Kutay Ersöz


Bilen bilir; vaktiyle Aceto bloga ara verdiği zamanlar, bi' tane kilit fotoğrafı yer alan post yayımlardı. Biz de kendisine hayranlık dönemlerimiz geçtiğinde artık dalga geçmeye başlamıştık bu 'uygulama'yla.

10 yılı geçti, yeter işte. Diğer iki mekan kör-topal devam ediyor, merak eden varsa. Hadi eyvallah.

Sözlü Tarih: Kobe Bryant'ın 81 Sayılık Maçı


10 yıl önce, vasat durumdaki bir Los Angeles Lakers kadrosu, ligin son sırasındaki Toronto Raptors'ı ağırlıyordu. Tribünlerde 18.997 kişi vardı. O gece sporseverler televizyon başına kurulmuştu -- ama Lakers için değil, NFL konferans finalleri için.

Ama maçtaki basketbolseverler --ve Seattle Seahawks'ın Carolina Panthers'ı yenmesinin ardından bu maça zıplayanlar-- öyle olağanüstü bir gösteriye şahitlik ettiler ki, üzerinden o kadar zaman geçmesine rağmen, hâlâ insanın orada ne olup bittiğini aklı almıyor. O gün, 22 Ocak 2006'da, Lakers oyuncusu Kobe Bryant, bir maçta 81 sayı atarak, Wilt Chamberlain'ın kırılması çok zor olan 100 sayılık rekorunun ardındaki yerini aldı.

Bu mühim olayın 10. yıldönümünde Black Mamba'nın alev aldığı gecenin hatıralarını bir araya getirdik. Burada bir Raptors oyuncusu, bir yayıncı, bir antrenör, bir podcastçi ve bir taraftarın ağzından o maçı anlatacağız.


Kobe Çabalıyor

Bryant'ın kararlı oyunu, onu Bill Brasky-vari mitolojik bir seviyeye çıkarmıştı -- ama bu lafta gerçeklik payı vardı. 81 efsanesi, maçtan çok önce başlamıştı.

Melvin Hunt (dönemin Dallas Mavericks asistan koçu; 2004-05 Lakers asistan koçu): Kobe'nin daha iyi olmak için uğraşmasına şahit olmak özel bir durum. Lakers'taki ilk ayımda beni sürekli şaşırtan bir şeydi. Yeni bir hücum sistemi oturtuyorduk...

İşe koyulduğumuz ilk gün, abartmıyorum, sırf şutlarından birisine, idmandan sonra 25 dakika ayırdı. Kaliteli bi repertuarı olmasını istiyordu ve eğer top çemberden yanlış şekilde geçerse hayal kırıklığına uğruyordu. Bazı büyük oyuncuları görmüşlüğüm var, ama böylesine şahit olmadım.

Darrick Martin (2005-08 arası Raptors guardı): Lakers'ın 2001 şampiyonluğundan iki hafta sonraydı, Arn Tellem'ın oyuncularından bazılarıyla antrenmandaydım. Kobe geldi. Antrenmanı yöneten kişi, bana Kobe'nin orada ne aradığını sordu. "Bilmiyorum, biraz şut atmaya gelmiştir" dedim. Biz farklı farklı şeyler çalışıyorduk, sonra Kobe bize katıldı.

Bir oyunda topu aldı, pick-and-roll'u yardı ve smaca kalktı. Sanırım onu durdurmak için harekete geçen ve yere yapıştıran, Marcus Haislip'ti. Az önceki adam bana "Eğer Kobe sakatlanırsa beni öldürürler" dedi. "Merak etme, bak şimdi" diye cevapladım.

Sonraki pozisyonda da Kobe aynı şeyi yaptı, ama bu kez Haislip'in üstünden sertçe smacı vurdu. Marcus arkadaki duvara savruldu. O adama dönüp "Sana söylemiştim" dedim. 

Hunt: Kobe'nin beklentileri, etrafındaki herkesten çok daha fazladır. Niye herkes sabah 6'da veya gece 11'de antrenmanda değil?

Her şey Kobe için bir rekabet sebebidir: Her egzersiz, her şut antrenmanı; idmanda savunma görevindeki oyuncuların bile kafasını bozar, çünkü her zaman onları alt etmenin yolunu bulur.

İdman sırasında belli şeyleri öğretmek amacıyla, keyfî isabetli şutlar atardık, ama o bunları maçtaymış gibi ciddiye alırdı. Onunla bi hafta geçirin, bir kere bile gülümsediğini göremezsiniz. Zamanla Kobe daha dengeli birisi oldu, takım arkadaşlarını kucakladı, etrafındakileri benimsedi ve kendi içinde huzuru buldu. Hep böyle değildi, zamanla bu duruma ulaştı. 



Kobe İşe Gidiyor

Hava atışı 18.30'da yapılacak olan Pazar günkü Raptors-Lakers maçının esasen hiçbir anlamı yoktu, sezon içindeki sıkıcı maçlardan biriydi, kış günü League-Pass'i açıp zaman geçmesini sağlayacak bir meşgale. 

Cathy Johnson (Lakers taraftarı, girişimci ve aile içi şiddete karşı çalışan bir vakfın kurucusu): 1981'de Los Angeles'a taşındım ve o zamandan beri Lakers maçlarına giderim. Bir ara kombinem vardı, şimdi de senede 25 maça falan giderim. Onları çok seviyorum. Ölümüne Lakerslıyım. Evimde mor ve sarıya boyalı, duvarında Kobe posteri olan bir odam var.

Sporu ve rekabeti seviyorum, ailemde de sporcular var. Yeğenim Eileen, El Camino kolejinde çok iyi bir softball oyuncusuydu, bir ara UCLA'ya geçme ihtimali vardı. Hayalini gerçekleştiremedi. 2011 yılında kocası tarafından vahşice öldürüldü, ki çocuğu henüz beş haftalıktı. 

Aile içi şiddet emarelerine şahit olmamıştık, eğer görseydik belki olanları önleyebilirdik. Bu vakfı, genç insanları bilinçlendirmek ve burs vermek için kurdum. En büyük kaynağımız, yazın düzenlenen bir softball turnuvası; yani spor, hayatımızın merkezinde. Ve buna Lakers da dahil. Eileen ve ben, birlikte birçok maç izlemiştik. Kobe onun favori oyuncusu değildi, Jordan Farmar'ı çok severdi. Onu yakışıklı bulurdu. 

Paul Jones (Toronto Raptors radyo sunucusu): Popüler kültürle aram o kadar iyi değildir, ama partneri Eric Smith'inse tam tersi --  düşünün ki The Wire'ın henüz 3. sezonundayım, arkadaşlarım sürekli bunun hakkında konuştuğu için oturup bitireceğim. Lakers Halkla İlişkiler sorumlusu John Black'e o gün kimlerin salonda olacağını sormuştum. "Kimse" dedi. Jack yok, Leo yok... Sadece Dyan Cannon vardı. Tam olarak ne cümleleri çıkaramam, ama şuna benzer bir şey söylemişti: "Rakip Toronto. Aylardan Ocak. Adamların hepsi şimdi Vail'de kayak yapıyor." 

Johnson: Kulüp, maçlardan önce, oyuncuların kullanmadığı aile ve arkadaş biletlerini normal fiyattan ucuza elden çıkarır. 2. sıra biletlerinden iki tane alabildim, ki aslında bençin 4 sıra arkası oluyor; 3-4 metre falan uzakta. Hiç o kadar yakına oturmamıştım. Biletler 150 dolar civarıydı. Alacak kimseyi bulamadım, herkes "Rakip Toronto. O maça gitmem" diyordu.

O zaman sekiz yaşında olan kızımı alıp maça gittim. Yerimize oturduk, o anda Kobe'nin ailesi içeri girdi. Eşi Vanessa'yı tanırdım, o dönemde ikinci kızlarına hamileydi. Sonra kızım, Kobe'nin kızı Natalia ve yanındaki yaşlı kadın ile oynamaya başladı. Konuşmaya başladık. Meğer kendisi, Kobe'nin büyükannesiymiş ve Natalia'nın doğum günü için Philadelphia'dan gelmiş. Kobe'yi bir profesyonel olarak ilk kez izleyecekti.



Kobe 50 İçin Gaza Basıyor

İlk yarı tamamen Toronto hakimiyetindeydi, devreye 63-49 önde girdiler. Kobe'nin 26 sayısı vardı -- 14'ü ilk çeyrekte, 12'si ikinci çeyrekte. 50'ye ulaşmak için şansı yüksek gibiydi, ki o sezon dört kez bu sınıra gelmişti. 

Jabari Davis (Lakers Nation podcast sunucusu ve yönetici): Kobe ilk çeyrekte, en azından takım arkadaşlarını olaya dahil ettiği görünümü vermişti, ama ikinci çeyrekte bunu daha fazla yapmayacağı ortadaydı ve şutları yağdırmaya başladı. 

Martin: Kobe'yi savunmaya çalışmakla ilgili en önemli nokta, onun saldırmaya devam edeceğini ve baştan sona agresif olacağını bilmek. O sezon başlarında bazı maçlarda zorlansa da Kobe'yle ilgili kesin olan şey buydu. 

Hunt: Cleveland'da asistan olarak çalışıyordum; bir gözlemci raporu çıkartmak zorundaydım, çünkü o maçı özellikle izlemiştim. İlk çeyreğin sonu itibariyle, neyin geldiğini görebilirdiniz.

Kobe o katil moduna geçtiğinde, o bölgeye girdiğinde, kendi başına oynuyor. İkili sıkıştırma etki etmiyor. Hakemler veya kendi takım arkadaşlarının bile önemi olmuyor.

Johnson: Kobe'nin büyükannesinin onu oynarken hiç görmemiş olması bana biraz tuhaf gelmişti. En azından bir Sixers maçında izleyebilirdi, ama bir sebep göstermedi. Komik olan, Kobe'nin yavaş bir başlangıç yapmasının ardından, "Gelmemeliydim, ona uğursuzluk getirdim" diyip durmasıydı.

Ona rahatlamasını, Kobe'nin iyi olacağını söyledim. 



Kobe, Amiral'i Zorluyor

Kobe üçüncü çeyrekte 27 sayı daha bulup 53'e ulaştı ve David Robinson'ın 71 sayılık maçına yaklaştı. 'Amiral' 70 sayı ve üzerine çıkan --ki totalde 4 oyuncu bunu başarmıştı-- son oyuncuydu. Bu skoru 1993-94 sezonunun son maçında kaydedip, sayı kralı olmuştu.  

Jones: İkinci yarının başı itibariyle Kobe'nin 50, belki 60 sayıya ulaşacağını düşünürdünüz; ama aynı zamanda onun soğuyacağını, ya da maçın yavaşlayacağını, Raptors'ın oyundan kopacağını ve Kobe'nin kenara geleceğini veya Lakers'ın onu daha az kullanacağını da düşünebilirdiniz...

Aslında tüm ihtimalleri aklımdan geçirdim, gerçekleşmiş olan hariç.

Martin: Ligdeki herkes, NBA'deki imajı yüzünden Lakers'ı yenmek ister. Benim için bu daha çok geçerli, çünkü ben Los Angeleslıyım ve bir Lakers taraftarı olarak büyüdüm. Üçüncü çeyrekte 18 sayı öndeydik, maç elimizdeydi ve Staples Center'dan galibiyetle ayrılacağımızı hissediyorduk. 

Saldırı başlamadan önce durum bu şekildeydi.

Davis: O anda nerede olduğumu tam olarak hatırlıyorum. Las Vegas'ta spor üstüne bahis oynanan bir yerdeydim. MGM olduğuna eminim, bu kısımlar biraz bulanık, Vegas'ı bilirsiniz. O gün NFL şampiyonluk maçı olduğundan içerisi tıka basa doluydu ve arkadaşlarım da bahis yapacaktı.

Jones: Staples Center, anlatıcıların saha kenarında olabildiği az sayıda salondan biriydi. Biz Lakers bençinin çaprazındaki köşedeydik. Bir ara dört oyuncu da dibimizde, bir çizginin üstünde sıralı duruyorlardı, sanki okula giden çocuklar gibi.

Kobe bana uzak olan köşede topu aldı. "Bende." İçeri girdi ve basket faul. Kaçıramazdı.

Davis: Başlangıçta, kumarhanedeki kimse maça bakmıyordu. Sonra devreyi 26 sayıyla bitirince, bazıları merak edip "Ooo, sanırım Kobe o günlerden birinde" diyerek bir göz atmaya geldi.

Üçüncü çeyreğin ortasına doğru, kalabalık, bir tenis maçındaymışız gibi bir oraya bir diğer tarafa hareketlenmeye başladı. Futbol maçına bakıyorlar, Kobe'ye bakıyorlar; futbol maçına, Kobe'ye. 70'i bulduğunda, bahisçilerin yarısından fazlası basketbol maçına kaymıştı. Herkes "Ne zaman duracak bu herif?" diyordu.

Hunt: İnanılmazdı, nadir görülecek bir şeydi: Kobe onlarca şut kullanıyordu. İnsanlar Sam Mitchell'ı Kobe'yi savunma yöntemi nedeniyle eleştiriyor, fakat bir planı var ve inatla onu kullanıyor şeklinde bir durum söz konusu değildi.

Her şeyi denediler: Ondan kısa savunmacılar, ondan uzunlar, üçlü sıkıştırma... Gerçek dışıydı.

Martin: "Süperstar atacağını atsın, biz takımın geri kalanını savunalım" demek teoride kulağa hoş gelir, ama siz süperstarı şutları için zorlayamazsanız, bu pek bir işe yaramaz.

Bir noktada Mitchell'a, Kobe'ye ikili sıkıştırma yapmamız gerektiğini söyledim. Yaptık da. Sonra adam gitti 8.5 metreden üçlük soktu. Deliksiz. Koç bana baktı. Ben de omuz silkip "Bilmiyorum, belki bunu görmezden gelebiliriz" dedim.

Jones: Kurulduğu ilk günden bu yana Raptors hakkında yazıyordum ve genç Lew Alcindor'ın tecrübeli Wilt Chamberlain'la kapıştığı devirlerden bu yana basketbol izliyordum. Koltuğumdan kalkmam için, epey sıradışı bir şeye şahit olmam gerek.

O gece Kobe, izlemeye değerdi. Rakiplerini uçuruyor, olmayacak şutlar sokuyor, temas alıp hareketi bitiriyordu... Elimde radyo spikerlerinden birinin Kobe'nin sayılarını anlattığı yerleri içeren bir montaj var. Heyecanım tavan yapmıştı. "72 oldu!" diye bağırıyordum, çünkü orada David Robinson'ı geçtiğini biliyordum. Muhteşemdi.





Kobe 81'i Buluyor

Dördüncü çeyreğin başında Lakers 91-85 öndeydi ve Kobe'yi azıcık da olsa dinlendirmeye yakındı. Fakat o yorgun falan değildi. Maç sonu istatistikleri, muhtemelen şeytanla bir anlaşma yaptığına işaret ediyor: 13'te 7 üçlükle beraber toplamda 28/46 şut isabeti ve faul çizgisinden de 18/20. Nasıl bakacağınız size kalmış, ama bu maç, Kobe'nin 666. normal sezon maçıydı. 

Martin: O gece oynamadım --ki bundan nefret ediyorum, çünkü benden daha rekabetçi kimse yoktur-- ama yine de Kobe'yle şakalaşıyordum. "Oraya gelip seni indireceğim" diyordum. O da gülerek "Gel de dene" diyordu. 

İnanılmaz bir performanstı, ama tribünlere bakınca kardeşimin Kobe için tezahürat yapması beni bitirdi. Onu öldürecek gibi bakıyordum. Beni boşverip Lakers taraftarlarına katıldı ve "Ko-be! Ko-be!" diye bağırmaya başladı. Kobe başka bir gezegenden gelmişti, taraftar da buna kayıtsız kalmıyordu, tamam; ama onun benimle kalması gerek.

Jones: Lakers kazanmıştı, ama kazanmasalar bile skor ikinci plandaydı. Salondaki "Topu Kobe'ye verin, bırakın devam etsin" havasını sezebilirdiniz.

Johnson: Dördüncü çeyrek boyunca herkes ayaktaydı. Bir ara Kobe, büyükannesine el salladı, ben de bana sallamış gibi davrandım. Kadın da güldü. Güzel bir gündü.

Jones: Maçın sonunda Kobe hâlâ dinç görünüyordu. Sanki uzatmaya gidilse, orada da bir 10-20 sayı atacak gibi. Kobe içeri girerken Eric telefonunu çıkardı ve bana sordu: "Bir fotoğraf çekebilir miyim?" 

Yani, biz profesyoneliz, bunu yapamayız, öyle değil mi? "Tabii ki, çek" dedim. Eğer benim telefonum cebimde olsa, ben de yapardım bunu. Eric, Kobe'nin işaret parmağını havaya doğru kaldırdığı o ânı yakalayıp kendisi için kaydetmiş oldu.

Davis: Kobe atmaya devam ederken millet bağırıp çağırıyor, birbirlerini tebrik ediyor, sevinçlerini paylaşıyordu... "Bu ânı sonsuza kadar hatırlayacağız" şeklinde ortak bir atmosfer vardı. 

Kobe 81 sayıyı atıp da kenara alınınca --hiç abartmıyorum-- MGM'deki herkes delirmiş vaziyetteydi. Bir normal sezon maçı olmasına rağmen, şampiyonluk kazanılmış gibiydi. Kimse birbirini tanımıyordu ve bu maça da oynamamışlardı. Tüm mekan çok büyük bir para kazanmış gibi Kobe'yi alkışlıyordu -- ki biz basketbolseverler, cidden kazanmıştık. 

Hunt: O gece Lakers, Kobe'nin tüm sayılarına muhtaçtı. Başka bir oyuncunun maç o durumdayken böyle odaklanabileceğini sanmıyorum... Ama bahsettiğimiz adam Kobe. 

Johnson: Kobe'nin büyükannesi ve ben sarılıyor, atlayıp zıplıyorduk... Onun özel alanına girmedim, imza ya da fotoğraf istemedim. Ama o anları birlikte paylaştık. Kesinlikle heyecan vericiydi. 

Jones: O gece Denver'a uçmuştuk --kullandığımız havaalanının Cheyenne, Wyoming'de olması sebebiyle program biraz sıkışmıştı-- ama otele kadar maçı takip ettik.

Her şey de o anda olmamıştı, yani Doğu'daki insanlar Kobe'nin yaptıklarından uyandıklarında haberdar olacaklardı. Eric, Doğu saatiyle 6.15'te canlı bir röportaj verdi, ki o anda Denver'da saat sabah 4.15'ti. Hiçbir şekilde uyuyamadık. Çılgıncaydı. 

Martin: Açıkçası Kobe o gece birkaç basit şutu kaçırmıştı. Rahatça 90'ı bulabilirdi yani. 



Kobe 'Arrivederci' Diyor

Kobe'nin bu fevkalade performansı, o gün Seahawks ve Steelers, Super Bowl için yerlerini ayırtmasına karşın, Sports Center'ın akşam baskısında bir numaralı gündem maddesiydi. 10 yıl sonra, Kobe'nin son sezonunu idrak ederken, o 81 sayılık şaheserinin etkisi hâlâ sürüyor ve bu büyük kariyeri özetleyen simge oluyordu. Buna şahit olanlar, asla unutamayacaktır -- Kobe'nin kendisi dahil.

Kobe o günden sonra maçı ilk kez 2013 yılında izledi. Mamba stiline uygun olarak, maçı izlerken o âna özel #countonkobe hashtag'iyle tweetler atıyordu, bir taraftan da o günün müteveffa büyükbabasının doğum günü olduğundan bahsediyordu. Kaçırdığı şutlar için "0" yazıp tweetliyor, "Orada iftira gibi pas atmamalıydım" türünden pozisyon yorumları yapıyordu.  

Martin: Zaman geçtikçe --elimde değil ama-- oyunun bir parçası olarak bunu takdir ediyorum. O zaman böyle hissetmiyordum, çünkü maçı kaybetmiştik. Kobe 81 atıp Raptors kazanacak? Harika olurdu, çünkü o zaman hikaye, onun nasıl o kadar sayı atıp da üstüne maçı bizim kazandığımız üstüne olacaktı. Sonraki akşam annemin memleketi olan ve anneannemin yaşadığı Denver'da maçımız vardı. Oraya vardığımızda hâlâ moralim bozuktu.

Maçtan önce anneannem kontrolü ele aldı ve konuşmaya başladı. Büyükanne orada patrondu, tüm soruları sordu. Fazlasıyla destek oldu, ilgili ve sevgi doluydu. Bana, ne olursa olsun odaklanmamı, takıma bunun yalnızca bir mağlubiyet olduğunu ve bunu aşmamız gerektiğini söylememi istedi. Hoşuma gitmişti, çünkü ben tüm akrabalarımın Kobe'yle ilgili sorular soracağını umuyordum.

Davis: İnsanlar bunu itiraf etmek istemeyebilir ama, Lakers taraftarlarının büyük çoğunluğu, Kobe emekliye ayrılınca rahatladı. Sezonun başında çok kötüydü, ama ortada belirli bir son olunca, daha iyi oynamaya başladı.

Lakers muhtemelen önündeki maçların çoğunu kaybedecekti, ama şimdi sezonun bir odağı vardı: Kobe'nin son gösterisi.

Jones: Bizim, lige yeni katılmış Raptors'ın o 72 galibiyet alan Bulls'u yendiğini gördüm; LeBron'un Toronto'ya karşı 56 sayı ile kariyer rekorunu kırışına tanık oldum; Raptors'ın Warriors'a karşı ikinci yarıda 27 sayı farkı kapatmasına şahit oldum, bunların hiçbirini tahmin edemezdiniz...

Kobe'nin 81 attığı geceki performansının kendisine has ve her zaman yaptığı bir şey olduğunu söyleyemem, fakat bu performansın taraftarın ilgisini çekmesi çok sürmeyecekti.

Hunt: "Kobe'nin ne yaptığını gördün mü?" ya da "Kobe'nin şu anda neler yaptığını izliyor musun?" şeklindeki mesajlarla uyanmaya bayılıyordum. Onun neler yapabileceğinin kestirilemezliğini çok özleyeceğiz.

Martin: O kadar zaman geçtiğine inanamıyorum. Hâlâ hafızamda çok taze, hâlâ o maçtan bölümler kafamda canlanabiliyor, Kobe'nin hareketlerini çok net hatırlıyorum. Çok az kişi tarihe tanıklık edebilir. Ben ettim.

Johnson: Lakers maçlarında çok eğlenirdim, o maçlardan harika anılarım var...

Jones: O günden her şeyi sakladım: Skor kağıdı, akreditasyon kartı, maç notları, program... Raptors'ın ilk sezonundan el yazısı notları bodrumda saklıyordum. Eşim de onları atmak istiyordu: "20 yıl geçti, bu ıvır-zıvırla ne yapacağız?" Ama her şeyi atmadan önce, o geceyle ilgili olanları ayırdım. Onları imzalatacağım.

Geçenlerde Kobe ile bu maç hakkında konuştum; Lakers, Toronto'ya geldiğinde. Güldü ve kafasını iki yana salladı.

"Bu gece kimse öyle bir şey yapamaz."



(Orijinali için şuradan. Bir de ek materyal. Bir de önceki 81 sözlü tarih çevirisi.) 

Jenerik 33



Bu da son.

Jenerik 32

Nerden Nereye 267



Bu seriye daha bulaşmayacaktım, ama bu ikilinin düşüşüne kayıtsız kalamadım.

Red Dead Redemption II tarihe geçti mi? (Spoiler'sız)


Bilindiği üzere Red Dead Redempiton, 26 Ekim 2018 tarihinde dünyanın her yerinde satışa sunuldu ve önceden sipariş eden kişiler için indirilebilir hale geldi. Oyunu geçtiğimiz günlerde bitiren biri olarak genel bir inceleme yapmak istedim. Herhangi bir spoiler vermeyeceğim için rahat rahat okuyabilirsiniz.

Red Dead Redemption 2, açık dünya-RPG-aksiyon-macera oyunu. Vahşi batı temasını işleyen oyunun hikayesi 1899'da geçiyor. Red Dead Redepmtion'un 1911'da geçtiğini hatırlarsak, RDR 2, ilk oyundan 12 sene öncesini konu alıyor. Oyundaki ana karakterimiz Arthur Morgan. Akıl hocamız Dutch van der Linde'in önderliğinde içinde bir düzine kanunsuzun bulunduğu bir çetenin üyesiyiz. Bu kısa bilgilerin ardından incelemeye şöyle başlamak istiyorum:

Oynadığım açık dünya oyunları arasında en uzun hikayeye sahip oyunlardan birisi oldu RDR 2. 2010 yılında çıkan RDR'nin baş karakteri John Marston yerine Arthur Morgan ile oynamak ve Arthur'un karakteristik özellikleri oyuncuyu gerçekten içine çekiyor. Arthur, John'a göre daha sert bir adam. Bir bakışıyla bile birçok kişiyi korkutabiliyor. O 'badass' dediğimiz (Türkçe karşılığının bulunmadığı o kelime) tabire tam olarak uyuyor. Ki Western temalı bir oyunda o kirli-sertliği görmek işle daha bir gerçekçilik katıyor (Western dünyasında sert ve tavırlı olma durumu). Fakat tüm bu sertliğine rağmen Arthur gerçekten kötü mü yoksa iyi bir insan mı? Bunu anlamak ve daha doğrusu karar vermek de oyuncuya düşüyor (Bu konuya daha sonra geleceğiz).



Oyunun açık dünyasından bahsetmek gerekirse... Açık dünya gerçekten çok büyük... Ve bu noktada heyecanlandığım için belki en son söylemem gereken şeyi en başta söylemek istiyorum: RDR 1'in haritasının neredeyse 2 katı büyüklüğünde bir haritası var RDR 2'nin. Heyecan verici kısım ise 8 yıl önce çıkmış RDR 1'in haritası da oyuna dahil edilmiş. Yani RDR 1'in haritasının bittiği yerde RDR 2'nin haritası başlıyor. Ve arada herhangi bir yükleme ekranı çıkmıyor. RDR 1'de yer alan mekanlar daha batıda olduğu için oyun karasal bir iklimde geçiyordu. RDR 2'de ise karları, çam ağaçlarını ve büyük ormanları görebiliyoruz. RDR 2 ve RDR 1'in haritası arasındaki o iklim geçişi harika yansıtılmış. Ve tabii ki Rockstar'ın yeni grafik motoru ile RDR 1'in haritası yeniden dizayn edilmiş. Ama yerleşim yerlerindeki evler, hatta evlerin içindeki masaların yerleri bile aynı! (Evet, ilk oyunu o derece hatırlıyorum.) Yani toplamda RDR 1'in haritasının 3 katı büyüklüğünde bir açık dünyadan bahsediyoruz. Rockstar'ı bu yüzden gerçekten tebrik ediyorum, ki Rockstar daha önceki hiçbir oyununda, serinin bir önceki oyunun haritasını, serinin yeni oyununa eklemezdi. Bu açıdan aslında Rockstar için ilklerin oyunu Red Dead Redemption 2. Bu ilklerden yeri geldikçe bahsedeceğiz.



Oyunun dünyasında dediğimiz gibi, Ormanlar, dağlar, bataklıklar, yeşil diyarlar, çöller var. Hatta elektriğin Amerika'da yaygın olarak kullanılması ile geceleri şıkır-şıkır parlayan büyük bir şehir bile var (New Orleans'ı temsilen yapılmış bir şehir) Oyunun hikayesi de tüm bu mekanlara çok iyi yedirilmiş. Şehirlerde olsun kasabalarda olsun. Oyundaki çoğu NPC (Oyuncu olmayan karakterler) birbirinden farklı. Tipleri, hareket edişleri, tepki verme süreleri. Kontrol ettiğimiz karakterimiz Arthur ile tüm NPC'ler ile iletişime geçebiliyoruz. Onlara selam verebiliyor hatta onlara laf atabiliyoruz. Laf attığımız şehir sakinleri bazen bizi şerife ispiyonluyor, bazıları bizden korkup kaçıyor, bazıları da üzerimize yürüyüp sağlam bir yumruk çakıyor.

Karakterimizi atın üzerinde seyahat ediyor. Tıpkı diğer tüm insanlar gibi. Daha önce hiçbir oyunda görmediğim bir 'at sistemi' var. (Evet söyleyince komik geliyor kulağa) Oyunda birçok at türü var ve her birisinin kendine has özellikleri var. Örneğin bir Türkmen atı yırtıcı hayvanlara karşı korkusuzca sizi sırtında taşırken, Tennessey Walker cinsi at sizi sırtınızdan atabiliyor. Fakat bir atın zayıf noktası diğerinin güçlü yanını oluşturuyor. Atlarınız yorulabiliyor. Onlarla ilgilenmelisiniz. Onları sevmelisiniz. Ürktüklerinde sakinleştirmeli, kirlendiklerinde tımarlamalısınız. Ya da yağmurun yağmasını bekleyebilirsiniz. Evet yağmur suyu atınızı az da olsa temizliyor ve atınız bir süre mızmızlanmıyor. Atınız sizle beraber geçirdiği süre boyunca sizi seviyor ve ona iyi davranırsanız kendisini oldukça geliştiriyor. Yani kısaca araba sürmeye benzemiyor ata binmek. Western'in en sevilen ögelerinden atlar RDR 2'de neredeyse en önemli parçanız! Atsız yapmazsınız, ona kendiniz kadar değer vermeniz gerekiyor! Atınız ölürse 5 dakika aradan sonra bir yerden çıkıp gelmiyor. Yenisini satın almak zorundasınız ve eğer atınız ölümcül bir yara alıp yerde acıdan kıvranıyorsa ona son bir iyilik yapıp onu vurmalısınız. Tabii vicdanınız yoksa o halde de bırakıp gidebilrisiniz...



RDR 2'deki en ön plana çıkan ögelerden biri de gerçekçilik. Birçok kişi RDR 2'yi bu kadar gerçekçi olması yüzünden eleştiriyor. 'Sonuçta oyun oynuyoruz ne bu yani' diyenler var. Fakat ben oyunun bu gerçekçiliği bana yansıtmasına hayran kaldım. Eğer oyunu, 'sadece bitireceğim başka bir şeye gerek yok' diye oynarsanız oyunun sonuna ulaşmanız en az 33 saat alıyor. Yan görevleri ve diğer minik yan görevleri yapmadığınızı düşünürsek 33 saat gayet tatmin edici gözüküyor. Ama RDR 2 kesinlikle bu şekilde oynanmamalı. Ben hikaye ilerlemesin diye (Kıyamıyordum bitecek diye) etkileşime geçebileceğim herkesle bir şeyler yapmaya çalıştım. Oyunun, sol alt tarafta bulunan haritasında bazen ufak noktalar beliriyor ve o noktada bir olayın olduğunu haber veriyor oyun bize. Oraya gidip bakmak tamamen size kalmış. Yine bu noktada, "Çok fazla olay oluyor. Oyunun sürekliliği bozuluyor. Bunlarla mı uğraşacağım" şeklinde yorumlar da oldu. Fakat dediğim gibi bu olaylar tamamen opsiyonel. Bir keresinde mesela, yol kenarında bir kadın gördüm. Kadının atı ölmüş ve kadının üstüne düşmüş. Atı kadının üstünden alıp onu kurtarabilirsiniz. Hatta daha sonra onu atınızın arkasına alıp, evine kadar bırakabilirsiniz. Onu soyabilirsiniz. Onu öldürüp de soyabilirsiniz. Hepsi size kalmış. Ya da kadınını görmezden gelip yanından da geçebilirsiniz. Ve bu minik yan görevlerden yüzlerce var...

RDR 2'yi özellikle bu minik görevler konusunda eleştirmem gereken bir nokta bulunuyor. Daha doğrusu bunlara yan görevler diyebiliriz. Çünkü baya uzun görevler aslında bunlar. Fakat bu görevler, oyunun büyük haritasında gösterilmiyor. Ancak onlara yaklaştığınızda görebiliyorsunuz. Haritanın her yerini dolaştığımı düşünsem de mutlaka bir ormanda ya da dağlık arazide kaçırdığım görevler de olmuştur. Fakat Rockstar bu noktada değişik bir yöntem uyguladığını düşünebiliriz. "Eğer farklı şeyler görmek istiyorsan git keşfet" diyor adamlar bize. Ama yine de görevi verecek kişilerin diplerine kadar girmeden de onları daha rahat fark etmenin bir yolu olsa iyi olurdu diye düşünüyorum.



İkinci eleştirim ise şu: Oyunda tutorial dediğimiz, öğretici ufak açıklamalar oldukça fazla olsa da bazı noktalarda yetersiz kalıyor. Mesela çetemizin kasasına para koymak ya da kamp alanındaki ekipmanları geliştirmek için herhangi bir öğretici açıklamanın olmaması biraz eksik kalmış sanırım.
Başka bir eleştiri konusu kaktüsler. Oyunda kaktüsler canınızı acıtmıyor. Yani çöllerin ortasındaki kaktüs yığınlarının üzerine atlasanız bile hiçbir şey olmuyor. Belki bu garipliği ilerideki yamalarla düzeltirler. Ve tabii diğer bir eleştiri de şerifler ve kanun adamları. Örneğin şehirde ya da bir kasabada atınızla gidiyorsunuz ve atınızın eğerlerini çekmenize rağmen önünüze atlayan bir teyzeye vurdunuz. Teyze yere düştü ve kafasını vurdu. Teyze orada ölse de problem ölmese de. Eğer ölürse etrafınızdaki kişiler sizi şerife şikayet etmeye gidiyor ki bu gayet doğal bir şey. Ardından da kanun adamları peşinizi sarıyor. Fakat o teyzeye çarpıp yere düşürseniz de aynı şey oluyor. Sırf bir amcaya çarptığım için 20 tane kanun adamının beni şehirde kovaladığını hatırlıyorum. Bu konuda da bir düzeltme gelmeli ve kanun adamlarının sayısı daha tutarlı olmalı. Yine aynı konu üzerinden bir eleştiri: Eğer etrafınızı kanun adamları sardığı anda eliniz silahınıza gitmediyse teslim olabiliyorsunuz. Fakat çatışırken, çatışmayı bırakıp "Teslim oluyorum vurmayın" diyemiyorsunuz. Eğer böyle bir detay eklenseydi, oyunun gerçekçiliği bir perde daha yükselirdi.

Bu ufak eleştirilerin ardından kaldığımız yerden devam edelim. Oyunda birçok aktivite var. Çetenizdeki arkadaşlarla avlanmaya gidebilirsiniz. Balık tutabilirsiniz. Yine arkadaşlarınızı boş masaya davet edip, 'var mı poker oynayan' diye bağırabilirsiniz. Blackjack, domino, bıçakla oynana beş parmak ruleti gibi mini oyunlar da mevcut -- keşke nal atma da olsaydı. Oyunda at arabalarına dadanıp onları soyabilirsiniz. Ya da gecenin biri bir eve girip hırsızlık yapabilirsiniz. Sinemaya gidebilir ya da tiyatro izleyebilirsiniz. Bir salona girip viskinizi içip az pişmiş bifteğinizi yedikten sonra duvardaki aranıyor posterini koparıp, o aranan kişiyi bulmaya gidebilirsiniz. Avladığınız hayvanların derilerini yüzüp, derilerini satabilir, etlerini pişirip yiyebilirsiniz. Yanlış hatırlamıyorsam oyunda 137 çeşit hayvan türü vardı.



Oyunun hikayesinde, seçimler yapmanız gereken yerler de bulunuyor. Seçimlerinize göre iyi ya da kötü birisi oluyorsunuz ve bu kararlarınız oyunun hikayesinin işleyişini değiştiriyor. Gördüğünüz rüyalar bile değişiyor... Rockstar 'onur sistemi' adını verdiği bu yeni özellikle karakterinize ve oynayış şeklinize yeni bir özgürlük getirmiş. Bunu şöyle örneklendireyim. Ormanda bir çığlık duydum ve sesin geldiği yöne gittim. Avcı amcanın biri, ayağını ayı kapanına sıkıştırmış. Onu önce kapandan kurtardım sonrada bir şişe viski verdim. 3-4 saatlik oyun süresi sonrasında amca ile bir kasabada karşılaştık ve bana, "Silah satıcısından istediğin silahı al. Bugün bendensin" dedi. İyilik et iyilik bul...

Madem anılardan bahsediyorum. Beni çok şaşırtan bir olayı daha paylaşmak istiyorum. Avdan geldiğim bir gün, yakaladığım hayvanlarının derileri satmak için bir kasabaya ulaştım. Kasabanın girişindeki bir amca mandolin çalıyordu. Ama çok güzel çalıyordu.... Ben de heyecanla amcanın yanına koşarak dinleyeyim dedim. Koşarken yanımda otlayan keçiyi huysuzlandırdığımın farkında bile değildim. Bu ufak konseri tam dinlemeye başlamıştım ki keçi koşarak tos vurdu. Darbenin etkisiyle mandolin çalan amcanın üzerine kapaklandım. Tabii mandolin, amca ve ben başka yerlere dağıldık. Hemen olay yerinden uzaklaşırken, amcanın yanındaki dayılar bana laf attı ve üzerime yürüdü. Sağdan soldan tekme ve yumruklar yemeye başladım. Daha sonra tüm etrafta kim varsa üzerime gelmeye başladı... Linç edilmemek için silahımı çıkarıp havaya birkaç el ateş etmek istedim. Fakat silahımı çektiğim gibi karışımda kim varsa aynı anda ellerini bellerine götürdü ve üzerime kurşun yağdırdı. Olay yerinden kendimi zor kurtarmıştım. Açıkça söylemem gerekirse daha önce hiçbir oyunda böyle bir şey yaşamadım. İşte bu noktada RDR 2 benim için ilah haline gelmişti.

Yaşananları şuradan izleyebilirsiniz: LİNK 



Oyunu baştan aşağıya isterseniz FPS yani birinci kişi gözünden isterseniz Third Person, yani 3. kişi gözü ile oynayabilirsiniz. Oyunda 50 adet silah var. Bu silahlara eklemeler yapıp daha güçlü hale getirebiliyorsunuz. Tüm silahların hasar güçleri, tutuş ve hedef alma biçimleri birbirinden farklı. Ayrıca ok fırlatıp yakın mesafeden bıçak da sallayabiliyorsunuz. Yine oyun hakkındaki saçma bulduğum eleştirilerden biriyle karşılaştım bu noktada. 'Silah çeşitliliği az. Tüm silahlar çok yavaş' Böyle olması gerekmiyor mu zaten?! 1899'da kovboyun biri AK-47'ile dolaşamaz ki! Çünkü otomatik ve yarı otomatik silahlar daha piyasaya sürülmemiş! Evet otomatik silahlar var ama devasa büyüklükte! At arabalarının kasalarına yüklenen 50-60 kilo ağırlığındaki metal yığınlarından bahsediyorum... Aynı anda yanınızda 3 silah bulunduruyorsunuz. Diğerlerini atın üzerine yüklüyorsunuz. İstediğinizde atınızın üzerinden alıp diğer silahları da kullanabilirsiniz. Silahlarınıza da bakım yapmalısınız. Yoksa daha yavaş çalışıyorlar. Silahlarınızı temizleyerek en iyi kondisyona getirebilirsiniz.

Yaklaşık 150 saat bir oyun deneyiminin ardından herhangi bir FPS problemi yaşamadım (PS4 kullanıyorum, PS4-PRO değil) Sadece bir sinematik sahnede ufak bir 'kasış' yaşandı ama bunun da oyun içi bir hata olduğunu düşünüyorum. Senaryoda ya da açık dünyada herhangi bir bug ile karşılaşmadım. Tabii YouTube'da RDR 2 bug videoları da mevcut. Fakat böyle bug'ların oluşması için bilinçli şekilde uğraşmanız gerekiyor.



Oyunda ışık ve atmosfer harika! Bazı gecelerde sisin de çökmesiyle inanılmaz bir görsel şölen başlıyor. Güneş ışıklarını geliş açıları ve aydınlığın hissedilişi gerçekten seyredilesi manzaralar sunuyor. Bazen gölgeler ile ilgili ufak problemler oluyor. Mesela minik objelerin üzerine düşen gölgelerde ufak titremeler oluşabiliyor. Bunların dışında oyun hatası yani bug diyebileceğim bir şey ile karşılaşmadım.

Sona gelirken... Oyunun şarkılarına değinmeden geçemeyeceğim. Soundtrack'lerde  D’Angelo, Willie Nelson gibi isimler yer alıyor. Oyunun şarkılarında hep o alışkın olduğumuz western havası veriliyor. Rockstar henüz resmi soundtrack'lerini açıklamasa da, oyunda 100'ün üzerine şarkının olduğu söylentiler arasında. Bölüm aralarına yerleştirilmiş ve bir anda çalmaya başlayan şarkılar sizi adeta alıp götürüyor. Hele western atmosferini ve şarkılarını seviyorsanız epey etkileneceğiniz müzikal anlar sizi bekliyor. Ve Rockstar adına bir ilk daha. Hikayenin ilerleyen bölümlerinde, İlk Red Dead Redemption'un sountrack'lerinin mix'lenmiş versiyonları ile karşılaşıyoruz. Rockstar, daha önce, serilerinin eski oyunlarındaki soundtarck'leri mix'leyerek kullandığı olmamıştı



İncelememizi bitirirken başta söylemem gereken şeyi bu sefer sonda söylüyorum. Evet, "Kaç gün oldu çıkalı yeni mi inceleme yazıyorsun" diyebilirsiniz. Ben aslında bu incelemeyi yazmadan önce şöyle bir şeyin gazına geldim: Oyunu bitirdikten sonra (hikayenin bitişiyle gözümün dolması ile birlikte...) "Bu oyun 'Game of the Year' olmalı" dedim!  Hatta hiçbir oyun için bu kadar GOTY'yi kazanmasını istememiştim. Çünkü yılın oyunu oylamasını pek aldırmıyordum. Değişik ülkelerde onlarca farklı video oyun yazarı ve yorumcusunun bir araya gelerek belirlediği bir şey GOTY. Ve verdikleri kararlarda samimi olduklarını düşünmüyorum. Aynı Eurovision oylaması yapan ülkeler gibi. Fakat bu sefer iş farklı ve ciddi rakipler var. Özellikle de God of War! Ama beni bu kadar etkileyen ve tüm bu saydığım ve daha onlarcasına değinmeyi unuttuğum yenilikleriyle, RDR 2 GOTY olmalı diye düşünüyorum. Benim için GOTY, daha önce başka oyunların bana veremediği, hissettiremediği şeyleri bana yaşatan oyundur. Ve inanın RDR 2'de bu o kadar çok oldu ki... Ki oyunun geçtiğimiz günlerde yayınlanan online beta sürümünden hiç bahsetmedim bile... Oyun tek başına 60 dolarsa inanın Online'ı da bir 60 dolar edecek kadar içeriğe sahip.



GOTY'yi kazanamasa da benim ve inanıyorum ki birçok kişi için gönüllerin GOTY'si olacak. Ve oyun tarihe damga vurmuş bir oyun olarak hatırlanacak! Tabii ki kusursuz değil, eleştiriye açık yanları da olabilir. Fakat günümüzde oyun sektörünü eline geçirmiş Fortnite tarzı battle royale kafası oyunlara (küçümsemek için demiyorum, yanlış anlaşılmasın...) alışmış gençlerin, eski zamanların vahşi batısında senaryo ağırlıklı ve yavaş barutlu silahların kullanıldığı bir oyunu sevmesini bekleyemeyiz. Red Dead Redemption 2 herkesin severek oynayabileceği ama daha çok yetişkinlere hitap eden bir oyundur. O yüzden taban hayran kitlesini kaybetmesi düşünülemez. Battle Royal'lerin hakim olduğu, oyunların online platformun üzerinden döndüğü piyasada da bu kadar zengin içerikli single player 'western oyunu' yapmaya herkesin gözü yemez... 

Sürükleyici hikayesi-devasa büyük açık dünyası-harika karakterleri-First person ya da 3rd person açıyla oynama özelliğiyle-karakteri kişiselleştirme seçenekleriyle-gerçekçiliğiyle-onlarca farklı aktivitiesiyle-iyi ya da  kötü seçiler yapma seçeneği ile- VE Red Dead Redemption Online'ıyla bu başyapıta 10 üzerinden 9.5 veriyorum.



7 Aralık cuma günü (perşembeyi cumaya bağlayan gece) Türkiye saati ile, saat 3.30'da başlayacak  The Game Awards'ta RDR 2'ye bol şans diliyorum. Oy vermek isterseniz: https://thegameawards.com/awards/

Jenerik 31

Jenerik 30

Jenerik 29



Şu eldekileri de koyup tüketelim --ki epey zaman olmuş, unutmuşuz bunları-- blogu sonlandıracağız.

Çeviri: LeBron James'in Kariyerinin İlk 12 Dakikasının Sözlü Tarihi



(Orijinali için şuradan.)

Eğer LeBron James'ten önce bu işin külfetini anlayabilecek olan birisi varsa, o da 2.08'lik Hall of Fame üyesi pivot, Moses Malone'dur. 2015 yılında kalp rahatsızlığından ölen Malone, basketbolun en meşhur isimlerinden biriydi; 3 kez MVP, 13 kez All-Star ve bir kez de Finaller MVP'si ödülü. Maryland Üniversitesi'nin ısrarlarına karşın, ailesine yardım etmek için, doğrudan profesyonel olmayı seçti: 1974 yılında, Virginia'daki Petersburg Lisesi'nden mezun olduğu gibi NBA'e girmişti.

Akron, Ohio'daki St. Vincent-St. Mary Lisesi'nden henüz birkaç ay önce mezun olan James, basketbol tarihindeki en beklenen başlangıçlardan birini yapmak üzereydi. Malone'un Kasım 1974'te Utah Stars ile ABA'de ilk 5 çıkmasından bu yana, ilk maçında ilk 5 çıkacak olan ilk lise çıkışlı çaylaktı.  

Böylece 2003 sonbaharında Nike, Malone'u ilk maçından önce James'le tanıştırmak üzere, Sacramento, California'ya götürmüştü. Efsane ve genç dâhi, hava atışından saatler önce, Cavaliers'ın kaldığı hotelde bir öğle yemeğinde bir araya geldi. Bir saat kadar konuştular. "İlk maç gerginliği -- asıl endişelendiği şey buydu" diyordu James o zaman. "Bununla başa çıkış şeklin; odaklanarak ve rekabet ederek. Kimsenin karşısında geri adım atma." James bunu çok duyduğunu söylüyordu. "Ama bunu en büyüklerden birinden duyduğun zaman" diyor, "kulağa daha başka geliyor."  

James'in ilk maçı etrafında dönen heyecan sonucunda bir reklam çekilmişti -- o an gerçekleşmeden önce. Haftalar önce, adına üretilmiş ilk ayakkabı tanıtılmadan evvel James, şimdi artık klasikleşen 'Baskı' isimli reklamda oynamıştı. Reklamda takım arkadaşları Dajuan Wagner, Carlos Boozer ve DeSagana Diop; Kings anonsçuları Grant Napear ve Jerry Reynolds; oyuncu Damon Wayans ve efsanevi George Gervin. 

Reklamda James, Kings guardı Bibby tarafından savunuluyor ve bir an gülümseyip potaya hücum etmeden önce kısa bir süre hareketsiz kalıyor. Orijinal versiyonda James, Bibby'den darbe yiyordu, ama veteran guard bunu kabul etmedi. "'Sizin aradığınız... Kimseye böyle bir şey yapmak istemem' dedim" diyor Bibby. "LeBron James ya da Doo Doo Williams olması umrumda değil, TV'de bir salak gibi görünmeyeceğim."

James o yaşında yıldızlığı gayet iyi kaldırmıştı, çünkü bu onun doğuştan hakkı gibiydi. Riedinger Ortaokulu'ndaki öğretmenler vs. öğrenciler maçında ilk smacını vurduğunda henüz 8. sınıftaydı ve Ohio basketbol çevrelerinde ona tapılıyordu. 2001'de, ABCD şampiyonluk maçında James'in takımı, o dönemde ülkenin en üst düzey genç oyuncularından biri olan şutör guard Lenny Cooke'un sürüklediği ekibe mağlup olmuştu. 16 yaşında, son 20 yılda All-American seçilen ilk ortaokullu oyuncu oldu. Maçın son basketi mi? Cooke'un potasına gönderdiği, maçı kazandıran üçlük -- ve ona karşı 24-9'luk bir sayı üstünlüğü. Bu zaman dilimi, James'i fenomen statüsüne taşıdı ve o zamandan beri spotlar hep ona dönük oldu. 

Sports Illustrated onu ikonik bir kapakla kutsadı. Lisedeki maçları televizyondan verildi ve Dick Vitale ile Jay Bilas tarafından anlatıldı. James'in favori rapçisi Jay-Z, The Black Album döneminde ona abilik ve mentörlük yaptı. Cavaliers onu bir antrenmanda görmek için 150.000 dolarlık cezayı göze aldı -- ve o maçı domine etti. James aynı yıl, Cavs tarafından ilk sırada seçildi. "Baskı" diyordu 2003 ilkbaharında, "bütün hayatım boyunca benimle oldu." 

O esnada James efsanesi perde arkasında da büyümeye devam ediyordu. "Bir keresinde idmanda, aynı takımdaydık" diye anlatıyor takım arkadaşı J.R. Bremer, "kanattan koşuyordu, ona bir alley-oop pası attım. Topu attıktan sonra içimden 'Ulan nasıl tutacak o topu' dedim. Kimsenin o kadar yükseğe sıçradığını görmemiştim. Ona rağmen topu tek elle aldı ve çift elle içine vurdu. Gerçekleşmesi imkansızdı... Kevin Ollie'nin üstünden sıçramıştı." 

James, internet çağının ilk yıldızıydı -- her hareketi kaydediliyor, analiz ediliyor ve eleştiriliyordu. Bu işler sosyal medya çağı öncesinde forumlar, kalitesiz videolar ve sohbet odaları aracılığıyla yürüyordu. Ergen James, henüz NBA'de sahaya adımını atmadan, destekler sayesinde 142 milyon dolar kazanmıştı -- Nike'la yapılan 100 milyonluk anlaşma da buna dahil. "Nike'ın bu konuda büyük bir adım atacağı belliydi" diyor NBA eski başkanı David Stern. "Bu genç adamın başarısı için çok büyük bir iddiaya giriyorlardı." Berberler, barlar, okul sıraları ve üniversite kampüslerinde bu soru konuşuluyordu: Hangisi daha iyi bir oyuncu olacak? James mi, Carmelo Anthony mi? LeBron ...

Ve sonra, nihayet, 29 Ekim 2003'te, oradaydı -- Sacramento'nun artık kullanmadığı Arco Arena'da. Sahne, James'in oyunun gördüğü bir sonraki büyük güç olması için hazırdı -- Magic Johnson, Shaquille O'Neal ve Allen Iverson gibi. Ya da bir sonraki fiyasko -- Pervis Ellison, Michael Olowokandi veya Kwame Brown gibi.

James ve Cavs o gün yayımlanacak iki ESPN maçından daha az parlak olanında yer alacaktı. Kings'in şampiyonluk hayalleri, Webber'in diz sakatlığı sonucunda 2. turda Dallas'a elenerek yarıda kalmıştı. James'in gelişi, Arco Arena'nın 180. kez üst üste kapalı gişe oynadığı maç olacaktı.

"Bu çocuk 8. sınıftan beri şişiriliyor" diyordu eski Kings forveti Tony Massenburg. "Ve eleman da bunun hakkını veriyor. Yani ilk lig maçına çıktığın zaman, atmosferin bir parçası olacaksın; tam bir gösteri. Genç Michael Jordan'a bakıyor gibiydik." 

Kimisi de onun düşüşünü gözlüyordu. Diğerleri de, bütün bu övgülere layık mı, bunu görmek istiyordu. Ama özellikle bir kişi için, James'in sonraki Magic ya da Jordan olmasının önemi yoktu. Moses Malone, bu çocuk için yalnızca en iyisini istiyordu. "Liseden gelen çocukların iyi iş çıkarmasını istiyorum, çünkü beni temsil ediyorlar" diyordu 1983 Finaller MVP'si. "Belki ilerde başka bir lise oyuncusu da Hall of Fame'e girer." 

Bu, James'in kariyerinin ilk 12 dakikasının hikayesi. Oyuncu, koç, arkadaş, takım arkadaşı, gazeteci ya da fotoğrafçı: 15 yıl sonra bile hepsi, 29 Ekim 2003 günü oynanan o 12 dakikayı, oyunu ve dünyayı değiştiren çeyrek olarak hatırlıyor. 

(Adı geçen herkes, o sezonki ünvanlarıyla anılmıştır.)



Bölüm 1
NBA DELİKANLISI

Almanya, İngiltere, Çin ve daha bir sürü yerden gelen 340'tan fazla medya mensubu orada hazırdı. Ken Griffey Jr, Terrell Owens, Jeff Garcia ve Dusty Baker, maç için Sacramento'ya gelen yıldızlar arasındaydı. NBA.com maçı 'King James, Kings'e karşı' şeklinde sunarken, ESPN ise uzatmaya giden Magic-Knicks maçını yarıda kesmişti. Kings 59 galibiyetlik, Pasifik Grubu'nu ilk sırada bitirdiği bir sezondan gelirken, Cavs ise 1. sıra hedefiyle 'tanking' yaptığı bir sezondan çıkıp, yalnızca 17 galibiyet alabilmişti. "O sezon harika bir takımımız vardı" diyor Massenburg, "ama sezon açılışı akşamında, bütün olay LeBron James'ten ibaretti." 

J.R. Bremer (şutör guard, Cleveland Cavaliers): Ortam hayvanat bahçesi gibiydi. Aklınıza gelebilecek her basın mensubu, herkes oradaydı.

Dusty Baker (Chicago Cubs antrenörü): Babamın Kings için sezonluk kombinesi vardı -- öyleydi yani. O vefat etti... böylece onun onuruna biletini devam ettirdim. Ama maçlara çok gitmem. Biletleri kilisedekilere dağıtırım, arkadaşlara ve akrabalara veririm, ama bu kez "Bu maça gideceğim" dedim, çünkü LeBron James'in adını sık duyuyordum.

David Stern (NBA başkanı): İnsanlar bana bu çocuğun, kariyerini 'gelmiş geçmiş en iyi' olarak bitireceğini söylüyordu. Ben de "Tamam, görelim bakalım nasılmış" diyordum. Açılış haftasıydı, sanırım beş maça falan gittim. Açıkçası, en çok bekleneni buydu.

Terrell Owens (Amerikan futbolcusu, San Francisco 49ers): Basketbolu çok severim. Ben o bölgede yaşarken, (o dönem takım sahibi olan) Malooflarla tanışmıştım. Ne zaman maçlara gitsem benimle alakadar olurlardı. Bu maçı çok iyi hatırlıyorum.

David Stern: Herkes heyecanlıydı. Malooflar hevesli ebeveynler gibi etrafta koşuşturuyordu.

Mary Schmitt Boyer (The Plain Dealer gazetesi muhabiri): Isınmayı izlemek için gittik, ve o günlerde kimse New York muhabirlerini ısınmada görmezdi.

Rocky Widner (Kings kulüp fotoğrafçısı): Ufak ufak adımlarla, bu genç adamın çevresindeki kalabalığı fotoğraflıyordum. Neredeyse Michael Jordan muamelesi görüyordu... Michael geldiğinde insanlar böyle başına üşüşürdü.

DeSagana Diop (Cavaliers pivotu): Bir maçtan önce bu kadar medya mensubunu hiç görmemiştim. İki yıldır Cavs'teydim, o kadar iyi durumda değildik. Sonra LeBron geldi işte.

Terrell Owens: O zamanlar LeBron'u ligin geleceği olarak görüyorlardı. Jordan yeni bırakmıştı, Kobe zaten sahneye çıkmıştı. Herkes onu şöyle bir izlemek istiyordu.

David Stern: Sadece bir çaylağın yer aldığı bir maçtı -- ve NBA'de her zaman harika çaylaklar olur. Ama onun için, tahayyül edebileceğim en üst seviyede bir atmosfer yaratılmıştı.

Dusty Baker: Herkes bu liseli çocuk o kadar iyi mi, bunu görmek istiyordu. Yoksa lisedeki diğer veletler arasında bir ergen irisi olduğu için mi o kadar iyiydi?


Romeo Travis (LeBron'un lise arkadaşı): Maçı Brandon Weems'lerin evinde izlemiştik -- annesi, Brenda Weems nur içinde yatsın. Yemekler vardı, parti ortamı gibiydi. Maça odaklanmıştık, LeBron'un ne yapacağını görmek için heyecanlıydık. Eleştirileri kesecek kadar iyi oynamasını diliyordum. İlk maçında ne yaptığına göre yargılanacağını biliyordum. Onun için endişeliydim.

Willie McGee (LeBron'un lise arkadaşı): Ben hiç endişe etmiyordum. Noel gibiydi!

Ricky Davis (Cleveland Cavaliers guardı): İlk maç sanki hiç gelmeyecek gibiydi... Bir çocuğun Noel'i beklediği gibi bekliyorduk. Genconun nasıl oynayacağını görmek istiyorduk.

Doug Christie (Sacramento Kings guardı): Atmosfer... Bir çaylak olarak böyle bir şey tecrübe etmemiştim. Shaquille O'Neal için bile. Ki onunla aynı draft sınıfındaydım, böyle bir olay yoktu.

Mike Bibby (Sacramento Kings oyun kurucusu): Bunun tarihe geçecek bir şey olduğunu hissediyordunuz.

Mary Schmitt Boyer: 'Endişe' demek istemiyorum, daha çok merak vardı. Nasıl reaksiyon gösterecekti?

Chris Webber (Sacramento Kings forveti): Bir grup NBA oyuncusu bana onun 10 şampiyonluk kazanacağını söylemişti. Liseden çıkmış biri için bunu nasıl söyleyebiliyorsun?

Tony Massenburg (Sacramento Kings forveti): Çıktım, ısınma hareketlerine başladık. Tüm sahaya bakıyordum: "Nerede bu, nerede? Tamam, headband, orada." Takımca turnike sırasındalarken, top her ona geldiğinde çembere kafa seviyesinde çıkıp smaçlıyordu.

DeSagana Diop: Sahadaki herkesten daha fazla ilgi çekiyordu.

Rocky Widner: Gördüğünüz diğer 18'liklere benzemiyordu. Lige o yaşta giren Kevin Garnett ve Kobe Bryant gibi diğer oyunculara bakınca, LeBron tam bir yetişkin görünümüne sahipti.

Dusty Baker: Onunla ilgili ilk fark ettiğim şey... omuzlarıydı.

David Stern: Şimdiki gibi değildi tabii. Zamanla daha büyük ve geniş olacaktı. "Aman tanrım, bu adam tam bir simge olacak" diyordunuz.

J.R. Bremer: Kendinden emin, orada olması gerekmiş gibi, bütün o atmosferi görmüş gibiydi ve  oraya çıkıp herkese kim olduğunu gösterecekti... Çok gençti, duygularını tam olarak dışa vurmuyordu. Sessiz ve kendi halindeydi. Soyunma odasında bunu görebilirdiniz ama, sahada bundan eser yoktu.


Ira Newble (Cavaliers forveti): Tırnaklarını yemek haricinde sıradışı hiçbir şey yapmadı... ki onu da yıllardır yapar.

Ricky Davis: Gergin olduğunu biliyordum.

Ira Newble: Yaz Ligi'nde oynamıştı ama onlar NBA maçları değillerdi. Atletizm ve yeteneğini, sezon öncesi kampı ile idmanlarda görebilirdiniz. Ama 18 yaşındaki birinin, ilk maçını domine etmesini beklemezsiniz.

Peja Stojakovic (Sacramento Kings forveti): Ne kadar soğukkanlıydı... 18 yaşında, NBA'deki ilk maçına geliyor, deplasmanda, ve buna hazırdı. Vallahi hazırdı.



Cleveland'ın ilk 5 oyun kurucusu, 2002 draftında 6. sıradan seçitkleri Dajuan Wagner, diz sakatlığı sebebiyle ilk maçta yer almıyordu.

Mary Schmitt Boyer: Spikerlerden birinin, LeBron'un maç içinde bir ara oyun kurucu oynayacağını söylediğini duyduk. Hepimiz "Tabii, o bir oyun kurucu" falan diyorduk. Ona ne derseniz diyin, ya da takım içinde nerede sayarsanız sayın, o bir oyun kurucu.

Paul Silas (Cavaliers koçu): Bir oyun kurucum yoktu, benim oyun kurucum oydu.


Bölüm 2
OYUN KURUCU

Bu, şimdiden 'Kral' lakabıyla anılan çaylak için bir ısınma mahiyeti taşımıyordu. Profesyonel kariyerinin ilk testinde, ligin önde gelen takımlarından birine karşı çata çat mücadeleye girecekti. Sacramento'nun erkenden öne geçmesiyle James fiziğini ön plana çıkarmaya karar verdi ve oyunu hissetmeye başladı.

Doug Christie: Maça başladık, ona karşı sırtı dönük pozisyon aldım. Topu tuttum... yere vurup ona doğru yöneldim, ama kımıldamadı bile! Hareket halinde bunu düşünüyordum. Hassssiktir!

Paul Silas: LeBron çok sağlamdı. Kimi savunsa, ona karşı zorlanırdı.

Tony Massenburg: O zaman bile milletten daha cüsseliydi. M.J. ve Clyde Drexler gibiydi, ama daha büyük; biraz Magic gibi, ama ondan daha atletik. Herkesi gafil avlıyordu.

Terrell Owens: Kariyeri başlarken, yolunu ve ritmini bulmaya çalışıyordu. Maç devam ederken tüm bu şeylerin göz önüne serildiğini görebilirdiniz.

Doug Christie: Konuşkandı, Magic gibi yönetiyordu -- "Hadi!.." "Bak şimdi!" Çok etkileyiciydi. Normalde bir çaylağı böyle göremezsin.

Mary Schmitt Boyer: Aslında ilk istatistiği, Ricky Davis için verdiği bir alley-oop pasıydı.

Mike Bibby: Takımın skoreri Ricky'ydi. Beni ona vermeyeceklerdi, çünkü en güçlü yönüm savunmam değildi. Beni LeBron'a verdiler, bakalım neler olacak diye. Nasıl oynayacağını bilmiyorduk.

Ricky Davis: Tüm o gerginlik, baskı, beklentinin arasında, orada topu doğru yere atması... herkesi haksız çıkardı. Pas verebildiğini gösterdi.

Paul Silas: LeBron tüm oyunları yönetmeliydi. Ve yapıyordu da... Tam olarak ondan istediğim şekilde. İnanılmazdı.





Peja Stojakovic:
Bazen maça girersiniz ve biraz sabırsız olursunuz. Çok şey yapmaya çabalarsınız. Olgunluğu ve duruşu, oyunun ona gelmesini sağlıyordu. En baştan beri doğru kararları veriyordu.

Chris Webber: "Bu çocuk sanki 2-3 yıllık bir oyuncu gibi oynuyor" diye düşündüğümü hatırlıyorum.

David Stern: Oyunundaki neredeyse sanatsal bir şekilde ortaya koyduğu akıcılığı takdir ettiğimi hatırlıyorum: Ribaund, blok, top çalma, asist. Her şeyi yapıyordu.

Ira Newble: Aynı zamanda hem dominanttı, hem de hiç bencil değildi. Kendine has bir aurası, bir enerjisi vardı. Böyle başka bir oyuncu görmedim.


Bölüm 3
LBJ VİTES YÜKSELTİYOR

Sezon öncesi hazırlık maçlarında 8 sayı ortalaması ve yüzde 33 gibi bir şut isabet oranı tutturmasıyla, şüpheler artmıştı: Abartılıyor muydu? Şutu var mıydı? Bir Cleveland bölgesi yazarı, onun sezon öncesi için "Normal bir çaylak gibi kadroda kalamaz" demişti. James bu tip cümleleri çabucak geçersiz kıldı. İlk 3 isabetiyle gereken cevabı verdi: Üçü de orta mesafe şutlarıydı. "Şut atamadığımı düşünen herkese" diyordu maçtan sonra, "teşekkürler."

Paul Silas: Ona şöyle diyordum: "Şut kullanman gerek. Sen şut çekmeye başlamadan... kazanamayız."

Mike Bibby: Boyu 2.03 ve benim gibi birinin onu savunması zor. Biz de potaya hücum etmesi yerine onu şut için zorladık.

Romeo Travis: LeBron'un lisedeki son yılında, eyalet Playoffları'nda oynarken parmağı kırıktı, o yüzden çok şut kullanamıyordu. İnsanlar da bunun yüzünden, şutu olmadığını söylemeye başladı. Bize garip geliyordu, çünkü biz onun lisede 10 üçlük soktuğu maçları biliyoruz.

Mike Bibby: Ona karşı stratejimiz, şutları sokup sokamayacağını görme üstüneydi.

Romeo Travis: Bir kere sokmaya başladığında, her şeyin yolunda gideceğini biliyorduk.



Mike Bibby: O böyle sivrilince, biz de ona karşı dürüst oynamalıydık. Hiçbir şey onu yavaşlatamıyordu. Şutları sokuyor, iyi savunma yapıyordu...

Peja Stojakovic: En çok hatırladığım hareketi, yaptığı bir pas arasıydı.

Doug Christie: Tepedeydim ve top bendeydi... arkamdan geliyordu. Ve Peja, 18 yaşında bir çocuğun beni tuttuğunu biliyordu. Tamamen testosteron dolu ve bunu dışarı atıyor. Pas feyki yok, sahte cut'lar yok... ve LeBron bana doğru geldi.

Terrell Owens: Potanın arkasındaydım... geldiğini biliyordum.





Rocky Widner: Harika bir hücumdu. Top çalma ve smaç. İstediği her şeyi yapabilirdi.

Doug Christie: Peja'ya "Abi, n'apıyorsun ya?.. Araya girmeyi beklediğini bilmen gerek" der gibi bakıyordum.

Peja Stojakovic: Evet, Doug bunu dedi.

J.R. Bremer: Kenardaki tüm oyuncuların ayağa kalkmaya hazırlanmasını görmeliydiniz. O anda tribünlerden "Acaba ne yapacak?" şeklindeki soruları duyabilirdiniz.

Peja Stojakovic: Tüm salon bir şeyler bekliyordu.

Rockey Widner: Potayı gören 11 tane kamera vardı... James harika şekilde geldi ve topu geri doğru çekti, yani manzarayı bozacak herhangi bir şey yoktu.

J.R. Bremer: O kendine has smacını yapmıştı... Bunu lisede yaparken de görmüştüm, ama o TV'deydi ve bu kadar yüksekte değildi.

Ira Newble: Hepimiz coşku içindeydik. Smaç bütün gerginliği almıştı. Çocuk için iyi hissediyorduk.

Terrell Owens: Enerji inanılmazdı. Herkes oraya buna şahit olmak için gelmiş gibiydi -- ve onun sloganının bir parçası. Kendi adıma, ben bir şahittim.

Rocky Widner: Herkes bunu görmek istiyordu. LeBron'un bir top kapıp smaca gitmesini görmek istiyorlardı... Bunun için tonla para ödemişlerdi.

Doug Christie: Sonsuza dek, ilk smacında LeBron'un arkasında koşuyorum...

Ricky Davis: Smacı vurduktan sonra, tüm baskı uçup gitmiş gibiydi. Sanki hep oradaymış gibi gözüküyordu.

David Stern: Herkesin şöyle dediğini hatırlıyorum: "Tamam, bu çocukta iş var."



Bölüm 4

James'in Michael Jordan'ın meşhur Jumpman simgesinin kendi versiyonunu yaratması heyecan vericiydi. Ama James'in nasıl biri olduğunu açıkça gösteren, bir sonraki sekanstı. Smacın ardından gelen hücumlarında, Christie'deki topa elini soktu, ardından karşı yarı sahaya koşmaya başladı. Ortada kalan topu alan Carlos Boozer da hemen topu ona yolladı. Davis de oraya geliyordu. Ardından olanların etkisi halen sürüyor.

J.R. Bremer: Bomboş pozisyondaydı ve smacı vurmadı.

Ricky Davis: Saha boyunca, topu almayacağımı düşünerek koşuyordum. Koşuyordum -- ama yapacağı şeyi kutlamak için.

Ira Newble: Tek yapmanız gereken, saha boyu koşabilmek ve topu yakalayabilmekti... LeBron, o güne dek gördüğüm herkesten daha iyi pas veriyordu -- her iki elle de, fark etmiyordu. 

DeSagana Diop: O pası Ricky'ye iki eliyle pas vermişti...

Rocky Widner: Ricky'ye verdiği o pası kendi adıma onaylamıştım. LeBron'dan daha fazla fotoğraf alabilmek istiyordum.





J.R. Bremer: Ricky spor salonuna da sıçrayabilirdi... LeBron her zaman, takımın yararına uğraşmıştır. Bunu kendisi de smaçlayabilirdi, ama onun için işi Ricky'ye bırakmak daha doğruydu. 

Ricky Davis: Topu bana verdi, ben de yapmam gerekeni yaptım. 

Doug Christie: Çoğu genç oyuncu böyle bir şey yapmaz. Smaç yapmak isterler. Sadece kendisi olduğu için ESPN'de görüneceğini, bütün özetlerde çıkacağını biliyordu. Ve o pozisyonda pas verdi? Kendi kendime "Bu aşırı etkileyici" demiştim.

Chris Webber: Bomboş durumda gidip smaç vurabilecekken, topu takım arkadaşına veriyor... "Vay be, harika bir lider" demiştim.

Terrell Owens: Böyle bir şey gördüğünüzde, ortada bencilliğin olmadığını anlıyorsunuz. İnsanlar onu kimi zaman 'fazla paylaşımcı' olduğu için eleştirdi. Ama bu açıdan bakınca, o hep aynı kişiydi...

Romeo Travis: LeBron gibi biri olmak... salt skor bulmakla ilgili değil. Salt patlayıcılıkla ilgili değil. Herkesin işe dahil olduğunu bilmesinden emin olmakla alakalı. 

Willie McGee: Tek başınıza deneyimlediğinizde zevk almayacağınız şeylerden biriydi. Bu tip şeylere insanlarla birlikte şahit olmak hem daha özel kılıyor, hem de arkada daha çok hatıra bırakıyor. Kimsenin takımdan daha büyük olmadığını anlatarak bizlere yardımcı olan hocalar tarafından eğitilmiştik -- LeBron gelmiş-geçmiş en iyisi olsa bile.

Tony Massenburg: Michael Jordan'ın kariyeri boyunca eleştirildiği nokta, pasörlüğü ve takım arkadaşlarını oynatması meselesiydi -- LeBron, lige adım attığı ilk gün buna sahipti. Bunu yapması ona öğretilmemişti, içeriden gelen bir şeydi... Magic gibi... bir oyun kurucu gibi? Bu, benim için dikkat çekiciydi. Takım arkadaşlarını ve insanları daha iyi duruma getirmek için Karl Malone'un gücü ve Magic Johnson'ın kabiliyetlerine sahipti.

James ilk çeyreği 12 sayı, 2 ribaund, 3 asist ve 2 top çalmayla bitirdi -- çoğu profesyonel için harika istatistikler. Cleveland, son çeyrekte, James'in asistiyle gelen J.R. Bremer üçlüğüyle, kısa bir süre için 85-83 öne geçti. Ama sonra, Sacramento'nun akışkanlığı, kimyası ve büyük maç deneyimi, maçı 106-92 almalarını sağladı. Fakat sahadaki en iyi oyuncu, açık farkla, Akron'dan gelen bir yıldızdı. James'in 25 sayı, 6 ribaund, 9 asist ve 4 top çalmalık performansı, bu maçı tarihteki en iyi çaylak başlangıçlarından biri olarak tarihe yazıyordu: 1959'dan Willie McCovey ve Wilt Chamberlain, 1961'de Fran Tarkenton, 1996'da Iverson ve 2012'de Robert Griffin III. Elias Sports Bureau'ya göre James, lig tarihinde 25-5-5 yapan en genç oyuncu olmuştu -- Willie Anderson ve Grant Hill'den 3 yaş daha erken. James'in işteki ilk günü aynı zamanda onu, son 50 yılda Hill ve Kareem'in de içinde bulunduğu, ilk maçında 25-5-5 yapan 5 oyuncudan biri haline getiriyordu. Ligin geleceği oydu. Ve tüm ülke, gönüllü veya değil, buna şahitti.

Willie McGee: Bu ilk çeyreğin ardından "Siktir, herhalde düşündüğümden daha iyi olacak" demiştim. 




Bölüm 5
FURYAYA İNAN

Önceki sezondan ESPN'den yayımlanan 69 maçtan sadece bir tanesi, James'in ilk maçından daha fazla reyting almıştı -- 17 Ocak 2003'te Shaq ve Yao Ming'in ilk buluşması. Ülke genelinde 2.49 milyon evde bu maç izlenmişti. Ertesi gün işe ya da okula yorgun ama enerjik halde gittiler. Boston Celtics efsanesi Red Auerbach yeteri kadar şey görmüştü. "Çok iyi" diyordu, 9 kez şampiyonluk kazanan efsanevi koç. Silas, beş yıldan az zaman içerisinde onun tüm ligi peşine takacağını öngörüyordu. Bu zaten besbelliydi. James o an için yaratılmamıştı. O ânın kendisiydi.

Romeo Travis: Havaya girmiştik! Evde koşturup duruyorduk. Atlayıp zıplıyorduk. Çünkü kariyerlerin nasıl ilerleyeceğini kestiremezsiniz. Etrafında nasıl bir atmosfer yaratılmış olursa olsun, gerçekleşene dek ne olacağını bilemezsiniz. Sezemezsiniz. Tahmin edemezsiniz. Umabilirsiniz. Ama bilemezsiniz.

Mike Bibby: Beklentilerin hakkını veriyordu.

Terrell Owens: Orada oturmuş "Abi, bu adam inanılmaz" diyordum.


Ricky Davis: Sezon öncesi sürecinde onun fiyasko olmadığını anlamıştım. Olaya dahil olup rahatlaması an meselesiydi. 

Rocky Widner: Rahattı. İşlerin sorunsuz gideceğini söyleyebilirdiniz.

Ira Newble: Kenardaki oyuncularla birlikte, LeBron'un o yaşta neler yapabildiğini hayranlıkla izliyorduk... Onun bir günde lige alışmasını beklemezsiniz. İlk maçta etkisini gösterdi. Liseden gelen başka bir oyuncunun bunu yapabildiğini hatırlamıyorum. LeBron'un ilk günden yaptıklarını becerebilmek, diğerlerinin biraz vaktini alır. 

Tony Massenburg: Biraz zorlanmasını bekliyordum, ama o tereyağından kıl çeker gibi işini gördü... Kimse onu durduramazdı. Eğer onun kadar hızlıysanız, onun ebatlarında değilsinizdir. Eğer onun kadar güçlüyseniz de, o kadar hızlı değilsinizdir...

Paul Silas: Her şeyi yapabiliyordu: Şut, ribaund... bütün hepsi. Çok iyiydi. Onun gibi pek fazla oyuncumuz yoktu, ama o akıl almazdı. Yapabileceği her şeyi ilk maçta ortaya koydu.

J.R. Bremer: Boştaki adamın manyak smaçlar vurması için kaçacağı belli turnikeler atmak... bunlar onun için alışıldık şeylerdi. Basketbol onun işi.

Tony Massenburg: Eğer istese, o 25 sayı, 35 olabilirdi... M.J. gibi "Eğer 40 atmam gerekiyorsa 40 atacağım" kafasına girmedi. Benim gördüğüm, oyunun içinde kalan biriydi. 


Peja Stojakovic: Rahat kazandık. Ama hepsinin ardından, LeBron hakkında konuşuyor, onun ne kadar özel bir oyuncu olacağından bahsediyorduk. 

David Stern: Onun NBA'deki ilk maçını oynayan genç bir adam olduğunu göz önüne alınca, olağanüstü bir hadise.

Tony Massenburg: Çocuk olgundu. Olayla nasıl başa çıkabildiğine baktım. O dönemde... gerçekten dünyada en çok, en büyük oranda heyecan uyandıran 18 yaşındaki kişiydi. Başka bir sporda, 18 yaşında olup da LeBron kadar ışıkları üstüne çekip dikkat uyandıran birisi olduğunu sanmıyorum; ki onun ilk akşamdan bunu nasıl kaldırdığını gördüm, ve bu çocuğun daha önünde yıllar olduğunu, yeteneğinin şimdiye dek hiç görmediğim ölçüde olduğunu düşünerek salondan dışarı çıktım.

Peja Stojakovic: Onu şimdi izleyip, sonra da o sezonu hatırlamaya çalışınca, sürekli bugünü için hazırlandığını anlıyorsunuz. 

Chris Webber: LeBron'la ilgili en dikkat çekici noktalardan biri, ne kadar büyük olduğu -- evet. Düşününce, büyük oyuncu olacağıyla ilgili tahminleri yerine getirdi -- bunu kim yapabilirdi? 

DeSagana Diop: LeBron özel bir oyuncu. İnsanlara hep, onu Tanrı'nın yaptığını söylerim. Bu 100 senede bir olur. 

Mary Schmitt Boyer: Yazıları yetiştirmemiz gerektiğinden, olayın hakkını veremeyeceğimize dair bir his vardı... taa nerelerden kalkıp buraya gelmemize rağmen, olan biteni tam manasıyla açıklayamıyoruz.

Rocky Widner: Böyle olacağı belliydi. Ama o zaman, şu anda sahip olduğu kariyere ya da mirasa sahip olabilecek mi, bundan emin olamamamızı anlamanız gerek. Gerçekten çok güçlenmişti ve çok iyi bir oyuncu olacaktı, ama işin sonunda tüm zamanların en iyi 3-4 oyuncusundan biri olarak görüleceğini bilemezdiniz.

Mike Bibby: Bundan 50 ya da 60 yıl sonra da, bu oyunun gördüğü en iyi isimlerden birinin ilk maçında sahadaydım. 

David Stern: Maça çok büyük bir NBA olayı olarak bakmamıştım... Çocukların çok iyi maçları oluyor. Genç yaşına göre harika bir maç geçirmişti. Ama nasıl bir kariyeri olacağı hakkında yargıda bulunmak, veya o maça bakarak en iyiler arasına girer mi diye bir tahminde bulunmak gibi bir şeye hazır değildim... Şu anda geldiği seviyeyi öngöremezdim. Ama ben ne anlarım ki? Maç boyu aklımdan geçen, bu çocuğun oyuna hakim olduğuydu. 

Terrell Owens: O zamandan bu yana hayranıyım. 

Chris Webber: Bugün kariyerinden etkilendiğim kadar, ilk maçından etkilenmiştim. 

Ricky Davis: Her zaman benim çaylağım olarak kalacak. Ne olursa olsun. Ne kadar büyük bir yıldız olursa olsun, ne kadar çok yüzük kazanırsa kazansın -- yine de benim çaylağım olacak. 

J.R. Bremer: Kaybettikten sonra, soyunma odasına gelir, bir lider olarak, şöyle derdi: "Zor maçtı beyler, ama yarın bir maçımız var." Bir yenilgi yüzünden suratını asmazdı. Geri dönüp, sonraki maçı kazanmaya bakardı.


Çeviri: Raptors'ın 'Dinozorlu' Formasının Sözlü Tarihi


(Orijinali için buradan.)

1993 yılında NBA, Toronto şehrini ilk NBA takımı ile ödüllendirdi. Vancouver ile birlikte bu yeni iki takım, lige 1995'te katılacaktı. Toronto'daki kurulacak olan bu basketbol kulübünün orijinal sahipleri olacak yatırımcılara önderlik eden Kanadalı işadamı John Bitove Jr., daha sonra takımın isim ve logo sorumluluğunu da üstlenmişti.

Aylar süren araştırma, birazcık Jurassic Park'tan alınan ilham, Happy Meal kutusu gibi forma yapma isteği ve uluslararası bir marka yaratma isteğinin ardından, Toronto Raptors dünyaya geldi. Bu okuyacaklarınız, başlangıçtan o dönemki oyuncular ve taraftarların tepkilerine, ve son olarak kültürel etkilerine kadar Raptors'ın meşhur dinozor logosu ve ona eşlik eden formasının sözlü tarihi.


BÖLÜM 1
-- Köken

Tom O'Grady (Yaratıcı Yönetmen, NBA): Ben NBA'in ilk yaratıcı yönetmeniydim. Lig binasına geldiğimde, fotoşoptan haberi olan kimse yoktu; ben geldim ve o bölümü kurdum. İlk başta sıfatım 'Sanat Yönetmeni'ydi. Bir tane çizim masam vardı ve biraz da kağıt. Heyecan vericiydi.

John Bitove Jr (dönemin Toronto Raptors sahibi): NBA bünyesinde çok yaratıcı birisi vardı; Tom O'Grady adında, beraber çalışmak için can atacağınız bir adam. 1994 FIBA Dünya Şampiyonası için birlikte çalışmıştık, yani ona aşinaydık.

O'Grady: Başlarda, 1946'daki takım yüzünden, herkes ismin 'Huskies' olacağını varsayıyordu.

Bitove Jr: Takıma 'Huskies' ismini verecektim. Ama Lig'den birileriyle konuştum ve bana "Zaten elimizde Minnesota Timberwolves var. Yeni bir şey deneyebilirsiniz" dediler. Haklıydılar.

O'Grady: John benden daha gençti, Kanadalı olmakla bir sorunu da yoktu ama bana şöyle dedi: "İstediğim son şey, bir akçaağaç yaprağı ile basketbol topunu bir arada görmek. Ortaya çıkacak şeyin uluslararası bir marka olmasını istiyordum."

Bitove Jr: Küresel ve Kanada haricinde de göze çarpabilecek bir şey istedik. Bu şekilde moru ana rengimiz olarak seçtik. O zaman Kanada'da hiçbir yerde kullanılmıyordu.

Himal Mathew (Danışman, Toronto Raptors): Çağdaş, dinç, enerjik ve o dönem hakim durumdaki geleneksel hokey kültüründen daha cazip bir şeyler arıyorduk.

Isiah Thomas (kısmi sahip ve başkan yardımcısı, Toronto Raptors): John ve ben gençliğe odaklanmıştık: Yeni jenerasyonu çekmek en mühim şeydi. Disney ve McDonald's'ta çok zaman harcadık. Mickey Mouse'u örnek alarak, zamana direnecek bir şeyler bulmak istedik.

O'Grady: McDonald's'ın 'Happy Meal' ile neye sahip olduğunu gördü. Çocuklar boktan bir hamburger ve elma suyu için etrafta koşuşturuyor, o Happy Meal kutusu sayesinde gözleri parıldıyor. John o kutularla aynı tasarıma sahip forma istemişti. Çocukları o şekilde bağlamak istiyordu. Bitove Jr.'ın benden, dinozor ismini seçen takımların akıbetini araştırmamı istemişti. Spor logoları hakkında çok şey biliyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bu konuda bir ihtimal var mı diye düşünmemi istedi, özellikle de Jurassic Park yüzünden.

Bitove Jr: Benim kişisel referansım T-Rex'ti. 'Toronto T-Rex' isminin güzel bir çağrışım yapacağını düşündüm. Ama insanlar T-Rex'in yavaş ve hantal olduğunu, ama Raptor'ın daha hızlı olduğunu, bir basketbol oyuncusunu daha çok çağrıştıracağını söylediler. Hokey, ülkedeki beyazların geleneksel sporuydu. Basketbolu geliştirmemizin tek yolu, gençlere, kadınlara ve ülkeye yeni gelenlere odaklanmaktı. Nihai olarak 10 isim üzerinde karar kıldık (Beavers, Bobcats, Dragons, Grizzlies, Hogs, Raptors, Scorpions, Tarantulas, T-Rex, Terriers) ve insanlar en çok 'Raptors' adı için heyecanlandı.

Mathew: Neredeyse her uzmanın kendi favori ismi vardı -- hepsi de hararetle savunuyordu. Benzer şekilde, insanların tutmadığı isimler vardı ve onlarla dalga geçildiği oldu. 'Raptors' adı beni şaşırtmış ve düşündürmüştü. Bunu yaratıcı, orijinal ve stratejik açıdan hedefi bulan bir isim olarak değerlendirmiştim.

O'Grady: Raptor'ın birkaç farklı versiyonunu tasarlamıştık, bunları John'a faksladım.

Bitove Jr: Müthişti. İstediğimiz her şeyi yakalıyordu. Küreseldi. Farklıydı. Hayvansıydı.

O'Grady: Orijinal formalar son derece basitti. Logonun üstünde Raptors yazıyordu, bir daire ve altında numara. John "Daha fazlasını istiyorum, bu kadarı yetmez" diyordu. İstenen, abartılı bir şeylerin yapılmasıydı. Çizgilerin üstüne pençe izi koyarak birini hallettik. Sonra "Bir şeye daha ihtiyacımız var" dedi.

Bitove Jr: Tom'a "Neden tüm logoyu formaya koymuyoruz?" dedim. Yapıp geri yolladı ve işte şimdi dikkat çekiyordu. "Güzel, işte istediğimiz bu."

O'Grady: Eve koşturdu. Delirmişti. Ailesi bayılmıştı. Herhangi bir sınırlama yoktu. Rahat durumdaydık. Gerçekten çok eğlenceliydi. Bir tasarımcı olarak orada olmak ve daha önce kimsenin görmediği bir şeyi yapmak büyük bir şanstı.

Bitove Jr: Açık yeşil versiyon da vardı. Gümüş yerine altın olan da. Farklı versiyonlar vardı elimizde.


O'Grady: Kırmızı, son zamanlara kadar işin içinde yoktu. John diğer bazı takım sahipleriyle konuştu; onlar, ortada Kanada'yı çağrıştıran hiçbir şey olmadığını söylemiş. Beni arayıp Raptor'ı yeşil yerine kırmızı yapmak istediğini söyledi.

Bitove Jr: Açık yeşil Raptor seçilmeye çok yakındı. Ama nihayetinde Kanada'da yaşadığımız için, biraz kırmızımız olması gerekiyordu, ben de "Tamam, Kanada kırmızısını ekleyelim ki, ortada biraz Kanadalılık olsun" dedim.

O'Grady: Moru da eklediğimizde, kırmızı, mor ve siyah, gerçekten çok iyi duruyordu. Sağlam bir görünüşü olmuştu.

Thomas: Mor benim favori rengimdi, ve renklerimiz çok popüler oldu. Şehir ve taraftarlar renkleri kucakladı.


BÖLÜM 2
-- Reaksiyon

Takımın logosu, resmî olarak 1994'te tanıtıldı. Resmî renkler, kırmızı, mor, siyah ve 1891'de basketbolu bulan James Naismith'in anısına 'Naismith gümüşü'ydü. Herkes logoya bayılmadıysa bile, şu konuda mutabıklardı: Farklıydı. 

Joshua Roter (In Vintage We Trust'ın sahibi): Raptors inanılmaz bir risk almıştı ve markalaşma açısından dev bir adım atmıştı. Daha önce profesyonel sporlarda görülmemiş bir şeydi. Belli bir dönemi temsil ediyordu.

O'Grady: Gelenekçiler nefret etti. Klasik değildi, bir Celtics ya da Lakers tarzında -- ah, hayır. Çocuklar bayıldı, çünkü çok farklı ve canlıydı; ayrıca geleneksel spor tasarımlarının zıttıydı.

Paul Lukas (gazeteci, Uni-Watch): Erken dönemde, spor logolarındaki hayvanlar, Bugs Bunny karakterleriydi. Eğlencevi seven, haylaz tiplerdi. Raptor ise gaddar ve korkutucuydu. Abartılı olmasına karşın, gülünç bir tarafı da vardı.

Roter: Grafik açısından, logoya bakınca, gerçekten iyi bir iş. Dişler, tırnakların yırtıp geçtiği ayakkabılar muazzamdı. Sevilesi birçok nokta vardı.

J. E. Skeets (televizyoncu, The Starters): Logo devasaydı -- bu başka bir neşeli tarafı, yalnızca top süren bir Raptor olması değil, o başka mesele. Bütün formayı kaplıyor. Sonra o ince, garip çizgiler ekleniyor. Birçok şey var.

Tracy Murray (Toronto Raptors oyuncusu, 1995-1996): Renklere bayılmıştım. Orijinal renklerdi. Mor, siyah ve beyaz. Bayılmıştım.



Skeets: Bir taraftan, hiç önemi yok, çünkü ben bir basketbol delisiyim -- kim umursar ki, Toronto'da bir basketbol takımı kuruluyor. Ama bir yandan da şu durum vardı: Onun adı ne? Bu da nesi? Bunun Toronto ve Kanada'da ne işi var?

Thomas: Jurassic Park çok popülerdi, Raptor da bizim istediğimiz şeye uyuyordu. Vahşilik ve zeka sahibi; Raptor zekasıyla biliniyor ve en zeki dinozorlardan birisi. Takıma yakıştırmak istediğimiz şeye uyuyordu.

Murray: Bir grup, hep birlikte hareket eden küçük etobur dinozora dayanıyordu. Bizim için uygun olduğunu düşünmüştüm. Çok sıkı oynadık ve bir olarak oynadık. 

Roter: Eğer sözlüğü açıp 1995 yılında bir spor logosunun neye benzediğine bakarsanız, bu logo orada olacak. Parıltılı bir dönemdi ve şimdikinden daha belirgin bir üslup hakimdi.

Damon Stoudamire (Toronto Raptors, 1995-1998): İlk bakışta onun Barney olduğunu düşünmüştüm.

Murray: Dişleri olan Barney gibiydi.

Bitove Jr: Tamamen tesadüftü. İnsanların bunu söyleyeceğini biliyorduk, ama mor renkten vazgeçmek istemedik. Mor rengi, logodan bile önce kararlaştırmıştık.

Jerome Williams (Toronto Raptors, 2001-2003): Bana Barney'yi hatırlatmamıştı, çünkü hep huysuz ve agresifti.

O'Grady: Daima yaptığımızın çok iyi ve farklı olduğunu düşünmüşümdür. Eğer Jurassic Park logosuna bakarsanız, orada soyu tükenmiş bir dinozor vardır. Kimsenin ona Barney demeyeceğini düşündüm. İnsanların mor renk yüzünden böyle demelerini anlıyorum, ama o mor bir dinozor değildi -- kırmızıydı ve bir karakteri vardı.

Murray: Bunun hakkında şakalar yapardık, ve bu şakalar her zaman rakip oyunculardan çıkardı.

Stoudamire: İnsanların bununla eğlendiğini biliyorum, ama kimse bana doğrudan bir şey demedi.

Murray: Şakalar yapabilirsiniz, ama bir dinozor sürüsü gibi üstünüze geliriz.

Stoudamire: Zamanla sevmeye başladım. Karakterimizle eş anlamlı hâle geldi.


BÖLÜM 3
-- Kültürel Etki

Bitove Jr.'ın tahmin ettiği gibi Raptors, ligdeki ilk yıllarında kötü bir takım oldu. Ama 1998'de Vince Carter takıma katıldığında her şey değişti. 

Zaman içerisinde, 2000 yılındaki Slam Dunk'ın da etkisiyle Carter, tüm dünyadaki basketbolseverlerin ilgisini çekmeyi başardı. Raptors o arada forma tasarımını değiştirmeye karar vermişti, ama mor renk yerini koruyordu. 

Geçtiğimiz yılki Slam Dunk'ta Donovan Mitchell, Vince Carter'a selamını çaktığında, üstündeki forma, Mitchell & Ness ürünü olan, sonradan üretim dinozorlu formaydı. 20 yılın ardından, orijinal Raptors logosu ve forması, geçmişte giyilen en eğlenceli ve en popüler formalardan birisi olarak, popüler kültürdeki etkisini korumayı sürdürüyor.


O'Grady: Bugün birçok insanın formayla güzel hatıraları var.

Roter: Kesinlikle moru özledim. Bir Raptors taraftarı olarak en güzel hatıralarım Vince Carter döneminden.

Lynn Bloom (Mitchell & Ness arşiv görevlisi): 2017 yılında, 98-99 sezonu Vince Carter forması, en çok satan beşinci '1. seviye' formamızdı. Yine '1. seviye' Raptors şortları da kendi alanında beşinci, ve  2. seviye şortlar da yedinciydi. Raptors ısınma ceketleri, günlük kullanım ürünleri arasında altıncıydı. Raptors kesinlikle en çok ürünü satılan takımlardan.

Skeets: Bence Vince Carter'ın smaç yarışmasında o renklerle katılması ve her akşam spor haberlerinde öyle görünmesi, bunun en büyük sebeplerinden. Vince Carter kesinlikle gördüğümüz en havalı basketbolculardan biri olarak kalacak.

Bloom: Bence bu tavır, logonun benzersizliği, tasarım ve renkler için gerçek bir minnettarlık. Ve de Vince Carter için.

Bitove Jr: Herkes Vince Carter'ın o yarışmada dinozorlu formayla yer aldığını hatırlıyor -- ama öyle değildi. Bu da o formanın gücünü kanıtlıyor.

Roter: Kapıda, mağazada dinozorlu ne varsa almak isteyen bir sıra oluyor. Şapka, forma, tişört, ceket: Ne olduğu fark etmez. Temmuz ayında neredeyse yere kadar uzanan, dinozorlu bir parka koyduk, ve birileri aldı. Kesinlikle mağazada en çok rağbet gören logo.

Stoudamire: Sonradan anlaşıldı ki, dinozor tasarımı, zamanının ötesindeydi.

Kaylem Mullings (Torontolu liseli basketbolcu, 16 yaşında): Tekrar parladığında popülaritesini fark etmiştim. Bence diğer retro formalarla kıyaslanınca güzel bir ekipman ve tasarım.

Kevin Ngure (Torontolu, liseli basketbolcu, 17 yaşında): Bence en güzel kısmı, orijinal logonun mor renkte olmasıydı. Harika duruyordu. Mor renk NBA takımları arasında pek tercih edilmezdi, böylece bu onu daha kendine has kılıyordu.

Lukas: Nostalji, spordaki en güçlü etkilerden birisi. İnsanlar hatıraları ve tarihi benimsiyor. Vaktiyle korkunç, gelmiş-geçmiş en kötü tasarım olarak görülen bir ürün, biraz zaman geçince, aniden cazip hâle geliyor.

Bitove Jr: Bir şey yaratmanın ve istediğimizi başarmanın gururu var.

O'Grady: İkinci kez revaçta olmasını görmek güzel. Logonun kutuplaştırıcı bir etkisi var. Ya seversiniz, ya tiksinirsiniz. O açıdan istisnai bir konumda denebilir.

(Ek yazı: Takımın kuruluş sürecinde logo ve renklerin hazırlanması vs.)