Nerden Nereye 225







Çay


Türk spor tarihinin en büyük ve sistematik araklamasıyla karşı karşıyayız. Bir süre önce şu postu atmıştım, ama yeteri kadar dikkat etmemişim ki, olayın boyutlarının tam olarak farkına varamamışım.

Puma yerine başka, daha ufak profilli bir marka giyiyor olsalar gene tamam; ama Puma giyiyorsun, ve bu adamlar neredeyse Adidas ve Nike'ın hemen altında konumlanmış durumda.

Bu sezonki 4 formalarından ikisi, yani mavi-lacivert ve çubuklu, tasarım olarak doğrudan, Arjantin Milli Takımı'nın 2014 Dünya Kupası'nda giydiği formalardan alınma. Biri tamamen, renkleriyle birlikte, diğeri sadece tasarım olarak (detaya girersek, çubukluda koyu renk, farklı yönden azalarak iniyor).


Şimdi Puma, kendisi böyle bir halt yemez. Mümkünü yok. Kalıyor, Bursa'da başkanın yahut forma işlerinden sorumlu kişi kimse, onun sırtına. Bu kadar aleni bir şekilde, nasıl cüret ediyorlar, cidden inanılmaz.

Nerden Nereye 224



AND1 Mixtape Tur'un Sözlü Tarihi


(Orijinali için buradan)

Yıllardan 1998'di. Michael Jordan, NBA tarihindeki en değerlilerden biri olarak görülen Final serisinde Utah Jazz'a karşı attığı "Şut" ile, Gelmiş-Geçmiş-En-İyi olarak mirasını sağlamlaştırıyordu. Ligin popülaritesi, tarihte görülmüş en üst seviyedeydi; ama oyun değişmek üzereydi. Aynı yıl, Rafer "Skip 2 My Lou" Alston'ın çok da kaliteli olmayan bir videosu ortalığa bomba gibi düşmüştü. DJ Set Free tarafından yapılan videoda, Alston'ı "sokak basketbolunun Mekke'si" olarak bilinen Rucker Park'ta çalışırken görüyoruz. Aralarında yeni yeni ünlenmekte olan Mos Def'in de bulunduran Rawkus'a mensup sanatçılar tarafından yapılan şarkılar ve Skip 2 My Lou'nun şık hareketleri, 80'lerden beri eşanlamlı olan iki dünyayı birleştiriyordu: Sokak basketbolu ve hip-hop.

Ligdeki multi-milyonerler, basketbol dünyasını sonbahardan ilkbahara dek yönetirken, yaz, daima sokak basketbolcularının olmuştu. 15 yıl önce, 1998'de başlayıp 2000'lerin ortalarına dek, yazlar AND1 sokak basketbolcularınındı. Jordan'ın emekliliğini açıklaması ve birkaç ay sonraki lokavt kararı, 1999'dan 2000'lerin ilk yıllarına dek, ligin popülaritesinde düşüşe sebep oldu. Bu arada, 1999 sonu itibariyle "The Skip Tape" olarak da bilinen AND1 Mixtape Vol. 1, 100.000'den fazla kopya sattı.

Bu noktadan 2000'lerin ortasına kadar, Shane "The Dribbling Machine" Woney, Anthony "Half Man, Half Amazing" Heyward, Waliyy "Main Event" Dixon, Grayson "The Professor" Boucher, ve Philip "Hot Sauce" Champion gibi isimler, tanıdık isimler haline gelecekti. Favori oyuncularının parkede ortaya koyduğu istatistiklerden bahsederek kafa sikmek yerine, çocuklar asfaltta yaratılan büyü hakkında konuşuyorlardı. Hadi gelin, itiraf edelim: 90'ların sonundan 2000'lerin ortalarına kadar AND1, NBA'den daha büyüktü.

2001'de yayınlanan Nike "Freestyle" reklamı? Feci şekilde AND1'dan ilham alınmıştı. Tracy McGrady'nin 2002 All-Star maçındaki panyadan kendine sektirip vurduğu smaç? Philadelphia'da 20.000 kişinin önünde yapılmadan evvel, AND1 Mixtape'lerinde sayısız kez izlenmişti. NBA Street ve NBA Street Vol 2'nin üç milyondan fazla satması? Şüphesiz ki 1993'te, Paoli, Pennsylvannia'da kurulan bu şirketin yarattığı popülarite sayesinde oldu.

Görece ömrü kısa sürmüş olsa da, belli bir zaman diliminde, AND1 Turnuvası basketbol dünyasının zirvesindeydi. Efsanelerin Rucker Park'ta ve Washington D. C.'deki Barry Farms'ta bilek kırdığı günlerden, banliyö çocuklarının aynı hareketleri arka bahçedeki portatif potalarında denediği günlere: İşte sokak basketbolunun nasıl ana akım hale geldiğinin sözlü tarihi.

-- OYUNCULAR

DJ Set Free: New York'ta doğup, Philadelphia'da büyüdü. Set Free, AND1 Mixtape serisinde hip-hop ve sokak basketbolunu bir araya getirmekten sorumlu kişiydi.

The Dribbling Machine: Shane Woney, Bronx kökenli biri ve sokak basketbolundaki ününü, AND1'e ilk yıl için katılmadan önce Rucker Park'ta kazanmış bir isim.

Half Man, Half Amazing: Anthony Heyward bir Brooklyn'li; lakabını, Rucker MC Duke Tango'nun onu, kendisinden çok daha üstün fiziğe sahip birinin üstünden smaç vururken görmesinin ardından kazanmıştır.

Headache: Tim Gittens, AND1 ile anlaşan ilk sokak basketbolcularından biriydi. Adı, New York'taki her sahada saygı uyandıran bir oyuncuydu.

Main Event: Linden, New Jersey çıkışlı sokak basketbolu efsanesi, orijinal AND1 maçı ve turu fikri için AND1 yetkilileriyle çalışmıştı. Dixon, 2001'den 2006'ya kadar turda yer aldı.

AO: Philly çıkışlı olan Aaron Owens, üstün top hakimiyetine sahipti ve oyundaki bazı en iyi alley-oop paslarını atabilen biriydi.

Helicopter: Genç yaşta --tam olarak altıncı sınıf-- John Humphrey ilk smacını vurdu. Bundan sonra North Carolinalı genç, oyunun köklerine sadık kalırken,

Prime Objective: Lonnie Harrell bir sokak basketbolcusunun sahip olması gereken gösterişe sahip değildi; ama bu adam temel anlamda sağlam bir oyuna sahip olarak yaratılmış, tonla sayı atabilen, hatta o kadar ki, AND1 takımında 55 sayıya imza atabilen biriydi.

The Professor: Grayson Boucher; aramıza Keizer, Oregon'dan katılıyor. AND1'a 2003'de, onların "Survivor" yarışması sırasında katıldı. Sokak basketbolundaki ünü, 2003 Turu'nda Madison Square Garden'da attığı efsanevi maç kazandıran üçlükle zirveye ulaştı.

Skip 2 My Lou: Rafer Alston, efsanevi sokak basketbolu becerilerini NBA'e taşımayı başardı.

Sik Wit It: Robin Kennedy ismiyle, Pasadena, California'da doğdu; bu lakap, kendisine betonda ve diğer her yerde yaptığı hareketlerinin "manyakça" olduğunu düşünen arkadaşı Reggie Cotton tarafından verilmişti.

Baby Shaq: Washington D.C.'den gelen Baby Shaq, boyalı alanda kalın cüssesi ve profesyonel stiliyle caydırıcı bir güçtü.

Philip "Hot Sauce" Champion'la birkaç kez temas kurulmaya çalışıldı, ama sözlü tarihe katılımda bulunmak için herhangi bir olumlu hareketi olmadı.

(Yazının orijinalinde burada bir video var, fakat yalan olmuş, ne olduğu belli değil. Ben de onun yerine, muhabbetin en son kaldığı yere ve yazıdaki yokluğuna binaen, Hot Sauce abimizin bir videosunu koymak istedim.)



-- BAŞLANGIÇTA

DJ Set Free: 98'deki mixtape ile başladı. AND1'in elinde bir sürü video vardı, ve biz de gidip onları bir izledik. Hepsi, Rafer Alston'ın Rucker Park'ta çekilmiş eski görüntüleriydi. O zamanlar DJ'lik yapıyordum; kasetleri çalmayı, sesi kısıp açmayı severdim ve DJ'liğe başladım. İşte o dönem tam da bu işlerin içindeydim ve "Eğer bunu bir paket halinde hazırlarsak harika olur, ve bu yapılmış ilk video mixtape olacaktır" diyordum.

Rawkus'la çalışıyordum ve bana videoya koymam için bazı özel parçalar verdiler, ve fikir böyle ortaya çıktı. Ben "hâlâ bir şeylere daha ihtiyaç var" diyordum, böylece Mos Def gibi, bazı tanıdığım sanatçılarla temasa geçtim. Ve bir kere evsahipliği yaptıktan sonra, bazı şeyleri çıkarıp AND1'a götürdük, işte o zaman "Bir şeyler başardık" der gibi olduk. Mixtape böyle başladı. Tekrar geldiğimizi ve "Tamam, kaç tane kayıt yapmalıyız?" dediğimizi hatırlıyorum. Sanırım en başta, 10.000 VHS yaptık, ve harika oldu, çünkü bunları New York ve Rucker'a götürdük, ardından 100.000 tane daha VHS bastık.

Headache: İlk gelen bendim; ben ve Waliyy (Main Event), muhtemelen ilk imzalayan oyunculardık. AND1 oyuncu aramak için gelmişti, ve o dönemde ben de New York'taki üniversiteden gelen en iyi genç oyunculardan biriydim. Bilirsin, şehri yükseltiyorduk. Ve bana bu fırsatı sundu. Biraz kayıt yaptık ve Waliyy Jersey'deki ilk maçını düzenliyordu, ve daha Tur ortada bile yokken, olayın ne olduğunu gidip görmek istedim. Daha çok tişört satmak istiyorlardı sanırım, çünkü bunun üstüne kurulmuştu. İlk başladığında böyleydi.

Yani bunu yapmak istedik, biraz havaya girmek, biraz para kazanmak; "Tamam, bunu yapacağız" diyorduk. Sevdiğimiz bir şeydi, ve herkes bunun kısa süreli bir şey olacağının farkındaydı.  Bu kadar büyüyeceğini beklemiyordum. Tamamen farklı bir şeydi. Bilirsiniz, "Hadi şunu bi' deneyelim, ve bakalım ne olacak". Bunun gibiydi. İlk yedili oradaydı: Future, onunla konuşmuştuk. New Mexico Üniversitesi'ne giden Craft Ferguson. Half Man, Half Amazing; Shane The Dribbling Machine'i seçtik, Main Event, ve Skip (2 My Lou). Turun bir parçası olan ilk altı adam, bunlardı. İşin temeli bu adamlardı.

The Dribbling Machine: Birileri, bir ayakkabı şirketinin bizim New Jersey'de bir maç yapmamızı istediklerini söylüyordu. Bizim üstünde konuştuğumuz, tam olarak bir "tur" değildi.Biz sadece ben, Main ve Half'ın oynaması hakkında konuşuyorduk. o yaz, Rucker'da oynadık. Sanırım o maçın ardından bir şampiyonluk kazandık, "Rucker Park on Fridays"te. Bu tur ise, bir maçtan daha öte bir şeydi. Bir turun ortaya çıkıyor olduğunu öğrendiğimizde, daha çok böyle ilk maçımızın ardından bir yıl geçmiş gibi falandı.

Skip 2 My Lou: Turu 90'ların ortasında duymuştum. Aslında 90'ların sonu gibi, üniversiteden eve dönerken. Bunun bir parçası olup olmayacağımı sormuşlardı.

Main Event: 99 yazında, AND1'dan J.R. adında biriyle tanıştım -- iyi biriydi, o kadar. J.R. isimli adamla  konuştum, telefonlaştık, New York City'de buluştuk; AND1 için çalışan bu adam, şunları söylüyordu: "Hey, Skip 2 My Lou'nun kasetlerinden 100.000 adet sattık. Seni ikinci video için istyoruz. Bütün görüntülerini alıp, bir video yapacağız." Havaya girmiştim. Sanki "Sana bir ayakkabı anlaşması öneriyoruz" diyordu. Rucker Park'ta, dünyanın her yerinde, Amatör Sporcular Birliği'nde, All-American'da, bunun gibi yerlerde oynayan bir çocukla konuşuyordunuz. Heyecanlıydım. "Hah, bir ayakkabı anlaşması?" Bu duyulmamış bir şeydi. Bunu düşünerek uyudum. Sonra aklıma şu geldi: Eğer onlara bütün görüntülerimi verirsem, onların aklında son hareketimi yaptığım kadar iyi şekilde kalacağım. Bu kalıcı bir şey olacaktı. Bir hafta kadar düşündükten sonra, onlara döndüm.

AO: İlk turda vardım. Yıl 2000'di ve o yaz bir New York City maçında oynuyordum. Ve sonra, HoopsTV.com'un ofisindeydim. Yan tarafta AND1 vardı. Pete'le tanıştım. Üniversitenin ilk yılındaydım. Benim bir kasetim vardı --malum, o zaman Skip'inki ortalıktaydı-- arkadaşım, benim NBA için yapılan kasetimi aldı, ve üstüne müzik ekledi. AND1'daki adam, kaseti aldı. Oraya birkaç kez daha gittim ve bana bir şeyler yollamaya başladılar.

Temmuz sonu gibi turdan bahsetmeye başladılar, "Sen de gelmek ister misin?" diyorlardı. Ve işte böyle başladı. Hepimiz Los Angeles'a uçtuk ve beşimiz vardık: Headache, Main (Event), Shane, Craft, ben ve Hot (Sauce). Bu, Southwest College'da oynanan, ilk maçtı.

Half Man, Half Amazing: Rucker'da bir maçtaydık, ve maçtan sonra Main Event gelip şöyle dedi: "AND1'le bir şeyler yapacağız, ilgilenir misiniz?" Ben de "Tabii ki" dedim. Altı ya da yedi kişiydik. Ufak maçlarımız oluyordu -- Main Event'in de memleketi olan, Linden, New Jersey'de güzel bir maçımız olmuştu. Bunun ardından küçük yerlerde birkaç maç daha oynadık, ve buradan yola çıkmış olduk.

Prime Objective: 2001 All-Star Haftası zamanı, AND1 Turu, D.C.'ye geldiğinde, bana bir kontrat önerdiler, ama ben hâlâ NBA için uğraşıyordum. Daha sonra, Rucker Park'ta New York All-Stars takımında oynadım. Bu maçta 55 sayı attım, ve bana tekrar kontrat önerdiler. O dönemde, NBDL'de oynuyordum.

Ama her şeyin içinde politika vardı. Son bulduğum fırsat, New Jersey Nets içindi. Esasen politika sayesinde oradaydım, çünkü Irv Gotti bir teklif savaşı sürdürüyordu ve diğer şirketin yöneticilerinden biri, Nets'in sahiplerinden biriydi. Gotti ona, bana bir şans vermesini söyledi, ve her şey kendiliğinden ilerleyecekti. Oraya gittim ve iyi geçti. Beni sonraki gün geri çağırdılar ve neticede Yaz Ligi takımına yolladılar. İyi bir yaz geçirmiştim, ve beni Nets kampına almışlardı. Bu macera, beni zorla antrenmandan çıkarmaları; üstüne doktorun da bana değerlerimi hiç beğenmediğini söyleyip, ölüm riskinden bahsetmesi ile sona erdi.  Ölmemi istemediklerini dile getiriyorlardı, ama üniversiteden beri gittiğim kendi doktoruma danıştığım zaman, her zamankiyle aynı değerlere sahip olduğumu söyledi. Tam bir saçmalıktı. Bu NBA rüyasını kovalamaktan bıktığımda, AND1 Turu'na katılmaya karar verdim.

Helicopter: 2002 yazında, üniversiteden eve dönmüştüm. Tracy Williams adındaki, Shane ile çalışıyor olan, iyi arkadaşlarımdan biriyle konuştum. Bir denemeye ve neler olduğunu görmeye karar verdim. Oraya gittiğimde, Prime Objective beni üniversite smaç yarışmasından tanımıştı, ve benden birkaç smaç vurmamı istedi: gerisi tarih.

Baby Shaq: 2002 diyebilirim. Bunu duymuştum, ama hiç ... Ardından, sonraki yıl, rakip takımın koçu Mike Ellis'ti. Spor salonuna Pat The Roc'a bakmak için gelmişti, ve ben de Pat'le birlikteydim. Mike, Pat'e kim olduğumu sordu ve nihayetinde gelip bana AND1 takımı için oynamamı istedi. İlk olarak "Hayır" dedim, ama sonra o, "Maç başına 500 dolar alacacksın" dedi, bu teklifi nasıl geri çevirebilirdiniz ki? Teklifi kabul ettim, ve gerisi geldi. Dürüstçe söyleyebilirim ki, doğru zamanda, doğru yerdeydim.

Sik Wit It: Turu ilk duyduğumda, Pasadena'daydım (California). Salonda tek başıma basketbol oynuyordum ve biri gelip AND1 denemelerinden bahsederek, gitmem gerektiğini söyledi. Birisi bana yolu gösterdi, ben de direksiyonu oraya kırdım.

The Professor: Turu 2001'de, adam aradıkları zaman duydum ve 2002'de, ben lisedeyken Oregon'a geldiler, ben de o yıl, takımdan bazılarına karşı oynadım. Mixtape 6'da görünmüşlüğüm vardı, pek kimse bilmez. Sadece kısa bir bölüm. Ve sonra 2003'te Portland'a geri geldiler, ve o yıl, "Survivor" yarışmasını yaptıkları ilk yıldı.

AND1 takımına girecek, yeni adı bilinmeyen sokak basketbolcusu için, "Survivor" yarışmasına ihtiyaçları vardı. Böylece ben de katıldım; sonucunda da bütün yaz onlarla takıldım ve kontratı kaptım.


-- BASKETBOL VE HIP-HOP: BİR SEVGİ OLAYI

DJ Set Free: Bu eğlenceli, çünkü basketbolcular rap müziği itekleyici güç olarak kullanırlar. Rap müzik dinler ve çalışırlar; ve bence bir rapçi, bir basketbolcunun yaşadığı gibi kelimeleri kullanır. Rapçilerin olduğu yerden, bir basketbolcuya bakınca, burası büyük bir sahne -- daha farklı bir sahne, para daha fazla.

Bu, her iki taraf için de bir rüya, ve hepsi birlikte ilerliyor. Basketbol ve hip-hop,varoşlarda yapılan evlilikler gibiydi, gerçekten. Şimdi küresel bir şey haline geldi, ama geriye dönüp bakınca, ikisi el eleydi.

Main Event: Düşünün bir. Sporcuları gördüğünüz zaman. O anda kafalarında ne var? Değişik müzikler dinliyorlar. Hip-hop, ya da değil; reggae, rock, jazz -- bağlantı burada. Müzikle havaya gireriz. Dinlediğimiz şey bu. Bağlantı burada.

Şu anda hip-hop, sokak basketbolu ile aynı durumda. Hangisi gerçek, hangisi sahte? Neden D-Block, Styles P ya da Jada; Soulja Boy veya diğer yeni çocuklarla aynı parayı kazanmıyor?  Çünkü işi öğrendiler. Çünkü Styles gidip de çift taraflı bir anlaşma yapmazdı. Biz AND1'deyken kontratlarımız vardı, maaşlarımız vardı. Şimdi adamlar maç başına X dolar para alıyor. Olay geriye gidiyor.

Headache: Ben bu şekilde çalıştım, bu şekilde oynadım. Basktbolun bir ritmi vardır ve heyecanlandırır. Basketbolda yaptığınız her şey, nasıl oynadığınızdan nasıl dripling yaptığınıza dek, bir histir. Bir hissiyat. "Yanıyorum. Bunu hissedebiliyorum, evet" demek gibidir. Ve aynı şey, müzik ve hip-hop'ta da vardır.  Bir dokunuş. Bir his. Ve müzik de aynı şekilde; harika bir şarkı ya da listede 1 numara olacak bir şarkı yaratma anlamında -- bir his meselesi. Eğer bir basketbolcu size, yaptığı hareketi önceden düşündüğünü söylüyorsa, yalan atıyor demektir.

Skip 2 My Lou: Bu yalnızca kültür. New York City'nin sahalarında oynayarak büyüdüğünüzde, o bölge de size yansır. Bir nevi birbirini besler. Bence ikisi el ele giden şeyler.

AO: Şehirle ilgili her şey hip-hop'a varacaktır. Rapçiler basketbolcu olmak ister, basketbolcular da rapçi.

Baby Shaq: Benim için hip-hop ve spor, tamamen duygularla ilgili. Duygular olmadan hiçbir halt yiyemezsiniz. Bir kere sahaya ya da sahneye çıktığınızda, doğaçlama yapabilirsiniz; çünkü spor ya da hip-hop'ta gerçek prensipler yoktur, hatların içinde kalmamızı sağlayan kurallar dışında.

The Dribbling Machine: Basketbol tarihine bakın, hiphop'a da, hepsi sokakla alakalı. Maçların çoğunda, bizi motive etmesi için hip-hop'a ihtiyacımız vardı. Bizi motive eden, rakiplerimiz değildi -- dinlediğimiz müziklerdi. Half Man, bir Brooklyn'li, asla unutmayacağım... Buckshot Shorty ve Fab 5'ın bir hayranıydım. Half, Brooklynli; bu da bizi aynı mütevazı tavırda birleştirdi. Derdi ki "Bir şey diyeyim mi? Basketbola aynı taraftan bakıyoruz, ve aynı müziği seviyoruz." Hip-hop harika bir şey.

Half Man, Half Amazing: O yaşlardayken, biz hip-hop ile büyüdük. Otomatik olarak bir parçamız haline geldi. Bize maç için gereken adrenalini veren müzikti. Dediğimiz gibi, kiminle karşılaşacağımız hakkında endişelenmiyorduk; sadece kendimizi havaya sokmak istiyorduk, böylece oraya gidip yapmamız gereken şeyi yapabilecektik.

Sik With It: İnsanlar müziği sever. Millet maça geldiğinde bu müzikleri duyuyor ve onların içi kıpır kıpır olur. Hip-hop ve basketbolda her şey, kendi işini yapmanla alakalı: Driplinglerimiz ve diğer hareketlerimizle yarattığımız her sound, diğer şeylerle uyum sağlar.

Helicopter: Sokak basketbolu, bir ifade biçimidir. Zaman geçer, insanlar değişir, ama ifade biçimlerin aynı kalır. Bu yalnızca rahatlama ve kendini dışavurma yolu.  Yasadığı bir şey değil ama... Yapmaman gereken şeyleri bilirsin, ama onlardan uzaklaşırsın? Bu da öyle bir şey.

The Professor: Bence hip-hop ve basketbol birbirine çok yakın, çünkü ikisi de varoşlarda çok popüler. Basketbol, yapabileceğiniz en ucuz sporlardan. Tek ihtiyacınız olan, bir pota ve bir top. Bazen bir pota bile gerekmez. Yalnızca top sürersin. Bence ikisi de aynı kitleleri hedefliyor. Bana öyle geliyor ki, AND1 bu ikisini mixtape'ler vasıtasıyla bir araya getirdiğinde basketbol için tam bir "kazan-kazan" durumu ortaya çıkıyordu ki, bu harika bir şeydi.


-- FURYA

Main Event: Vol. 2, aslolandı. Eğer herhangi bir AND1 videosuna bakarsanız ya da olayın nasıl yürüdüğüne dikkat ederseniz, hep Vol. 2'yi aştılar. Ama bunu meydana getiren tarihi bir kenara atamazsınız. Vol. 2 çok mühimdi, çünkü şimdi üstüne çıkabilecekleri bir basamak vardı.

Beş büyük şehri seçmiştik: New York, L.A., Chicago, Detroit, ve Philly. Şehirlerin derinlerindeki parklara gittik, varoşlara, ne derseniz artık; ve şöyle dedik, "Hey, sıradaki maç." Bize "Bu adamlar da kim?" der gibi bakıyorlardı. Sahaya çıkıyor, yapabileceklerimizi gösteriyorduk; ve unutmayın, AND1 başladığında, tamamen gerçek basketbol vardı. Sahte numaralar ya da komik hareketler yoktu. Yalnızca, benim seçmiş olduğum kabiliyetli adamlar, oyun kuralları çerçevesinde oyunu daha eğlenceli kılıyorlardı. Bu, olayı daha da çılgınlaştırdı. Oynadık, ve zamanla 10 kişiye de oynanabileceğini gördük. Sonra birazcık bakınıyorsunuz ki, bütün herkes oradaymış.

Headache: Evet, çok farklıydı. Önceleri hafife alıyorsunuz, "Yani, basketbol işte" diyorsunuz. 50 Cent ile takılıyorduk, Jay Z ile, Puffy falan. Birbirimizi tanıyorduk, çünkü biz onların hayranıydık, ve tersi de geçerliydi. Bizim oynamaya geldiğimiz takımlara sponsorluk yapıyorlardı. Benim için "Süperstar" olayı çok da büyütülecek bir mevzu değildi. Bütün süperstarlar gelip maçı izleyecek falan? Benim için çok büyük bir olay değildi. Ben Harlem'de Dame, Cam ve Mase ile büyüdüm. New York'taki adamlar ünlüydü zaten. Ama biz büyük kalabalıkların önünde oynadık. Ben daha önce de bunu görmüştüm gerçi, çünkü üniversiteyi Wisconsin'de okudum.

Skip 2 My Lou: Turun ikinci yılıydı sanırım, gördüğüm her eyalet ve her şehirde, insanlar olayın cazibesine kapılmış durumdaydı. Otobüs bizi ne zaman bir mahalleden geçirse, insanların sevgisini görebiliyorduk.

AO: Televizyon. Televizyon bizi gösterdiğinde, harikaydı. İlk turu 2001'de yaptık. ESPN, 2002'de bizi haber yapmıştı. O zaman işte, zamanın su gibi akıp geçtiğini söyleyebiliyorsun. Bir düşünün: Hâlâ, SportsCenter hariç, ESPN'in en çok izlenen programı durumundayız. Bu korkunç bir şey.

Helicopter: AO, Spyda ve ben, basketbol kamplarına gidip, bounce pas nasıl verilir ya da nasıl şut atılır, onu göstermek yerine, "nasıl Hot Sauce gibi top sürülür", onu öğretiyorduk. İşte o zaman, AND1 Turu'nun oyunu değiştirmeye başladığını fark ettim.

Sik With It: Üçüncü yılın ardından, Vol. 5 satış rekorları kırdığında, AND1 Turu'nun bir kültürel fenomen haline geldiğini fark ettim,. Hip-hop ve basketbolun uyumunun farkındaydım, yani bu işin büyüyeceğini biliyordum.

The Dribbling Machine: Ben Bronx'luyum, Edenwald Projesi evlerinden, ve bütün mahallem AND1 giyiyor. Nike giyiyorsun, 300-400 dolarlı ayakkabılar, sonra dışarı çıkıp bir bakıyorsun, mahalledeki bir numaralı, herkesin sevdiği ve saydığı adam, AND1 giymekte. Mahallede kabadayılar var, onlar pek hoş davranmıyorlar, üstlerinde AND1 giysileri var. O zaman anlamıştım: İnsanlar Adidas ve Nike giymeyi bıraktığında. Bütün yaz sadece AND1 giyiyor olup da bizi takip eden insanlar vardı.

Harika bir hikaye: Florida'daydık -- Half Man, Main Event, ve diğer AND1 elemanları-- tura ara vermiştik, buna rağmen yine maçlar yapıyorduk; ama AND1 şehirdeydi. Detroit Pistons daha yeni şampiyon olmuştu. Bir gece kulübündeydik, bize seslendiler ve bize Pistons'dan daha fazla saygı gösterisinde bulundular. DJ'e gittim ve "Dinle, Chauncey Billups burada, Ben Wallace burada" dedim. Cevabı şöyle oldu: "Açıkçası onları pek siklemiyoruz, siz şu anda onlardan daha popülersiniz." Vaziyeti anlayın işte. NBA şampiyonundan daha popülerdik. Bu cidden büyük bir hadiseydi.

Half Man, Half Amazing: Yola çıktığımızda, --ve daha önce hiç  bulunmadığımız yerlere gidiyorduk-- direktman tanınıyorduk. O zaman, bir şeyleri başardığımızı anlamaya başlamıştım. Sıradan adamlar, havaalanına doğru gidiyor, adımınızı attığınız anda, "Hey, bunlar --": Ve bu noktadan itibaren, büyüme hızlandı.

The Professor:  Aslında daha orada olmadan önce, bunun bir kültürel fenomen haline geldiğini biliyordum, çünkü gerçekten mixtape'leri izlediğimi hatırlıyorum ve hakkında söylenenleri duyuyordum. AND1 ürünlerinin moda olmaya başladığını hatırlıyorum ve eminim, mixtape'lerle de birlikte, iyi para kazanmışlardır. ESPN Magazine'de yer buluyordu. Tur'un Portland'a geleceğini orada okumuştum. Büyük bir şey olduğunu biliyordum.

Baby Shaq:  Eve döndüğümde, insanların bana bakışları değişmişti. Bana bir NBA oyuncusuymuşum gibi bakıyorlardı, ve bu hoşuma gidiyordu.

DJ Set Free: Hatırladığım en eğlenceli şeylerden biri, Tur'daykendi ve içerdeki herkes Footaction'da gibiydi. Güneyde bir yerlerdeydik, otobüsün dışında duruyordum ve bir araba geldi. Çocuğun biri beni işaret ediyordu, ve o zamanlar insanlar beni tanıyordu. Araba geri geldi, garip bir şeyler oluyordu -- kafasında bandana vardı, arabadan dışarı çıktı ve dik dik bana bakmaya başladı, ben de ona bakıyordum. Çöpü açtı, ve ben de "N'oluyo lan?" diyordum kendi kendime. Bir top çıkardı dışarı ve sektirmeye başladı, ben "Hassiktir..." şeklinde tepki vermiştim. Beni vuracağını falan zannetmiştim. Boyz N' The Hood ve Punk'd'ın birleşimi falan gibi bir şeydi.


-- YOLDAŞLIK

Headache: Basitçe, ne olursa olsun birbiriyle ve birbirine karşı eğlenen bir "Kardeşler Takımı" gibiydik. Sonra bir gün, sen ve ben yakın olabiliriz, ama...  Bir kardeşlik vardı aramızda. Kimin gününün içine edileceğini bilemezdiniz. İki saatli didişme seansları. Elbette yolda olan insanlar birbirinin üstüne gidecektir, ama çoğumuz, zaten birbirimizi basketbol ortamlarından tanıyorduk.

Skip 2 My Lou: Tuhaftı. Tuhaftı. O kadar yılın ardından, birlikte kalmayı iyi başardık. Ama bence ilk başlarda, olay, egoların çatışması halindeydi.

AO: Bir egoya sahipsin ve iniş-çıkışların var, çünkü bir otobüsün içinde, hazirandan ağustosa dek, bir grup insanla berabersin. Kesinlikle tansiyonun yükseldiği olacaktır, ama genel hava olumluydu denebilir. Ben, mesela herkesle iyiydim. İş bana geldiğinde, ben eğlenmek istiyorum, egoluk bir şey yok. Oyun hakkında ağlamıyorum. Herhangi bir şey için yakınmıyorum. Evet, çok ciddi bir şey yok. Benim için hava hoş.

Baby Shaq: Yoldayken, haliyle zaman zaman tartışmalara gireceksiniz. Ama bu herkes için geçerli; NBA oyuncuları da aynı şeyi yapıyor. Benim anladığım şey, eğer tartışmıyorsak, birbirimizi gerçekten sevmiyoruz demektir.

Helicopter: Büyük bir aileydik, ve her aile gibi, biz de her zaman iyi geçinemiyorduk. Belli kişiler birbiriyle vakit geçiriyordu ve böylece gruplar oluşmuştu. Büyükler birlikte takılırdı. Ben, Spyda, Professor ve Baby, beraberdik. AO liderdi, ve biz gençlere zarar gelmeyeceğinden emin olan "abi"ydi. Shane de aynı şeyi yapardı. İyi olan şey, bir kere sahaya çıkıldığında, olay sadece basketboldan ibaretti.

Prime Objective:  Hepimiz dışarı beraber çıkardık, ama her şeyde olduğu gibi, burada da klikler vardı. Ben, AO ve Go Get It, beraber takılırdık. Main Event ve Shane de birlikte takılırdı. Ama antrenman yaparken, birbirimizden nefret ettiğimizi düşünebilirdiniz. Pozisyonlar denemezdik; basitçe, tartışma, itme-kakma ve bol bol çene çalmalı maçlar yapardık.

The Dribbling Machine: Benim için harikaydı, çünkü biz Tur'un abileriydik. Eğer saha içi ya da dışında bir sorun olursa, abiler bizdik. Olayı güzelleştiren buydu, çünkü çocuklar gelip bize sorular soruyordu -- oyunu ve işi bir arada öğreniyorlardı.

The Professor: AND1'da her zaman çatışmalar vardı dostum. Kimsenin birbirinden nefret ettiğini sanmıyorum, ama ortada çok fazla rekabet vardı ve oynadığımız zaman, millet yüreğini ortaya koyuyordu. Her zaman tansiyon yüksekti. Ama her şey bittiğinde, birbirimizi seviyorduk. Arada hararet olmuyor değildi tabii.

Half Man, Half Amazing: Kardeş gibiydik. Eğer 11 çocuğu olan bir anneniz varsa, elbette zaman içinde anlaşmazlıklar olacaktır. Herkesin kendi meseleleri var. Sırası geldiğinde biriyle konuşmaya çalışırsın ve ne olup bittiği hakkında biraz naif kalabilirler ve söyleneni duymak istemeyebilirler. Ama bunu karşıya açıklarsan ve duymak isterlerse, bir ay geçer, iki ay geçer ve sonunda görürler: "Hey Main, Half ve Shane haklılardı. Onları biraz daha dinlemeliydim."

Sik Wit It: Güzeldi dostum. Herkes bir aradaydı. Herkes kafasına göre takılıyordu ama bir aradaydık da. Saha dışı sorunlar olduğu zaman, bir araya geliyorduk. Herkes bir diğerine destek çıktı.


-- EN ÇOK AKILDA KALAN ŞEHİR

Headache: İki şehrin ismini verebilirim. Riverbank (New York) açıldığı zaman, burası benim yetiştiğim yer. Bizim için oraya dönüp oynamak, o zemine ayak basmak, harika bir şeydi. Orada 2.000'den fazla insan vardı -- insan seli gibiydi. Bir fotoğraf çekmiştim, sanki millet yerden yüksek oynar gibiydi; hiç boşluk yok, tribünler göğe uzanır gibi. Gerçekmiş gibi görünmüyordu. Fotoğrafın kendisi, gerçek gibi değildi. Çılgınca. İnanılmaz. Eve dönmek, benim için en güzel şeylerden biriydi.

İkinci en sevdiğim, L.A.'ydi; oraya oynamaya gitmeyi seviyorum, çünkü orası harika bir yer. Nasıl olduklarını bilirsiniz, oraya gidip onları yenmeyi seviyordum. Bazı iyi oyuncuları vardı, ama biz daima en üst seviyedeydik. Henüz odadan çıkarken ne kadar iyi olduğumuzu biliyorduk, o zaman da olay "Buraya her geldiğimizde sizi tokatlayacağız" havasına giriyordu. Ve biz de 'güneşleniyorduk'. "Evet, buradayız, sizin ağzınızı-burnunuzu dağıtıp manitalarınızla birlikte yerinize oturtacak ve bronzlaştıracağız" der gibi. L.A.'deki maçlar, 500-600 kişinin izlemeye geldiği bir rock konseri gibiydi.

Sik With It: New York'ta, Madison Square Garden'da oynadığımız maç... AND1 ve sokak basketboluna uygun oynamıyorlardı belki, ama bir şekilde benimle oynadıkları için şükrediyordum ve onları ezip geçtim. Peter Vecsey gelip bana "Sen acayip bir oyuncusun" dedi; böyle cümleleri ondan duymak, New York'ta büyük bir şeydir. Ama bunun ardından Professor maçı kazandıran basketi attı ve ben bütün övgüleri alamadım. Ama olur böyle şeyler.

Skip 2 My Lou: Venice! Venice Beach'te oynadığımız her yaz. Bizim için oraya gitmek ve oradaki hayranlarımıza birkaç yüz tane daha eklemek, harika bir şeydi.

AO: 2005'te D.C.'ye gidişimiz. O yıl "Crash the Course"u yapıyorduk ve büyük şehirlerin hepsine, maçtan iki gün önce gidiyorduk. Sonra da oradaki Pro-Am liginden veya başka bir yerden gelen takımla oynuyorduk. Sonraki yıl 20 fark yedik. Ama sadece çok az sayıda kişi bizim oynayamadığımızı söylüyordu. Böyle olunca, siz de gidersiniz ve kendinizi kanıtlamaya çalışırsınız. Bireysel olarak hepimiz iyiydik, ama takım olarak bir şey yapamamıştık. Biz de sonraki yıl tekrar gittik. Gayet ciddi şekilde. Cıvımadan. Ellerindeki takım daha iyiydi. Mike Beasley, Brian Chase falan vardı. Daha iyi bir takımları vardı ve onları yendik. Ben bu tarz basketbolu seviyorum. Onlara bu oyunu oynayabildiğimizi kanıtladık.

Prime Objective:  Uluslararası tur, Japonya'ya ilk gidişimiz. Aman tanrım, muazzamdı. İnsan seli, hepsi yabancı, ve bizi bekliyorlar. Bu asla unutamayacağım bir andı.

Helicopter: New York City. Oraya ilk gidişimdi. North Carolina'lı biri olarak, Garden'da birkaç kez oynadım, ve tek düşünebildiğim, Jordan'ın nerelerden şut kullandığıydı. Ama, insanların her ne olursa olsun bir araya gelmesi, inanılmaz bir deneyimdi.

The Dribbling Machine: Eve, yani New York City'ye ve Garden'a dönmek gibisi yok; ve AND1 size bilet veriyor. Sadece New York City'de, bize 200 adet bilet verdiler. Eski mahalleme gittim ve bazı çocuklara Tur'u anlattım.

The Professor: Ben, Jackson, Mississipi'yi söyleyebilirim.  Benim için en hatırlanası andı, çünkü: 1. AND1'i turda ilk kez yenmiştik. İlk mağlubiyetleri olduğunu bilmiyordum. Daha önce yenilmişler gibiydi. Belki ikinci hani. Bu büyük olaydı. 2. Jackson State'te kapalı gişe oynamamız. Üçüncü, David Banner'ın devre arası performansı. Manyaktı. O zamanlar bizim en büyük hayranlarımızdandı.


-- EN ÇOK AKILDA KALAN AN

Headache: Sanırım bu konuda diğerlerinden biraz farklı düşünüyorum. Maç sırasında heyecan uyandıran birçok anım var. Ve benim için, çocuklarla alakalı olanlar daha mühim. Çocuklardan gelen tepkiler. Salona giriyoruz ve bizi görmeyi aklının ucundan bile geçirmeyen fakir çocuklar aklını yitiriyor. Salona girdiğimizde o çocukların yüzünü güldürebildiğimiz gerçeği. Caddede yürürken bir yandan imza dağıtıyorum, çünkü hepsinin almasını istiyorum. Caddede yürüyorum ve bir annenin üzgün olduğunu görüyorum, çünkü kızı Hot Sauce'un imzasını alamadığı için yoluna devam edip evde banyoya girmek istemiyor. Oradan imzasız ayrılmak istemiyor, ama Hot Sauce onbeş dakika önce orayı terk etti.

Bunun üstüne ben, Escalade --Tanrı onu kutsasın-- ve AO aşağı indik ve imza verdik. Kız heyecandan altına yaptı ve kıyafetlerini değiştirmek zorunda falan kaldı, biz de ona sarıldık ve fotoğraf çektirdik. Sonunculardan biriydi. O kız, dostum. Bu bana, artık yalnızca sokak basketbolu oynamadığımızı gösterdi. Mevzu bizimle ilgiliydi, ama son tahlilde ne yaptığımıza dayanıyordu. Neye temas ettiğimiz ve neye yol açtığımızla ilgili.

DJ Set Free: Atlanta'da Hot Sauce'u seçmemizin ardından onu görmemdi, ve top sürüyordu. Michael Jackson'ın dans etmesi ve David Copperfield'ın hareketlerinin bileşimi gibiydi. Rakibinin karşısında kendine has driplingini yaptı ve pasını verdi. Top havada duraksadı, savunmacı arkasını dönüp topu arıyordu. Sonra Hot Sauce topu geri aldı ve şutunu yolladı. "Aman Tanrım" denilecek bir andı. Çok kıyaktı.

Sik With It: Bende bir sürü var. Çok fazla basketbol oynadım, birçok şehirde bunu harika şekilde yaptım, ama çocukların gelip size iyi olduğunuzu söylemesi, tam bir lütuf. Bunun haricinde bir tek ânı ayrı tutamam.

AO: Biliyorsun dostum, tonla var. Çok şey yaptık ve sokak basketbolu işiyle çok engeli aştık, butün bile bunlarla çok şeyi başarabilmek mümkün. Bilmiyorum dostum. Yani, evet, siktir... muhtemelen Japonya'daki ilk maçımız. Çılgıncaydı. Sanki ilk defa sahaya çıkıyor gibiydik ve bu... 11.000 dediğim zaman, bu 9.000 kişinin imza için beklediği anlamına geliyordu. Dışarısı inanılmazdı, çünkü dışarıya imza/buluşma mekanını kurmuşlardı.

Main Event: Benim en çok hatırladığım an, düşüşü görmekti. Bu benim en çok hatırladığım. Bu daima aklımdaydı, şirketin düşüşe geçtiğini görmek, çünkü onlar parayla alakalılar, insanlarla değil.

Baby Shaq: İlk maç. Sokak basketbolunun bu kadar yol alacağını tahmin etmiyordum. Benim için büyük bir olaydı.

Helicopter: Hayranlarla ilgili her şey. Onların yanına gidebilirim, bir şeyler imzalayabilirim; ve onlar benim hikayemi biliyor, yani ben yapabildiysem, onlar da yapabilir, buna inanıyorlar. Herkes NBA oyuncularını görüyor, ama onlarla ilişki kuramazlar. Onları televizyonda görürsünüz, ama biz her zaman ortalıktayızdır. İnsanlar bizi görebiliyor, ve bu her zaman harika bir şeydi.

The Dribbling Machine: Açıkçası, çok var; ama en net hatırladığım, beraber olmamız. Her şeyi mümkün olduğunca birlikte yaptık, ben Main, ve Half Man -- biz harbi delikanlılardık. Biz o tip yaşayan adamlardık. Öğretmek, benim için en mühim şeydi. Çocuklara nasıl oynayacaklarını öğretmek, ne zaman gerçek basketbol oynayacağını bilmek, ... Bu, benim en çok hatırladığım şey.
The Professor: Tüm 2003 yılı. Basketbolun yalnızca bir ilgi alanı olmasından, kariyer haline gelmesi. Ben sadece bir basketbolseverdim. Eğer belli bir anı seçmem gerekirse, bu, New York'ta maç kazandıran şutu attığım zaman olurdu. AND1 takımını, Madison Square Garden'da yenmiştik.

The Professor: Tüm 2003 yılı. Basketbolun yalnızca bir ilgi alanı olmasından, kariyer haline gelmesi. Ben sadece bir basketbolseverdim. Eğer belli bir anı seçmem gerekirse, bu, New York'ta maç kazandıran şutu attığım zaman olurdu. AND1 takımını, Madison Square Garden'da yenmiştik.


-- SÖKÜL PARALARI

Headache: AND1'le bir sözleşmemiz vardı. Onlarla destek anlaşması imzalamıştık, ama işin arka planında, tur bittiğinde, onlara Pepsi'yle anlaşmaları için yardım ettim. Röportaja gittim, pazarlamadan sorumlu kişiyle konuştum ve o da bizi sevdi. Karakterlerimizi sevdi ve "Bu adamları sevdim" kafasındaydı, böylece geldiler. Aynısı Lay's ile de oldu. Ama biz bu parayı göremedik. Para AND1'a gitti. Reklamda falan oynamıştık. Görünüm ücreti almıştık falan. Bu sözleşme işlerini nasıl döndürdüklerini bilirsiniz.

Sik Wit It: AND1 ile bir dizi sözleşme imzalamıştım. İki haftada bir, ödeme yapılıyordu. Para genel olarak iyiydi -- yani, her zaman daha fazlasını istersiniz. Bunun yüzünden, Steve Burke adındaki adam gibi bir grup insan tarafından, birkaç yıllığına safdışı bırakıldım. Şerefsizin tekiydi. Yalnızca basketbol oynayıp iyi vakit geçiriyorduk ve bu olay çok fazla "iş" haline gelmeye başlamıştı. Belli kişileri kovduktan sonra geldi, pozitif ayrımcılık uyguladı ve bize mantıksız insanlarmışız gibi davrandı. Bu durumdan kurtulmalıydık. O bir sürü şeyi berbat etmişti, ama şunu söyleyeyim, bizim yaptığımız gibi, cevap vermek zorundaydı.

AO: Hepimizin şirketle destek sözleşmeleri vardı. Sonrasında etrafta sallanıp durdum... bilirsiniz, hamleler yaparsınız. Çünkü turdasınız ve başka sponsorlarla görüşüyorsunuz; AND1 ile sözleşmem vardı ve ardından bunu sallayıp Boost Mobile ile sözleşme imzaladım. Bunun için desteklendim. Sonra "Mountain Dew" olayı falan. Video oyununu yaptık -- video oyunları, daha doğrusu. İlk video oyunu olan Street Hoops'ta vardım, ve AND1 oyunununda da.

Helicopter: Hepimizin sözleşmeleri vardı, böylece hiçbir şey hakkında endişe etmiyordum. Ortada multi-milyoner bir şirket vardı.

The Dribbling Machine: Herkesin sözleşmeleri farklıydı. Herkes en başta 5.000 dolar aldığımıız biliyordu. Bizim fazla parada gözümüz yoktu, AND1'in sunduğu sözleşme iyiydi, çünkü o para, ortalama bir polisin aldığından daha fazlaydı. Altı haneyi gördüm. Herkes altı haneli paraları görecek fırsata sahip olmaz, ama ben bunu gördüm.

İnsanlar AND1'in bizi söğüşlediğini falan düşünüyordu. Bir şey bildikleri yoktu dostum. Evet, milyon dolarlar kazanıyorlardı, ama hiç okumamış, ama 60.000 kazanan bir gence ne diyebilirsin? Eğitimsiz adamlar, master yapanlarla aynı parayı kazanıyor. Kağıt iyidir. Bugünlerde herkes avantaj yakalamaya çalışıyor ve orada şimdilik para yok. Sorun burada.

Half Man, Half Amazing:  Adamlar kendi anlaşmaları üzerinde çalışıyordu. Herkesin kendi sözleşmesi vardı. Kimsenin sözleşmesinin neye benzediği hakkında konuşamam, ama herkesin bir sözleşmesi olduğundan eminim.

Main Event: Biz AND1'deyken, sözleşmelerimiz vardı, maaşlarımız vardı. Şimdi çocuklar maç başına şu kadar dolar alıyorlar. Burda geriye gidiş var. Eğer şirket yerse, biz de yeriz. Benim olayım, "Halktan yürütme, hayranlardan yürütme"dir. Evet, biz de şu kadar para aldık. Bazıları üç aydan fazla süre için altı haneli rakamlar aldı. Ölü sezonda, yazın maç yaptığımız şehirlerdeki okullara gitmemiz gerekiyor. Bu insanlarla ilişki kurmamız gerekiyordu, sadece maç olduğu zaman reklam yapmamız değil. Bir AND1 mirası bırakmak, bir iz bırakmak.


-- SONRAKİ BÖLÜM

Main Event: Bu, diğer oyunculara saygısızlık değil, ben yalnızca gerçeği söylüyorum size. İşler "efsane olmak"tan  AND1'ın "efsane yaratma"ya başlamasına gittiği zaman değişmeye başladı; hayranların hayal gücü işleri berbat etti. Bu kişiyi göstermeye devam ediyorsun. Kendi okul takımlarına bile girememiş adamları almaya başladık. Asla dışarda oynamamış adamları.

Hot Sauce'u seçtiğimiz zaman, ona basketbolu öğretmeye çalışmıştık. Ve kurallar dahilinde nasıl oynaması gerektiğini. İnsanlara "Hot Sauce çok iyi, o harika" dedim. Onlara "Hayatımda gördüğüm en iyi kuraldışı top süren oyunculardan biri" dedim. Öğrenmeyi bırak, bence Sauce bir yandan da sokak basketbolunun içine etti. Sokak basketbolu kültürünün. Sauce daha çok bir Globetrotter'dı; Globetrotters, Harlem Wizards ya da Generals ile harika bir kariyeri olabilirdi. Bu söylediğimi anlamadılar. Ondan nefret etmiyorum, ama sokak basketbolu bu değil.

Headache: Bence, benim için işler ticarileşmeye başladığı zaman. Bilirsiniz, ben basketbolla yatıp basketbolla kalkarım. O benim her şeyim. Ona aşığım. Şimdi ve burada ne zaman oynarsam, ne zaman farklı işlere gitsem ve İran'da oynasam ve koçluk falan yapsam, basketbolla yatıp kalkarım. Biliyorsunuz, basketbol bana çok şey verdi, beni çok farklı noktalara taşıdı, ve ben şunu diyorum: evet, eğlenmemizi istiyorum, sağlam oynamamızı istiyorum -- ama oyunun dürüstlüğü hep vardı. Ben bu şekilde yetiştim. Ne zaman birine karşı oynayacak olsam, benim hareketimi benim üstümde deneyeceğini biliyorum. Hot Sauce'un hareketini Hot Sauce'un üstünde deneyecek. Tur bunun üstüne değil. Ama medya odasındaki elemanlar takıma "İyi bir şov ortaya koymalısınız" diyorlardı. Olay bu değil. Olay, onların oyununu ortaya koyması ve bizim de şovumuzu sergilememizdi. Olay bundan ibaret. İstediklerini yapmayı deneyebilirler, ama biz şovumuzu ortaya koyacağız.

The Professor: 2006'nın başlarında, Tur 400-500 milyon dolar falan kazanmıştı. 1993'te markayı kuran dört adam, dört ayrı yola gitmişti. Markayı sattıklarında, işler California'da yaşayan birinin ve eşinin eline geçmişti, ikisi de 70-80 yaşlarında insanlardı ve basketbol hakkında zerre malumatları yoktu.

AO: Ayrıldım, çünkü biz AND1 tam olarak dağıldığında kendi ortaklığımızı kurmak istiyorduk; ... hepimiz imzaladığımızda yıl 2007'ydi. Yani ciddi şekilde bir yere gittiğimiz yoktu. Yalnızca kendi markamızı inşa etmeye çalıştığımız gerçeği vardı.

Prime Objective: Koç Steve Burke yüzünden ayrıldım. Gittikleri yönü sevmemiştim, şirketi satmışlardı ve kontrol Burke'deydi. O zaman 30 yaşındaydım, artık çocuk değildim. İşleri bir üniversite takımındaki gibi götürmeye çalışıyordu ve bize de öyle davranıyordu. Beni diğer arkadaşları saçma sapan sebeplerden cezalandırdı.

Helicopter: Büyükannem ve diğerleri, bana hiçbir zaman bir taneyle yetinmememi tembihlemişlerdi ve ben de AND1 Turu'nda değildim, okyanus ötesinde basketbol oynuyordum. Ben bir basketbolcuyum. Akan oyunun içinde büyüdüm, perde yaparak, bu tip şeylerle. Öğrenmem gereken şey sokak basketboluydu, yani iniş-çıkışlar her zaman benim için iyi olmuştu.

Half Man, Half Amazing: Daha büyük mekanlarda oynamaya başladıkça, işi basketboldan çıkarıp, sirk ortamına döndürmeye başladılar. Bizim hep istediğimiz, üst kademenin rahatlığı ve AND1'in nasıl algılanmasını istedikleriydi; herkese şunu diyorduk: "Hey, buraya geldiğinizde, ne düşünürseniz düşünün, gerçek basketbol izleyeceksiniz. Gerçek bir maç göreceksiniz."

Ayrıca, işler değişmeye başladığında, bunun bizim için iyi olmayabileceğini gördük; çünkü yönetimin ne yapmaya çalıştığını anlamıştık. Yaşı büyük olanları yollamaya bakıyorlardı; ben, Main ve Shane, topun ağzındaydık.

The Dribbling Machine: Bunu, imzayı attığım ilk günden biliyordum --neredeyse 30 yaşındaydım-- benim için daima ailemi ekonomik açıdan ayakta tutmak adına bir iş fırsatıydı. Şunu da biliyordum ki, bir kez dergileri okumaya başladığınızda, takımdaki diğer kişileri duymaya başlıyordunuz. Birinin bana Hot Sauce'un Allen Iverson'dan iyi olduğunu söylemesi gibi. Bir kere bunu duymaya başladığımda, ve etkilerini gördüğümde, benim için bırakma zamanı gelmişti.



-- SOKAK BASKETBOLU: O ZAMAN vs. ŞİMDİ

Headache: Gerçekten rakibini alaşağı edecek kimse yok. Bizim yaptığımız gibi sahaya çıkıp oyunu domine eden adamlardan artık yok. Herkes NBA'in yaptığı gibi, en üst seviye takımlardan yaratmaya çalışıyor. Ben büyürken, asla Skip gibi oynamak istemedim. Ben ona karşı oynamak istedim. Hangi seviyede olduğumu görmek için, en iyiye karşı oynamak istedim. Eğer Skip'e karşı oynasaydım ve beni yenseydi, aynı gece ya da ertesi gün yine parkta olacaktım.

Skip 2 My Lou: Değişmedi. Dürüst olmak gerekirse, aynı. Yalnızca... AND1 Turu öldü ve hayranları kendi yoluna gitti. Sokak basketbolunu seviyorlar.

DJ Set Free: Bence artık çocuklar driplingçi olmak istiyor. AND1'ın yaptığı, Magic Johnson'ın oynadığı oyunu almak oldu. Çocuklar "Showtime"ı istiyorlar. Potaya uzanmadan önce bütün sahayı koşmak zorundasın. Şimdi, çizgilerin dışında topu aldıkları anda harekete geçmek istiyorlar. Hep öyle duyduğumuz üzere, bir pası nasıl farklı şekilde atabileceklerini çözmeye uğraşıyorlar. Ligde yapamayacağınız bir sürü şey; ama videolarda yapılan birçok şeyin, artık ligde de yapıldığına şahit oluyorsunuz.

Main Event: Şimdi nereye gitseniz, insanların görmek istedikleri şey belli. Sağlam oynarım. Kafamı kırdığımda ve 18 dikişim varken, bunun provası yapılmamıştı. Kolpa yoktu. Ben ve Half Man potayı kırdık, bu gerçekti. Ebeveynlerden duyduğum, "Hey, oğlum topu tişörtüne soktuğu için takımdan atıldı." İşleri batırmışsın gibi duruyor ve kötü hissettiriyor. Ama ne zaman onlara gidip söylesem, "Hey, hadi basketbol nasıl oynanır, öğretelim".

İnsanlar bilmiyor, bir keresinde Hot Sauce birini yere düşürdükten sonra topu kalabalığa attı, çünkü topu çembere ulaştıramazdı. Alley-oop ya da başka bir şey yapmadı, çünkü bir oyunu sonlandıramazdı. Topu ahaliye attı. Eninde sonunda spor, skor yapmakla ilgili, ve rakibin skor yapmasını engellemekle. Ben böyle bakıyordum. Ama olay buradan çıktı ve "Pekala, biz sadece işin eğlence kısmını alıp kullanacağız" şekline dönüştü.

AO: Müzik gibi, sanırım. İnişleri, çıkışları ve rampaları var. Bilirsiniz, müzik satmıyordur, ve sonra satmaya başlar. Rap mesela. Şöyle rap vardır, Dance rap vardır, sonra Gangster rap'e döner. Biz de oyunu yeniden keşfetmeyi denedik ve yeni bir soluk getirdik.

Prime Objective: Çok değişti. Yaz sokak basketboluyla beraber, NBA oyuncuları da görünmeye başladılar. Ve NBA oyuncuları oynamayınca, katılanlar da çok iyi seviyede olmadı. Bu ligleri yöneten insanların, karşı sokakta yaşayan Joe yerine lig oyuncularını sahaya sürdüğü lokavt sezonu yüzünden yapılmış bir hataydı. Esas adamlarına gereken önemi vermelisin.

Helicopter: Bizim oynadığımız dönemki kadar iyi değil. Öyle görünüyor ki, insanlar o zamanlar gerçekten oyunları üstüne uğraşıyorlardı. Bugünlerde, insanlar  Yeni jenerasyon sadece sahada yürüyüp belli şeyleri yapmakla işin hallolacağını düşünüyor, ama mesele bundan ibaret değil

Baby Shaq: Artık daha gerçek. Daha düzgün basketbol oynuyoruz. Ama neredeyse o AND1 günlerine döndürdük. Sadece birkaç adım daha.

Sik Wit It: Sokak basketbolu önümüzdeki yıllarda daha da büyüyebilir.

Half Man, Half Amazing: Yetenek seviyesi biraz düştü. Şu andaki sokak basketbolu, gördüğüm kadarıyla, birinin çıkıp iyi bir maç geçirmesi, ve kendini kanıtlaması demek. Buna karşılık benim dönemimde, iyi bir maç çıkarırsınız, ama bir bok kanıtlamış olmazsınız. İstikrarlı olmanız gerek.

The Dribbling Machine: Olağanüstü şekilde değişti. Bir sokak basketbolu maçından gelmiştim, bir hayran yaklaşıp şunu sordu: "Shane, kim iyi oynadı sence?" Ne demek istediğini anlamıştım. Bir sürü "Eh işte"lik oyuncu. New York City'de bir parka gidin gün içinde, boş olacaktır. Ben büyürken, her saha dolup taşardı. Sosyal medya dünyasına  doğru gidiyoruz. Her şey Facebook, Twitter üstünden yürüyor; çocuklar oyunlarını geliştirmek yerine, PlayStation'da zaman geçirmeyi tercih ediyorlar. Sokak basketbolunu öldüren şey,  şu anda bu.

The Professor: Farklı stillere sahip çocuklar oynuyor şimdi. Enerji aynı. Oyun temposu aynı. Çocuklar hâlâ salondan çıkmıyor. Bazı guardlarımız, top sürme alanında dünyada en iyilerden. Farklı oyuncular var.


-- ŞİMDİ NE YAPIYORLAR?

The Dribbling Machine: Şu anda, kendi kurduğum, 800'den fazla çocuğu eğiten organizasyonun üçüncü yılı. Futuretalentbball.com. Tamamen hayır işi. Sorunlu, kopma noktasındaki çocukları alıp, bir basketbol ligine yerleştirdim. Yaşadığım yer olan Bronx'ta bir lig oluşturdum, ve bu insanlar benim düşmanlarımdı. Kendi mahallemden, adam öldürdüğü için hapiste olan insanlar tanıyorum. Olumlu bir şeyler ortaya koyabileceğime inandığım için mahalleme geldim, ve bu çocuklara başka türlü bir hayatın da, basketbol ile mümkün olabileceğini göstermek istedim. Burada amaç basketbol değil. Amaç, bu çocukları eğiterek sokaklardan koruyup, onları olumsuzluklardan sakınmak.

Headache: Birçok kişiyle konuştum. Professor ile sıkça konuştuk. Muhtemelen herkesten çok, onunla. Bir sürü adam hâlâ etrafta. Şehirde yaşayanların çoğuyla konuşmuşumdur. Shane'i çoğunlukla görürüm. Future'u hep görürüm. Biz'i ara sıra görüyorum. Evet, Cincinnati'deyim. Bu sezon için onlarlayım ve sonra kamp için, haziranda New York'ta olacağım. Bir kamp düzenliyorum. Sanat ve sporun iç içe olduğu bu program için New York'ta antrenman yapıyorum. Bunu beş yıldır onlarla birlikte yapıyorum. Çocuklarla konuşuyorum. Her şeyi yapıyorum. Ben gerçek Latino-Jamaikalı siyahım.

Skip 2 My Lou: Farklı ülkelerde, bir sürü kamp yapıyoruz dostum, AAU takımlarıyla çalışıyoruz, hazırlık sınıfı takımlarına koçluk yapıyoruz. Basketbolla meşgul kalmaya çalışıyoruz.

AO:  Evet, bu aralar Ball-Up turundayım. Gördüğünüz gibi, bu farklı bir olay. Televizyon için yapılan bir şey. Molalar ve devre aralarında milletin ilgisi dağılmasın diye yapılan şeyler.

Helicopter: Japonya'da oynadığım bir sezonu geride bıraktım. Sayı kralı oldum ve top çalmada da ikinci sıradaydım. Yaz tatili için eve döndüm, ama eylül ayında geri döneceğim. Son iki yılda Santana Broncos için oynadım ve şimdi de, seneye nerede oynayacağıma karar vermeliyim. Japonya'daki oyun, fundamentalı ön plana çıkarırken, AND1 deneyimi bana çok şey kattı; çünkü burada kimse, görmediğim bir şey yapmıyor. Her gün AO'yu savunmak zorundaydım. Her antrenman günü bunun farkındaydım, dünyadaki en iyi bazı oyuncuları savunacaktım. Bu benim özgüvenimi arttırdı ve beni daha sağlam oynamaya itti.

Main Event: Ball For Life isminde bir şirketi yönetiyorum. İşin temeli, spor, eğitim ve eğlence alanlarında deneyim kazandırmak. Bu üç şeyi bir araya koyun; işte geleceği hazırlıyoruz. Tohumlar ekiyoruz. Yeşermesini izleyeceğiz. Ve topluma geri döndüreceğiz. Saha içi ve dışında miras bırakacağız, çünkü yaptığımız, bu tür bir şeyle ilgili. Topla yapabildiğim şeylerden para kazanmayı becerebiliyorum, çocuklarla yapmaya çalıştığımız şey de bu. Basketbol sonrası için onları hazırlamak.

Prime Objective: Prime&Co ismiyle, kendi pazarlama ve danışmanlık şirketimi açtım. Team Prime isminde bir AAU programım var ve bir tekrar birleşme turu üzerinde çalışıyorum. Henüz kimseyle anlaşmadık, ama çoğu geri gelip oynamaya sıcak bakıyor ve hedefim 2014 yılı. XBX isminde bir basketbol turnuvası düzenliyorum. Şimdiden sponsorlarla temas halindeyim ve onlara yeniden toplaşma turu hakkında yazıyorum.

Baby Shaq: Ball Up'ta oynuyorum ve sokak basketbolunu bir sonraki seviyeye çıkarıyoruz.

Half Man, Half Amazing: Bu son zamanlarda öğretmenliğe geri döndüm. Eğitim Departmanı'nda asistanlık yapıyorum. Larry V. adında bir arkadaşımla Blacktop Association adında, bazı oyuncularla anlaşıp kendi turumuzu oluşturacağımız bir şirket üzerinde çalışıyoruz. Belki Shane ve Main Event'le Ball For Life için bir şeyler yaparız.

The Professor: Bu çok eğlenceli. Tur yapmayı hiç kesmedim. Sokak basketbolu oynamayı hiç bırakmadım. 2008'de AND1 ile son sezonumun ardından, 4-5 aylığına Streetball Live isimli şirket için sokak basketbolu maçları yaptım. Bütün dünyada böyle maçlar düzenleyen bir kadın tarafından organize ediliyordu. Sonra Ball Up'a katıldım. AND1'in yaptığı hataları yapmamak fikri üzerine başladılar ve turu ana hedef haline getirdiler. Şimdiye dek harika gidiyor. Üçüncü yıldayız. İkinci ülke çapında turun ortalarındayız.


-- MİRAS

Headache: İnanılmaz bir ilham kaynağı olduğumuzu düşünüyorum. Bence birçok insan hakkımızı vermeye yanaşmadı. Halen daha. Bir NBA maçı izlediğimde, ya da başka bir basketbol maçı, yeni oyuncu bile --mesela Damian Lillard-- yeni Adidas reklamı hakkında düşünüyor. Biz çok şeyi değiştirdik -- bırakın basketbolu, bütün sporlarda pazarlamaya yaklaşım şeklini değiştirdik. Teniste bile fonda rap müzik çalan, mahalle stili reklamlar var. Muhtemelen görmüşsünüzdür. Bu çok komik. Ben "Hayır" çektim, çünkü anlaşmazlıklar vardı ve olması gerektiği zamanda bir grup halinde bir araya gelemedik; oysa hepimiz, sorunsuz şekilde milyoner olabilirdik. Maç esnasında salonda müzik çalmadılar. Jay-Z şarkıları çalmıyordu. Hip-hop yoktu. The 112 çalıyordu. Peaches ve Cream çalıyordu. Bu işi yürüten biz olmamıza rağmen.

Sik Wit It: Harika bir deneyimdi. Yollardayken her zaman harika değildi tabii; ama mesele, dünyayı dolaşırken insanlara temas edebilmekti.

Skip 2 My Lou: NBA'deki bir çok oyuncunun sokak basketbolu oynayarak büyüdüğünü düşünüyorum. AND1 stili basketbol oynamaları gerekmez, ama mahallelerinde sokak basketbolu oynuyorlardı, turnuvalarda falan. Bu çocuklar bu oyunu oynamak için büyüdüler, böylece ilişki de kurabildiler. Sokak basketbolu, AND1'dan önce de bir kültüre sahipti. Yaşadığınız şehir ve eyalete göre değişir elbette. Kıyıda köşede kalmış bir sürü şehir... oralarda turun şehirlerine uğrayıp uğramadığı önemsenmez, çünkü sokaklarda zaten basketbol oynuyorlardır. Eğlenceliydi. Bir NBA maçından farklı bir şey, bir lise ya da üniversite maçından. Benim için eğlenceliydi -- yapmaktan ve bir parçası olmaktan memnun olduğum bir şey.

Main Event: (İç geçiriyor) AND1, efsanelerin şekil verdiği bir şirketti. Ama şu andaki miras ne? Ha? Miras yok. Miras, Flash'i kaybetmemiz dostum. Escalade'i kaybettik. Conrad McRae'i kaybettik. Tek miras bu olabilir. Bilinmeyen irtifaya çıkabilen bir fenomendi, ama benim demek istediğim, hâlâ bu markanın sürücü koltuğunda oturmaya devam ediyor olabilirdik. Efsanelerin bir mirası var, çünkü biz AND1'den önce yaptığımız gibi devam ettik.

AO: Genel olarak, eğlenceyi geri getirmiş oldu. İlk yıllarda, basketbola eğlenceyi yeniden kazandırdı -- sokak basketbolu gibi. Muhalifler ya da şüpheciler vardır tabii (gülüyor). Sanki "Biz yalnızca oynuyoruz ve eğer gösteriyi severseniz, izleyin" der gibiydim. Ve bir orospu çocuğundan daha eğlenceliydi. İşte buydu. Onlara bunun bir orospu çocuğundan daha eğlenceli olduğunu söylerdim. Harika bir şeydi.

Helicopter: Dostum, her gün ayrı coşkuluydu. Her gün yeni bir şeyler vardı. Televizyondasın, insanlar adını biliyor, otobüsün arkasından koşturanlar, tribünlerde terli bir havlu için beline kadar sarkanlar. Bir rockstar gibiydik.

Baby Shaq: Hayatımda bir kez yaşayabileceğim bir şeydi benim için. Bütün dünyayı beleşe gezip gördüm, hepsi basketbol sayesinde.

The Professor: Basketbolun gelmiş geçmiş en heyecan verici hallerinden biriydi. Açıkçası, dünya çapında bir hadiseydi. Herhangi bir yerde oynanmış en ilginç ...

Half Man, Half Amazing: Basketbol oyuncularına farklı hareketleri deneme, şans bulma imkanı verdi, ve bazı şekillerde NBA'in de biraz açılmasını sağladı. Ellerinde rekabet imkanı bulundurduklarını biliyorlardı. Bu çocuklara biraz özgür oynama ve normalde organize NBA basketbolunda görmeye alıştıkları şeylerin dışında işlere şahit olmaya imkan sağladı.

The Dribbling Machine: Benim için bu, iki yanı keskin bir bıçaktı. İçinden çıkılmaz bir durum. İnsanlara iş vermek, çocuklara iş fırsatı sunmak ve çocuklara televizyonda gördükleri kişilere temas etme fırsatı açısından güzel bir iz bıraktı. Ama oyunun özü açısından, biraz leke sürmüş oldu. Çocuklara sürekli "Eğer bir basketbol takımına girmek istiyorsanız, Hot Sauce gibi olmayın" diyordum. O zamanlar güzeldi, ama yıllar içinde bu, New York City'ye zarar verdi, basketbola zarar verdi; çünkü insanlar çocukların hal ve hareketlerinden bizi sorumlu tuttu. Globetrotters da buna önceden maruz kalmıştı.

NBA için, büyük bir şeydi. İnsanlar kabul eder mi etmez mi bilmem ama AND1, sonraki NBA olmaya  çok yakındı. Popülarite açısından, eğer All-Star değilseniz, AND1'inkine yaklaşamazdınız bile.

Nerden Nereye 223






More


Yıl 1999. Bursaspor'un ligde rakiplerine kök söktürdüğü dönem. Bursasporlu Selim Özer de oynadığı futbolla göz dolduruyordu. Birçok kulüp peşinde koşuyor ancak, Özer "Üç büyükler" olarak adlandırılan Beşiktaş, Galatasaray ve Fenerbahçe'den teklif gelmediği sürece takımında kalmak istiyordu. Trabzonspor'dan gelen transfer teklifini de reddetmşti. Ama o dönemde Trabzonspor'un başında bulunan Mehmet Ali Yılmaz, Özer'i almakta kararlıydı. Özer'e tekrar transfer teklifi götürüldü. Özer, bu teklifi kesin bir şekilde tekrar reddetti.

Ama Özer'in bilmediği bir gerçek vardı: Mafya. Bu kez devreye mafya girdi. Selami Küçük adlı organize suç örgütü lider, Özer'i Trabzonspor'a transfer olmaması durumunda ölümle tehdit etmeye başladı. Üzerinde kurulan baskı ve tehditlere dayanamayan Özer, çaresiz olarak Trabzonspor'a geçiyordu.

Selim Özer, bir buçuk sezon Trabzonspor forması giydi. Yalnız, mutlu değildi. Nasıl mutlu olsun ki, çünkü mafya tarafından zorla transfer edilip, başka bir şehre getirilmişti. Kötü günler aşayan Özer, daha sonra Yimpaş Yozgatspor'a, ardından da Malatyaspor'a transfer oldu. Bu takımlarda da başarılı olamayan Özer, daha sonra devre arasında Malatyaspor tarafından serbest bırakıldı. Yani mafya, genç ve başarılı bir oyuncunun hayatını karartmıştı.

Mafyanın futbolda ne kadar etkin olduğunun göstergesi olan bu olay yıllarca gizli kaldı. Ancak, Mehmet Vecihi Eröğez'in Bursa'da kaçırılmasıyla ilgili araştırma yapan Jandarma ekipleri, bu olayı da açığa çıkardı. Bunun üzerine Balıkesir İl Jandarma Komutanlığı ekipleri, Selim Özer'i zorla transfer eden çeteye yönelik operasyon başlattı. Operasyon sonucunda çete lideri Selami Küçük ve 24 adamı gözaltına alındı.

O dönemde Trabzonspor'un başkanı olan ve ülkücü mafyanın babası kabul edilen Mehmet Ali Yılmaz'ın bu transfer olayından haberdar olmadığını söylemek pek mümkün değil. Selim Özer'i transfer eden takım Trabzonspor olmasına karşın ve gözaltına alınan sanıklar suçlarını itiraf etmelerine karşın, Mehmet Ali Yılmaz'ın ifadesine dahi başvurulmadı.

(Futbol ve Mafya, Ecevit Kılıç, sayfa 175-176.)

Nerden Nereye 222


(Bu da kolpaymış.)



Şu aşağıdaki de var ama, meğer doğrusu buymuş.


Born


Son dönemde güzel spor kitapları çıkıyor. Başta Sir'ün otobiyografisi, ardından Jasikevicius'un otobiyografisi. Birkaç gün önce de İthaki, şu meşhur Harika Portakal ve Dortmund üstüne yazılan Oyunu Okumak'ı çıkardı.

(İthaki, zamanında Kaptan, Futbol Asla Sadece Futbol Değildir, Ajax-Barcelona-Cruyff gibi kitapları yayımlamış olan bir yer. Yeniden buralara el atmaları güzel.)

Bir süre önce de Ibra'nın ve Shaq'ın otobiyografileri okura sunulmuştu, malum. İlaveten Drogba. Ali Ece, bir yandan bu işlere el attı -- iyi ki, ve devamının geleceğini söylüyor. İletişim'in futbol serisi zaten devam ediyor. Martı'nın biyografi serisi sürüyor. Profil, işin içinde. Şöyle bir düşününce, okuma düşkünü sporsever için --her ne kadar azsa da bu kitle-- fena değil ortam.

Öbür yandan, ben bu çevirilerin hiçbirinden kâr edilebileceğini falan düşünmüyorum ama, artık birileri akıllarına mı giriyor nedir, ya da herhalde "bir umut" falan diyerek yapıyorlar bu çevirileri (Amme hizmeti gözüyle bakana respekt tabii). Bakarsınız yarın öbür gün Pep'le ilgili kitapları da birileri çevirtip basar. İnternet çağında olmamız (ve görünürde sporla ilgili milyonlar olması) rahatça yanıltabiliyor bu sektörleri sanırım.

Nerden Nereye 221




Occupied


Avrupa'nın en iyi basktbol liginden forma araklamaları tespit etmeye devam. Bu kez "kurban" Panathinaikos. Geçen sezonki Panathinaikos formasına çökmüş YeşilGiresun.