Jenerik 30

Jenerik 29



Şu eldekileri de koyup tüketelim --ki epey zaman olmuş, unutmuşuz bunları-- blogu sonlandıracağız.

Çeviri: LeBron James'in Kariyerinin İlk 12 Dakikasının Sözlü Tarihi



(Orijinali için şuradan.)

Eğer LeBron James'ten önce bu işin külfetini anlayabilecek olan birisi varsa, o da 2.08'lik Hall of Fame üyesi pivot, Moses Malone'dur. 2015 yılında kalp rahatsızlığından ölen Malone, basketbolun en meşhur isimlerinden biriydi; 3 kez MVP, 13 kez All-Star ve bir kez de Finaller MVP'si ödülü. Maryland Üniversitesi'nin ısrarlarına karşın, ailesine yardım etmek için, doğrudan profesyonel olmayı seçti: 1974 yılında, Virginia'daki Petersburg Lisesi'nden mezun olduğu gibi NBA'e girmişti.

Akron, Ohio'daki St. Vincent-St. Mary Lisesi'nden henüz birkaç ay önce mezun olan James, basketbol tarihindeki en beklenen başlangıçlardan birini yapmak üzereydi. Malone'un Kasım 1974'te Utah Stars ile ABA'de ilk 5 çıkmasından bu yana, ilk maçında ilk 5 çıkacak olan ilk lise çıkışlı çaylaktı.  

Böylece 2003 sonbaharında Nike, Malone'u ilk maçından önce James'le tanıştırmak üzere, Sacramento, California'ya götürmüştü. Efsane ve genç dâhi, hava atışından saatler önce, Cavaliers'ın kaldığı hotelde bir öğle yemeğinde bir araya geldi. Bir saat kadar konuştular. "İlk maç gerginliği -- asıl endişelendiği şey buydu" diyordu James o zaman. "Bununla başa çıkış şeklin; odaklanarak ve rekabet ederek. Kimsenin karşısında geri adım atma." James bunu çok duyduğunu söylüyordu. "Ama bunu en büyüklerden birinden duyduğun zaman" diyor, "kulağa daha başka geliyor."  

James'in ilk maçı etrafında dönen heyecan sonucunda bir reklam çekilmişti -- o an gerçekleşmeden önce. Haftalar önce, adına üretilmiş ilk ayakkabı tanıtılmadan evvel James, şimdi artık klasikleşen 'Baskı' isimli reklamda oynamıştı. Reklamda takım arkadaşları Dajuan Wagner, Carlos Boozer ve DeSagana Diop; Kings anonsçuları Grant Napear ve Jerry Reynolds; oyuncu Damon Wayans ve efsanevi George Gervin. 

Reklamda James, Kings guardı Bibby tarafından savunuluyor ve bir an gülümseyip potaya hücum etmeden önce kısa bir süre hareketsiz kalıyor. Orijinal versiyonda James, Bibby'den darbe yiyordu, ama veteran guard bunu kabul etmedi. "'Sizin aradığınız... Kimseye böyle bir şey yapmak istemem' dedim" diyor Bibby. "LeBron James ya da Doo Doo Williams olması umrumda değil, TV'de bir salak gibi görünmeyeceğim."

James o yaşında yıldızlığı gayet iyi kaldırmıştı, çünkü bu onun doğuştan hakkı gibiydi. Riedinger Ortaokulu'ndaki öğretmenler vs. öğrenciler maçında ilk smacını vurduğunda henüz 8. sınıftaydı ve Ohio basketbol çevrelerinde ona tapılıyordu. 2001'de, ABCD şampiyonluk maçında James'in takımı, o dönemde ülkenin en üst düzey genç oyuncularından biri olan şutör guard Lenny Cooke'un sürüklediği ekibe mağlup olmuştu. 16 yaşında, son 20 yılda All-American seçilen ilk ortaokullu oyuncu oldu. Maçın son basketi mi? Cooke'un potasına gönderdiği, maçı kazandıran üçlük -- ve ona karşı 24-9'luk bir sayı üstünlüğü. Bu zaman dilimi, James'i fenomen statüsüne taşıdı ve o zamandan beri spotlar hep ona dönük oldu. 

Sports Illustrated onu ikonik bir kapakla kutsadı. Lisedeki maçları televizyondan verildi ve Dick Vitale ile Jay Bilas tarafından anlatıldı. James'in favori rapçisi Jay-Z, The Black Album döneminde ona abilik ve mentörlük yaptı. Cavaliers onu bir antrenmanda görmek için 150.000 dolarlık cezayı göze aldı -- ve o maçı domine etti. James aynı yıl, Cavs tarafından ilk sırada seçildi. "Baskı" diyordu 2003 ilkbaharında, "bütün hayatım boyunca benimle oldu." 

O esnada James efsanesi perde arkasında da büyümeye devam ediyordu. "Bir keresinde idmanda, aynı takımdaydık" diye anlatıyor takım arkadaşı J.R. Bremer, "kanattan koşuyordu, ona bir alley-oop pası attım. Topu attıktan sonra içimden 'Ulan nasıl tutacak o topu' dedim. Kimsenin o kadar yükseğe sıçradığını görmemiştim. Ona rağmen topu tek elle aldı ve çift elle içine vurdu. Gerçekleşmesi imkansızdı... Kevin Ollie'nin üstünden sıçramıştı." 

James, internet çağının ilk yıldızıydı -- her hareketi kaydediliyor, analiz ediliyor ve eleştiriliyordu. Bu işler sosyal medya çağı öncesinde forumlar, kalitesiz videolar ve sohbet odaları aracılığıyla yürüyordu. Ergen James, henüz NBA'de sahaya adımını atmadan, destekler sayesinde 142 milyon dolar kazanmıştı -- Nike'la yapılan 100 milyonluk anlaşma da buna dahil. "Nike'ın bu konuda büyük bir adım atacağı belliydi" diyor NBA eski başkanı David Stern. "Bu genç adamın başarısı için çok büyük bir iddiaya giriyorlardı." Berberler, barlar, okul sıraları ve üniversite kampüslerinde bu soru konuşuluyordu: Hangisi daha iyi bir oyuncu olacak? James mi, Carmelo Anthony mi? LeBron ...

Ve sonra, nihayet, 29 Ekim 2003'te, oradaydı -- Sacramento'nun artık kullanmadığı Arco Arena'da. Sahne, James'in oyunun gördüğü bir sonraki büyük güç olması için hazırdı -- Magic Johnson, Shaquille O'Neal ve Allen Iverson gibi. Ya da bir sonraki fiyasko -- Pervis Ellison, Michael Olowokandi veya Kwame Brown gibi.

James ve Cavs o gün yayımlanacak iki ESPN maçından daha az parlak olanında yer alacaktı. Kings'in şampiyonluk hayalleri, Webber'in diz sakatlığı sonucunda 2. turda Dallas'a elenerek yarıda kalmıştı. James'in gelişi, Arco Arena'nın 180. kez üst üste kapalı gişe oynadığı maç olacaktı.

"Bu çocuk 8. sınıftan beri şişiriliyor" diyordu eski Kings forveti Tony Massenburg. "Ve eleman da bunun hakkını veriyor. Yani ilk lig maçına çıktığın zaman, atmosferin bir parçası olacaksın; tam bir gösteri. Genç Michael Jordan'a bakıyor gibiydik." 

Kimisi de onun düşüşünü gözlüyordu. Diğerleri de, bütün bu övgülere layık mı, bunu görmek istiyordu. Ama özellikle bir kişi için, James'in sonraki Magic ya da Jordan olmasının önemi yoktu. Moses Malone, bu çocuk için yalnızca en iyisini istiyordu. "Liseden gelen çocukların iyi iş çıkarmasını istiyorum, çünkü beni temsil ediyorlar" diyordu 1983 Finaller MVP'si. "Belki ilerde başka bir lise oyuncusu da Hall of Fame'e girer." 

Bu, James'in kariyerinin ilk 12 dakikasının hikayesi. Oyuncu, koç, arkadaş, takım arkadaşı, gazeteci ya da fotoğrafçı: 15 yıl sonra bile hepsi, 29 Ekim 2003 günü oynanan o 12 dakikayı, oyunu ve dünyayı değiştiren çeyrek olarak hatırlıyor. 

(Adı geçen herkes, o sezonki ünvanlarıyla anılmıştır.)



Bölüm 1
NBA DELİKANLISI

Almanya, İngiltere, Çin ve daha bir sürü yerden gelen 340'tan fazla medya mensubu orada hazırdı. Ken Griffey Jr, Terrell Owens, Jeff Garcia ve Dusty Baker, maç için Sacramento'ya gelen yıldızlar arasındaydı. NBA.com maçı 'King James, Kings'e karşı' şeklinde sunarken, ESPN ise uzatmaya giden Magic-Knicks maçını yarıda kesmişti. Kings 59 galibiyetlik, Pasifik Grubu'nu ilk sırada bitirdiği bir sezondan gelirken, Cavs ise 1. sıra hedefiyle 'tanking' yaptığı bir sezondan çıkıp, yalnızca 17 galibiyet alabilmişti. "O sezon harika bir takımımız vardı" diyor Massenburg, "ama sezon açılışı akşamında, bütün olay LeBron James'ten ibaretti." 

J.R. Bremer (şutör guard, Cleveland Cavaliers): Ortam hayvanat bahçesi gibiydi. Aklınıza gelebilecek her basın mensubu, herkes oradaydı.

Dusty Baker (Chicago Cubs antrenörü): Babamın Kings için sezonluk kombinesi vardı -- öyleydi yani. O vefat etti... böylece onun onuruna biletini devam ettirdim. Ama maçlara çok gitmem. Biletleri kilisedekilere dağıtırım, arkadaşlara ve akrabalara veririm, ama bu kez "Bu maça gideceğim" dedim, çünkü LeBron James'in adını sık duyuyordum.

David Stern (NBA başkanı): İnsanlar bana bu çocuğun, kariyerini 'gelmiş geçmiş en iyi' olarak bitireceğini söylüyordu. Ben de "Tamam, görelim bakalım nasılmış" diyordum. Açılış haftasıydı, sanırım beş maça falan gittim. Açıkçası, en çok bekleneni buydu.

Terrell Owens (Amerikan futbolcusu, San Francisco 49ers): Basketbolu çok severim. Ben o bölgede yaşarken, (o dönem takım sahibi olan) Malooflarla tanışmıştım. Ne zaman maçlara gitsem benimle alakadar olurlardı. Bu maçı çok iyi hatırlıyorum.

David Stern: Herkes heyecanlıydı. Malooflar hevesli ebeveynler gibi etrafta koşuşturuyordu.

Mary Schmitt Boyer (The Plain Dealer gazetesi muhabiri): Isınmayı izlemek için gittik, ve o günlerde kimse New York muhabirlerini ısınmada görmezdi.

Rocky Widner (Kings kulüp fotoğrafçısı): Ufak ufak adımlarla, bu genç adamın çevresindeki kalabalığı fotoğraflıyordum. Neredeyse Michael Jordan muamelesi görüyordu... Michael geldiğinde insanlar böyle başına üşüşürdü.

DeSagana Diop (Cavaliers pivotu): Bir maçtan önce bu kadar medya mensubunu hiç görmemiştim. İki yıldır Cavs'teydim, o kadar iyi durumda değildik. Sonra LeBron geldi işte.

Terrell Owens: O zamanlar LeBron'u ligin geleceği olarak görüyorlardı. Jordan yeni bırakmıştı, Kobe zaten sahneye çıkmıştı. Herkes onu şöyle bir izlemek istiyordu.

David Stern: Sadece bir çaylağın yer aldığı bir maçtı -- ve NBA'de her zaman harika çaylaklar olur. Ama onun için, tahayyül edebileceğim en üst seviyede bir atmosfer yaratılmıştı.

Dusty Baker: Herkes bu liseli çocuk o kadar iyi mi, bunu görmek istiyordu. Yoksa lisedeki diğer veletler arasında bir ergen irisi olduğu için mi o kadar iyiydi?


Romeo Travis (LeBron'un lise arkadaşı): Maçı Brandon Weems'lerin evinde izlemiştik -- annesi, Brenda Weems nur içinde yatsın. Yemekler vardı, parti ortamı gibiydi. Maça odaklanmıştık, LeBron'un ne yapacağını görmek için heyecanlıydık. Eleştirileri kesecek kadar iyi oynamasını diliyordum. İlk maçında ne yaptığına göre yargılanacağını biliyordum. Onun için endişeliydim.

Willie McGee (LeBron'un lise arkadaşı): Ben hiç endişe etmiyordum. Noel gibiydi!

Ricky Davis (Cleveland Cavaliers guardı): İlk maç sanki hiç gelmeyecek gibiydi... Bir çocuğun Noel'i beklediği gibi bekliyorduk. Genconun nasıl oynayacağını görmek istiyorduk.

Doug Christie (Sacramento Kings guardı): Atmosfer... Bir çaylak olarak böyle bir şey tecrübe etmemiştim. Shaquille O'Neal için bile. Ki onunla aynı draft sınıfındaydım, böyle bir olay yoktu.

Mike Bibby (Sacramento Kings oyun kurucusu): Bunun tarihe geçecek bir şey olduğunu hissediyordunuz.

Mary Schmitt Boyer: 'Endişe' demek istemiyorum, daha çok merak vardı. Nasıl reaksiyon gösterecekti?

Chris Webber (Sacramento Kings forveti): Bir grup NBA oyuncusu bana onun 10 şampiyonluk kazanacağını söylemişti. Liseden çıkmış biri için bunu nasıl söyleyebiliyorsun?

Tony Massenburg (Sacramento Kings forveti): Çıktım, ısınma hareketlerine başladık. Tüm sahaya bakıyordum: "Nerede bu, nerede? Tamam, headband, orada." Takımca turnike sırasındalarken, top her ona geldiğinde çembere kafa seviyesinde çıkıp smaçlıyordu.

DeSagana Diop: Sahadaki herkesten daha fazla ilgi çekiyordu.

Rocky Widner: Gördüğünüz diğer 18'liklere benzemiyordu. Lige o yaşta giren Kevin Garnett ve Kobe Bryant gibi diğer oyunculara bakınca, LeBron tam bir yetişkin görünümüne sahipti.

Dusty Baker: Onunla ilgili ilk fark ettiğim şey... omuzlarıydı.

David Stern: Şimdiki gibi değildi tabii. Zamanla daha büyük ve geniş olacaktı. "Aman tanrım, bu adam tam bir simge olacak" diyordunuz.

J.R. Bremer: Kendinden emin, orada olması gerekmiş gibi, bütün o atmosferi görmüş gibiydi ve  oraya çıkıp herkese kim olduğunu gösterecekti... Çok gençti, duygularını tam olarak dışa vurmuyordu. Sessiz ve kendi halindeydi. Soyunma odasında bunu görebilirdiniz ama, sahada bundan eser yoktu.


Ira Newble (Cavaliers forveti): Tırnaklarını yemek haricinde sıradışı hiçbir şey yapmadı... ki onu da yıllardır yapar.

Ricky Davis: Gergin olduğunu biliyordum.

Ira Newble: Yaz Ligi'nde oynamıştı ama onlar NBA maçları değillerdi. Atletizm ve yeteneğini, sezon öncesi kampı ile idmanlarda görebilirdiniz. Ama 18 yaşındaki birinin, ilk maçını domine etmesini beklemezsiniz.

Peja Stojakovic (Sacramento Kings forveti): Ne kadar soğukkanlıydı... 18 yaşında, NBA'deki ilk maçına geliyor, deplasmanda, ve buna hazırdı. Vallahi hazırdı.



Cleveland'ın ilk 5 oyun kurucusu, 2002 draftında 6. sıradan seçitkleri Dajuan Wagner, diz sakatlığı sebebiyle ilk maçta yer almıyordu.

Mary Schmitt Boyer: Spikerlerden birinin, LeBron'un maç içinde bir ara oyun kurucu oynayacağını söylediğini duyduk. Hepimiz "Tabii, o bir oyun kurucu" falan diyorduk. Ona ne derseniz diyin, ya da takım içinde nerede sayarsanız sayın, o bir oyun kurucu.

Paul Silas (Cavaliers koçu): Bir oyun kurucum yoktu, benim oyun kurucum oydu.


Bölüm 2
OYUN KURUCU

Bu, şimdiden 'Kral' lakabıyla anılan çaylak için bir ısınma mahiyeti taşımıyordu. Profesyonel kariyerinin ilk testinde, ligin önde gelen takımlarından birine karşı çata çat mücadeleye girecekti. Sacramento'nun erkenden öne geçmesiyle James fiziğini ön plana çıkarmaya karar verdi ve oyunu hissetmeye başladı.

Doug Christie: Maça başladık, ona karşı sırtı dönük pozisyon aldım. Topu tuttum... yere vurup ona doğru yöneldim, ama kımıldamadı bile! Hareket halinde bunu düşünüyordum. Hassssiktir!

Paul Silas: LeBron çok sağlamdı. Kimi savunsa, ona karşı zorlanırdı.

Tony Massenburg: O zaman bile milletten daha cüsseliydi. M.J. ve Clyde Drexler gibiydi, ama daha büyük; biraz Magic gibi, ama ondan daha atletik. Herkesi gafil avlıyordu.

Terrell Owens: Kariyeri başlarken, yolunu ve ritmini bulmaya çalışıyordu. Maç devam ederken tüm bu şeylerin göz önüne serildiğini görebilirdiniz.

Doug Christie: Konuşkandı, Magic gibi yönetiyordu -- "Hadi!.." "Bak şimdi!" Çok etkileyiciydi. Normalde bir çaylağı böyle göremezsin.

Mary Schmitt Boyer: Aslında ilk istatistiği, Ricky Davis için verdiği bir alley-oop pasıydı.

Mike Bibby: Takımın skoreri Ricky'ydi. Beni ona vermeyeceklerdi, çünkü en güçlü yönüm savunmam değildi. Beni LeBron'a verdiler, bakalım neler olacak diye. Nasıl oynayacağını bilmiyorduk.

Ricky Davis: Tüm o gerginlik, baskı, beklentinin arasında, orada topu doğru yere atması... herkesi haksız çıkardı. Pas verebildiğini gösterdi.

Paul Silas: LeBron tüm oyunları yönetmeliydi. Ve yapıyordu da... Tam olarak ondan istediğim şekilde. İnanılmazdı.





Peja Stojakovic:
Bazen maça girersiniz ve biraz sabırsız olursunuz. Çok şey yapmaya çabalarsınız. Olgunluğu ve duruşu, oyunun ona gelmesini sağlıyordu. En baştan beri doğru kararları veriyordu.

Chris Webber: "Bu çocuk sanki 2-3 yıllık bir oyuncu gibi oynuyor" diye düşündüğümü hatırlıyorum.

David Stern: Oyunundaki neredeyse sanatsal bir şekilde ortaya koyduğu akıcılığı takdir ettiğimi hatırlıyorum: Ribaund, blok, top çalma, asist. Her şeyi yapıyordu.

Ira Newble: Aynı zamanda hem dominanttı, hem de hiç bencil değildi. Kendine has bir aurası, bir enerjisi vardı. Böyle başka bir oyuncu görmedim.


Bölüm 3
LBJ VİTES YÜKSELTİYOR

Sezon öncesi hazırlık maçlarında 8 sayı ortalaması ve yüzde 33 gibi bir şut isabet oranı tutturmasıyla, şüpheler artmıştı: Abartılıyor muydu? Şutu var mıydı? Bir Cleveland bölgesi yazarı, onun sezon öncesi için "Normal bir çaylak gibi kadroda kalamaz" demişti. James bu tip cümleleri çabucak geçersiz kıldı. İlk 3 isabetiyle gereken cevabı verdi: Üçü de orta mesafe şutlarıydı. "Şut atamadığımı düşünen herkese" diyordu maçtan sonra, "teşekkürler."

Paul Silas: Ona şöyle diyordum: "Şut kullanman gerek. Sen şut çekmeye başlamadan... kazanamayız."

Mike Bibby: Boyu 2.03 ve benim gibi birinin onu savunması zor. Biz de potaya hücum etmesi yerine onu şut için zorladık.

Romeo Travis: LeBron'un lisedeki son yılında, eyalet Playoffları'nda oynarken parmağı kırıktı, o yüzden çok şut kullanamıyordu. İnsanlar da bunun yüzünden, şutu olmadığını söylemeye başladı. Bize garip geliyordu, çünkü biz onun lisede 10 üçlük soktuğu maçları biliyoruz.

Mike Bibby: Ona karşı stratejimiz, şutları sokup sokamayacağını görme üstüneydi.

Romeo Travis: Bir kere sokmaya başladığında, her şeyin yolunda gideceğini biliyorduk.



Mike Bibby: O böyle sivrilince, biz de ona karşı dürüst oynamalıydık. Hiçbir şey onu yavaşlatamıyordu. Şutları sokuyor, iyi savunma yapıyordu...

Peja Stojakovic: En çok hatırladığım hareketi, yaptığı bir pas arasıydı.

Doug Christie: Tepedeydim ve top bendeydi... arkamdan geliyordu. Ve Peja, 18 yaşında bir çocuğun beni tuttuğunu biliyordu. Tamamen testosteron dolu ve bunu dışarı atıyor. Pas feyki yok, sahte cut'lar yok... ve LeBron bana doğru geldi.

Terrell Owens: Potanın arkasındaydım... geldiğini biliyordum.





Rocky Widner: Harika bir hücumdu. Top çalma ve smaç. İstediği her şeyi yapabilirdi.

Doug Christie: Peja'ya "Abi, n'apıyorsun ya?.. Araya girmeyi beklediğini bilmen gerek" der gibi bakıyordum.

Peja Stojakovic: Evet, Doug bunu dedi.

J.R. Bremer: Kenardaki tüm oyuncuların ayağa kalkmaya hazırlanmasını görmeliydiniz. O anda tribünlerden "Acaba ne yapacak?" şeklindeki soruları duyabilirdiniz.

Peja Stojakovic: Tüm salon bir şeyler bekliyordu.

Rockey Widner: Potayı gören 11 tane kamera vardı... James harika şekilde geldi ve topu geri doğru çekti, yani manzarayı bozacak herhangi bir şey yoktu.

J.R. Bremer: O kendine has smacını yapmıştı... Bunu lisede yaparken de görmüştüm, ama o TV'deydi ve bu kadar yüksekte değildi.

Ira Newble: Hepimiz coşku içindeydik. Smaç bütün gerginliği almıştı. Çocuk için iyi hissediyorduk.

Terrell Owens: Enerji inanılmazdı. Herkes oraya buna şahit olmak için gelmiş gibiydi -- ve onun sloganının bir parçası. Kendi adıma, ben bir şahittim.

Rocky Widner: Herkes bunu görmek istiyordu. LeBron'un bir top kapıp smaca gitmesini görmek istiyorlardı... Bunun için tonla para ödemişlerdi.

Doug Christie: Sonsuza dek, ilk smacında LeBron'un arkasında koşuyorum...

Ricky Davis: Smacı vurduktan sonra, tüm baskı uçup gitmiş gibiydi. Sanki hep oradaymış gibi gözüküyordu.

David Stern: Herkesin şöyle dediğini hatırlıyorum: "Tamam, bu çocukta iş var."



Bölüm 4

James'in Michael Jordan'ın meşhur Jumpman simgesinin kendi versiyonunu yaratması heyecan vericiydi. Ama James'in nasıl biri olduğunu açıkça gösteren, bir sonraki sekanstı. Smacın ardından gelen hücumlarında, Christie'deki topa elini soktu, ardından karşı yarı sahaya koşmaya başladı. Ortada kalan topu alan Carlos Boozer da hemen topu ona yolladı. Davis de oraya geliyordu. Ardından olanların etkisi halen sürüyor.

J.R. Bremer: Bomboş pozisyondaydı ve smacı vurmadı.

Ricky Davis: Saha boyunca, topu almayacağımı düşünerek koşuyordum. Koşuyordum -- ama yapacağı şeyi kutlamak için.

Ira Newble: Tek yapmanız gereken, saha boyu koşabilmek ve topu yakalayabilmekti... LeBron, o güne dek gördüğüm herkesten daha iyi pas veriyordu -- her iki elle de, fark etmiyordu. 

DeSagana Diop: O pası Ricky'ye iki eliyle pas vermişti...

Rocky Widner: Ricky'ye verdiği o pası kendi adıma onaylamıştım. LeBron'dan daha fazla fotoğraf alabilmek istiyordum.





J.R. Bremer: Ricky spor salonuna da sıçrayabilirdi... LeBron her zaman, takımın yararına uğraşmıştır. Bunu kendisi de smaçlayabilirdi, ama onun için işi Ricky'ye bırakmak daha doğruydu. 

Ricky Davis: Topu bana verdi, ben de yapmam gerekeni yaptım. 

Doug Christie: Çoğu genç oyuncu böyle bir şey yapmaz. Smaç yapmak isterler. Sadece kendisi olduğu için ESPN'de görüneceğini, bütün özetlerde çıkacağını biliyordu. Ve o pozisyonda pas verdi? Kendi kendime "Bu aşırı etkileyici" demiştim.

Chris Webber: Bomboş durumda gidip smaç vurabilecekken, topu takım arkadaşına veriyor... "Vay be, harika bir lider" demiştim.

Terrell Owens: Böyle bir şey gördüğünüzde, ortada bencilliğin olmadığını anlıyorsunuz. İnsanlar onu kimi zaman 'fazla paylaşımcı' olduğu için eleştirdi. Ama bu açıdan bakınca, o hep aynı kişiydi...

Romeo Travis: LeBron gibi biri olmak... salt skor bulmakla ilgili değil. Salt patlayıcılıkla ilgili değil. Herkesin işe dahil olduğunu bilmesinden emin olmakla alakalı. 

Willie McGee: Tek başınıza deneyimlediğinizde zevk almayacağınız şeylerden biriydi. Bu tip şeylere insanlarla birlikte şahit olmak hem daha özel kılıyor, hem de arkada daha çok hatıra bırakıyor. Kimsenin takımdan daha büyük olmadığını anlatarak bizlere yardımcı olan hocalar tarafından eğitilmiştik -- LeBron gelmiş-geçmiş en iyisi olsa bile.

Tony Massenburg: Michael Jordan'ın kariyeri boyunca eleştirildiği nokta, pasörlüğü ve takım arkadaşlarını oynatması meselesiydi -- LeBron, lige adım attığı ilk gün buna sahipti. Bunu yapması ona öğretilmemişti, içeriden gelen bir şeydi... Magic gibi... bir oyun kurucu gibi? Bu, benim için dikkat çekiciydi. Takım arkadaşlarını ve insanları daha iyi duruma getirmek için Karl Malone'un gücü ve Magic Johnson'ın kabiliyetlerine sahipti.

James ilk çeyreği 12 sayı, 2 ribaund, 3 asist ve 2 top çalmayla bitirdi -- çoğu profesyonel için harika istatistikler. Cleveland, son çeyrekte, James'in asistiyle gelen J.R. Bremer üçlüğüyle, kısa bir süre için 85-83 öne geçti. Ama sonra, Sacramento'nun akışkanlığı, kimyası ve büyük maç deneyimi, maçı 106-92 almalarını sağladı. Fakat sahadaki en iyi oyuncu, açık farkla, Akron'dan gelen bir yıldızdı. James'in 25 sayı, 6 ribaund, 9 asist ve 4 top çalmalık performansı, bu maçı tarihteki en iyi çaylak başlangıçlarından biri olarak tarihe yazıyordu: 1959'dan Willie McCovey ve Wilt Chamberlain, 1961'de Fran Tarkenton, 1996'da Iverson ve 2012'de Robert Griffin III. Elias Sports Bureau'ya göre James, lig tarihinde 25-5-5 yapan en genç oyuncu olmuştu -- Willie Anderson ve Grant Hill'den 3 yaş daha erken. James'in işteki ilk günü aynı zamanda onu, son 50 yılda Hill ve Kareem'in de içinde bulunduğu, ilk maçında 25-5-5 yapan 5 oyuncudan biri haline getiriyordu. Ligin geleceği oydu. Ve tüm ülke, gönüllü veya değil, buna şahitti.

Willie McGee: Bu ilk çeyreğin ardından "Siktir, herhalde düşündüğümden daha iyi olacak" demiştim. 




Bölüm 5
FURYAYA İNAN

Önceki sezondan ESPN'den yayımlanan 69 maçtan sadece bir tanesi, James'in ilk maçından daha fazla reyting almıştı -- 17 Ocak 2003'te Shaq ve Yao Ming'in ilk buluşması. Ülke genelinde 2.49 milyon evde bu maç izlenmişti. Ertesi gün işe ya da okula yorgun ama enerjik halde gittiler. Boston Celtics efsanesi Red Auerbach yeteri kadar şey görmüştü. "Çok iyi" diyordu, 9 kez şampiyonluk kazanan efsanevi koç. Silas, beş yıldan az zaman içerisinde onun tüm ligi peşine takacağını öngörüyordu. Bu zaten besbelliydi. James o an için yaratılmamıştı. O ânın kendisiydi.

Romeo Travis: Havaya girmiştik! Evde koşturup duruyorduk. Atlayıp zıplıyorduk. Çünkü kariyerlerin nasıl ilerleyeceğini kestiremezsiniz. Etrafında nasıl bir atmosfer yaratılmış olursa olsun, gerçekleşene dek ne olacağını bilemezsiniz. Sezemezsiniz. Tahmin edemezsiniz. Umabilirsiniz. Ama bilemezsiniz.

Mike Bibby: Beklentilerin hakkını veriyordu.

Terrell Owens: Orada oturmuş "Abi, bu adam inanılmaz" diyordum.


Ricky Davis: Sezon öncesi sürecinde onun fiyasko olmadığını anlamıştım. Olaya dahil olup rahatlaması an meselesiydi. 

Rocky Widner: Rahattı. İşlerin sorunsuz gideceğini söyleyebilirdiniz.

Ira Newble: Kenardaki oyuncularla birlikte, LeBron'un o yaşta neler yapabildiğini hayranlıkla izliyorduk... Onun bir günde lige alışmasını beklemezsiniz. İlk maçta etkisini gösterdi. Liseden gelen başka bir oyuncunun bunu yapabildiğini hatırlamıyorum. LeBron'un ilk günden yaptıklarını becerebilmek, diğerlerinin biraz vaktini alır. 

Tony Massenburg: Biraz zorlanmasını bekliyordum, ama o tereyağından kıl çeker gibi işini gördü... Kimse onu durduramazdı. Eğer onun kadar hızlıysanız, onun ebatlarında değilsinizdir. Eğer onun kadar güçlüyseniz de, o kadar hızlı değilsinizdir...

Paul Silas: Her şeyi yapabiliyordu: Şut, ribaund... bütün hepsi. Çok iyiydi. Onun gibi pek fazla oyuncumuz yoktu, ama o akıl almazdı. Yapabileceği her şeyi ilk maçta ortaya koydu.

J.R. Bremer: Boştaki adamın manyak smaçlar vurması için kaçacağı belli turnikeler atmak... bunlar onun için alışıldık şeylerdi. Basketbol onun işi.

Tony Massenburg: Eğer istese, o 25 sayı, 35 olabilirdi... M.J. gibi "Eğer 40 atmam gerekiyorsa 40 atacağım" kafasına girmedi. Benim gördüğüm, oyunun içinde kalan biriydi. 


Peja Stojakovic: Rahat kazandık. Ama hepsinin ardından, LeBron hakkında konuşuyor, onun ne kadar özel bir oyuncu olacağından bahsediyorduk. 

David Stern: Onun NBA'deki ilk maçını oynayan genç bir adam olduğunu göz önüne alınca, olağanüstü bir hadise.

Tony Massenburg: Çocuk olgundu. Olayla nasıl başa çıkabildiğine baktım. O dönemde... gerçekten dünyada en çok, en büyük oranda heyecan uyandıran 18 yaşındaki kişiydi. Başka bir sporda, 18 yaşında olup da LeBron kadar ışıkları üstüne çekip dikkat uyandıran birisi olduğunu sanmıyorum; ki onun ilk akşamdan bunu nasıl kaldırdığını gördüm, ve bu çocuğun daha önünde yıllar olduğunu, yeteneğinin şimdiye dek hiç görmediğim ölçüde olduğunu düşünerek salondan dışarı çıktım.

Peja Stojakovic: Onu şimdi izleyip, sonra da o sezonu hatırlamaya çalışınca, sürekli bugünü için hazırlandığını anlıyorsunuz. 

Chris Webber: LeBron'la ilgili en dikkat çekici noktalardan biri, ne kadar büyük olduğu -- evet. Düşününce, büyük oyuncu olacağıyla ilgili tahminleri yerine getirdi -- bunu kim yapabilirdi? 

DeSagana Diop: LeBron özel bir oyuncu. İnsanlara hep, onu Tanrı'nın yaptığını söylerim. Bu 100 senede bir olur. 

Mary Schmitt Boyer: Yazıları yetiştirmemiz gerektiğinden, olayın hakkını veremeyeceğimize dair bir his vardı... taa nerelerden kalkıp buraya gelmemize rağmen, olan biteni tam manasıyla açıklayamıyoruz.

Rocky Widner: Böyle olacağı belliydi. Ama o zaman, şu anda sahip olduğu kariyere ya da mirasa sahip olabilecek mi, bundan emin olamamamızı anlamanız gerek. Gerçekten çok güçlenmişti ve çok iyi bir oyuncu olacaktı, ama işin sonunda tüm zamanların en iyi 3-4 oyuncusundan biri olarak görüleceğini bilemezdiniz.

Mike Bibby: Bundan 50 ya da 60 yıl sonra da, bu oyunun gördüğü en iyi isimlerden birinin ilk maçında sahadaydım. 

David Stern: Maça çok büyük bir NBA olayı olarak bakmamıştım... Çocukların çok iyi maçları oluyor. Genç yaşına göre harika bir maç geçirmişti. Ama nasıl bir kariyeri olacağı hakkında yargıda bulunmak, veya o maça bakarak en iyiler arasına girer mi diye bir tahminde bulunmak gibi bir şeye hazır değildim... Şu anda geldiği seviyeyi öngöremezdim. Ama ben ne anlarım ki? Maç boyu aklımdan geçen, bu çocuğun oyuna hakim olduğuydu. 

Terrell Owens: O zamandan bu yana hayranıyım. 

Chris Webber: Bugün kariyerinden etkilendiğim kadar, ilk maçından etkilenmiştim. 

Ricky Davis: Her zaman benim çaylağım olarak kalacak. Ne olursa olsun. Ne kadar büyük bir yıldız olursa olsun, ne kadar çok yüzük kazanırsa kazansın -- yine de benim çaylağım olacak. 

J.R. Bremer: Kaybettikten sonra, soyunma odasına gelir, bir lider olarak, şöyle derdi: "Zor maçtı beyler, ama yarın bir maçımız var." Bir yenilgi yüzünden suratını asmazdı. Geri dönüp, sonraki maçı kazanmaya bakardı.


Çeviri: Raptors'ın 'Dinozorlu' Formasının Sözlü Tarihi


(Orijinali için buradan.)

1993 yılında NBA, Toronto şehrini ilk NBA takımı ile ödüllendirdi. Vancouver ile birlikte bu yeni iki takım, lige 1995'te katılacaktı. Toronto'daki kurulacak olan bu basketbol kulübünün orijinal sahipleri olacak yatırımcılara önderlik eden Kanadalı işadamı John Bitove Jr., daha sonra takımın isim ve logo sorumluluğunu da üstlenmişti.

Aylar süren araştırma, birazcık Jurassic Park'tan alınan ilham, Happy Meal kutusu gibi forma yapma isteği ve uluslararası bir marka yaratma isteğinin ardından, Toronto Raptors dünyaya geldi. Bu okuyacaklarınız, başlangıçtan o dönemki oyuncular ve taraftarların tepkilerine, ve son olarak kültürel etkilerine kadar Raptors'ın meşhur dinozor logosu ve ona eşlik eden formasının sözlü tarihi.


BÖLÜM 1
-- Köken

Tom O'Grady (Yaratıcı Yönetmen, NBA): Ben NBA'in ilk yaratıcı yönetmeniydim. Lig binasına geldiğimde, fotoşoptan haberi olan kimse yoktu; ben geldim ve o bölümü kurdum. İlk başta sıfatım 'Sanat Yönetmeni'ydi. Bir tane çizim masam vardı ve biraz da kağıt. Heyecan vericiydi.

John Bitove Jr (dönemin Toronto Raptors sahibi): NBA bünyesinde çok yaratıcı birisi vardı; Tom O'Grady adında, beraber çalışmak için can atacağınız bir adam. 1994 FIBA Dünya Şampiyonası için birlikte çalışmıştık, yani ona aşinaydık.

O'Grady: Başlarda, 1946'daki takım yüzünden, herkes ismin 'Huskies' olacağını varsayıyordu.

Bitove Jr: Takıma 'Huskies' ismini verecektim. Ama Lig'den birileriyle konuştum ve bana "Zaten elimizde Minnesota Timberwolves var. Yeni bir şey deneyebilirsiniz" dediler. Haklıydılar.

O'Grady: John benden daha gençti, Kanadalı olmakla bir sorunu da yoktu ama bana şöyle dedi: "İstediğim son şey, bir akçaağaç yaprağı ile basketbol topunu bir arada görmek. Ortaya çıkacak şeyin uluslararası bir marka olmasını istiyordum."

Bitove Jr: Küresel ve Kanada haricinde de göze çarpabilecek bir şey istedik. Bu şekilde moru ana rengimiz olarak seçtik. O zaman Kanada'da hiçbir yerde kullanılmıyordu.

Himal Mathew (Danışman, Toronto Raptors): Çağdaş, dinç, enerjik ve o dönem hakim durumdaki geleneksel hokey kültüründen daha cazip bir şeyler arıyorduk.

Isiah Thomas (kısmi sahip ve başkan yardımcısı, Toronto Raptors): John ve ben gençliğe odaklanmıştık: Yeni jenerasyonu çekmek en mühim şeydi. Disney ve McDonald's'ta çok zaman harcadık. Mickey Mouse'u örnek alarak, zamana direnecek bir şeyler bulmak istedik.

O'Grady: McDonald's'ın 'Happy Meal' ile neye sahip olduğunu gördü. Çocuklar boktan bir hamburger ve elma suyu için etrafta koşuşturuyor, o Happy Meal kutusu sayesinde gözleri parıldıyor. John o kutularla aynı tasarıma sahip forma istemişti. Çocukları o şekilde bağlamak istiyordu. Bitove Jr.'ın benden, dinozor ismini seçen takımların akıbetini araştırmamı istemişti. Spor logoları hakkında çok şey biliyordum ama aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Bu konuda bir ihtimal var mı diye düşünmemi istedi, özellikle de Jurassic Park yüzünden.

Bitove Jr: Benim kişisel referansım T-Rex'ti. 'Toronto T-Rex' isminin güzel bir çağrışım yapacağını düşündüm. Ama insanlar T-Rex'in yavaş ve hantal olduğunu, ama Raptor'ın daha hızlı olduğunu, bir basketbol oyuncusunu daha çok çağrıştıracağını söylediler. Hokey, ülkedeki beyazların geleneksel sporuydu. Basketbolu geliştirmemizin tek yolu, gençlere, kadınlara ve ülkeye yeni gelenlere odaklanmaktı. Nihai olarak 10 isim üzerinde karar kıldık (Beavers, Bobcats, Dragons, Grizzlies, Hogs, Raptors, Scorpions, Tarantulas, T-Rex, Terriers) ve insanlar en çok 'Raptors' adı için heyecanlandı.

Mathew: Neredeyse her uzmanın kendi favori ismi vardı -- hepsi de hararetle savunuyordu. Benzer şekilde, insanların tutmadığı isimler vardı ve onlarla dalga geçildiği oldu. 'Raptors' adı beni şaşırtmış ve düşündürmüştü. Bunu yaratıcı, orijinal ve stratejik açıdan hedefi bulan bir isim olarak değerlendirmiştim.

O'Grady: Raptor'ın birkaç farklı versiyonunu tasarlamıştık, bunları John'a faksladım.

Bitove Jr: Müthişti. İstediğimiz her şeyi yakalıyordu. Küreseldi. Farklıydı. Hayvansıydı.

O'Grady: Orijinal formalar son derece basitti. Logonun üstünde Raptors yazıyordu, bir daire ve altında numara. John "Daha fazlasını istiyorum, bu kadarı yetmez" diyordu. İstenen, abartılı bir şeylerin yapılmasıydı. Çizgilerin üstüne pençe izi koyarak birini hallettik. Sonra "Bir şeye daha ihtiyacımız var" dedi.

Bitove Jr: Tom'a "Neden tüm logoyu formaya koymuyoruz?" dedim. Yapıp geri yolladı ve işte şimdi dikkat çekiyordu. "Güzel, işte istediğimiz bu."

O'Grady: Eve koşturdu. Delirmişti. Ailesi bayılmıştı. Herhangi bir sınırlama yoktu. Rahat durumdaydık. Gerçekten çok eğlenceliydi. Bir tasarımcı olarak orada olmak ve daha önce kimsenin görmediği bir şeyi yapmak büyük bir şanstı.

Bitove Jr: Açık yeşil versiyon da vardı. Gümüş yerine altın olan da. Farklı versiyonlar vardı elimizde.


O'Grady: Kırmızı, son zamanlara kadar işin içinde yoktu. John diğer bazı takım sahipleriyle konuştu; onlar, ortada Kanada'yı çağrıştıran hiçbir şey olmadığını söylemiş. Beni arayıp Raptor'ı yeşil yerine kırmızı yapmak istediğini söyledi.

Bitove Jr: Açık yeşil Raptor seçilmeye çok yakındı. Ama nihayetinde Kanada'da yaşadığımız için, biraz kırmızımız olması gerekiyordu, ben de "Tamam, Kanada kırmızısını ekleyelim ki, ortada biraz Kanadalılık olsun" dedim.

O'Grady: Moru da eklediğimizde, kırmızı, mor ve siyah, gerçekten çok iyi duruyordu. Sağlam bir görünüşü olmuştu.

Thomas: Mor benim favori rengimdi, ve renklerimiz çok popüler oldu. Şehir ve taraftarlar renkleri kucakladı.


BÖLÜM 2
-- Reaksiyon

Takımın logosu, resmî olarak 1994'te tanıtıldı. Resmî renkler, kırmızı, mor, siyah ve 1891'de basketbolu bulan James Naismith'in anısına 'Naismith gümüşü'ydü. Herkes logoya bayılmadıysa bile, şu konuda mutabıklardı: Farklıydı. 

Joshua Roter (In Vintage We Trust'ın sahibi): Raptors inanılmaz bir risk almıştı ve markalaşma açısından dev bir adım atmıştı. Daha önce profesyonel sporlarda görülmemiş bir şeydi. Belli bir dönemi temsil ediyordu.

O'Grady: Gelenekçiler nefret etti. Klasik değildi, bir Celtics ya da Lakers tarzında -- ah, hayır. Çocuklar bayıldı, çünkü çok farklı ve canlıydı; ayrıca geleneksel spor tasarımlarının zıttıydı.

Paul Lukas (gazeteci, Uni-Watch): Erken dönemde, spor logolarındaki hayvanlar, Bugs Bunny karakterleriydi. Eğlencevi seven, haylaz tiplerdi. Raptor ise gaddar ve korkutucuydu. Abartılı olmasına karşın, gülünç bir tarafı da vardı.

Roter: Grafik açısından, logoya bakınca, gerçekten iyi bir iş. Dişler, tırnakların yırtıp geçtiği ayakkabılar muazzamdı. Sevilesi birçok nokta vardı.

J. E. Skeets (televizyoncu, The Starters): Logo devasaydı -- bu başka bir neşeli tarafı, yalnızca top süren bir Raptor olması değil, o başka mesele. Bütün formayı kaplıyor. Sonra o ince, garip çizgiler ekleniyor. Birçok şey var.

Tracy Murray (Toronto Raptors oyuncusu, 1995-1996): Renklere bayılmıştım. Orijinal renklerdi. Mor, siyah ve beyaz. Bayılmıştım.



Skeets: Bir taraftan, hiç önemi yok, çünkü ben bir basketbol delisiyim -- kim umursar ki, Toronto'da bir basketbol takımı kuruluyor. Ama bir yandan da şu durum vardı: Onun adı ne? Bu da nesi? Bunun Toronto ve Kanada'da ne işi var?

Thomas: Jurassic Park çok popülerdi, Raptor da bizim istediğimiz şeye uyuyordu. Vahşilik ve zeka sahibi; Raptor zekasıyla biliniyor ve en zeki dinozorlardan birisi. Takıma yakıştırmak istediğimiz şeye uyuyordu.

Murray: Bir grup, hep birlikte hareket eden küçük etobur dinozora dayanıyordu. Bizim için uygun olduğunu düşünmüştüm. Çok sıkı oynadık ve bir olarak oynadık. 

Roter: Eğer sözlüğü açıp 1995 yılında bir spor logosunun neye benzediğine bakarsanız, bu logo orada olacak. Parıltılı bir dönemdi ve şimdikinden daha belirgin bir üslup hakimdi.

Damon Stoudamire (Toronto Raptors, 1995-1998): İlk bakışta onun Barney olduğunu düşünmüştüm.

Murray: Dişleri olan Barney gibiydi.

Bitove Jr: Tamamen tesadüftü. İnsanların bunu söyleyeceğini biliyorduk, ama mor renkten vazgeçmek istemedik. Mor rengi, logodan bile önce kararlaştırmıştık.

Jerome Williams (Toronto Raptors, 2001-2003): Bana Barney'yi hatırlatmamıştı, çünkü hep huysuz ve agresifti.

O'Grady: Daima yaptığımızın çok iyi ve farklı olduğunu düşünmüşümdür. Eğer Jurassic Park logosuna bakarsanız, orada soyu tükenmiş bir dinozor vardır. Kimsenin ona Barney demeyeceğini düşündüm. İnsanların mor renk yüzünden böyle demelerini anlıyorum, ama o mor bir dinozor değildi -- kırmızıydı ve bir karakteri vardı.

Murray: Bunun hakkında şakalar yapardık, ve bu şakalar her zaman rakip oyunculardan çıkardı.

Stoudamire: İnsanların bununla eğlendiğini biliyorum, ama kimse bana doğrudan bir şey demedi.

Murray: Şakalar yapabilirsiniz, ama bir dinozor sürüsü gibi üstünüze geliriz.

Stoudamire: Zamanla sevmeye başladım. Karakterimizle eş anlamlı hâle geldi.


BÖLÜM 3
-- Kültürel Etki

Bitove Jr.'ın tahmin ettiği gibi Raptors, ligdeki ilk yıllarında kötü bir takım oldu. Ama 1998'de Vince Carter takıma katıldığında her şey değişti. 

Zaman içerisinde, 2000 yılındaki Slam Dunk'ın da etkisiyle Carter, tüm dünyadaki basketbolseverlerin ilgisini çekmeyi başardı. Raptors o arada forma tasarımını değiştirmeye karar vermişti, ama mor renk yerini koruyordu. 

Geçtiğimiz yılki Slam Dunk'ta Donovan Mitchell, Vince Carter'a selamını çaktığında, üstündeki forma, Mitchell & Ness ürünü olan, sonradan üretim dinozorlu formaydı. 20 yılın ardından, orijinal Raptors logosu ve forması, geçmişte giyilen en eğlenceli ve en popüler formalardan birisi olarak, popüler kültürdeki etkisini korumayı sürdürüyor.


O'Grady: Bugün birçok insanın formayla güzel hatıraları var.

Roter: Kesinlikle moru özledim. Bir Raptors taraftarı olarak en güzel hatıralarım Vince Carter döneminden.

Lynn Bloom (Mitchell & Ness arşiv görevlisi): 2017 yılında, 98-99 sezonu Vince Carter forması, en çok satan beşinci '1. seviye' formamızdı. Yine '1. seviye' Raptors şortları da kendi alanında beşinci, ve  2. seviye şortlar da yedinciydi. Raptors ısınma ceketleri, günlük kullanım ürünleri arasında altıncıydı. Raptors kesinlikle en çok ürünü satılan takımlardan.

Skeets: Bence Vince Carter'ın smaç yarışmasında o renklerle katılması ve her akşam spor haberlerinde öyle görünmesi, bunun en büyük sebeplerinden. Vince Carter kesinlikle gördüğümüz en havalı basketbolculardan biri olarak kalacak.

Bloom: Bence bu tavır, logonun benzersizliği, tasarım ve renkler için gerçek bir minnettarlık. Ve de Vince Carter için.

Bitove Jr: Herkes Vince Carter'ın o yarışmada dinozorlu formayla yer aldığını hatırlıyor -- ama öyle değildi. Bu da o formanın gücünü kanıtlıyor.

Roter: Kapıda, mağazada dinozorlu ne varsa almak isteyen bir sıra oluyor. Şapka, forma, tişört, ceket: Ne olduğu fark etmez. Temmuz ayında neredeyse yere kadar uzanan, dinozorlu bir parka koyduk, ve birileri aldı. Kesinlikle mağazada en çok rağbet gören logo.

Stoudamire: Sonradan anlaşıldı ki, dinozor tasarımı, zamanının ötesindeydi.

Kaylem Mullings (Torontolu liseli basketbolcu, 16 yaşında): Tekrar parladığında popülaritesini fark etmiştim. Bence diğer retro formalarla kıyaslanınca güzel bir ekipman ve tasarım.

Kevin Ngure (Torontolu, liseli basketbolcu, 17 yaşında): Bence en güzel kısmı, orijinal logonun mor renkte olmasıydı. Harika duruyordu. Mor renk NBA takımları arasında pek tercih edilmezdi, böylece bu onu daha kendine has kılıyordu.

Lukas: Nostalji, spordaki en güçlü etkilerden birisi. İnsanlar hatıraları ve tarihi benimsiyor. Vaktiyle korkunç, gelmiş-geçmiş en kötü tasarım olarak görülen bir ürün, biraz zaman geçince, aniden cazip hâle geliyor.

Bitove Jr: Bir şey yaratmanın ve istediğimizi başarmanın gururu var.

O'Grady: İkinci kez revaçta olmasını görmek güzel. Logonun kutuplaştırıcı bir etkisi var. Ya seversiniz, ya tiksinirsiniz. O açıdan istisnai bir konumda denebilir.

Çeviri: "Jordan-LeBron Takım Arkadaşı Kulübü": Onlarla Birlikte Oynamak Nasıldı?


(Orijinali için şuradan.)

Birçok açıdan, basketbol sohbetlerinde geçen klasik bir bilgi sorusudur: Hem Michael Jordan, hem de LeBron James ile aynı soyunma odasını paylaşan 4 eski NBA oyuncusunu sayabilir misiniz?

Scott Williams sayabilir. Aslında bunu bedava bira için birkaç kez kullanmıştı. Ama o azınlıktan. Hem de çok küçük bir azınlık. Çünkü bir kulübe üye.

Neredeyse basketbolun 25 yılını kapsayan bir ayrıcalıklı bir kulüp. Bu ikili, birçoklarının gözünde NBA tarihinin en iyi iki oyuncuları ve ikisinin yolları hiç çakışmadı, aynı sahada hiç bulunmadılar. Yalnızca röportaj ve video oyunlarında denk geldiler. Jordan'ın lige veda etmesinden 2 ay sonra James, çıkışını resmîleştirmek için Madison Square Garden'daki sahneye çıkıyordu.

15 yıl sonra, bu kulübün artık genişleme imkanı yok. Son üye de basketbolu bıraktı. Ama "Kim daha iyi?" sorusu halen yürürlükte. Bu soru bir yerlerde soyunma odalarını bölüyor ve arkadaşlıkları bitiriyor. Bu, Nba Twitter'ı ve TV şovları için hem bir lütuf, hem de bela: Lafı edilmeden bırakıldığında bile ortaya çıkıveren kaçınılmaz bir kıyas.

Ve çok az kişi --o da eğer varsa-- bunu tartışmak için bu ortak takım arkadaşlarından daha yetkili.

Şu anda Arizona'da bir medya ve güvenlik şirketi sahibi olan Williams, Chicago'da Jordan ile birlikteyken bir çaylaktı, LeBron'la ise tecrübeli bir oyuncu. Bu aralar St. Louis'de bir basketbol akademisi yöneten Hughes, Jordan'ı Washington'da yakalamıştı; birkaç yıl sonra ise Cleveland'da LeBron ile bir araya geldi.

Şimdilerde Memphis'te asistanlık yapan Jerry Stackhouse ve NBA TV için yorumculuk yapan Brendan Haywood da Jordan'ın Wizards yıllarında onunla beraberdi. Stackhouse, Miami'de LeBron ile birlikte oynamıştı. Haywood ise James, Cavs'e döndükten sonra onunla kesişmişti.

Bu oyuncular "Gelmiş-geçmiş-en-iyi" tartışması için elzem değiller. Sonuçta hiçbiri, bu oyuncularla birlikte en iyi zamanlarında mücadeleye girmedi. Ama her biri, büyüklüğe farklı bir pencereden bakabilir. Bu dört oyuncun üçü ile, bu iki oyuncuyu ayırt eden ve onları sivrilten özelliklerin neler olduğunu konuştuk.


Jordan'ın antrenman hikayeleri

Bu dörtlüden ilki, 1990'da Bulls'a gittiğinde, zaten hikayeler ortalıkta dolanıyordu. Yayıldığı kadar fazla değillerdi. Ama varlardı. Will Perdue suratına yumruğu yiyeli bir yıl olmamıştı.

Yine de, Scott Williams, hazırlık kampına, draft edilmemiş bir serbest oyuncu olarak, antrenman yapacağını umarak gelmişti. 'Zahmetli' antrenmanlar, evet --her biri 3 saatten, 2 hafta boyunca günde 2 tane-- ama yine de, antrenman. Savaşmak değil, antrenman.

Jordan'ın rekabetçiliği ve günlük yoğunlaşma kabiliyeti bir efsane haline gelmişti. Eski takım arkadaşları tüm hikayeleri doğruluyor. Her gün, her idman. Bire birler, ikiye iki yardım ve itfaiyeci hareketi. Üçe üç, beşe beş, yarı sahadan şutlar. Kart oyunları. "Jordan her şeye rekabet açısından bakardı" diyor Williams.

Bu da her şeye çenenin de eşlik ettiği anlamına geliyor. Ve çok azı dostça. Kariyerinin sonlarında dahi. "Trash-talk" diye hatırlıyor Hughes. "Saygısızlık... O antrenmanlar, diğer gördüklerimin hiçbirine benzemiyordu."

Haywood ise şöyle diyor: "Sizi nasıl yok edeceğinden bahsederdi."

Washington'da bir idmanda Jordan'la karşı karşıya geldiği bir ânı hatırlıyor: "Birkaç adım geriledim. Normalde üçlükle pek işi olmazdı... Beni susturmak için hemen şutu çıkardı ve isabeti buldu. Aynen şu tavırdaydı: 'Daha iyisi elinden gelmeli, sonuçta beni izleyerek büyüdün. Şu sahada yapamayacağım şey yok'"

Williams 'Şaşırma' kelimesini kullanıyor. Başlarda, bir MVP'nin oradaki herkesten daha sıkı çalışmasına şaşırmıştı. Kendisinin sonraki durağı Philadelphia olacaktı ve oradaki yıldızların tavrı tam tersiydi: "Kendilerini maça saklamayı seçiyorlardı... Millet idman halindeyken, onlar bir köşede bisiklete binip diğerleriyle dalga geçiyordu."

Ama bu, 23 yaşında ayak kırığı sakatlığından dönüşte, çalışma zamanını kısıtlayan Bulls yönetimini topa tutan Jordan'dı. Ve aynı zamanda, 38 yaşında, bir deplasman gezisinden dönüşte, gece 3.30'da Washington'a vardıktan 4 saat sonra antrenman sahasına inen Jordan.

"Sadece Phil Jackson bitirdiğinde bir hareketi keser veya bir idmanı kısa tutardı" diyor Williams. "Ve küfrederek kenara giderdi."

"Bunu başka bir oyuncuda görmedim" diye devam ediyor. "Ta ki, 15 yıl sonra, Cleveland'a katılana dek."

'Farklı türden bir süperyıldız'

Williams o arada NBA'deki turuna devam etti ve beş takıma daha gitti -- toplamda 7 takımda oynadı. "Ligde bir sürü çok yetenekli, yıldız oyuncuyla beraber oynadım" diyor, "ama profesyonel değillerdi -- IversondanBahsetmiyorumBuArada. Mj ve LeBron'da, bunu söylemek mümkün, farklı bir süperstar havası vardı."

Devir açısından da farklılar, birbirlerinden de farklılar. Williams, James için şöyle diyor: "O, Michael'ın olduğu şekilde bir katil değildi. Michael hâlâ atmakta olan kalbinizi söküp, size yedirmek isterdi. LeBron'da bu yoktu. Kazanmak için bir yoğunluk ve tutkuya sahipti, ama takımın kazandığı sürece yoğunluk ve tutku... Bir katil içgüdüsü değil."

LeBron, Jordan'ı izleyerek büyümüştü. Lisenin ilk yılından önce onunla tanışmıştı. Onu idol edinmişti. Fakat asla aşırı bir öykünme yoktu, ve belirgin de değildi. Çünkü LeBron diğerlerini de izlemişti. Iverson'a bayılıyordu. Ve zamanı gelmeden de onları iyi çalışmıştı. Magic ve Bird'den James Donaldson'a kadar herkesi Williams'a soruyordu: "James Worthy hakkında sorular sorardı... yaşının izlemeye yetmediği başka kişileri de. Ama gider klasikleri izlerdi, YouTube'dan falan açıp."

LeBron'un basketbol düşkünlüğü çok barizdi. Bu konuda takıntılıydı. WNBA klasiklerinden kolej basketboluna, her şeyi izliyordu. Sürekli öğreniyordu.

Williams, çoğu tecrübeli oyuncunun uyumaya devam ettiği sabahın erken saatlerinde, James'in daha 20 yaşına bile gelmeden, şimdi çok geniş olan repertuarı üstünde çalıştığını hatırlıyor. Uçuşlar, onun için video izleme seanslarıydı. Cavs bünyesindeki sorumlular, onun için videolar hazırlardı. James, Cleveland'ın sonraki rakibi hakkında çalışır ya da yakın olduğu takım arkadaşlarına sorular sorarak veya koçlarla konuşarak kendi oyununu analiz ederdi."

Jordan, o zamanlar, aynı şeyleri yapmak için gerekli teknolojiye sahip değildi. Ama Haywood şunları söylüyor: "Bu açıdan özdeşler. İkisi de oyunu anlıyor, oyunu çalışıyor, seviyor ve izleme raporlarına dikkat kesiliyor. Size herkesin eğilimlerini, zayıflıklarını ve güçlü yönlerini söyleyebilirler. Ve takım arkadaşlarından da bunu beklerler."

Haywood'a göre ikisi arasındaki fark, Jordan'ın 'acımasızlığı'. Her birinin, kendi döneminde benzer bir gayreti vardı. Sadece bunu farklı biçimde sundular.

"LeBron da kazanmak istiyordu" diyor Haywood, "Ama günün birinde gelip daha pasif görünebilirdi, çünkü diğerlerini de olaya dahil etmek isterdi. Daha çok, oyunu yöneten birisi olmaya çalışırdı, bir nevi takımla iç içe durumdaki ikinci Genel Menajer."



Farklı türden bir takım arkadaşı

Williams'ın Chicago'daki ilk yılı, Dennis Hopson'ın da ilk yılıydı. Hopson, o zamanlar, yeni yeni kendini göstermekte olan, 25 yaşında, 16 sayı ortalamasıyla oynayan bir şutör guarddı. Ödülü, Bulls'a takas edilmek oldu -- ve her gün MJ ile kapışmak.

İki yıl geçmeden, kendini lig haricinde buldu.

"Profesyonel kariyerimde gördüğüm en üzücü şeylerden birisi, Jordan'ın Dennis Hopson'a her gün idmanda sergilediği davranış şekliydi" diyor Williams. "Fiziksel açıdan onu yıpratıyordu. Hopson'ı o kadar uğraştırdı ki, nihayetinde fiziksel ve mental açıdan tükendi. İdmanda her gün MJ'i durdurmaya çalışmak gibi korkunç bir tecrübe onu bitirdi ve sonunda Sacramento'ya takaslandı."

"Ve bu MJ'in insanlara nasıl davrandığının yansıması değildi. Ondaki yoğunluğun yansımasıydı. Onun tek ayarı vardı."

10 yıl sonra Washington'da, Jordan hâlâ acımasızdı. Aralıksız şekilde, üstünden şu meşhur 'Şut'u attığı Bryon Russell ile uğraşıyordu. "Antrenmanda, soyunma odasında, otobüste, uçakta; hiç durmuyordu" diyor Hughes.

Ve Kwame Brown vardı. "Onu duvara tırmandırırdı" diyor Hughes. Brown, Jordan'ın onu homofobik aşağılamarla ağlattığına dair haberleri sonradan reddetmişti. Mesele şu ki, Jordan insafsızdı.

Ve Hughes, bir farktan bahsediyor: "MJ daha doğrudan. Bron daha bağışlayıcı." Haywood'a göre, James olumlu yönde destek veren birisiydi. Heyecan verici motivasyon konuşmaları yapardı.

Haywood, LeBron'un takım içi arkadaşlığın ve kapsayıcılığın önemini Miami'de, Pat Riley'den öğrendiğini söylüyor. Cleveland'a döndükten sonraki ilk sezonunda, sezon öncesi Brezilya'ya yapılacak gezide, takım yemeği için bir ev kiralamıştı. Film geceleri düzenlemişti. Oklahoma City'ye gittikleri bir sefer, takımı Kevin Durant'in restoranına götürmüştü.

Maddi açıdan da etkisi oluyor. LeBron'un da yer aldığı Beats by Dre reklamında, takım arkadaşlarının soyunma odasındaki yeni kulaklıklar da görülür. Aynısı Nike için de geçerli olurdu. Peki ya LeBron bir Samsung reklamında oynasaydı? Bir görevli, ertesi gün takım oteline telefonları dağıtmış olur.

"Bu, benim için, muhtemelen en büyük fark" diyor Haywood. "LeBron o ilişkiyi inşa etmek ister. MJ ise o ilişkiye sahiptir; öyle bir şey yoksa da umursamaz. Maçları kazandığınız sürece."



Peki Gelmiş Geçmiş En İyi kim?

Üç oyuncu da, nicel karşılaştırmanın zorluğunu kabul ediyor (Ve Stackhouse da bunu kabul edecektir; sezon hazırlıkları sebebiyle, röportaj için müsait değildi). Ama üçünün de bir görüşü var. Aynı görüş. Gelmiş geçmiş en iyi?

"Şu anda" diyor Haywood, "MJ."

"Büyüklük hakkında konuştuğunuzda, MJ istatistiklerin, şampiyonlukların ve kazanma anlarının en iyi kombinasyonu. Bazı şeyler istatistiğin ötesindedir."

Hughes ve Williams, bu tartışmanın zaman zaman istatistiklere indirgenmesini de kınıyorlar. Hughes, LeBron'un rakamlarının inanılmaz olduğunu söylüyor. "Ama bunu, kimlerle, ne zaman, nasıl ve hangi durumda yaptığınızı anlamaya yarıyor mu?"

Williams şunları söylüyor: "Asla istatistikleri önemseyen birisi olmadım. Benimle istatistik konuşmayın. Bunlar tamamen istatistik manyağı gerizekalılar için."

Williams, Jordan'ın sahip olduğu 'katil içgüdüsü' yüzünden daha iyi olduğu görüşüne katılıyor. Kritik noktanın bu olduğunu söylüyor. Ve Hughes de üçlüyü tamamlıyor:

"Bence MJ. Benim için çok kolay. Bron harika, ama ne zaman insanlarla bu konuda konuşsam, en iyinin MJ oluğunu söylerim. Ondan sonra, meşaleyi taşıyan LeBron var. Sahada bekliyor. Ama 'o adam' MJ."


O an neler konuşuldu? (Pierce vs Harrington)



"Trash Talk işi artık eskisi gibi değil. Larry Bird hakkında söylenen hikayeleri duymuşsunuzdur. 'Suratının dibine kadar gelip üzerinden üçlüğü göndereceğim' derdi. Bizim jenerasyonda bu kişi Paul Pierce'tı. 'Suratının dibine kadar girip şutu atacağım. Hazır mısın? 3-2-1. Hiç bir şey yapamazsın' derdi. Al Harrington'a sorun. Hikayenin tamamını bilen o."
Kevin Garnett

2003 senesine gidiyoruz. NBA Play-off'ları, Doğu Konferansı ilk tur maçları. Celtics evinde Pacers'la oynuyor. Celtics 70-62 önde. 3. çeyreğin son hücumunda Paul Pierce yavaş adımlarla topu rakip yarı sahaya taşıyor. Ama karşısında kollarını iki yana açmış ve stance pozisyonuna geçmiş (neredeyse poposu parkeye değecek kadar) bir oyuncu çıkıyor. Evet Al Harrington'dan bahsediyorum. Paul, yarı sahayı geçer geçmez nedense Indiana'nın oyun kurcusu Erick Strickland koşarak, Paul'u savunmaya geliyor -- O anda Al, Paul'u neredeyse formasının içine girecek kadar yakından savunduğunu göre göre bunu yapması, sanırım koçun bir direktifinden kaynaklanıyor olabilir. Yoksa kafalar cidden karışmış. Erick'i gören Al, takım arkadaşını "Pierce benim, sen kendi adamını savun" dercesine ittiriyor. İşler boka saracak diye düşünen Strickland olay yerinden koşarak uzaklaşıyor ve kendi savunduğu oyuncuya geri dönüyor. Tabii bunlar yaşanırken Al ve Paul arasındaki trash talk, çoktan başlamıştı. Maçın hakemi Joe DeRosa ikilinin arasına girip uyarıda bulunarak, onlardan trash talk'a bir son vermelerini istiyor. Söylenene göre DeRosa; "Beyler çenenizi kapatın ve top oynayın. Hadi!!" diyor (NBA hakemlerinin her trash talk'a teknik faul çalmadığı dönemler tabii). Paul bir yandan baygın gözler ve Al'ın savunmasını ciddiye almayan vücut hareketleriyle üçlük çizgisine yaklaşıyor. Al da yavaş yavaş Paul'a daha da yaklaşıyor ve rakibi üzerine geldikçe ufak adımlarla o da geriye adımlar atıyor. İkili arasındaki trash talk seviyesi 'tanrısal seviye'lere çıkmışken en sonunda Pierce şut saati dolmadan, o yavaş atış tekniği ile topu potaya doğru gönderiyor. Top filelerden geçince de Al ile hiçbir göz teması kurmadan kendi sahasına doğru geri geri koşuyor. Üçüncü çeyrek biterken ve herkes bench'e doğru ilerlerken ikili ufak bir omuz temasına giriyorlar ama birbirleriyle konuşmuyorlar. İşte benim için NBA tarihinin en sağlam trash talk'larından birisi budur.



Peki o an ikili arasında geçen diyalog nedir? Al, rakibinin beynine girmek için neler söylüyor? Paul, savunmacısının sözlerine ne diyerek karşılık veriyor? Bunlar uzun süre gizemini korudu. Taa ki Al Harrington bundan birkaç ay önce her şeyi açıklayana kadar.

Pierce ve Harrington arasındaki trash talk'a dair tek veri, Paul'un 2007 yılında, ufak bir röportaj sırasında söylediği birkaç cümleden ibaretti. "Son hücum olduğunu biliyordum. Topu yavaşça karşı tarafa taşıdım. Play-off maçı işte. Ne olduğunu biliyorsunuz. Bu yüzden bunun adına play-off demişler. 2 dişli takım birbiriyle oynuyor ve kazanmak istiyorlar. Al'ın bana ne dediğini hatırlamıyorum. O gürültüde zaten kimseyi pek duymuyordum. O yüzden tam olarak bana ne dediğini söyleyemem. Ben sadece o büyük anın peşindeydim." diyor Pierce.



YouTube kanalı TYT Sports'un konuğu olan Al Harrington ise bize daha fazla bilgi veriyor. Konu, sunucu Rick Strom'un, Harrington'a, "Şu ana kadar oynadığın oyuncular arasında en büyük rakibin kimdi?'"sorusuyla açılıyor. Al da şu cevabı veriyor; "Kariyerimin başlarında pek kimseyi rakip olarak görmüyordum. Her oyuncuya karşı yaklaşımım aynıydı. Ama bir adam vardı ki, o yıllarda ondan pek hoşlanmazdım. Paul Pierce'tan bahsediyorum. Tabii şimdi yakın arkadaşız. Geçen gün 40. doğum günü partisine falan gitmiştim ama zamanında aramızda devamlı sürtüşme geçen oyunculardan biriydi. Storm daha sonra Al'a, "Birbirimize karşı dürüst olalım, şu meşhur play-off maçından mı bahsediyoruz?" diyor. Al ise,"Evet herkes o trash talk ânını biliyor ama komik olan şu ki, kimse o an aramızda neler konuşulduğunu bilmiyor" diyerek detayları yavaş yavaş vermeye başlıyor.

İsterseniz hikayenin kalan kısmını Al'dan dinleyelim. "Şutu üstümden sokmuş olabilir. Buna bir lafım yok. Ama o an kendisine,  'Beni geçemezsin. Buna izin vermeyeceğim' diyordum. O da ekşimiş suratıyla, 'Pff beni savunamazsın sen. Eğer tersini düşünüyorsan izle. Seni öyle bir geçeceğim ki...' falan diyordu. Ama ben ona 'Beni geçemezsin' diyordum. Sonra uzaktan bir şut attı ve nedense herkes sanki maçı kazandıran basketi atmış gibi tepki verdi (Al gülerek anlatıyor). Ama biz o maçı aldık. Bunu unutuyorlar. Sadece bir şuttu. Ama dediğimi yaptım. Beni geçemedi. Sadece üzerimden bir şut attı. Çok da bir olayı yoktu yani şutun. Fakat şuttan sonra sanki inanılmaz bir hareket yapmış gibi triplere girdi. Çok da iyi savunmuştum oysaki... Fakat şut girdi. Ama şunu söylemeliyim ki Paul Pierce fena bir adamdı. Ona karşı oynamak kolay değildi."

(Dün de doğum günü olan ve 41. yaşına basan Pierce'ın doğum gününü kutluyoruz. Sağlıklı ve mutlu yıllar kendisi/ailesine.)



Sözlü Tarih: Zidane'ın Kupayı Getiren Volesi


(Orijinali için şuradan.)

Zinedine Zidane oyunculuk kariyerinde birçok harika şey yaptı; ama 2002 Şampiyonlar Ligi finalinde, Hampden Park'ta, Bayer Leverkusen'e karşı attığı gol, en iyilerinden biriydi. Öyle ki, efsanevi oyuncu bunu yeniden yapmaya çalıştı.

"Sonradan aynı şekilde gol atmayı denedim, hatta bir reklam çekiminde şut atarken bile" diyor, yıllar sonra. "Ama hiç yapamadım. Asla. Antrenmanda denedim, ama olmadı. Golü attığım gün mükemmel bir şekilde vurmuştum."

O gece İskoçya'da bulunacak kadar şanslı olanlar için, o zamandan bugüne dek ne kadar güzel goller atılmış olursa olsun, anılarda canlı ve güzel kalan bir hareketti.

Real Madrid için maçın diğer golünü atan oyuncu olan Raul, sonradan şöyle diyordu: "Bütün futbolseverler --yalnızca Madridistalar değil-- bu golden zevk almıştır."



BÖLÜM 1: Baskı Hissediliyordu

Şampiyonlar Ligi'nde büyük bir mücadele olduğunu söylemek klişe gelebilir, ama Mayıs 2002 itibariyle Glasgow'da nereye baksan, 'Ya hep ya da hiç' havası görülüyordu.

Zidane için bu, Juventus'tan 75 milyon euro karşılığında gelmesinin ardından Real Madrid'deki ilk sezonuydu. Takıma bağlılığını bir zaferle göstermek için bir şanstı bu; ayrıca milli takımla kazandığı Dünya Kupası ve Avrupa Şampiyonası'ndan sonra, daha önce Juventus'la iki kez finalde kaybettiği Şampiyonlar Ligi'ni kazanıp, kupa koleksiyonunu tamamlamak için de bir fırsat.

O sezon Real Madrid, ligi Valencia ve Deportivo La Coruna'nın arkasında üçüncü bitirmiş, Kral Kupası'nı da kendi evinde oynanan finalde Deportivo'ya kaptırmıştı -- 100. yılını kutlayan bir kulübün umduğu bir manzara değil.

Leverkusen'in durumu da benzerdi. Klaus Toppmoller'in takımı Bundesliga şampiyonluğu ve Almanya Kupası'nı ucu ucuna kaybetmişti ama hissettikleri baskı Real Madrid'inkinden farklı nitelikteydi.

Real Madrid'den her sezon kupalar kazanması beklenir, fakat Alman ekibinin çıkışı sürprizdi. Daha önce hiç Kupa 1'de final görmemişlerdi ve Hampden'a giden yolda herkesin gönlünü kazandıktan sonra, zafer için bu son şanslarıydı.

Santiago Solari (Real Madrid orta sahası, 2000-05): Kutlama yılındaydık, çünkü dünyanın en büyük kulübünün 100. yılını idrak ediyorduk. Büyük bir şeyler kazanmamız gerekiyordu ve bunun için Şampiyonlar Ligi son şansımızdı. Ayrıca Zizou'da bu kupanın eksik olduğunu biliyorduk, o da bu konuda çok istekliydi. Biz Real Madrid'dik; bu kulüp Şampiyonlar Ligi'ne aşina ve herkes kazanmanızı bekliyor. Böyle bir yılda, taraftarları ve kulübün tarihini hayal kırıklığına uğratmamak için kazanmalıydık.

Steve McManaman (Real Madrid orta sahası, 1999-2003): Zor bir yoldan gelmiştik, ki önceki sezonda da yarı finalde elenmiştik -- daima finale çıkmanız için bir baskı vardır. Zidane en büyük transferimizdi; şu saçma Galactico sıfatına sahipti ve rekor fiyata gelmişti. Haliyle ilk sezonunda baskı altındaydı, takım ona uygun yer bulabilmek için 5 farklı pozisyonda oynatmıştı. Dünyanın en iyi oyuncusuyla imzalamıştık, ama biraz form ve özgüven problemi çekiyordu; çünkü ilk yılıydı ve ligi kazanamamıştık, baskı vardı.

Isaac Morillas (30 yıldan uzun süredir Real Madrid kulüp üyesi): Belki sezon başlangıcı onun için iyi olmamıştı --kulübe alışması biraz zaman almıştı-- ama onun klası, futboldan biraz anlayanlar tarafından bile görülebilen bir şeydi.

Clive Tyldesley (ITV yorumcusu): Kadrolarında Raul, Roberto Carlos, Figo ve Zidane gibi yıldızlar olsa da, Madrid için iyi bir sezon değildi. Ama Leverkusen, yarı finalde Manchester United'ı eleyerek, Sir Alex Ferguson'ın yıldızlara yazılmış gibi görünen Glasgow'da final oynama hayallerini çalarak gelmişti.

Jens Nowotny (Finalde oynayamayan Leverkusen kaptanı): Finale çıkmak, iki sezonluk çabanın ürünüydü: Önce Şampiyonlar Ligi'ne kalıyorsunuz, sonra finale uzanıyorsunuz. İki sezondur bu maç için hazırlanmıştık. Takımdaki çoğu oyuncunun kariyerinin en büyük maçıydı. Bazılarının ancak hayal edebileceği bir şeydi.


BÖLÜM 2: Leverkusen Bir Sürprize İmza Atabilirdi

Avrupa futbolunun elitleri Glasgow'da bir araya gelmişti ve İspanya Kralı, Alman Şansölyesi ve James Bond'u canlandıran Sean Connery de onlara katılmıştı. Michel Platini, Alex Ferguson, Arsene Wenger, Gerard Houllier ve Fabio Capello da oradaydı; aynı zamanda, turnuva tarihinin en iyi maçlarından biri olarak gösterilen, o statta oynanan 1960 Şampiyon Kulüpler Kupası finalinde yer alan oyuncular da.

Yerel çeşni olarak, Celtic'in 'Lisbon Aslanları' olarak bilinen, 1967'de Şampiyon Kulüpler Kupası'nı kazanan ekibi de oradaydı ve final heyecanı bütün şehri sarmıştı; Madrid, Leverkusen ve İskoç kulüp taraftarları şarkılar söylüyor ve şehir merkezinde bir arada olmanın tadını çıkarıyor.

"Glasgow çok heyecanlıydı" diyor, kupanın emanet edildiği Hampden'daki İskoç Futbol Müzesi küratörü Richard McBrearty. "İnsanlar maçı statta da, televizyonda da izlese, bunun bir parçası olmanın getirdiği bir heyecan vardı. Bu yalnızca Real Madrid ya da Leverkusen'in değil, aynı zamanda Glasgow'un da maçıydı."

Real Madrid maça favori olarak başlıyordu, ama Leverkusen'in de Michael Ballack, Bernd Schneider, Lucio ve Dimitar Berbatov gibi oyuncularla sürpriz yapma şansı bulunuyordu. Buraya gelirken Deportivo, Juventus, Barcelona ve Liverpool gibi takımları elemişlerdi.

Solari: İnsanlar şimdi o Leverkusen'in nasıl finale ulaştığını merak ediyor, fakat iyi bir takımlardı; Manchester United'ı eleyip gelmişlerdi. Kaliteli oyunculardan oluşan bir takımdı. Biz kendimizden emindik ve favoriydik, ama zor olacağını da biliyorduk. Dengeli bir maçtı, başta her iki taraf da kontrollüydü; iki taraf da rakibi tartıyordu.

Tyldesley: Roberto Carlos'un taç atışları, Real Madrid için bir kozdu. Maçın başında bunlardan bir tane buldular ve bunun sonucunda Raul neredeyse ayaklarını sürüyerek gole gitti, biraz sonra da Lucio durumu eşitledi. Final için mükemmel bir başlangıç yaptığını düşünürsün, ama asla tam olarak rahatlayamazsın.


BÖLÜM 3: Kimse Şut Çekmesini Beklemiyordu

İlk 15 dakikanın ardından, goller atıldıktan sonra, devrenin kalanı monoton geçmişti. Madrid biraz bası altındaydı ve iki taraf da ara sıra tehlike yaşıyordu, ama devreye doğru gelirken, durumun yarı yarıya şanstan fazlası olduğu ortaya çıktı. Ardından Zidane'ın düdük çalmadan biraz önce gelen golü, tamamen yoktan var olmuştu.

McManaman: Harika bir hareket değildi; sadece Solari'den Roberto Carlos'a uzun bir pastı. O da  topu içeri doğru bir nevi aşırttı. Zizou'yu görüp de topu ona ortalamış değildi. Ama Zidane zayıf ayağını kullanarak topa gelişine çok iyi vurdu ve geldiği gibi havadan kaleye yolladı.

Solari: O an rahat pozisyonda olmamı değerlendirerek iyi bir pas gönderdim; Robertoyu iyi tanıyordum, ona topu ne zaman yollayacağımı iyi biliyordum. O topu başkasına atsam belki kötü bir pas olurdu ama o çok hızlı olduğu için yetişti. Kendisi de topu, mümkün olan en iyi şekilde başka bir beyaz formalıya aktardı. Herkesin söylediği gibi kötü bir orta değildi. Benim pasımın sahip olduğu hızla açılabilecek en iyi ortaydı.

Her şey çok hızlı gelişti, düşünecek zamanım olmamıştı, ama golü harika bir açıdan izledim -- bütün kameralardan daha iyi bir açı. Ne yapmak istediğini anladım ve hareketine başladığında, şut atacağını fark etmiştim. Harikaydı; topu sol ayağıyla, çok yüksekte yakalamıştı. Hayatta bir kez ortaya koyabileceğiniz, sihirli bir teknikti.

Roberto Carlos (1996-2007 yılları arası Real Madrid sol beki): Kötü bir orta açmıştım, sonra Zizou'nun zayıf ayağına mükemmel bir şekilde denk geldi. Harika bir goldü. Böyle gol az görmüşümdür.

Klaus Toppmoller (2001-03 arası Bayer Leverkusen hocası): Seyirciler için, Şampiyonlar Ligi finallerinde atılmış en güzel gollerden biriydi. Teknik olaraksa çok zor bir goldü. Yüksekten geliyordu ve ancak Zidane gibi birisi öyle vurabilirdi.

Jens Nowotny: Zidane'ın golü, teknik açıdan kusursuzdu. Kimse o durumda öyle bir gol atmasını beklemezdi. Normalde bir oyuncu orada topu kontrol eder, doğrudan şut çekmez. Kaleci ve defans şaşırmıştı. Dünyanın en iyi oyuncusunun bunu attığını söyleyebilirsin, kimse de bunu reddetmez, ama Real Madrid, maç boyunca bu pozisyon dahil yalnızca 3 şans elde etmişti. Bu golü görmüş olmak güzeldi, ama bizim takımımıza karşı değil.

Tim Collings (Eski Reuters futbol muhabiri): Televizyonda sonradan tekrarını izlemiştim, ama o anda orada olan bizler, golün dramatik etkisi ve sanatsal güzelliği sebebiyle şaşkına dönmüştük. Muhteşemdi ve sanatsal açıdan da, en iyilerden biriydi. Gözlerimi kapadığımda hâlâ o golü görebiliyorum.

Isaac Morillas: Golü mükemmel biçimde görebildim, çünkü oturduğum yer oraya yakın köşedeydi ve sahaya çok yakındı. Carlos'un ortasını gördüğümde içimden "Korkunç bir orta" dedim ve Leverkusenli oyunculara gitmesini bekledim. Sonra Zidane'ın vole vurmak için pozisyon aldığını gördüm ve gerisi inanılmaz, hayret verici. Gerçekten acayip bir gol.

Richard McBrearty: Kimsenin şut çekmesini beklediğini sanmıyorum. Carlos sadece topu kurtarmaya çalışıp, mümkün olan en iyi şekilde ceza sahasına yollamak için çaba gösterdi. Yüksekten gelen bir toptu ve onun için atılmışa benzemiyordu. Belki kontrol etmek ister ya da kafasıyla vurur diye düşünmüştüm. Yaptığı şey olağanüstüydü.

Michael Varutti (O gün statta bulunan Leverkusen taraftarı): Zidane müthiş bir gol attı, biz de Leverkusen taraftarları olarak o gole saygımızı gösterdik, peki ama neden o gün?

Clive Tyldesley: Zidane için, bir Şampiyonlar Ligi finalinin sonucunu, dönerek gelen ve yardımı dokunmasından daha çok zorluk çıkaran bir ortaya zayıf ayağıyla harika vurduğu bir voleyle belirlemek inanılmazdı. Tekrar izlediğinizde sizi yine şaşırtıyor ve o gün maçın devre arasındaymış gibi göze iyi görünüyor. Bir yorumcu olarak, daha iyi bir malzeme isteyemezsiniz. Birkaç kez 'Şahane' demiştim -- gole işte o kadar sevinmiştim. Eğer kısa, net ve ânı yakalayan bir ifade sunarsanız, bunun yıllar içinde tekrarlanan ve golü temsil eden bir ifade hâline dönüşmesi umulur.


BÖLÜM 4: Golden Sonra 60 Metre Koştu

Zidane'ın gol sevinçleri normalde pek duygularını dışa vurur nitelikte değildi, ama bu kez çığlıklar atarak sahanın en köşesine doğru koşarken, bunun kendisi için ne kadar anlamlı olduğu ortadaydı.

McManaman: Teknik olarak, böyle bir gole imza atmak çok zor. Maçın içindeyken, bu şutu atmak için kendinize güvenmelisiniz. Zor maçlarda, başka oyuncular orada risk alıp kötü görünmektense, topu kontrol etmeyi dener. Antrenmanlarda onu sayısız kez böyle şeyleri yaparken gördüm, ve bunları hiç düşünmeden, çok rahat şekilde yapıyordu. Eğer bu golü basit gösterecek birisi vardıysa, o da Zizou'ydu. Bu gol, finallerde atılmış en iyi gollerden biri olarak anılıyordu ve başka birisi atsa muhtemelen sevinçten delirirdi. Çocukken parkta oynarken atabileceğin türden bir goldü!

Bu golü atması sanki bir açıklama gibiydi: Bu yüzden dünyadaki en iyi oyuncuyu aldık, böyle şeyleri yapması için. Kısa Madrid kariyerinde bunları pek görmemiştik ama, finalde patlamıştı. Golü attı ve sonra kulüpteki kariyeri fiilen sona erdi. Kendisini en iyiler katına çıkarttı, ve artık Real Madrid formalı bir efsaneydi. Özgüveni kaybolmuştu.

Solari: Zizou bunun bir sanat eseri olduğunun o anda farkındaydı ve golü de daha önce hiç görmediğim şekilde kutladı. Eğer kariyerindeki tüm gollere bakacak olursanız, bence en çok sevindiği buydu. 60 metre falan koştu. İnsanların golleri hatırlaması ve bunun daha geniş kitlelere yayılması için, ekstra bir şeyler olması gerekiyor. Bu vakada bitiriş çok şık, dakika 45, kulübün 100. yılı, Şampiyonlar Ligi, ve kazandıran gol. Birçok bileşen bu golü özel kıldı.

Isaac Morillas: Kritik anda atılmış harikulade bir goldü ve evet, Glasgow'dan dönerken uçakta saatlerce bunun hakkında konuştuk. Sonraki gün ofiste, ve ardından haftalar boyunca da. Bu golün ardından Madridlilerin gözünde en tepelere çıkmıştı.

Clive Tyldesley: Otele geri dönüşümüzü hatırlıyorum, şaşırmaya devam ettiğimiz tek şey o goldü. Sık sık gördüğüm en iyi gol hangisi diye düşünürüm ve bu gol kesinlikle adaylardan birisi. Eğer bu soruyu ciddiye alıp, o golün güzelliğine ilaveten bir şey kazandırdığına da bakarsanız, bu gol zaten bir Şampiyonlar Ligi finalinin sonucunu belirleyerek, kendisini adayların arasına sokuyor.

McBrearty: Stattan bir arkadaşımla çıktım ve biraz sonra, okuldan beri görmediğim bir arkadaşıma tosladım. Son 20 yıldır ne yaptığımızdan bahsetmek yerine, Zidane'ın golünden konuştuk. Herkes bundan bahsediyordu -- final kazandıran en iyi gollerden biri olmalıydı. O vuruşun kalitesi... Bu, kulüpler veya milli takım bazında bir İskoç zaferi değildi ve medya biraz milliyetçilik yapabilirdi, ama genel olarak iyi bir evsahipliği vardı. Ve de bir zafere ev sahipliği etmiş olma, ayrıca müthiş bir maç ile o dönemin büyük oyuncularından birinden gelen olağanüstü gole tanıklık etme hissiyatı vardı.

Zinedine Zidane (2001-2006 yılları arasında Real Madrid orta sahası): O volenin güzel ve benzersiz bir gol olduğunu hissetmiştim. Böyle golleri planlamam -- fırsat belirdiğinde hazır olmanız gerek yalnızca. Topa vurdum -- kusursuzca, çabuk ve doğru şekilde. Topun doğru açı ve yükseklikten geldiği için ne kadar şanslı olduğumu düşündüğümü hatırlıyorum. O golün bize kupayı getirmesinden memnunum -- kesinlikle kariyerimdeki en önemli anlardan birisi.


BÖLÜM 5: Sonraki Her Dakika Tehlikeliydi

Zidane'ın golünün harika zamanlamasına rağmen kazananın kim olacağı henüz belli değildi ve ikinci yarıda da Leverkusen'in durumu eşitlemesi muhtemel görünüyordu.

Toppmoller devre arasında taktiklerini gözden geçirdi ve oyuncularını daha fazla hücuma teşvik etti; 7 dakika ilave gösterilmesiyle, son dakikalar son derece yoğun geçti.

"Son 10 dakikada bizi ezdiler" diyor McManaman. "Iker Casillas kenardan geldi ve maçın adamı oldu, bir sürü kurtarış yaptı. Hayata tutunmaya çalışıyorduk, ancak maç sonunda nasıl rahat nefes alabildik. Her dakika tehlike içindeydi."

Leverkusen geri dönemedi ve Real Madridli oyuncular son düdükle birlikte deli gibi sevindi. Ama Zidane'ın bu büyük hareketinin, tüm cephelerden eli boş dönen Alman ekibine 'Neverkusen' gibi acımasız bir lakap bırakması gibi pek hoş olmayan bir ayrıntı da vardı.

Toppmoller: Harika bir goldü tabii ki, ama kaleci (Hans-Jörg Butt) onu çıkarabilirdi. Zidane tarihin en iyi oyuncularından biri, çok güzel vurmuştu; fakat top tam olarak kalenin sağına ya da soluna gitmedi. Kalenin ortasına doğru geldi. O yükseklikte topu çıkarabilirdi. Bütün Alman taraftarlar, eğer o anda kalede Oliver Kahn olsa, o topu kurtarabileceğini söyledi. Kalemizde Kahn olsa, o üç kupayı da alırdık. Butt beni hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama sadece beni değil, herkesi de.

Jens Nowotny: "Birisi hata yaptı da, onun yüzünden kaybettik" derseniz buna katılmam. Ben böyle bakmam. Ama şehirde ve kulüpte bazıları, bunun Butt'ın hatası olduğunu söyledi. 10 kişi sana harika bir kaleci olduğunu ve senin sayende finale çıkıldığını söyleyebilir, fakat bir kişi gelip de sana hata yaptığını söylerse, bu aklında yer eder. Eleştiriler düşüncelerinizi işgal eder. Butt'la hâlâ aram iyidir, bunların onun için ne demek olduğunu düşünebiliyorum.

Butt'a o maçla ilgili hatıraları sorulduğunda cevabı çok netti: "Hayır -- beni bir daha aramayın." Bu ifade, onun hâlâ o anların etkisinde olduğunu gösteriyor.

O zamanlar, o akşamla ilgili suçlamalar, Zidane'ın dahice hareketi sebebiyle Almanya'nın pek dışına çıkmamıştı. Ve şimdi, 15 yıl sonra, herkesin o maçla ilgili konuşmak istediği şey, Fransız oyuncunun bu mükemmel golü.