmeden bir araba kazasında hayatını kaybetti.
Bu, korkunç üzücü bir olaydı. Maxwell'i gerçekten seviyordum. Onun yerindeyken kendimi biraz toparladım ve işler biraz gevşemeye başladı. Bunun gerçekten harika bir şey olduğu hissini yeniden kazandım ve sezon öncesinde iyi bir başlangıç yaptım.

Sayfa 279:
Onu antrenman sahasında gördüğümü hatırlıyorum. Bunun oldukça güzel olduğunu söylemem gerek. Bir kulüpten diğerine transfer olurken meydana gelen onca değişilikten sonra bile bir şeylerin aynı olduğunu hissettiriyordu. Yine de elimden "Hey, beni mi izliyorsun?" demekten başka bir şey gelmedi.

"Tabii. Birisinin dolapta mısır gevreği olduğundan emin olması gerek."
"Bu sefer, yere serdiğin bir şiltede uyumak istemiyorum."
"İyi bir çocuk olursan buna gerek kalmaz."

Maxwell'in Inter'de olması güzeldi. Benden birkaç ay önce transfer olmuştu ama hemen ardından dizini incitmişti ve fizyoterapiye başlamak zorunda kalmıştı. O yüzden onunla karşılaşmam biraz vakit aldı. Hayatımda daha zarif bir oyuncu tanıdığımı sanmıyorum. Defansta inanılmaz güzellikte ve derinlikte oynayan saldırgan Brezilyalı defans oyuncusuydu. Sık sık onu sadece oynarken izlemek hoşuma gider. Ama bazen ne kadar iyi olduğuna da şaşırıyorum.

Sayfa 330-331:
Son haftalarda, işler inişli-çıkışlı geçmişti. Çaresizliğe kapıldım. Umutlanmıştım ama artı işler yine tepetaklak olmuş gibiydi ve kahrolası Maxwell de durumu daha iyiye götürmüyordu.
Dediğim gibi, Maxwell dünyanın en iyi adamıydı. Ama o sırada beni çıldırtıyordu. Amsterdam'daki ilk günlerimizden beri birbirimizin ayak izinden gitmiştik ve kendimizi yine aynı durumda bulmuştuk. İkimiz de Barcelona'ya doğru gidiyorduk. Ama Maxwell bir adım öndeydi. Daha da kötüsü, kapı benim için kapanıyor olabilirdi ama o ilerliyordu. Ayrıca, uyuyamıyordu. Sürekli telefondaydı: "Halloldu mu?" "Ne oldu?" Sinirim bozulmaya başlamıştı. Mütemadiyen "Barça şöyle, "Barça böyle" laflarını duyuyordum. Maxwell gece-gündüz bu vaziyetteydi ya da artık bana öyle gelmeye başlamıştı. Bu konuşmalar arasında, kendi sözleşmemle ilgili hiçbir şey yoktu ortada. Daha doğrusu, pek bir şey yoktu. Deli oluyordum. Mino'ya patladım. Kahrolası Mino, bu işi benim için değil, Maxwell için çözdü, diye düşünüp onu aradım.

"Onun için çalışıyorsun ama benim için çalışmıyorsun, öyle mi?"
"Siktir git," dedi. Çok geçmeden Maxwell gerçekten de Barça'ya transfer oldu.

Benim aksime, bu süreçteki her adım medya tarafından izlendiği halde, pazarlıkları gizlemeyi başarmıştı. Kimse Barcelona'ya gideceğine inanmıyordu. Soyunma odasında olduğumuz, herkesin daire biçiminde oturmuş bizi beklediği o gün, Maxwell neler olup bittiğini anlattı.

"Barcelona'yla anlaşma yaptım!"

İnsanlar ayağa fırladılar. "Gidiyor musun?" Doğru mu?" Konuşmalar başladı. Bu tür haberler insanı gaza getirir. Inter, Ajax değildi. Takımdakiler daha rahattı ama yine de Barça, Şampiyonlar Ligi'ni kazanan takımdı. Barça dünyanın en iyi takımıydı. Tabii, bazıları kıskançlığa kapıldılar. Maxwell eşyalarını ve kramponlarını toplarken neredeyse utanmış gibiydi.

"Benim ayakkabılarımı da al" dedim yüksek sesle. "Ben de seninle geliyorum." Herkes gülmeye başladı. "İyi espriydi" gibi şeyler söylediler. Satılamayacak kadar pahalı olduğumu düşünüyorlardı. Ya da Inter'de mutlu olduğumu sanıyorlardı. Hayır, Ibra kalıyor. Kimsenin onu satın alacak gücü yok. Böyle düşünüyorlardı.

Sikke


Avrupa basketbolunda üçüncü formayı bazen görüyoruz, ama dördüncü forma giyene sanırım hiç rastlamadım. Hani rengi de güzel. Ama yeşil, siyah ve beyazın (böyle bir sıraya göre giymiyorlar tabii de, ben kulüp renklerine göre dizdim gene) ardından yapınca, o güzelliğin de ehemmiyeti kalmıyor pek.

Nerden Nereye 226



Âlem


"Erkeksi futbol dünyasını, bütün toplumsal yankıları ve efsaneleriyle oyunlaştırdığımız "bilya maçı"na çok yıllar verdik. Tavla pullarıyla da oynadığımız bu oyun, futbolun kurallarını, oyuncuların sahaya yayılışını, hücum ve savunma taktiklerini iyi taklit ettiği ve zamanla gelişen bir parmak hünerine ve biraz da zeka ve "taktiğe" dayandığı için zevkliydi. On birerlik tavla (ya da bilya) takımlarıyla halı sahaya yerleşen iki takım, marangoza kestirip yaptırdığımız ağlı kalelere, yüzlerce kavga sonunda bir düzen ihtiyacıyla incelikle geliştirdiğimiz çeşitli kurallar içerisinde gol atmaya çalışırdı. Bilyaların zamanın futbolcularından alınmış adları vardı, onları tekir kedileri sevgiyle birbirinden ayıranlar gibi bir bakışta tanırdık. Ağabeyim, tıpkı İstanbul radyosunda o zamanlar "naklen futbol maçı anlatan" Halit Kıvanç gibi, oynadığımız oyunu hayali bir seyirci kitlesine anlatır, gol olunca da, atan taraf tribünlerdeki seyirci gibi "gool" diye bağırır, arkasından bir de uğultu çıkarırdı. Hem futbol federasyonu, hem oyuncu, hem basın, hem de taraftar rolünü başarıyla, hakem rolünü başarısızlıkla canlandırdığımız bu bilya maçlarının sonunda, tıpkı futbolun bir oyun olduğunu unutarak birbirlerini bıçaklayan ateşli taraftarların yaptığı gibi biz de oyunun oyununu oynadığımızı unutur ve içtenlikle kavgaya tutuşur, birbirimizi yaralayıp, canını yakana kadar dövüşürdük. Çoğu zaman ben dayakla sinerdim. "

İstanbul, Orhan Pamuk, sf. 276-277

Çok sinirliyim bak hakemi de seni de şimdi...


Hızlı ve açık bir giriş yapacağım; NBA’e olan ilgimin düşmesinin iki nedeni var. Birincisi ‘small ball’ın koçlar tarafından giderek fazla kullanılması ve bunla birlikte tetiklenen NBA’de ki fiziksel çarpışmanın giderek azalıyor olması. İkicisi ise, Bu fiziksel çarpışmanın azalmasıyla doğru orantılı olarak ufak temasla hakemler tarafından faul çalınması ve bununla bağlantılı bir şekilde NBA’in giderek narinleşmesi. Artık oyuncular teması rakiplerini geri püskürtmek için değil, faul çizgisine gidip kolay basket bulmak için kullanır oldu. Bana katılır mısınız bilmem ama bu durum oldukça sinir bozucu. Aynı nedenlerden dolayı siniri bozulan başka birsi varsa o da Demarcus Cousins.

Öncelikle şunu belirtmem gerek ki Boogie süt dökmüş kedi falan değil. Uzaktan yakından alakası yok… Kendisi bu sezonun en çok teknik faul çalınan oyuncusu (9 kez) Bununla beraber sadece 7 yıldır bu ligde olmasına rağmen aktif oyuncular arasında en çok teknik faul çalınan kişi. Bu teknik faullerin kaçı doğru kaçı yanlış olarak çalındı pek bilmem ama gecen günkü Portland Trail Blazers-Sacramento Kings maçında hakemlerin kararları tamamen ‘gülünç’lü (ridiculous). 

Adın çıkmış dokuza inmez sekize… Cousins tek başına takımını Blazers karşısında geriden getirip öne geçiriyor ve Portland potasına saldırmaya devam ediyordu. 4. çeyreğin son dakikalarında maç kafa kafaya giderken (Oyunun başından beri kendisini durduramayan Mason Plumlee aralarında devamlı bir gerginlik yaşanmıştı) Plumlee’yi karşısına alıp spin hareketiyle geçip pozisyonu basket faul ile bitirdi. Daha sonra da İçindeki adrenalin patlamasıyla bağırıp havayı yumrukladı ve Blazers bench’inin yanından geçtiği anda konuşurken ağzından ağız korumalığı çıkıp koltuklarında oturan Portland oyuncularının önüne düştü. Tabii hakemler hemen teknik faulü bastı Boogie’ye. İşler bu noktadan sonra çığırından tamamen çıktı… Boogie oyundan atıldığını anlayınca etrafa daha fazla zarar vermemek için koşarak soyunma odasına doğru gitti. Fakat nedense hakemler toplanıp pozisyonu bir daha değerlendirmeye karar verdi. Hakemlerden biri, Demarcus’un ağız korumalığının istem dışı bir şekilde ağzından çıktığını ve rakip takım oyuncuları aşağılamaya yönelik bir hareket olmadığını açıkladı. Diğer hakemler de bu ikna olunca. Boogie koşarak gittiği soyunma odasından sinirden kıpkırmızı olmuş bir şekilde yavaş adımlarla döndü. Faul çizgisine gitti ve 55’inci sayısını bıraktı rakip potaya. uzun yıllardır NBA’i takip ederim fakat hiçbir oyuncunun oyundan atıldıktan sonra bu kararın değişip geri çağırıldığını görmemiştim. Eminim babalarımız amcalarımız dedelerimiz de görmemiştir… 

Kings maçı geriden gelerek kazandı… Maç sonu Kings’in spikeri Boogie’i ile bir kısa bir röportaj yaptı. Ama ne röportaj… Boogie oyundan atılmasını ve geri çağrılmasını değerlendirirken, “Durum giderek gülünç bir hal almaya başladı. Gülünç! Bu gece burada yaşananlar gerçekten gülünç! Umuyorum ki dünya bu görmüştür çünkü durum cidden gülünç olmaya başladı!” dedi. Ve röportajın en sevdiğim kısmı geliyor…. Spiker Boogie’ye ’Maç boyu fiziksel bir mücadele içerisindeydin ve performansını hep üst seviyede tuttun. Rakibinizi yenmenizde bu faktör ne kadar etkili oldu?’ diye sordu. Boogie’in yanıtı ise, ‘Onların planlarını biliyorum uzunlarını gaza getiriyorlar (Mason Plumlee’den bahsediyor) o da kendisini iyi bir savunmacı sanıyor… Ama bu işer böyle olmuyor. Onu gerçek hayata geri döndürdüm…” diyor. (İşte eski 'zamanlar'a ait 'trash talk' soslu harika bir demeç) Ve tam bu noktada yayıncı kuruluş Boogie’nin konuşmasını sansürlüyor. (Biraz NBA izleyip meselelerden uzaklaşırken kendimi Türkiye’de hissettim) Bir oyuncunun söylediklerinin sansürlenmesi ciddi mesele. Boogie hakemler tarafından saygı görmediğini ve sevilmediğini çoğu kez görmüştüm ama yayıncı kuruluşlarının da kendisini sevmediğini bilmiyordum. (Üstelik yerel Sacramento’nun rejisi üzerinden yayın yapan CSN televizyonu) 'Zamanında' Shaq canlı yanlı yayında "Fuck" derken sansürlendiğini de hatırlamıyorum… (Shaq'a salladığımı düşünmeyin... Shaq'ı sevmeyenin üstüne Boogie düşsün... "Shaq'a rağmen Shaq'lı kadrosuyla...")



Şunu da şuraya ekleyelim… Aman Teknik Faul çalmayın…



Kelli


Bursa'nın arak tasarımları hakkında üçüncü post olacak, seriye bağladık. Sonunda Puma'dan falan açıklama gelip bitirsek ne geyik olur.

Başka bir şey için bakarken fark ettim ki, geçen sezonun Newcastle United iç saha formasında da, Bursa'nın çubuklusu gibi, Arjantin'in 2014 Dünya Kupası iç saha formasındaki desen var. Az farkla tabii, işin içine üçüncü bir renk giriyor.

Ya hadi burası Türkiye, gözden daha uzak belki, sıkıntı çıkmaz; internet çağında olsak da. E orası koskoca Premier Lig. Arada da bir sene var sadece Arjantin formasıyla. Sonuçta oralarda da böyle şeylere kafa yoran, gözü takılan insanlar da var, hem de gırla. İngiltere nihayetinde. Çok tuhaf.

Nerden Nereye 225







Çay


Türk spor tarihinin en büyük ve sistematik araklamasıyla karşı karşıyayız. Bir süre önce şu postu atmıştım, ama yeteri kadar dikkat etmemişim ki, olayın boyutlarının tam olarak farkına varamamışım.

Puma yerine başka, daha ufak profilli bir marka giyiyor olsalar gene tamam; ama Puma giyiyorsun, ve bu adamlar neredeyse Adidas ve Nike'ın hemen altında konumlanmış durumda.

Bu sezonki 4 formalarından ikisi, yani mavi-lacivert ve çubuklu, tasarım olarak doğrudan, Arjantin Milli Takımı'nın 2014 Dünya Kupası'nda giydiği formalardan alınma. Biri tamamen, renkleriyle birlikte, diğeri sadece tasarım olarak (detaya girersek, çubukluda koyu renk, farklı yönden azalarak iniyor).


Şimdi Puma, kendisi böyle bir halt yemez. Mümkünü yok. Kalıyor, Bursa'da başkanın yahut forma işlerinden sorumlu kişi kimse, onun sırtına. Bu kadar aleni bir şekilde, nasıl cüret ediyorlar, cidden inanılmaz.

Nerden Nereye 224