Kimsenin bil(e)mediği bir grup: The Riflemen


Rap dinlemeye başladığım yıllardan itibaren hem Doğu hem de Batı Yakası'ndan bazı MC'leri kendime çok yakın bulmuştum. Kendimi Doğu'ya daha yakın hissetsem de hiçbir zaman diğer tarafa bir nefret beslememiştim. Aksine çok sevdiğim sanatçılar vardı öbür yakada. Bunlardan biri de Kurupt'tı. Bu adamı ilk albümü olan Kuruption! ile tanımıştım. 1998'de çıkan albüm 2 CD'den oluşuyordu. West Coast CD ve East Coast CD adındaki bu iki bölüm sanki birbirinden ayrılmış 2 farklı albüm gibiydi. Kurupt, albümünün West Coast kısmında Batı Yakası MC'leri ile düet yaparken East Coast kısmında ise New York'lu rapçiler ile söylüyordu. Bu albümü dinleyince Batı-Doğu arasındaki savaşın bir daha asla başlamamak üzere sona erdiğinden emindim. 

Kurupt, Dr. Dre, Snoop Dogg, DJ Quik, Nate Dogg, Tupac, Tray Deee, Outlawz, Roscoe, The HRSMN, Bohemia Batı Yakası sanatçılarıyla hep çok yakındı. Dr. Dre, efsane albümü 2001'in üzerinde çalışırken Kurupt'tan büyük yardımlar aldığını ve ona minnettar olduğunu açıklamıştı. Fakat bu isimlerin arasındaki dostluk çok önceye dayanıyordu. California'daki bu rapçilerin çoğu 'Crip Çetesi'nin tanınan yüzleri olduğu için araları iyiydi. Tabii ki Kurupt'ın çocukluk arkadaşı Daz Dillinger'i de unutmayalım. Kurupt, arkadaşı Daz Dillinger ile 1992 DPG'yi (Dogg Pund Gangstaz) kurmuştu. 

1996'da iyice alevlenen Doğu-Batı atışması bu MC'leri daha da kenetlemişti. O dönem mikrofonun arkasına geçen herkes New York'a sayıp sövüyordu. Tabii ki New York'lu rapçiler de geri adım atmıyordu. Peki kim bu isimler? Doğu Yakası'nın asi çocukları. Açıkçası o kadar çok isim var ki... Fakat benim için en özel olan 2 adamdan bahsetmek istiyorum. Kejuan Muchita (Havoc) ve Albert Johnson (Prodigy) Shook Ones'ı dinledikten sonra kalbimde ve beynimde adeta ilahlaşmışlardı. Gruplarının adı Mobb Deep'ti. Kendileri Doğu-Batı savaşında Tupac ve Outlawz'ın yaptığı 'Hit 'em up'ın (Notorious B.I.G ve Doğu Yakası'na karşı söylenmiş en ünlü diss track) hedef aldığı MC'ler arasındaydı. Notorious B.I.G. Doğu Yakası için neyse Tupac da Batı için öyleydi. Artık saflar seçilmiş ve atışmalar başlamıştı. İşte tam bu noktada Kurupt ve Prodigy kariyerlerinde karşı karşıya gelmişlerdi. Birbirlerinden nefret ediyorlardı. Birbirlerini görseler kimse kan dökülmeyeceğini iddia edemezdi. 

Bigge ve Pac'ın ölümünden sonra sular durulmuştu ve Doğu ile Batı birbirleriyle artık daha fazla uğraşmamıştı. Fakat yine de geçmişte yaşananlardan ötürü herhangi bir taraftan bir MC ya da grubun diğer tarafla yakınlaşması imkansız olarak görülüyordu. Tüm bu tarih derslerini öğrendikten sonra Prodigy ve Kurupt'ın birlikte bir düet yapacağını asla düşünmedim. Ve açıkçası bundan dolayı çok üzülüyordum. Piyasada en sevdiğim adamlardan ikisi asla bir araya gelemeyecekti ve onları birlikte dinleyemeyecektim. Sanırım bu dileğimin gerçekleşmesi adına ilk adımı atan Kurupt'a bir teşekkür borçluyum. Teşekkürler Kurupt!


The Riflemen - Riflez (Şarkının Outro'sundan bir kısım | Kurupt söylüyor: Doğu yakasından da dostlarımız var. Zencim Prodigy, P aramızda! Havoc n'aber zenci!)


Tupac'ın öldürülmesinden sonra birçok Batı Yakası rapçisi Death Row Records'a karşı cephe almıştı. Suge Knight sevilmeyen adam haline geldikten sonra şirkette yaprak dökümü başlamıştı. Kurupt da bu zamanlarda Death Row'dan ayrılıp Nate Dogg ile çalışmaya başlamıştı. Daz ile de gruplarını başarılı bir şekilde devam ettiriyorlardı. Tabii ki bu ayrılık en iyi dostlarından biri olan Snoop Dogg ile aralarını açmamıştı. Snoop ile de işler yapmaya devam ediyorlardı. Bu zamanlarda Doğu'da da çok iyi işler çıkıyordu. Nas ve Jay-Z rap piyasasını kavururken. Mobb Deep de yeni albümler çıkartıyordu. 1997'de Biggie'nin öldürülmesinden sonra bu yakadaki MC'ler de birbirine bağlanarak eskisinden de daha sıkı çalışmaya başlamışlardı. Özellikle QueensBridge rapçileri diğerlerinden sıyrılıyordu. Mobb Deep konserlerinin sayısını arttırmaya da yine bu dönemde başlamıştı. Havoc'un sıklıkla Los Angeles'a tatile gitmesi ve Batı Yakası sahillerine olan sevgisi, grubu yavaş yavaş o istikamete doğru kaydırıyordu. En sonunda Batı Yakası'nda verilen konserler ile işler değişik bir boyut kazanmaya başlamıştı. Bu konserlerden birinde Prodigy ve Kurupt bir araya gelmiş ve tüm o saçma atışmaları geride bırakma kararı almıştı. Snoop Dogg, Xzibit ve Dr. Dre gibi isimler de Mobb Deep'le kaynaşmıştı. Tabii ki bu köprüleri atan ilk grup Mobb Deep değildi. Kurupt da Doğu Yakası'nın birçok ünlü ismiyle güzel işler yapıyordu. DPG ve Mobb Deep'in bu dostluğu daha henüz birlikte şarkı yapma seviyesine gelmese de Kurupt'ın 2002 yılında verdiği karar, The Riflemen'in temellerini atmıştı.




Kurupt ani bir kararla 2002 yılında Death Row'a geri dönüp başkan yardımcılığı görevini kabul ettiğini açıklamıştı. Death Row'a karşı hâlâ tavırlı olan Daz Dillinger, Kurupt'ın artık DPG'nin bir parçası olmadığını ve kendisinin yarı yolda bırakıldığını söylemişti. Bu andan itibaren bu iki eski dost birbirleriyle diss'leşmeye başlamıştı. Kurupt'ın verdiği karara kızan sadece Daz değildi. Eski dostu Snoop Dogg da kendisine karşı cephe almış ve diss'lerini yazmaya başlamıştı. Tüm bu yaşananların Kurupt'ı nasıl etkilediği bilinmez fakat pek bir şeye aldırıyormuş gibi gözükmüyordu. Kurupt, kafasında her zaman ikinci bir grup kurma (yan grup) planının olduğunu söylüyordu. O da eski dostları ile bir araya gelmeye karar verdi. Batı Yakası MC'leri Jayo Felony ve 40 Glocc'ı yanına alan Kurupt, The Riflemen adında bir grup kurdu. Ama sanki bir kişi eksik gibiydi. O kişi de uzun zamandır birlikte çalışmak istediği New York, QueensBridge rapçisi Prodigy'den başkası değildi.

2004'ün başlarında kurulan The Riflemen ve ilk projelerini Death Row'dan çıkartmayı düşünüyorlardı. Albümlerinden önce sağlam bir Mixtape ile piyasaya giriş yapmak isteyen grup albümlerinde, Snoop, Daz, Al Sharpton, Dipset, Lil Wayne, The Game, Young Buck gibi isimlere diss attı. İnternette bulunması neredeyse imkansız olan ve Ice Cube'un radyosu Cali Untouchable'ın katkılarıyla hazırlanan mixtape'teki şarkılar şöyle:

1.AL Capone Friendly Game of Baseball Intro
2.Kurupt, 40 Glocc, and Jayo Felony-Riflemen(Daz Dillinger Diss)
3.Kurupt, 40 Glocc, and Jayo Felony-The End of The Road
4.40 Glocc Featuring Prodigy-No Love Wins
5.Jayo Felony-Daz is Dead
6.40 Glocc-N.W.A.(Disses Dipset and The Game)
7.Prodigy featuring 40 Glocc-Million Dollars and Guns
8.Mobb Deep featuring Tony Yayo, 40 Glocc-Murda Murda(Game Diss)
9.50 Cent featuring 40 Glocc and Prodigy-Serial Killer
10.40 Glocc-Whats Beef(Dissing Daz)
11.40 Glocc featuring Jayo Felony, Village Boo, and Eminem-We Came to Party
12.40 Glocc- War
13.Mobb Deep-Back To Cali
14.Samuel L Jackson Pulp Fiction skit
15.Mobb Deep-When We Ride(Over Tupac beat)
16.Jayo Felony=Du low Gang
17.Kurupt-Yall Better Play our shit!
18.Homer Simpson on Gays(3 Amigos skit)
19.40 Glocc-3 Amigos(Disses Young Buck, Game, Lil Wayne)
20.Kurupt, Mobb Deep, Jayo Felony- Gunz, Razors and Nines
21.Mobb Deep-California Love
22.Mobb Deep featuring Cashis-Who the Fuck is This
23.Kurupt featuring Jayo Felony and Cormega-Deep Blue Sea


Hip-Hop, Doğu ile Batı'yı buluşturan bu eşsiz çalışmayı kazandığı gibi kaybetti desek herhalde yeridir. Kurupt aylar sonra, yaşanan gerginlikleri sona erdirmek için DPG'ye geri dönmüştü. Hemen hemen aynı dönemde Mobb Deep de G-Unit'e katılmış ve Blood Money albümlerinin hazırlıklarına başlamıştı. The Riflemen adeta kurulmasıyla aynı anda sona ermişti. Tabii ki etrafa sızan şarkılar sayesinde Prodigy ve Kurupt'ı bir arada dinleme şansına eriştik. Fakat keşke tüm bu kavga gürültü olmasaydı da biz de sevdiğimiz MC'leri bir arada dinleyebilseydik. 



The Riflemen - Hoods 
(Şarkının Outro'sundan bir kısım | Kurupt söylüyor: 40 Glocc ile ilk tanıştığımda, 'birbirimize vahşice' davranıyorduk. Jayo Felony ile ilk tanıştığımda ona, 'hayırdır' diyordum. Tamam ikimiz de Batı Yakası'ndandık ama o San Diego'daydı anlarsın ya. Zencim Prodigy ile tanıştığımda, 'hayırdır siz ne ayaksınız?' diyordum. Dostum biz savaştaydık anlıyor musun? Doğu-Batı savaşı. Şimdi hepimiz birleştik ve bu bomba gibi şarkıyı yaptık. İşte bu işler böyle.)

Kırk Yılda Bir: Manchester City'nin 2012 Şampiyonluğunu Getiren Maçın Sözlü Tarihi




(Orijinali için şuradan. İyi okumalar.)

İngiltere Premier Ligi'nin tarihindeki en büyük günün üzerinden 6 yılı aşkın bir zaman geçti. 13 Mayıs 2012'de, ezeli rakipler Manchester City ve Manchester United, sezonun son maç gününe aynı puanla girdiler, ama City'nin 8 gollük bir avantajı bulunuyordu. Hiçbir Manchesterlı futbolseverin unutamayacağı bir gündü -- ve de bir ay önce, yani bitime altı hafta kala, City'nin Arsenal'e yenilip de United'ın 8 puan arkasına düşmesinin ardından, kimsenin tahayyül edemeyeceği bir gündü.

Vincent Kompany (City stoperi, kaptan): Her şey, şampiyonluk umutlarının sonu gibi görünen Arsenal yenilgisi ile başlamıştı. Fakat artık kaybedecek bir şeyimizin kalmadığına karar vermiştik. Omuzlarımızdan bu yükü atmıştık, goller bulup rakipleri yok etmeye başladık. United bir sürü hata yapıp puan kaybedince de, biz de yarışa geri dönmüş olduk.

Ian Darke (ESPN yorumcusu): United ve Alex Ferguson'la ilgili algı şu yöndeydi: Böyle bir durumdayken hiç hata yapmamışlardı. City, 44 yıldır ilk kez şampiyon olmaya çalışıyordu. United sürpriz bir biçimde Wigan'a kaybetmiş, fark da beşe inmişti. Everton'a karşı 4-2 öndelerdi, ama 83. ve 85. dakikalarda gol yiyip berabere kaldılar. İki takım henüz karşılaşmamıştı. Kompany'nin golüyle City 1-0 kazandı ve o noktada işler City lehine döndü. Son maçlara girilirken, her şey onların elindeydi.

Pablo Zabaleta (City beki): Uzun yılların ardından, taraftarlar o ânı bekliyordu. United'a karşı oynadığımız maç çok mühimdi.

Danny Jackson (Etihad Stadı'nda maç öncesi programı sunucusu): Babam ömrü boyunca City maçlarına gelmiş birisi. Benim 6 yaşımdan beri kombinem var. Kulüp için çalışsam ve istediğim yerde oturabilsem de, arkadaşlarımla beraber maçları izliyor ve mümkün olduğunca çok deplasman maçına gidiyordum. Epey fanatiğim denebilir. Ama tarihsel olarak, biz hiçbir şey kazanmamış bir kulübüz. İyi durumdayken bile çuvallardık. O sezon, sondan bir önceki maç, deplasmanda Newcastle'a karşıydı ve iyi oynayıp 2-0 kazanmıştık. İşte o zaman Şampiyon olacağız tezahüratını ilk olarak söylemiştik.

Ama yine de hâlâ bir maç vardı; olası tüm avantajları ortadan kaldırmak için, son haftada bütün maçlar aynı anda oynanacaktı. Herhangi bir puan kaybı yaşamayıp da, küme düşmemek için çırpınan Queens Park Rangers'a karşı alınacak bir galibiyet, 1968'den bu yana City'nin ilk lig şampiyonluğu --ve ezeli rakip United'ı da alt etmek-- anlamına gelecekti. Ancak kulübün Abu Dabi'li yeni sahipleri, 2008'den bu yana kadroyu geliştirmek için milyonlar harcasa da City, tıkanma konusundaki imajını henüz değiştirememişti. 


Martin Tyler (Sky Sports spikeri): Futbolseverler arasında şu gibi bir ifade vardı: Klasik City. Şöyle derlerdi: Ah, evet, klasik City. Umutlarımızı yeşerttik ama onların dibine darı ekildi.

Henry Winter (o zamanın Daily Telegraph yazarı, şimdi The Times of London'da): City taraftarlarıyla konuşursunuz ve size daima şunu söylerler: Eğer 'İçine Etme Kupası'  diye bir şey olsaydı, City onu her yıl kazanırdı. 

Matt Dickinson (Times yazarı): 90'lı yıllarda United dünyanın en büyük kulüplerinden biriyken, City hakkında yazardım. Ve City, daima işleri bok etmenin farklı yollarını keşfediyordu. Çok sempatik ama dağınıklardı, aynı şehirdeki o dev tarafından fena halde gölgede bırakılıyorlardı. Eğer 2012'de de sıçıp batırsalardı, bol para ve yıldız oyuncularla da aynı işe imza atmış olarak görüleceklerdi: Ah, tanrım, hâlâ aynı hastalıktan muzdaripler...

Lee Jackson (City saha görevlisi): Kazanırsanız, kupayı size ufak bir sahnede verirler. Biz de, son maç gününden önce bir prova yaptık. Korkum, City'nin 'City'lik' yapacak olmasıydı, bunu maçtan önceki gün görürüz, ama maç günü değil. 30 yıldan beri City taraftarıyım, sürekli bir şeyleri başarmanın kıyısında olduk -- ve sonra birileri altımızdan halıyı çekti.

Henry Winter: Gazeteciler olarak, haliyle nötr olduğumuz varsayılıyor, ama başka bir öykünün ortaya çıkması açısından City'nin kazanmasını istedim. Bu aynı zamanda, sosyoekonomik açıdan bakarsanız, işçi sınıfının da bir zaferi olacaktı. City'nin sahasının yer aldığı Doğu Manchester'ın etrafındaki bölgelerde çok fazla yoksulluk var. Bu harika yeni stadın (2002'de) gelmesiyle durum biraz değişti, ama en fazla eski bir evi boyamak gibisinden. Yine de Premier Lig kupasının ışıltısına ihtiyaç duyuluyordu.

Les Chapman (City ekipman sorumlusu): Arkasında 'Champions '12' yazan formalar yaptırmıştık. Ama her ihtimale karşın onları saklıyordum.

Vincent Kompany: Newcastle maçından önce Yaya bana "Vinny, siz çocuklar savunma yapıyor ve topu kaleden uzakta tutuyorsunuz. Çok iyi iş çıkarıyorsunuz, minnettarız. Ama bugün olay bende" dedi. Normalde birisi bunu söylediğinde "İyi, tamam" falan dersiniz. Sonra gitti o maçta iki gol attı. İşin komiği, Agüero da aynı şeyi QPR maçından önce söyledi: "Vinny, bugün benim günüm. Göreceksin."

İngiltere ve Galler'de 10 karşılaşma aynı anda başlarken, ilk devreler beklentileri karşılamıştı. Wayne Rooney, Sunderland'e karşı 20. dakikada golü bulmuştu ve United o andan itibaren oyunu rölantiye almıştı. Manchester'da ise Zabaleta'nın ilk yarının sonlarına doğru attığı golle takımını öne geçirmesinin ardından, ikinci yarıda maç çığrından çıktı. Djibril Cisse 48. dakikada maça beraberliği getirdi. 7 dakika sonra Joey Barton, Carlos Tevez'e dirsek attığı için kırmızı kart gördü. Sonra 10 kişilik QPR, 66. dakikada Jamie Mackie'nin bulduğu golle 2-1 öne geçti. United'ın da 1-0 önde olmasıyla, City'nin iki gol bulması gerekiyordu. 





Matt Dickinson: Geriye bakıp düşünüyorum; Ah, tanrım, ligin en kötü deplasman derecesine sahip takımı QPR ile oynuyorlardı. Barton atılmıştı, başka bir gün olsa, bu ses getiren bir hikaye olabilirdi -- çünkü yalnızca kırmızı kart görmemişti, o anda bir kargaşa da başlatacak gibiydi. Şayet onun kitabını okuduysanız, orada, o anda gayet sakin olduğundan, mantıklı bir şekilde düşünüp "Hmm, madem kırmızı kart göreceğim, o halde birilerini de benimle birlikte sürükleyeceğim" dediğinden bahsediyor.

Vincent Kompany: Genellikle Mackie'nin attığı gibi gollerin ardından hemen toparlanamazsınız. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Umarım şu dizinin üstüne çöküp ağlamaya başlayan adamlardan olmayız. O adam olmayacaktım. Eğer şampiyon olamazsak dünyam başıma yıkılacaktı, ama bunu dışarı yansıtmayacaktım. Önümüzdeki yılın bizim yılımız olacağını gösteren o savaşçı ruhu ortaya koyacaktım.


Sergio Agüero: Bütün sezon böyleydi. İyi oynadığımız zamanlar olmuştu -- ve şampiyonluk yarışının bitmiş gibi göründüğü zamanlar da vardı. O noktaya gelmek için çok çalışmıştık, ve bitime birkaç dakika kala, ilk şampiyonluk şansımız elden kaçmış gibiydi.

Ian Darke: Sonsuza kadar ruhunuzda iz bırakan türden bir şey bu. Sizi lanetleyen cinsten.


Danny Jackson: Stat sessizliğe bürünmüştü. 'Klasik City' dedirten türden bir hava vardı. Klasik komik City. Ligi kazanamayacaktık. Ve bunu, en aşağılayıcı koşullarda, en büyük rakibimize karşı kaybetmiş olacaktık.

Matt Dickinson: City basın tribünü, tam olarak taraftarların ortasındaydı. Ön tarafta sanki bir terasta oturuyor gibi hissederdiniz; inanılmaz derecede tetikte olur ve gerginliği sezerdiniz. Basın tribününün tam önünde, hamileliğinin son aylarında gibi görünen bir kadın vardı, karnını tutuyordu ve şöyle dedi: "Buna daha fazla dayanamayacağım." Hamilelikten bahsetmiyordu. Bir gazeteci olarak, hikaye hoşunuza gidiyor, ama aynı zamanda yardım edemeyeceğinizi de görüp, "Zavallı insanlar" diyorsunuz.


Henry Winter: Skor 2-1'ken stadı terk eden bir baba-oğul gördüm, çünkü çocuk olan biteni kaldıramayacaktı. Babanın yüzünde şöyle bir ifade vardı: Çocuğuna kattığın her iyi şey, belki biraz para ve mobilyalar, ama özellikle bir takıma bağlılığı ona vermen. Çocuğun yüzünde ise şöyle: Okuldaki arkadaşlarım United'ı tutuyor, ben ise babam yüzünden City'yi. Bu, hayatımın en kötü ânı. Baba şaşkındı: Ne yaptım ben? Yetkililer beni çocuğuma işkenceden içeri atacak. Maça konsantre olmam gerekiyordu, ama ben "Hayatlarının geri kalanında, bu ikilinin arası nasıl olacak?" diye düşünmekten kendimi alamıyordum. Üniversitede, veya düğün konuşmasında, hayatının herhangi bir yerinde aklında belirecekti: Ah, teşekkürler baba. Bana hayatımın en kötü ânını hediye ettin.

Edin Dzeko (dönemin City santrforu, şimdi Roma'da): 1-2 geri düştüğümüzde, Mancini beni oyuna aldı. Birkaç şans yakaladık, ama gol bulamadık. 90 dakikanın sonuna gelirken, bütün stadyum sessizdi. Herkesin aklı başka bir yerde gibiydi. Kazanacağıma dair güvenimiz gittikçe azalıyordu... ama bir parçam hâlâ inanıyordu.

Bu arada United, 1-0'lık skoru elde etmişti ve duraklama dakikalarında City iki gol bulamazsa, bir rekor olan 20. şampiyonluğuna ulaşacağını biliyordu.



Stuart Brennan (Manchester Evening News): Maçtan sonra Gareth Barry'ye, duraklama dakikalarına gidilirken nasıl hissettiğini sordum. O anda oyundan alınmıştı ve kenardaydı. Arkasına yaslanıp oturduğunu, gökyüzüne bakıp umutsuzluk içinde hissettiğini söyledi. Yukarı bakarken bir helikopterin geçtiğini görmüş ve aklında hemen, helikopterin Premier Lig kupasını United'a vermek üzere Sunderland'e götürdüğü belirmiş. Kupanın tam anlamıyla onların elinden uçup gittiğini düşünmüş.

Rory Smith (Times of London yazarı, şimdi New York Times'ta): Sunderland'deki podyumu gördüğümü hatırlıyorum. 75. dakikada, tünelde onu birleştirmeye başlamışlardı. O güne City'nin kazanacağını düşünerek ve United'ın kupaya yaklaşıp ulaşamamasını bekleyerek başlamıştım; ve şimdi, podyumu kurduklarını görüyordum. İki tarafında polisler vardı; United'a kupayı vermek için hazırlıklar yapılıyordu -- ki aynı anda Manchester'da da bir kupa vardı.

Martin Tyler: Ayrıca o anlarda, Stoke'dan gelen sonuca bağlı olarak QPR'lı oyunculara ligde kaldıkları söylenmişti -- Bolton'ın Stoke'u geçmek için galibiyete ihtiyacı vardı ama maç 2-2 berabere bitmişti. Bunun daha sonra olan bitene etkisi olduğunu sanmıyorum, ama olayların gelişimi bu şekildeydi.


Edin Dzeko: 91. dakikada bir korner kullanmıştık. Onuoha beni tutuyordu ve bana her seferinde çok yakındı, ondan kurtulamıyordum. Ama o sefer bir şekilde ondan kurtulmayı başardım ve herkesten yükseğe sıçradım. Gol! Millet uyanmış ve kendine gelmişti. İnanmaya başlamışlardı.

Danny Jackson: Beraberlik golü çok tuhaftı. O anda duraklama dakikalarına girmiştik, ahali şimdiden huzursuzdu. Sizi öldüren şey, umuttur. Demek istediğim: Kazanmaya bu kadar yaklaşmak, hepsinden daha sinir bozucu. 3-0 yeniliyor olmak, şampiyonluğa bir gol uzak olmaya yeğdir. Kimse Dzeko'nun golünü gerçekten kutlamamıştı.


Rory Smith: United maçı 3-4 dakika daha erken bitmişti. Tribündeki kutlama sahnelerinin çok çabuk değiştiği bir ortam vardı. Son düdük çaldı, o anda City 1-2 gerideydi. United kazandı; şampiyon United'dı. United taraftarları çıldırmıştı... Sonra City beraberliği yakaladı ve daha zaman vardı. United taraftarlarının şöyle düşündüğünü görebilirdiniz: Pekala, böyle devam etmeli -- ama belki de etmez...

Danny Jackson: Bütün okul hayatım boyunca gördüğüm iki City taraftarından biriydim. Ben kavgamı vermek zorundaydım, City de küme düşüp veya çıkıp duruyordu. Bok gibiydik. Bence bu kişiliğimin --esneklik ve mizah duygusu anlamında-- bir parçası, çünkü erken yaşlardan itibaren kendimi savunmak zorunda kaldım. Babam ve dedem City taraftarıydı; City benim her şeyimdi??? Durum 2-2'yken ertesi gün işe gideceğimi ve yine kavgamı verip duruşumu korumak zorunda olduğumu fark ettim. Daha şimdiden Twitter ve Facebook'taki United taraftarlarını siliyordum, çünkü bizimle çok alay edeceklerdi. Dzeko golü attığında ben gerçekten hâlâ daha insanları silmekle meşguldüm, çünkü büyük bir hayal kırıklığının üstesinden gelemezdim.

Dzeko'nun golü 92. dakikada gelmişti, dördüncü hakem ise 5 dakika daha oynanacağını göstermişti. Saat işliyordu. 



Sergio Agüero: Dzeko golü attığında, topu hemen alıp santraya götürmek için bir karmaşa oluşmuştu. 93. dakikada De Jong'un topu ileri doğru sürdüğünü hatırlıyorum, Mümkün olduğunca kaleye yaklaşmamıza yardım etmeliyim diye düşünüyordum. Ondan pası aldım, Mario'ya aktardım. Ceza sahasında olmam gerektiğini biliyordum, böylece koşmaya devam ettim ve Mario'nun beni bulmasını ümit ettim.

Martin Tyler: Ekranı ikiye ayırmıştık: Sunderland'de United oyuncuları maçı izliyordu, diğer tarafta ise top Balotelli'deydi.

Danny Jackson: Eski toprak City taraftarları, karakteri sebebiyle Mario'yu sevmezdi (başka şeylerin yanı sıra, evinin bir kısmını havai fişeklerin patlamasıyla yakmış ve genç takım oyuncularının kafasına dart attığı için cezalandırılmıştı). Ama taraftarın büyük çoğunluğu da ona karakteri sebebiyle bayılırdı. Tam bir çatlaktı. Bir gün hayatında hiç topa vurmamış gibi görünürdü, öbür gün ise oyunu değiştiren işler yapardı.

Edin Dzeko: Herkes Mario'nun kendisine pas verdiğini düşünmüştü, ama çimin üzerinde kaydı ve topu Kun'a verdi.

Ian Drake: Zaman donmuş gibiydi.

Sergio Agüero: Topu bana aktarmayı başardı, ben de kaleyi görebiliyordum. Rakip oyunculardan birisi öne doğru atıldı ve benim sabit ayağıma bastı, ama ben golü atmaya öyle odaklanmıştım ki, ucu ucuna hissettim. Sadece golü istiyordum.


Vincent Kompany: Yoldan güzel çekilmiştim. (Gülüyor.) Başta, oyunun o anında penaltı noktasına doğru gitmenin doğru hamle olduğunu düşünmüştüm. Sonra topun yakınlarda olduğunu gördüm ve dedim ki, Ayak altından çekilmeliyim. Öyle de yaptım: Savunmacımı Kun'un olduğu yerden uzağa götürdüm ve o da koşusunu tamamladı.

Sergio Agüero: Vurabildiğim kadar sert vurdum ve topu kalenin içinde gördüğümde... inanılmazdı. Stadyum infilak etmişti. Formamı elimde sallayarak, koşarak uzaklaştığımı hatırlıyorum. Ardından takım arkadaşlarım üstüme atlamaya başladılar.


Vincent Kompany: Her şey bulanıklaşmıştı. Hepimizin üst üste yığıldığını hatırlıyorum. Millet bağırıp çağırıyor ve ağlıyordu; onları göremiyordunuz, fakat orada, aşağıdalardı. Tam bir delilikti, tasvir etmesi çok zor. Böyle bir şeyi hayatta bir kere yaşarsınız.

Martin Tyler: Benim tek 'katkım', Agüero'nun, topa dokunduğunda golü atacağını düşünmemdi. Bu sonradan kurulmuş bir anı değil. O anda golü atacağını biliyordum. Tek yaptığım ciğerlerime biraz hava çekmekti, gerisi geldi zaten.



Bitime 2 dakikadan az süre kalmışken, mikrofondaki Tyler'dı: "Manchester City hâlâ hayatta... Balotelli... Agüer-OOOOOOOOOOO! Bir daha böyle bir şey göremeyeceğinize yemin ederim! O yüzden izleyin! Ve için! Işık Stadı'ndan gelen haberleri duydular! Manchester City'den, duraklama dakikalarında, United'dan kupayı kapmak için gelen iki gol! Muazzam!"


Martin Tyler: Akılımda en çok yer eden şeylerden biri, Joe Hart'ın tamamen şaşkınlık içerisinde, bunun gerçekleşmiş olduğunu anlayamamış halde, hatta kabul edemez bir şekilde koştuğu anlardı. Yemin ederim, "Bir daha asla böyle bir şey görmeyecek"tik, bu kadar sene geçti, sözlerimin arkasındayım.


Danny Jackson: Agüero'nun golü; çocuğunuzun doğumu, veya evlendiğiniz gün gibi. Şömine rafında duran ikimizin fotoğrafını, Agüero'nun golü attıktan sonra formasını çıkarıp salladığı ânın fotoğrafıyla değiştirdik. Şaka yaptığımı mı sanıyorsunuz? Eşime sorun. Eğer orada bulunmadıysanız, bunun ne anlama geldiğini bilemezsiniz. İlk yaptığım şey, babamı aramak oldu. Ağlıyordum. O da ağlıyordu. Yıllarca hiçbir şey kazanmamanın, her yönden tokatlanmanın getirdiği aşağılanmanın ardından gelen saf duygulardı. Her şey bu golle değişmişti.



Rory Smith: Haberler ulaştıkça, United taraftarının --bir spor etkinliğinde şahit olunması çok ilginç gelen-- büründüğü o sessizliği hâlâ hatırlıyorum: Radyo dinlemeye çalışan insanlar, gelen mesajlar. Cümlenin başlangıcını duyabiliyordunuz: "City atmış, City atmış..." Normalde çok gürültülü olan deplasman tribünü, tamamen sessizleşmişti. Aynı anda oyuncular sahadaydı ve yüzlerinin düştüğünü görebiliyordunuz. Bir takımın 120 saniyelik şampiyonluğuna tanık olmak çok garipti.

Henry Winter: Maç hakkında değil de, daha çok oradaki insanlar üzerine yazmam gereken bir gündü. Eğer bana maç boyunca ne oldu diye sorarsanız, size Barton'ın atıldığını, Balotelli'nin Agüero'ya pasını ve Agüero'nun bitirişini anlatırdım; ama o arada saha Marslılar tarafından da işgal edilebilirdi ve ben bunu ciddiye almazdım. Her şey son saniyeler üstüneydi.

Mario Balotelli: İnanılmazdı! Euro 2012'de Almanya ile oynadığımız yarı final maçının ardından, futbolda yaşadığım en iyi duyguydu. Adeta bir rüya gibiydi.

O öğleden sonrası, bunu tecrübe eden kişilerin zihninde hâlâ çok berrak.


Henry Winter: Kupa, City tarihinin bir başka büyük takımı olan 70'lerdeki ekipte yer alan Joe Corrigan ve Mike Summerbee tarafından getirilmişti. Geçmişle kurulan bağ açısından harika bir andı. Belli bir dönemin insanları --45 ya da 50 yaşından büyük olan herkes-- bu oyuncuları izleyerek büyümüştü. Statta ağlamayan kimse yoktu. Sonra o şahane Oasis şarkısı, Wonderwall çalındı.

Vincent Kompany: Kazanmamız durumunda, belli oranda içileceğini göz önüne alarak, takım için bir otel ayarlamıştım. Ve işe yaradı; maçtan sonra tüm takım otelde kaldı. Kazananlar olarak otelden içeri girdiğimiz; eşimiz ve ailelerimiz yanımızdayken, boynumuzda madalyalarla birbirimize baktığımız ve bir grup kazanana benzediğimiz o an -- harika bir andı. İşte orada olayın farkına varmıştık.

Ian Darke: Beş yıl önce, bırakın İngiliz futbolunu, futbolun genel olarak SportsCenter'da ne kadar az yer bulduğunu hatırlıyorum. Maç bittikten sonra mikrofonu bıraktığımı ve anında şu talebin geldiğini hatırlıyorum: SportsCenter'da manşetsiniz, ve beş dakikalık haber istiyorlar. Olay, anında ABD'deki insanların ilgisini çekmişti. Neredeyse Donovan'ın 2010 Dünya Kupası'nda Cezayir'e attığı gol gibiydi -- bu oyunu sevmeyen milyonlarca kişi için kırılma anlarından birisi. "Vay be, şimdi çözdüm!" diyorlardı.

Danny Jackson: Manchester şehri, United ve City arasında bölünmüş durumdadır. Bunu özel kılan şey şu: Düşünün ki, en büyük rakibiniz şampiyon olduğunu düşünüyor, sonra siz saniyeler kala onu ellerinden alıyorsunuz. United'ın bizim golümüzü gördükten sonraki çaresizliğine tanık olduktan sonra ne yaptım, biliyor musun? O Twitter ve Facebook'tan sildiğim tüm arkadaşlarıma tekrar ulaştım. Onları yeniden ekledim. Ama sadece haftasonu için!


Lee Jackson: Kendisi de bir United taraftarı olan United'ın saha görevlisi Tony Sinclair ile aramızda bir rekabet vardır. Maçtan bir saat sonra beni aradı ve "Tebrikler" dedi. Bu çılgınca bir şeydi, çünkü bunu yapmak zorunda değildi. Gerçekten hoş bir hareketti.

Martin Tyler: Maçtan sonra bi lokantadaydım ve kariyerimde büyük etkisi olan birisiyle buluştum: Paul Doherty, ne yazık ki artık aramızda değil. Babası, Peter Doherty, 1937'de City ile ligi kazanmıştı. Paul babasının madalyasını getirip bana gösterdi. Benim için çok özel anlardı...

Pablo Zabaleta: Bu, City taraftarları ve futbolu seven herkes için unutulmayacak ve Premier Lig'i de özetleyen bir dersti: Son âna dek çaba göstermelisiniz, çünkü ne olacağını asla bilemezsiniz...


Matt Dickinson: City'nin sezonu böyle harika bir maceraydı. En mükemmel öykü temalarını bir araya getirseniz, bunu aşması zor olur. 10 aylık bir sezonun kaderinin gelip de tek bir vuruşa bağlı olacağını düşünür müydünüz?

David Herman (Manchester United ABD Taraftarlar Derneği): Müsriflik yapmıştık. Eğer iki hafta önce City'e karşı az-çok düzgün oynasak, son hafta herhangi bir şampiyonluk yarışının esamesi olmazdı. Tamamen bizim ellerimizdeydi. Bu tip Arsenalvari bir rota çizmemiz ender görülür. En çok yaralayan buydu. Daha evvel de şampiyonluk kaybettiğimiz oldu, ama bu şekilde değil.

Martin Tyler: Sporun bizi eğlendirdiğini ve şaşırttığını biliyoruz, ama nadiren bizi hayretler içinde bırakır -- ve bu maç hakikaten hayretler içinde bırakmıştı.



Sergio Agüero: Şampiyon olmak inanılmaz derecede özeldi, nasıl kazanırsanız kazanın. Ama bunu bu şekilde gerçekleştirmek, ve son dakikalarda maçı kazandıran golü atmak? İşte bu asla unutamayacağım bir şey.

Henry Winter: Premier League artık paraya çok bağlı. Ama bu maçın son 5 dakikası şöhret veya arabalarla değil, zafere olan açlıkla ilgiliydi. Spor tarihindeki en büyük anlardan biriydi.

(Yazıya ek videolar: Birisi kulübün, şampiyonluğun 5. yıldönümünde [yani geçen sene] kendi yaptığı bir belgesel serisi. Kalabalık yapmamak adına link veriyorum. Diğeri ise, son dakikalarda gelen goller karşısındaki taraftar reaksiyonlarını içeren bir video, aşağıda.)




Nerden Nereye 266



Bu postu, Burnley-Başakşehir eşleşmesinden Hart-Clichy fotosu bulamadığım için atıyorum. Dedim bari bunu kondurayım, diğerinden de bahsetmiş olayım. Özellikle Lennon'ın kariyerinin başında ondan beklenenler açısından da, gelinen nokta dikkat çekici.

Smaçlar, Uyuşturucu ve Hayal Kırıklığı: 80'lerin Houston Rockets'ının Sözlü Tarihi


(1. Orijinali için şuradan. 2. Yardımları için Art'a teşekkürler.)

Ralph Sampson, Naismith Basketbol Şöhretler Müzesi'ne kabul edilmeden önceki gün, basın toplantısında konuştu. İnsanların onun geç ortadan kaybolduğunu söylediğini duyduğundan bahsetti. "2.23'lük bir adam nasıl kaybolabilir?" diye sordu. Ne kadar kaybolabilir ki?

33 yıl evvel, Sampson'ın Virginia Üniversitesi'ndeki ilk sezonu esnasında Sports Illustrated onun gelişini kapağa taşımış ve şöyle haykırmıştı: BAYLAR VE BAYANLAR, TEK VE YEGANE RALPH SIMPSON'U TAKDİM EDERİZ! SMAÇ VURUYOR! ŞUTLARI BLOKLUYOR! TOPU SÜRERKEN ARKASINDAN GEÇİREBİLİYOR! BOYU 2.23 -- VE HALA UZUYOR! Bu beş nida, Sampson'ın o dergide sonraki dört yılda kapağa çıkma sayısından bir azdı. Spor dünyası, Sampson'ın sahip olduğu fizik ve atletizme sahip birisini hiç görmemişti. Üstüne takım kuracağınız, Bill Russell gibi hareket eden, Wilt gibi pas veren ve Kareem'le aynı derecede uçsuz bucaksız bir potansiyel vaat eden bir pivot? Evet. Ve kendisi 2.23'tü.

Üniversitedeki ilk sezonunda 14.9 sayı, 11.2 ribaund ve 4.6 blok ortalamaları tutturmasının ardından Boston Celtics efsanesi Red Auerbach onu 1980 Draftı'na girmesi konusunda ikna etmeye çalıştı. Önceki sezon 61 galibiyet almış olan Celtics'te, Larry Bird isimli kaliteli bir çaylak öne çıkmıştı ve draftta ilk sıraya sahiptiler. Sampson o zamanı iyi hatırlıyor. "Auerbach evime geldi ve dedi ki, 'Gelip muazzam Boston Celtics için oynayabilirsin.' Ona kafamdakileri söyledim: Ralph Sampson, Boston'a geliyor -- Orada bir Kevin McHale ya da Robert Parish olmayabilir." Sampson üniversitede kalarak basketbol dünyasını şaşkına çevirdiğinde, Auerbach o ilk sırayı ve 13. sırayı Golden State'e verip, karşılığında Robert Parish ve (sonradan McHale'i getirecek olan) 3. sırayı aldı ve "Büyük Üçlü"yü yaratarak, sonraki 6 sezonda 3 şampiyonluğa ulaştı. Sampson dört yılı da Virginia'da geçirdi, gelişim gösterdiği kıymetli yılları arkasında bıraktı (ve hiç NCAA şampiyonluk maçı oynayamadı) ama üç Naismith ödülü kazandı ve oradan üniversite basketbolunun en büyük pivotlarından biri olarak ayrıldı. 

Rockets, 1983 Draftı'nda mutlu bir şekilde ilk sıradan Sampson'ı seçti, sonraki yaz da yine ilk sırada Hakeem'i seçerek onları bir araya getirdi. Panik içindeki rakipleri, Houston'ın "İkiz Kuleler"ini taklit etmek için acele etti ve Boston'ın McHale ve Parish'ten oluşan kıskanılacak ikilisi bir araya geldi; o arada "büyük oyuncu yarışı" da resmen başlamış oldu. New York, Patrick Ewing ve Bill Cartwright'ın birlikte oynayabileceğine karar verdi. Takımlar 1985 Draftı'nın ilk 17 sırasında 8 pivot seçti; sonraki yaz da ilk 7 sıranın dördü pivottu. Erken olgunlaşan Rockets, 1986 Finalleri'ni Boston'a kaybettiğinde, McHale, Parish, Bird ve Bill Walton'dan oluşan grubun Sampson ve Olajuwon'la olan mücadelesi, yeni bir basketbol çağının başlangıcı oldu. Bu takımların zirveye ulaştığını pek azımız biliyorduk. Celtics, '86 Draftı'ndan iki gün sonra kokainden ölen Len Bias'ın ardından asla eskisi gibi olamadı. Ve Houston'ın umut vaat eden çekirdeği sakatlıklar, madde bağımlılığı, şüphe, cezalar ve son olarak, Sampson'ın Golden State'e beklenmedik takası yüzünden paramparça oldu.

Olajuwon, Houston'la arka arkaya şampiyonluklar kazandığında, Sampson basketbolu bırakalı çok olmuştu -- son anlamlı maçını oynadığında yaşı 30 bile değildi. Onun erken bitişi Lakers'ın iki şampiyonluk daha kazanmasına sebep oldu, Hakeem'in harika kariyerinin ilk 10 yılını berbat etti ve Sampson'ı basketbolun en büyük "Ya öyle olsaydı..?" dedirten yeteneklerinden biri hâline getirdi. 2010'ların başındaki Oklahoma City Thunder'ın potansiyelini yansıtamadığını, uyuşturucu ve sakatlıklar yüzünden zaman kaybettiğini, kadroyu sıfırladığını, ve neredeyse 10 yıl sonra, yaşı ilerlemiş bir Kevin Durant'le şampiyonluklar kazandığını bir tahayyül edin. İşte "İkiz Kuleler"in başına gelen buydu.


İKİZ KULELER'İ İNŞA ETMEK

1982-83 sezonundan önce Philadelphia, son MVP Moses Malone'la 13.2 milyonluk kontrat imzaladı; diğer yandan Houston Rockets da Caldwell Jones'u kadrosuna kattı ve, Cleveland'dan da '83 Draftı'nda ilk sıra seçimini aldı. Philly o sezon şampiyon oldu ve Rockets yalnızca 14 galibiyete ulaştı. Indiana Pacers da, 20-62 ile Doğu'nun en kötüsü olarak, ilk sıra için yazı-tura atmaya hak kazandı.

Charlie Thomas (takım sahibi, Rockets): Kızım o zamanlar ergenlik çağındaydı. Bir akşam eve geldim ve bana "Yazı-tura atışında ne yapacaksın?" dedi. "Bilmiyorum. Yüzde 50 işte." O da "Bence tura gelecek. Tura geleceğiyle ilgili bir rüya gördüm" dedi. Ben de "Tura gelip gelmemesi umrumda değil" diye cevap verdim. O gün benimle geldi, parayı fırlattılar.

Jerry Sichting (guard, Boston Celtics): Atışı kaybettiklerinde Pacers'taydım. Para yere düştü ve duvar boyunca epey yol gitti. Herkes paranın hangi tarafının geldiğini görmek için çırpınıyordu.

Herb Simon (takım sahiplerinden, Indiana Pacers): Paranın halının üstünde yuvarlandığını hatırlıyorum; Thomas kızıyla birlikte gelmişti. Ben yalnızdım. Ve elbette ben kaybettim.



Sichting: Houston ilk sırayı almıştı. Sampson'ın takım arkadaşım olma ihtimali yok olmuştu. Onunla (üç yıl sonra) kavga etmek yerine takım arkadaşı olabilirdik.

Rodney McCray (forvet, Rockets): Drafttan önceki pazar günü, Ralph'i, beni ve Steve Stipanovich'i radyo röportajı için New York'a getirdiler. Ralph, Rockets'in benimle birlikte kendisini seçeceğini söyledi. İlk olarak orada duydum.

Hakeem Olajuwon (pivot, Rockets): Clyde gelebilecek durumdaydı ve herkes onun şehirde kalmasını istiyordu. Bill Fitch'in ise Rodney ile ilgili farklı bir vizyonu vardı.

Bill Fitch (koç, Rockets): Asla bunun için üzgün olmayacağım. McCray kesinlikle bizim istediğimiz şeyleri yaptı ve gayet iyiydi. Bunun için üzgün olduğum anlar ise, diyelim 5 yıl boyunca, Drexler yerine onu oynattığım her zaman kulağımın çınlamasıydı. Eğer kırılacak bir rekor vardı ise, Clyde kırardı.

Robert Reid (guard-forvet, Rockets): Rockets, Ralph ve Rodney'yi aldıktan sonra, Bill Fitch ve (Rockets GM'i) Ray Patterson'dan bir telefon aldım. Karımla konuştum ve "Hadi geri dönelim" dedim.

Fran Blinebury (Rockets yazarı, Houston Chronicle): İlk yıl, herkesi temizlediler. "Ralph buradaydı ve biz bu şeyi dağıtacağız" der gibi.

Thomas: Çok kötüydük. Toptan bir yeniden yapılanma programına giriştik.

Blinebury: Fitch, Sampson'ın bir pivot olmasını istiyordu. Durmadan "Ralph'in gelişmesi lazım. Baseline hareketlerini öğrenmeli" diyip duruyordu. Ralph asla bu tip biri olmayacaktı. Bill sürekli yuvarlak bir deliğe girecek kare şeklinde bir çivi üretmeye çalıştı. İlla bir şey denecekse, Ralph bir üçgendi, ya da daha önce görülmedik bir şekle sahipti.

Reid: Ralph'in aklında, antrenmanlarda "2.10'dan uzun ilk oyun kurucu olacağım" düşüncesi vardı. Eğer bir daha yeltenirse, Fitch ona çelmeyi takacaktı.

Fitch: Ona bir pivot olduğunu, bir arka alan oyuncusu olmadığını söylemiştim.

Blinebury: Ralph, oyunu değiştiren kişi olacaktı: Topu bacaklarının arasından geçiren 2.20'lik biri, tüm sahayı geçiyor ve üçlüğü yolluyor. Ray Patterson şöyle diyordu: "Ralph yalnızca yılın oyuncusu olmayacak, yüzyılın oyuncusu olacak."

Sampson'ın Yılın Çaylağı seçilmesine rağmen, 1983-84 sezonunda 53 maç kaybettiler ve bazı maçları bilerek kaybetmekle itham edildiler. Beklenmedik bir şekilde, yazı-tura atışını kazanarak, Olajuwon'ı seçecekleri draft hakkına sahip oldular -- ki ligin en kötü 4. derecesine sahiptiler. Şimdiden Robert Reid'in beklenmedik emekliliğiyle ve ardından gelen dönüşüyle tedirgin olmuşken, Houston'ın rakiplerinin, arka arkaya gelen üst sıra haklarıyla iyice canı sıkılmaktaydı.

Blinebury: 1984'teki All-Star arasında Thomas, Patterson ve Finch arasında bir toplantı gerçekleşti. Bunu inkar edecekler ama, "Şu anda yılın takımı değiliz" diyorlardı. O esnada ise Hakeem, Houston Üniversitesi'nde çılgın atıyordu.

Carroll Dawson (yardımcı koç, Rockets): Ne zaman maçımız olmasa, Hakeem'i izlemeye kaçardım, çünkü o takım muazzamdı. O pek fazla şut kullanmazdı. Smaç vurabildiğini biliyorduk. Blok yaptığını biliyorduk. Ribaund alabildiğini ve bir geyik gibi koşabildiğini de.

Blinebury: Eğer onların bazı maç sonu istatistik kağıtlarına ve çıkan kadrolara bakıp da onların 'tanking' yaptığını düşünüyorsanız, sizinle epey farklıyız demektir. Kendi sahalarında oynadıkları, Elvin Hayes'in 50 dakika filan oynadığı bir maç vardı.

Thomas: İlk sıra yine bizdeydi. Bilmiyorum daha önce hiç böyle bir şey oldu mu.

Blinebury: Norm Sonju, Houston'ın arka arkaya ilk sırayı alma ihtimaline deliriyordu.

Norm Sonju (genel menajer, Dallas Mavericks): Bütün mesele, insanların Rockets'ın maçları kasten kaybettiğini hissetmesiydi. Bunu kimse kanıtlayamaz, ama 1983'te 14 galibiyetleri vardı.

David Stern (başkan, NBA): Lotarya, maçları kaybetmeye teşvik algısını ortadan kaldırılmak için yaratılmıştı. Rockets, açık şekilde insanların en çok gözlerini diktiği takım haline geldi. Takımlar draft için durumlarını iyileştirmek adına kasıtlı olarak kaybetmediyse de, böyle bir algı oluşmuştu.

Blinebury: Bu değişti ve 10 dakika sonra Ray beni görüp şunları söyledi: "Norm Sonju çok zeki olduğunu zannediyor. Yazı-tura atışını kazanmamdan bıktı. Elimde Sampson ve Olajuwon var. Nasıl Batı'da en kötü takım olabilirim? Ama o en kötü dereceye sahip olabilir. Draftta 1. sırayı alabilmesi için eline yüzde 50 şans geçebilirdi." Sonra durdu ve "Playoff'tan elenen ilk takım olabiliriz. Lotarya'ya kalıp, ilk sırayı kazanıp Patrick Ewing'i alabilirim. Onu soysam nasıl olurdu?"

Mark Heisler (spor yazarı, Los Angeles Times): Hakeem çok iyiydi. Bütün gözler Sam Bowie'ye gitmişti. Jordan'ı severim. Kendisi herkesin fikir birliğiyle 3. sıra seçimiydi. Bir All-Star olacağını biliyorduk, ama bu kadarını tahmin edemezdik.

Fitch: Her türlü şekilde Hakeem'di. Eğer onu seçmeseydik, evimizi barkımızı yakarlardı.

Heisler: Rockets başkasını aklına bile getirmemişti. Mantıklı görünüyordu. 1984'te Hakeem'i seçtiler... İki yıl sonra Finaller'e yükselmişlerdi.


Olajuwon: Üniversiteye ilk geldiğimde Ralph'i izliyordum. Onun büyük hayranıydım. Onun atılan topları yakalama ve bitirme şekilleri inanılmazdı. Şimdi onunla birlikte oynayacaktım ve benim üstümdeki etkisini anlaması mümkün değildi.

Jack McCallum (NBA yazarı, Sports Illustrated): İkiz Kuleler konsepti gerçekten büyük bir olaydı. NBA değişime direnç gösteren bir yerdi. Normalde sahaya çıkarsınız, elinizde bir pivot, bir de forvet oynaması gereken biri olur. O dönemde ilk kez birilerinin farklı bir şey yaptığını hatırlıyorum.

Sampson: Çoğu insan, bunun beni daha fazla sayı atmaktan ve daha çok ribaund almaktan alıkoyduğunu söylüyordu. Fakat takımlar her akşam iki tane 2.10'un üstünde adama göre oynamak zorundaydı.

Dawson: Birbirlerine uyum sağladılar. Aslında Ralph, potadan biraz uzakta daha iyiydi.

Sampson: Benim yeteneklerim biraz daha potadan uzak bölgeler içindi. Hakeem, daha çok alçak post için gereken yetenek ve fiziğe sahipti. Post'a doğru girebiliyordum. O da post'a doğru girip topu dışarı çıkarabiliyordu. Çabucak güzel bir uyum oluşmuştu aramızda.

Fitch: Ralph pas verebiliyordu. Pasör kimliğinin yeteri kadar hakkının verilmediğini düşünüyorum

Sampson: O zamanki kafa yapım ve yeteneklerim, olabileceğim en iyi oyuncu olmak içindi. En iyi pivot değil. Guard oynamak istiyordum. Forvet oynamak istiyordum. Bana bunu yapma olanağı verdiler.


KAPTAN VİDEO

Rockets 1984-85 sezonunda 48 galibiyet alarak herkesi şaşırttı. Sampson 1985 All-Star maçında MVP oldu ve Olajuwon'ın hücumu gelişme gösterdi. İkiz Kuleler, ilk bir arada oynadıkları sezonda toplam 42.7 sayı, 22.3 ribaund ve 4.7 blok ortalaması tutturdular ve Sampson'ın isteği kabul edildi: Çemberden uzakta oynadı ve gelişti. Yalnızca 4 yıl önce Boston'da şampiyonluğa ulaşan Fitch, daha geç olmadan bunun yeniden mümkün olup olmadığını merak etmeye başladı.

Fitch: Babam donanmada çavuştu. 14 yaşıma kadar ben de donanmaya girmeyi düşündüm; o parlayan ayakkabılar filan çok cazip geliyordu. Koçluk stilim, belki oyuncuların yanlış düşünmesine de müsade eden bir disiplin içeriyor. Ama uzun vadede bu onları daha iyi kılıyordu.

Dawson: Eğitim çavuşu gibi bir adamdı. Çok şey talep ederdi ama adildi. Günün 24 saati koçluk yapardı. Maça giderdik. Odasına giderdik. Kasedi çıkarırdık. Bazen sabaha karşı 4'te, film izlerken uyuyakalırdık.

McCallum: Houston'daki yazarlar aralarında maç yapardı. Fitch gelip bizi izlerdi: Bir sürü dalyarak gazeteci. Bu onun hayatıydı bir nevi. Orada oturur ve basketbol maçı yapan gazetecileri izlerdi.

Hank McDowell (forvet, Rockets): Uçakta kimsenin oturmak istemediği bir koltuk vardı -- Bill'in yanı. Uçağa son binen kişi olmak istemezdiniz, çünkü o koltuğa kalacağınızı bilirdiniz.

Jim Petersen (forvet, Rockets): Sona kalmayı hiç istemezdiniz. Bu demek olurdu ki, bir basketbol felsefesi ayiniyle beraber yolculuk yapacaktınız.

Blinebury: Çocuklar intihar edip kenarda yığılacaklardı, öyle yorulurlardı. Ama Bill kıs kıs gülüyor olurdu. Fakat Fitch olmadan Finaller'e çıkamadılar, Lakers'ı yenemediler, Boston'la oynayamadılar.

Craig Ehlo (Rockets guardı): Bir sebepten, ona "Kaptan Video" denirdi. İki saat idman yapar, üstüne iki saat kaset izlerdik.

Petersen: Zamanının ilerisindeydi. Kimse o uzun video seansları boyunca oturmak istemezdi. Video oynatıcıların ve uzaktan kumandanın henüz yeni olduğu 80'lerin ortalarından bahsediyoruz ve setleri tam olarak göremiyordunuz. Bir oyunu geri sarması gerekirdi ve bir oyun için parmağını o tuşa getirirdi, ve bir bakmışsınız 10 oyun geri atardı. Biz bu 10 oyun boyunca otururduk ve o da bunları hiç görmemiş gibi yeniden izlerdi. Biz "Ah, hayır. Parmağı yine o düğmede. Neden bir hızlıca-ileri al düğmemiz yok" derdik içimizden. Ciddi ciddi, aynı oyunlar hakkında farklı setlermiş gibi konuşurdu.

McDowell: Fitch o kadar sabit fikirliydi işte. İdmanda hücum halindeydik ve Craig Ehlo bileğini burktu. Yerde kıvranıyordu. Ve antrenörümüz Dick Vandervoort onunla ilgileniyordu; 30 saniye geçti, 1 dakika geçti, 2 dakika geçti... Sonunda Fitch'in "Dick, kaldır kıçını oradan. Burda idman yapmaya çalışıyoruz." dediğini duydum. Herkes birbirine "Siktir, adam yürüyemiyor bile" der gibi bakıyordu. Ufak tefek bir adam olan Dick, orada eğilmiş, Ehlo'yu sahanın dışına doğru sürüklüyordu.

Ehlo: Oyuncularına karşı sertti. "Gelirsen ekime, gelmezsen sikime" tarzı bir adamdı. Ralph ve o idmanda bir oyun üzerinden kavga ettiğinde, onun da Ralph'in de geri adım atmayacağını bilirdiniz. İyi ki asistan koç Rudy Tomjanovich ve Carroll Dawson oralardaydı da, kontrolü ele alıp onları ayırabiliyorlardı.

McCallum: Ralph, Fitch'in istediği gibi öyle kendini yerlere atacak bir oyuncu değildi.

Reid: Ralph şikayet ederdi ve kendi kendine "Burası artık üniversite değil, oğlum. Burada kimse seni sevmez. Artık bir iş bu" deyip de farkına varamazdı.

Blinebury: Bu aşırı yorucu antrenmanlardan tamamen bıkmışlardı. Ralph bir çaylak olarak Fitch'e gitti ve bunları dile getirdi.

Sampson: Benim tek hedefim, Elvin Hayes'in, sözleşmesindeki 50 bin doları ve bonusu almaya ihtiyacı olmasıydı. O noktada kazanmaya uğraşmıyorsunuz. Bizim yaptığımız gibi, bir draft pick'i almaya çalışıyorsunuz. Ben de görüşümü söyledim.

Blinebury: Fitch ona "Ne söylediğin hakkında hiçbir fikrin yok. Git buradan" demişti. Ralph bize geldi ve gazetecilere bunu söyledi. Fitch soyunma odasında Ralph'e bunları gazeteden okuttu.

Sampson: Arkadaşlarımın önünde okumak zorunda kalmıştım, ki bu güzeldi.

Reid: Ralph okuyordu, ama biraz yavaş okuyordu: "Ve... anlamamız... gerek... ki... idmanlarımızın... çok... uzun... sürdüğünü... hissediyorum..." Rodney beni dürtüp "Hey, üniversitede edebiyat okumuşsun. Bu mudur yani?" Eğer o anda bir şey içiyor olsam, burnumdan fışkırırdı.

Blineburry: Onu epey küçük düşürmüştü.

McCallum: Bunun hakkında bir yazı yazmıştım. İlk bölümü, Olajuwon'ın ne kadar iyi olduğu hakkındaydı. İkinci yarısı da Fitch'in Ralph'e ne kadar kızdığıyla ilgiliydi. Yazıyı yazdım ve birkaç hafta sonra Olajuwon'ı gördüm -- beni durdurdu ve yazının Fitch ve kurmaylarının etrafında dönen ikinci yarısının kaynağının kendisi olduğunu söyledi. Ve şöyle devam etti: "Seninle epey bir konuştuk. Benim hakkımda hiçbir şey yazmamışsın. Bütün yazdıkların Koç Fitch'in Ralph'ten ne kadar nefret ettiği hakkında olmuş." Yalnızca yazının yarısını okumuştu. Ona "Hakeem, yazı cümlenin ortasından başlamıyor" demiştim. Ralph ona vermiş olmalıydı. Fitch'e çok kızgındı Ralph.


İKİZ KULELER'İN YÜKSELİŞİ

1985 Playoffları'nda ilk turda Utah'a elenmelerine rağmen, herkes Rockets'ı sonraki sezon için sürpriz yapması muhtemel bir takım olarak görüyordu. En büyük kaygıları (takımın lideri konumundaki, yetenekli ama sorunlu oyun kurucu) John Lucas'ın sezon boyunca ayık kalıp kalamayacağıydı. Eski 1. sıra seçimi, 1984 ve 86'da iki kez rehabilitasyona girmişti. Disiplinsiz davranışları Golden State'teki günlerine dayanıyordu ve o dönemlerde, 1981 yılından bir Sports Illustrated kapağında 'John Lucas: Parçaları Birleştirmek ' başlığıyla yer almıştı. Sampson ve Olajuwon ligde bir devrim gerçekleştirseler bile, Lucas'ın liderliği olmadan başarıya ulaşmaları çok zor görünüyordu.

Dawson: Boyalı alanda bize sayı atamazsınız. Bu iki adamla, boyalı alanı uzun zamandır gördüğüm en iyi şekilde savunuyorduk.

Petersen: Bir keresinde Dream'in üstünden bir şut denedim, gitti topu panyaya yapıştırdı. Rodney McCray bana bakıp "Hey, Pete -- bunu daha iyi yapmak zorunda kalacaksın" dedi.

Reid: Merhum Dennis Johnson, bir keresinde topu yarı sahaya getirdi ve ben de ona yolu açtım. "Reid, ne yapıyorsun? Savunma yapmayacak mısın?" Şöyle dedim: "Önüne bak. Şanslı olduğunu mu düşünüyorsun?" Beni sepetledi.

Lewis Lloyd (guard, Rockets): Savunma halindeyken, birçok kez oyuncuların içeri girmelerine engel olmazdım. "Hadi bakalım." Hakeem ve Ralph'e şöyle diyordum: "Eğer onları size bırakırsam, topu bana doğru bloklayın; ve eğer siz arkadan gelmeye devam ederseniz, ben topu size atarım. Gelmezseniz de topu ben gidip smaçlarım."

Rudy Tomjanovich (Rockets asistan koçu): Lloyd muazzamdı, çok iyi bir oyuncuydu. Büyük, güçlü uylukları vardı ve alışılmamış bir oyun stiline sahipti. Vücuduyla yaramayacağı ikili sıkıştırma yoktu. Mitchell Wiggins sert bir adamdı. Savunma yapmayı severdi. Hücum ribaundlarına saldırmaya bayılırdı.

Allen Leavell (guard, Rockets): Hepsi inanılmazdı. İyi ribaundçular, aynı zamanda savunmada da iyiler. Lew çabuk bir skorerdi. Mitchell şut sokabiliyordu. Ama bu açıdan hiç takdir görmedi.

Reid: Kampa başladığımız ilk günden itibaren (85-86 sezonundan bahsediyor) farklı hissediyorduk. Herkes birbiriyle iyi anlaşıyordu. İdmandan sonra kimse dönüp gitmiyordu. Kalırdık ve biraz daha çalışırdık.

Petersen: Benim çaylak senemde (84-85) John Lucas, kokain kullanımı sebebiyle takımdan atılmıştı. Oakland'daydık ve Seattle'a uçmamız gerekiyordu. John'un havaalanına gitmek için otobüste bizimle buluşması gerekiyordu ama gelmedi. Yeniden kötüleşmişti.

McDowell: Oakland'da otobüsün içinde otel kapısına bakarak beklediğimizi hatırlıyorum: "Hadi John, hadi çık. Çık artık." Otobüs harekete geçti ve John'un sonu orada başladı.

Bob Ryan (köşe yazarı, Boston Globe): John Lucas, kısa bir süreliğine çok iyi olan, unutulmuş bir oyun kurucuydu. Onun madde bağımlılığı hakkında ve onun gibi parlak bir oyuncunun, ikinci derece uyuşturucuya karşı koyamamasının ne kadar korkunç ve etkili olduğu hakkında yazdığımı hatırlıyorum.  Eğer uyuşturucu olayı olmasaydı, onun Hall of Fame'e gireceğinden hiç şüphem yok. Neler başarabileceğini asla öğrenemeyeceğiz. Hazin kısmı bu.

Petersen: Bill, Lucas'ı 1986'da geri getirdi. Bill'in büyük bir kalbi vardı ve Lucas'ı seviyordu.

Ehlo: John inanılmaz oynuyordu. Her gece 20-10 yapabilecek bir adamdı. Olajuwon ve Sampson  için kusursuz bir liderdi çünkü topu eşit oranda paylaştırıyordu.

Blinebury: Onun durumunda nüksetme söz konusu değildi. Lucas tamamen kontrol dışıydı.

Reid: Koç Fitch bir toplantı istedi. Şunları söyledi: "İki şey yapabiliriz. John'u tutup onun temiz olduğundan emin olabilir ve sezonu bitirebiliriz. Ya da John'u bırakır, kliniğe yatıp tedavi görmesine izin veririz." Ben ve Leavell, o zamana kadar iki tecrübeli oyuncuyduk. Ellerimizi kaldırdık ve yardım almask gerektiğini söyledik. Oradaki çocuklar "Sen onun yerini almak için böyle konuşuyorsun" diyordu. Bense "Hayır, onun öldüğünü görmek istemiyorum" diyordum.

Ehlo: O noktada hepimiz bencildik. Şampiyonluk için oynuyorduk. Hepimiz John'un takımın lideri olduğunu ve her gece kendini kanıtlaması gerektiğini düşünüyorduk.

Leavell: Onunla konuştuk ve ona basketboldan uzak kalma dışında da bir şeylere odaklanabileceğini söyledik. Kendisini toparlaması önemliydi.

Fitch: Tanrıya şükür, John'u yeterince erken durdurduk. Ondan nefret edecek kadar öfkelenmiştim, ama yine de, John'ı kesmem gerekirken kesmeseydim daha kötü olurdu.

John Lucas (guard, Rockets): Bill Fitch hayatımı kurtardı. Bana "Artık yeter" diyebilecek tek koç oydu.

Fitch: Umarım bunu söylemeyi keser. Düşmanları peşimden gelmeye devam ediyor.

Normal sezonun bitimine 17 maç kala Rockets, 40-25'lik derecesiyle Denver ve Dallas'ı Ortabatı Grubu birinciliği için sıkıştırmaya devam ediyordu -- sonunda da Playofflar'a 2. sıradan girdiler. İkiz Kuleler de ikinci kez üst üste All-Star maçına gidiyorlardı. Lloyd ve Wiggins guard bölgesinde verimli bir ikili olarak ortaya çıkmış, McCray de üst düzey bir savunmacı haline gelmişti. Sadece bir sorun vardı: Rockets'ın artık bir oyun kurucusu yoktu. Ama her zamanki gibi, Bill Fitch'in bir planı vardı. 

Dawson: Hemen hemen bütün guardlarımızı kaybetmiştik. Leavell öne çıktı ve harika oynadı. Bu yükselişi inanılmazdı. Sonra bileğini kırdı ve oyun kurucusuz kaldık.

Leavell: Bileğimde bir kırık vardı. İyileşmedi. Daha önceleri San Antonio'da bir maçta, birisi topu çalmıştı ve 1'e 4 pozisyonda kalmıştık. Onlar sayıyı attıktan sonra, ben yerdeyken bir tanesi üzerime düşmüştü.

Reid: Bill Fitch beni çağırdı ve "Seni oyun kurucu başlatacağım" dedi. "Öyle mi? Tamam" diye karşılık verdim. "Ama bir şey var: Seni ilk 5 başlatırsam, En İyi 6. Adam seçilme şansın kalmayacak" dedi. Eğer bu ödülü kazanırsam, öbür sene milyon dolarlarla oynayacağımı biliyordum. Ona baktım ve dürüstçe sordum: "Koç, bana karşı dürüst ol. Eğer beni 1 numara oynatırsan, şampiyon olacağımızı düşünüyor musun? Bilmem gereken şey bu." O da "Evet, bizi yüzüğe götürebilirsin" dedi. "Tamam, hadi o zaman" diye karşılık verdim.

Fitch: En iyi arkadaşım Lucas bu kararı benim için verdi. Daima Magic boyutunda, her yeri görebilen birini oyun kurucu oynatmak istemiştim.

James Worthy (forvet, Lakers): Onların 85-86 sezonunun ortalarına doğru başlayan yükselişini görmüştük. Gerçekten iyi bir takımdılar. İyi yönetilen, derin bir takım. Sanırım normal sezondaki son maçımızda bizi yenmişlerdi. Bizimle birlikte yarışa girdiler ve bu daha önce görmediğimiz bir şeydi. Lloyd, Wiggins ve Reid, koşabiliyorlardı. Biz hâlâ tecrübe avantajına sahip olduğumuzu düşünüyorduk.

Reid: 2. tura geldiğimizde, bir gün soyunma odasındaki panoda "Bir numara olacağız" yazdığını gördüm; bunu Ralph yazmıştı. Ben de şöyle dedim: "Bunun ne demek olduğunu söyleyeyim. Şimdi 75.000 dolar. Sonraki tur 100.000 olacak. Kazandığımızda 150.000 olacak ve menajerin buna dokunamayacak. Tüm taraftarlar takımın arkasındaydı. Bu iş para kazanma işi, dostum."

McDowell: İkinci turdan kurtulmamıza şaşırmıştım. Denver --ki bugün de öyle-- oynadığım en gürültülü salona sahipti. Öyle gürültülüydü ki, tek duyduğum, kulaklarımdaki çatırtılardı. Ses ve hava arasında fark yoktu.


Olajuwon: Hücum işini çözmüşlerdi. Buna 'Lokomotif' diyorduk, çünkü herkes hareket halindeydi; ve Denver'da, herkes nefes almakta zorlanıyordu.

Blinebury: Eminim Fitch, sahada yanlarında bulunması için oksijen tüpleri getirmiştir.

Olajuwon: Zor seriydi. Denver'dan Los Angeles'a, eve uğramadan geçtik. Lakers bizi bekliyordu.

A.C. Green (forvet, Lakers): Bu yılın onların yılı olmadığını bilmelerini istiyorduk.

Dawson: Oraya ilk maç için gittik ve kıçımıza tekmeyi yedik. Otelde Koç Fitch'le birlikte "Ne yapabiliriz?" diye düşündüğümüzü hatırlıyorum. Koç pek az şey bulmuştu.

Fitch: Tek bir değişiklik yaptık, o da Rodney McCray'le. Ona farklı bir rol verdik ve ondan bir pasör yarattık. Buna çare bulamadılar.

Worthy: Her pozisyonda bize iyi karşılık verdiler. Gerçekten iyi olduklarını ve savunması zor bir takım olduklarını hatırlıyorum. Koşuyorduk, onlar da koşuyordu. Lakers olarak ilk kez Batı'dan çıkmakta bu kadar zorlandık diyebilirim.

MUCİZE ŞUT 

Showtime Lakers'ı, 80'lerde Batı Konferansı'na hükmediyordu. Magic, Kareem, Worthy ve koç Pat Riley ile birlikte üç kere şampiyon oldular ve dört kez üst üste Batı şampiyonu oldular. Worthy en iyi 'çok yönlü' sezonunu geçirirken, bazıları '86 Lakers'ın, tarihlerinin en iyi takımı olup olmadığını merak ediyordu. NBA takımları, üçüncü sezon arka arkaya Lakers-Celtics finalinin oynanma olasılığından hoşnut değildi. Genç Rockets'ın Los Angeles'taki ilk maçı kaybetmesinin ardından, herkes onları gözden çıkarmıştı.

Ehlo: Onlardan bir maç çaldık, sonra eve geldik ve oradaki iki maçı kazandık. Oraya 3-1 üstünlükle dönmüştük.

Reid: Onlara üstünlük kurmuştuk.

Heisler: Hakeem atletik açıdan olağanüstüydü, ve sürekli topun peşindeydi. Ribaund almasına engel olamıyorlardı. Kareem'in daha genç ve atletik hâli gibiydi.

Kurt Rambis (forvet, Lakers): Hakeem'in muazzam bir hücum repertuarı vardı. Her şeyi durdurabilir gibi hissetmiyorduk. Onun arkası dönük şutlara zorlamaya çalıştık. Bu onun yapabileceklerini azaltır ve hücum ribaundlarına erişmesini engelleyebilirdi.

Lloyd: Hepsi 'trash talk' yapıyordu. Esasında savaş halindeydik diyebiliriz. Magic ve ekibi etkileyiciydi. Yarıp geçiyor ve koşuyorlardı. Harika bir takımdı. 8-9 yıl bir arada kaldılar. Bu yüzden o kadar iyilerdi.

Jerry West (genel menajer, Lakers): En iyi oyun anlayışımızı ortaya koymakla ilgili mentaliteyi kaybettiğimizi düşündüm -- gerçekten agresif olmak, saha boyunca topa hakim olmak. Açıkça, onların fiziksel üstünlüğü bizim için bir problemdi. Olajuwon yeteneğiyle ve muazzam rekabet tutkusuyla birçok farklı problem yaratıyordu  Ve ona gayet iyi ayak uyduran bir takımları vardı.

McCray: İyi oynuyorlardı. Bizse öyle takılıyorduk. Deplasmandaki maçlarda farkın açılmasına izin verme; çünkü son çeyrekte her şey olabilir.

Lloyd: Maçın başında Michael Cooper'a baskı yaptığımı hatırlıyorum. Sahanın bir ucundan diğer ucuna koşup duruyorduk ve Magic beni çekerek durdurmaya çalışıyordu. 4-5 kere yaptı bunu. Eğer bir daha yaparsa, onu parkeye yapıştıracağımı söyledim. Sonra kenara alındı ve Cooper oyuna girdi; bu kez de o aynı şeyleri yapmaya başladı. Mola aldıklarında Cooper'a doğru yürüdüm ve "Burası benim mekanım, tüm saha boyunca peşinizden koşmaya hazırız" dedim.

Reid: Hakem masasının orada otururken Jack Nicholson "Robert, neden maçı kazanmamıza izin vermiyorsunuz?" dedi. Ben de şöyle cevapladım: Sonraki filminde 5 dakika konuşmama izin ver, maç sizin."

McCray: Dördüncü çeyrekte Kupchak'i, Olajuwon'ı savunması için oyuna aldılar ve ritmini bozabilmeyi ümit ederek onun başına diktiler.

Rambis: Riley maçtaki son anlarımızmış gibi takımdaki herkesi kışkırtarak --bunu olumlu anlamda söylüyorum-- güzel bir fikir bulmuştu. Ve Mitch hep sert ve inatçı bir oyuncu olmuştu.

Reid: Dream'e "Tuzağına düşme. Tuzağına düşme" diyip duruyordum. Ama Kupchak onu karnından dürtmeye devan edince, Dream de "Bir daha yap bakalım, seni nasıl yere seriyorum" dedi.

Olajuwon: Fiziksel oyunu çok umursamam. Ama bu adamın hiç savunma yapma niyeti yoktu. Sadece dengenizi bozma peşindeydi. 27 sayım falan vardı. Oyuna girdi ve benimle çok uğraşıyordu. Kendime "Teması boşver. Geri adım atma" diyordum. Eğer planları buydu ise, işe yaradı. Atıldım.



Jess Kersey (hakem): Hakeem ve Kupchak'in arasına girmeye çalıştım ve Hakeem'i belinden yakaladım. Kafamın üstünde yumruklar uçuşuyordu, çünkü ben yalnızca 1.75 boyundaydım.

Rambis: O gün tasdiklenmişti: Çoğu NBA kavgası gibi, bunda da oyuncular dövüşemiyordu.

Kersey: Birisi kafama vurdu ve şöyle bağırdım: "Hanginiz kafama vurdu bilmiyorum ama, eğer bulursam oyundan atacağım."  Sonra Bill Fitch "Jess, sana kimin vurduğunu biliyorum" dedi. O ânın da hararetiyle ona baktım ve "Kimdi?" dedim. "Kareem ve Magic" dedi.

Leavell: İşte bunlarla uğraşıyorduk. Yapmanız gerekeni yaparsınız. Eğer bir eşiği geçmek için fiziksel oynamanız gerekiyorsa, bu da olayın bir parçası. Şimdilerde herkesin fotoğraf çektirmek için poz verdiği gibi rahatça smaçlar vuramazdınız.

Kersey: Yumruk sallamış olan herkes oyundan atılmalıydı. Bu otomatik bir şeyi. Hepsini atmalıydım.

Olajuwon: Şimdi dönüp bakınca, maç cezası almadım, sadece para cezası verdiler. Günümüz NBA'inde bunu yapamazsınız. Böyle bir seride maç cezası almak, tam bir aptallık olur.

Mitch Kupchak (forvet, Lakers): Bu NBA'deki son maçım oldu. Bu şekilde olmasını istemezsiniz tabii. Böyle kimsenin hatırlamadığı bir şekilde.

Olajuwon: Kupchak'la birlikte atıldım. Hangi tarafın daha çok işine yaramıştı?

Tomjanovich: Hakeem'e soyunma odasına kadar eşlik etmek benim görevimdi.

Blinebury: Hakeem orada oturmuş, Her şeyin içine ettim, diye düşünüyordu. Eğer kaybederlerse, içerde Fitch'in gazabına uğramaktan korkuyordu.

Sampson: Herkes bir araya geldi ve "Hepimiz daha çok çaba göstermeliyiz" dedik.

Magic Johnson bir orta mesafe şutuyla Lakers'ı 3 sayı öne geçirdi. Ardından Reid'in kritik üç sayılık isabeti, bitime 15 saniye kala durumu eşitledi. Lakers'ın kaderi kendi elindeydi fakat Byron Scott'ın 1 saniye --belki daha da az-- kala kaçırdığı şut, maçı uzatmaya götürdü.

Leavell: Topu hemen kapıp, süre bitmeden mola alacak kadar şanslıydım.

Dawson: O günlerde tam 1 saniye mi, yoksa daha az veya çok mu kaldığını kestirmek zordu. Saniyenin onda biri de olabilirdi.

Reid: Koç topu Rodney'nin oyuna sokmasını istedi. Ralph gelip Allen'a perde yapacak, Allen da şutu kullanacaktı.

McCray: Lakers savunması Ralph ile aramdaki boşluğu fark etmeden önce hakemi acele ettirip topu bana vermesini sağlamaya çalışıyordum.

Kersey: "Hadi, hadi" diye bağırıyordu.

McCray: Worthy belirsizlik içindeydi. Koç Riley'ye "Topa gitmemi mi istiyorsun? Yoksa Ralph'in katını mı takip edeyim?" diyordu. Biraz kafaları karışmış durumdalardı.

Worthy: Bir kafa karışıklığı vardı -- bir saniye kadar, kimseyi tutmuyordum. Öylece ortadaydım. Şu Gerald Henderson'a 1984'te verdiğim pastaki gibi arkaya şöyle bir baktım -- geri almayı dileyeceğim birkaç saniye vardı. Dönüp bakınca, pası çıkaran oyuncuya biraz daha baskı yapabileceğimi düşünüyorum. Belki Ralph'e topu bu kadar kolay veremezdi.

Blinebury: Kareem geri geri gidiyordu, çünkü birine faul yapıp çizgiye göndermek istemiyordu. Worthy donup kalmış gibiydi.

McCray: Hakem bana topu verdiğinde, doğrudan Ralph'e atacaktım.

Sampson: Boyalı alanın orada olduğumu biliyordum. Pozisyon aldım ve döndüm. Yalnızca doğrudan potaya ulaştırmak istiyordum. Topu alıp bekleyemezdim. Döndüm ve şutu yolladım.

McDowell: Topu aldığında, tam anlamıyla parmaklarının üstündeydi ve dönüp topu omzunun üstünden yolladı. Normal şut pozisyonunda değildi o anda. Belki sağ omzu potaya dönüktü.

Rambis: Boktan bir şut stiliyle sayı gelmişti, gerçekleşmeden önce "Bu hayatta olmaz" diyeceğiniz türden.



Sampson: Çemberin önünde sekti, arkasında sekti ve içeri girdi.

Worthy: Ralph'ten başka biri topu böyle yakalayıp, dönüp, topu yollayıp isabet bulabilir miydi bilmiyorum.

West: Bu şutun aynısından 100 tane denese birini bile sokamaz. Ama sporu spor yapan şeylerden biri de iyi talih. Bu herkesin hatırladığı bir şut, ama kesinlikle o Playoff'un gidişatına karar veren şut değildi.

McCray: Antrenmanlar sırasında onun böyle manyakça şutlar attığını görürdük. Maçtan sonra söylediğim ilk şey "Hey, nihayet onlardan birini yaptın" oldu.

Leavell: Eğer bu şuttan 500.000 tane daha denese, bir tanesi bile isabetli olmaz.

Sampson: Dünyadaki her çocuk kendi kendine son 3 saniyede topu aldığını düşünüp isabet bulmaya çalışır. Rodney size meselenin benim şutum değil, "onun pası" olduğunu söyleyecektir. Ben de onun hakkını veriyorum.

Dawson: Top çemberde sekerken Mitchell Wiggins'in dokunacağını düşünmüştüm. Wiggins sıçradı ama dokunmadı.

McDowell: Top çemberden içeri girdi ve... boom! ... ve salon tamamen sessizliğe bürünmüştü.

Dawson: Şu koşturan beyaz ceketli salak benim.O anda ne yaptığımı bilmiyordum. Sanki birini yakalamaya çalışır gibi koşuyordum.

Lloyd: Neredeyse skorborda dokunacaktım, öyle bir sıçramışım. Hayatımın en mutlu günlerinden biriydi, son şampiyonu alt etmiştik.

Green: Michael Cooper gibi kalakalmıştım.

McDowell: Hâlâ Cooper'ı o şekilde yerde yatarken görebiliyorum.

Lloyd: Cooper'ı yerde yatarken görüyorum. O ve Magic, ortaya çıkan kötü manzarayla ilgili, her maçı kazanıp geri dönmeleri ihtimalini konuşuyorlardı. Onları püskürttük. Onları bu şekilde tahtlarından indireceğimizi asla tahayyül edemezlerdi.

Green: İçindeki her şey, basketbola sadık taraftarların gözünde, karakterde, basketbol ruhunda, taraftardan oyuncuya aktarılan bilgiye kadar her şey, "Asla" diyordu.

Tomjanovich: Soyunma odasında pozisyonu izliyorduk ve Ralph topu yolladığında Hakeem zıplamaya başlamıştı. Top çemberden geçtiğinde ayakları daha da hızlandı, o kadar hızlıydı ki, sanki yere değmiyordu. Biz de etrafta koşup, bağırıp çağırıyorduk. Hani bir köpek, mermerin üzerinde kayar ya, onun gibi. Soyunma odasında, bu maçı kaybetmediğimiz için fazlasıyla memnundu.

Olajuwon: Herkes soyunma odasına doğru koşarken, ben onlarla kucaklaşmak üzere üstlerine koştuğumu hatırlıyorum. Kutlama yapıyorduk. Kimse aptalca bir şey yaptığımı söylemedi.

Pat Riley (koç, Lakers): Bill Fitch omzuma dokunup şöyle dedi: "Kötü kaybettiniz." Müthiş derecede hayal kırıklığı içerisindeydim. Sampson'ın garip şutu Lakers ve benim için bir soru yaratmıştı: Kaybetmekle nasıl başa çıkacaktık?

Thomas: Jerry Buss ve ben, potaya 1 metre uzaktaydık. Jerry döndü ve "Tebrikler Charlie" dedi ve el sıkıştık. O ve ben, ligde bulunduğum süre zarfında iyi arkadaştık. Forum Club'a 5-6 kişiyle beraber gittik ve şişelerce şampanya, oradaki insanlar tarafından üzerimize dökülmeye başlandı. Şık bir hareketti. "Charlie, Boston'ı yenin" diye bağırmaya başladılar.

Rambis: Uzun süre kazanmak için kurulmuş bir ekibe sahiplerdi.

West: Pota altında bu ebatlarda iki adamla, bence herkes onlara bakıp "Aman tanrım" diyordu. Ama biz herkesle rekabet edebileceğimizi hissediyorduk -- sonraki iki yıl takımda çok az değişiklik olduğunu kesinlikle göstermiştik. Houston'ı izlerken, iki uzunun harika bir uyuma sahip olduğunu görüyordunuz. Ama başka zamanlar, ofansif açıdan yapabileceğiniz farklı şeyler olduğunu düşünüyorsunuz. Eğer şutu kaçırırlarsa, savunmaya dönemeyecekler gibi. Fakat 8 ila 10 yıl arasında kazanmaya devam edecek bir takım gibilerdi.

Heisler: Uzun lafın kısası, İkiz Kuleler hadisesi, Lakers'ı ve geri kalan tüm ligi korkutuyordu.


"KÜÇÜK ADAM BÜYÜK ADAMA KARŞI" FİNALLERİ

Sezonu 67 galibiyetle bitirip, ardından Play-Offlar'da ilk 3 turdan 11-1'lik dereceyle (Konferans Finalleri'nin 5. maçında Atlanta'ya karşı bulunan 25-0'lık seri dahil) çıktıktan sonra, Celtics finalin büyük favorisiydi. Ama Houston'daki herkes, Rockets'ın arkasındaydı. Ehlo, Chicago Bears'ın 'Super Bowl Shuffle'ından ilhamla yapılan 'The Rockets Strut'ı hatırlıyor. "O filmi çekmek için gerçekten çok vakit harcadık" diyordu Ehlo. 'Super Bowl Shuffle' hakikaten çok iyi işti. Bizimki biraz toplama bir video olmuştu ve sonuç felaketti. Güzel bir gösterim olmamıştı, ama yapması zevkliydi. Umarım onu yok etmişlerdir, fakat çok eğlenceliydi. Hepimize isimlerimizle kafiyeli cümleler vermişlerdi. Çok saçma şeylerdi." Ama hayır, yok edilmemişti.

Bu arada Boston, Finaller'in ilk 2 maçını kolayca kazanmıştı. Houston 3. maçı Sampson'ın 24 sayı-22 ribaundluk performansı ve Wiggins'in son dakikalardaki tipiyle kazanmıştı. Bunlar, Houston'daki dramatik 4. maç için bir hazırlıktı.

Sichting: Bir Celtic olarak, Lakers ile oynamadığımız için biraz şaşırmış ve biraz da hayal kırıklığı içerisindeydik. Benim ilk yılımdı, ama önceki yıl onlara kaybedenler, gerçekten Lakers'la oynamak istiyordu. Onları normal sezonda süpürmüştük.

Robert Parish (pivot, Celtics): Hayal kırıklığına uğramıştım. Önceki sezon (Lakers'a karşı) yaşananları telafi etmek istiyorduk, fakat işler o şekilde ilerlemedi. Belli ki, Rockets'ın zamanı gelmişti.

Olajuwon: O takıma büyük saygım var. Eğer ideal bir basketbol takımı kurmak istiyorsanız, işte bu onlar. Bir basketbol takımı, büyük olmalı. Ön alandaki oyuncuları çok uzundu. Ve çok zekilerdi. Fırsatları harcamıyorlardı. Eğer kötü bir şut kullanırsanız, onlar bundan faydalanmasını bilecektir.

Lloyd: Siz İkiz Kuleler'den bahsediyorsunuz. Onlar Kevin McHale, Robert Parish ve Bill Walton'a sahip. Büyük, devasa adamlar.

Parish: Bu boydaki adamlarla eşleşme sorunumuz olmazdı. Yalnızca Larry'de bu olurdu, çünkü McCray daha kısaydı.

Petersen: Bir Bill Russell ve Dave Cowens hayranı olarak, bu takımları beğenerek büyüdüm. Ben Olajuwon'la birlikte draft edilmiştim; Dream ve ben çok yakındık. İkimizin de ilk kez Boston Garden'a girişini hatırlıyorum. Sokaktan binaya giriyorsunuz, sonra asansöre biniyorsunuz ve bozuk bira kokusu geliyor. Salona girip de tüm o flamaları gördüğümde nefesim kesilmişti. Orada hiçbir şey söylemeden Dream'in yanında duruyordum, o da bana bakıp şöyle dedi: "Hepsi paçavra."

Fitch: Bize karşı uyguladıkları oyunların çoğunu biliyordum. Esasında oyun her durduğunda onların bençine gittim ve oyunlardan birini karıştırdıklarını söyledim. Sonra Bird'ün beni kovalayacağını fark ettim.

Sichting: Fitch bir diğer x faktörüydü. Oyuncuların çoğu onu seviyordu. Ona saygı duyuyorlardı. Önceki yıl neredeyse onunla bağları kopuyordu. Hepsi onun yaptıklarına saygı duyuyordu, ama Lakers'ı geçtiğimizden beri, kazanma motivasyonu artmıştı.

Parish: Koç Fitch'e büyük saygım var. 1981'deki şampiyonluğumuzda en büyük pay sahibi o. Geri düşmüştük ve o kendimizden şüphe etmemize izin vermedi.



Fitch: Bird'ü herhangi bir oyuncuyu tanıdığım kadar tanıyordum. Ama bu, onu durduracağınız anlamına gelmez.

Olajuwon: 3-4 kere sırayan bir blokçuydum ve onlar şut kullanmadan önce üç kere pas veriyorlardı. Bunu son çeyrekten önce kaç kere yapacaktım? Normalde bloklayacağım bir topu arkadaşlarına yolluyorlardı. Siz de sıçrayıp duruyordunuz.

Parish: Rockets asla vazgeçmiyordu. Her oyunun içindelerdi. Bu seriden sonra onlara daha fazla saygı duymaya başlamıştım.

Lucas: Benim için çok zordu -- oyun kurucu mevkiinde yeteri kadar hareketli ve çok yönlü olamamıştık.

Reid: Oyun kurucu mevkiinde iyiydim, ama Lucas gibi kolayca 12 asist yapıp üstüne 12 sayı bulamıyordum. Takımı hücuma taşımaya çalışıyordum. Ben Magic değildim. Liderlik edebilirdim, ama o kadar ileri düzeyde değil.

Blinebury: Lucas'ı arıyorlardı. Nihayet bununla yüz yüzelerdi. Yerleşme ve tempoyu ayarlama konusunda ona ihtiyaçları vardı. Sonunda kendi başlarına kalmış görünüyorlardı?

Ryan: 4. maç, son 10 yılın Finaller'deki en iyi maçıydı. Üst düzey maçlardan biriydi ve sonucu belirleyen şey, Celtic'in açısından, koçları K.C. Jones'un o sezon ilk kez, Walton'ın Parish yerine maçı bitirmesine izin vermesiydi. Walton son dakikalarda iki kritik hücum ribaundu aldı ve kritik sayılar buldu.

Olajuwon: Walton, iyi hatırlıyorum, benim dokunduğum bir topu sayı yapmıştı. Bu, maçın kaderini belirleyen basketti. Walton zeki bir oyuncuydu. Topu korudu. Tecrübe budur işte. Normalde, o şut başka oyunculardan gelse bloklarım. Ama o atınca, topa dokunmama rağmen isabeti buldu. O maç benim çok canımı yakmıştı.

Dawson: Bu bizim sahamızda olmuştu. Daha çok acı veren, aklınızda yer eder.

Duygusal 4. maç zaferinin ardından, herkes Celtics'in 5. maçta işi bitirmesini ve NBA tarihinin en büyük takımlarından biri olma sıfatını pekiştirmesini bekliyordu. Ama maç, başka şeylerle hatırlanacaktı: Sampson ile Boston'lı Jerry Sichting'in ikinci çeyrekteki tuhaf yumruklaşması.

Parish: Sahadaki bütün oyuncular arasında, bu ikilinin arasında bir kavganın çıkmasına inanamamıştım.

Danny Ainge (guard, Celtics): Serbest atış kullanıcılarına, saha boyunca deneyip topu almaları için back pick'ler hazırladığımız bir oyun oynuyorduk. Ralph faul atışını kullandıktan sonra, seri boyunca, onu hep bir guard perdelemişti. Nihayet sanırım sinirlendi ve bir dirsek savurdu; sonra da belliydi ki, bir kavga çıkacaktı.

Sichting: Olup bitenler karşısında şoke olmuştum. Koca koca adamlardan yumruk yemiştim. Eğer ufak tefekseniz, daima yere düşersiniz, en sert perdeleri yersiniz falan filan. Bir boşluk oldu ve Ralph ön kolunu indirip boynumun arkasına vurdu çünkü onu engellemeye çalışmıştım. Ben topta değildim. Sadece devam etmeye ve bacaklarının arasından geçmeye çalıştım.

Leavell: Buna inanmıyorum. Her perdeye geldiğinde ona vuruyordu. Ralph bundan bıkmıştı.

McCray: Uzunlar, kısalar gibi değildir -- ister bizi box out etsinler, ister sinir bozucu olsunlar; çünkü onlar yere daha yakındır. Oyun sırasında bir şeylerin meydana gelmesi için, önceden buna sebep olacak bir olay gerçekleşmeli.

Parish: Jerry çirkef bir oyuncu ya da ortalığı karıştıracak biri olarak bilinmezdi.

Sampson: O noktada hangi taktik kullanılmışsa kullanılmıştı. Orası Final serisi.

Sichting: Bana vurmuştu. Düdüğü çaldılar ve faulü verdiler. Döndüm, ellerimi "Ne yapıyorsun?" der gibi kaldırdım, çünkü bana çarpmıştı ve ardından bana vurmuştu. Sonra çadır karıştı.

Parish: Ortada iki yumuşak huylu oyuncu var ve olay kızıştıkça kızışıyor... Sarsılmıştım.

Reid: 2.24'lük adam, karşısındaki 1.83'lük adama --Joe Frazier'mış gibi-- yumruk savuruyordu.



Parish: Bu bir kavga değildi. Eğer bir ebeveynseniz, çocuğunuzla kavga ediyormuşsunuz gibiydi. Tam bir 'ters eşleşme'ydi.

Dawson: Ralph'in belinden tuttuğumu hatırlıyorum. Onu geri çekmeye çalışıyordum ve şakağıma dirsek yedim. Bir anda gözümün önünde yıldızlar belirdi.

Ehlo: Bu olay yüzünden epey para kaybettim. Dennis Johnson bütün bu hengamede yalnızca bir dirsek yedi. D.J.'e yaraya tutması için bir havlu uzattım. Ona havluyu uzattığım an, bençin dışına adım atmıştım.

McDowell: Baseline'a doğru koştum ve Sampson'ı yakaladım. Bunu 500 dolara yaparım. Ralph gitmişti. Olajuwon'ın bir yumruk savurmayacağından emin olmalıydım.

Dawson: Ralph'i kaybetmek başka bir dönüm noktasıydı. Bu olayın ardından 20-10'luk bir seri yakaladık ve maçı kazandık.

Ainge: Takımın karakterinin tam zıttı şekilde, kimse konuyla ilgili ağzını açmıyordu. Uçakta geri dönerken çıt çıkmıyordu. Boston'a döner dönmez idmanımız vardı ve idman çok kısa sürmesine rağmen inanılmaz yoğundu ve çok konsantreydik. K.C. Jones idmanı bitirdi, çünkü hazır olduğumuzu görmüştü.

Dawson: Ralph, Boston'da pek iyi karşılanan biri değildi.

Sichting: O günlerde bazı taraftarlar takımla buluşup görüşebiliyordu. Özel uçaklar yoktu, herkes beraber uçuyordu. Boston, oynaması zor bir yerdi.


RALPH SAMPSON'IN ÇATIRDADIĞI GECE

Boston'daki 6. maç için, babam ve ben, oyuncuların sahaya girip çıktığı tünelin sağ tarafında yerimizi almıştık. Daha Houston ısınmak için parkeye çıkmadan, ahali, ellerinde 'Hanım Evladı' yazılı pankartları kaldırmış, "İşe yaramaz Sampson" diye bağırmaya başlamışlardı. Ralph bu kulakları sağır eden yuhalamalarla karşı karşıya geldiğinde, havada meşru bir nefret vardı. Ralph yanımızdan geçerken Bu adam bitti diye düşündüğümü hatırlıyorum. Sarsılmış görünüyordu. Geri kalanını biliyorsunuz: Ralph berbat oynadı, Bird ona akıl oyunları uyguladı ve Celts onları dağıttı. Ama taraftarlar o kavganın sebep olduğu kin duygusunu terk etmediler -- Ralph her Boston'a geldiğinde yuhalandı. Üniversitedeki ilk yılımda (1990), Şükran Günü'nü babamla geçirmiştim ve sonraki gün Celtics-Kings maçı vardı. Ralph de maçtaydı ve eski zamanların hatrına yuhalandı. Yalnızca birkaç dakika oyunda kaldı. Hiçbir şey yapamadı. Açıkçası üzücü bir manzaraydı. Onun için her şeyin bittiğini görebiliyordunuz. Hâlâ Ralph'in kariyerinin o kadar çabuk bittiğine inanamıyorum -- bir bakıyorsun, 2.20 boyunda, iyi top süren ve potaya gidebilen bir forvet, hiç görmediğimiz şeyler yapıyor; bir bakıyorsun, bum, kariyeri bitmiş.
                                                                                                            -- Bill Simmons

Reid: Boston taraftarları sizi hedef seçtiğinde, farklı bir atmosfer oluşuyor. Takımlarının arkasında olmalarına eyvallah. Ama tek bir adama saldırdıklarında şunlar olabiliyor: Mesela uçağımız inmiş, tünele geçmek için beklerken, bomba şüphesi yüzünden piste dökülebiliyoruz. Ardından oteldeyken, yine bomba ihbarı yapılıyor ve bu sizi etkiliyor. Bu mal herifler ne yapıyordu böyle?

Blinebury: Boston'a döndüklerinde Sampson bitik vaziyetteydi. Onu göremiyordunuz. Boston taraftarları onu avucunun içine almıştı ve o da korkuyordu.

McCallum: Oraya gittik ve Boston Garden'ın 900 derece falan olduğuna şahit olduk. Sahaya çıktık ve Ralph için bir mesaj asılmıştı.

Sam Vincent (guard, Celtics): Sanırım bu duyduğum en büyük gürültüydü.

Ryan: Tüm kalabalık Ralph'e odaklanmıştı. O anda bir numaralı halk düşmanıydı ve bu baskıyı kaldıramadı.

Sampson: Bana hiçbir etkisi olmadı.

Ryan: Bird'ün oynadığı en iyi 5 maçtan biriydi. Benimse favori maçımdır. Kayıtlara bakacak olursanız, görünürde çok zor geçmeyecek bir maçta tam anlamıyla iyi oyun ortaya koyan bir adam görürsünüz.

Petersen: Larry o gün korkusuzdu ve fevkalade kendinden emindi. Soğukkanlıydı. Bütün takım havaya girmişti.

McCallum: Hakeem o maçta çok iyiydi. Onsuz herhalde 70 sayı fark yerlerdi.

Worthy: Sanki Houston'ın asıl amacı Lakers'ı elemekti. Finale çıktıklarında o sakinliklerini kaybetmiş gibiydiler. 1984'te de bize böyle yapmışlardı: Fiziksel oyunla rakibin dengesini bozmak. Houston'ın buna hazır olduğunu sanmıyordum. Koçlarından başka, ellerinde bu tür bir deneyime sahip olan kimse yoktu. Sampson hiç kendinde değildi. Kendi oyunlarını oynayamıyorlardı.

Celtics, Boston Garden'da Bird'ün triple-double'ının öncülüğünde Houston'ı yenip 6. maçı kazanarak, tarihlerindeki 16. şampiyonluğa ulaşıyordu.

Lloyd: Seri bittiğinde, önümüzdeki 5-6 yıl daha buralarda olacağımızı hissediyorduk.

Olajuwon: Herkesi yenebileceğimizden emindik. Temel ortadaydı. Gelecek bizdik. Buna inanıyorduk.

McCray: Yıllarca böyle sürecek, diyordum. Biz ve Lakers, Finaller'de kapışıyoruz.

Tomjanovich: Bu takım şampiyonluklar için mücadele etmeye hazırdı.

Ainge: 'Bilinçli veteranlar vs. Geleceğin yıldızları' durumu vardı. Tarafsız görüşüm, '86 Celtics'in, gelmiş-geçmiş en iyi takım olduğu yönünde. Rockets'ın başka bir büyük takım olan Lakers'ı eleyip, Finaller'i 6 maçta kaybettiğini görüyordunuz. Bu takımın 'Geleceğin takımı' olduğuna inanmak mantıklıydı.

Ehlo: Nereye gitsek, insanlar bize yemek ısmarlamaya çalışıyordu  -- bençin en dibindeki adam olan bana bile.

Reid: Harika bir yaz geçirdik. İyi bir kamp, ilk maç L.A.'e karşı: Onlara 24 sayı fark attık. Macera başlıyordu.

Petersen: Her yıl aynısını yapacaktık. Sampson bizdeydi. Olajuwon bizdeydi. Kadro derinliğine sahiptik. Genç oyuncularımız vardı. Hepsi iki yılda gitti.


BİR KULE (VE İKİ KAYIP GUARD)

Spor ve uyuşturucu, 80'lerin ortaları ve sonlarında korkunç ve trajik sonuçlarla iç içe geçmişti. Len Bias'ın aşırı dozdan ölümü manşetlere çıkmıştı, ama bir grup NBA oyuncusu, madde bağımlılığı yüzünden kariyerini sekteye uğratmıştı -- ve bunlar yalnızca, suçlu bulunan Lucas, Michael Ray Richardson ve Roy Tarpley gibi oyuncular değildi. 1987 yılından bir New York Times manşeti "KOKAİN, HÂLÂ SPORUN İÇİNDE" diye bağırıyordu. Gazeteye göre "1980'den beri 100'den fazla basketbol, amerikan futbolu ve beyzbol oyuncusu --çoğu bağımlılık tedavi merkezlerine gitmekle birlikte-- kokain kullandığını açıkça kabul etti. Aynı yazıda NBA Oyuncular Birliği başkanı Larry Fleisher, "Bozguncu gibi algılanmak istemem, ama uyuşturucu kullanılıyor. Bunu ortadan kaldıramazsın. Tek yapabileceğimiz, durumu daha iyileştirmek" diyerek itirafta bulunuyordu. 

NBA başkanı David Stern, durumu öğrenilmeden önce tedaviye başvurmayanlara kariyerlerini etkileyecek cezalar vermeye başladı. Bu arada Rockets sezona girişte biraz tökezlemişti ve 10-17'lik bir dereceye sahipti. Haliyle medyada "Rockets'ta neler oluyor?" türünden yazılar görülmeye başlanmıştı. Evlerinde, 10 Ocak 1987'de Dallas'ı kolayca geçerek, sonraki 6 maçın beşini kazanmış oldular. Lloyd ve Wiggins 24'er sayı atmıştı.

Dawson: Ligin uyuşturucu cezalarını sağlamlaştırdığını duymuştuk. Ceza alabileceğini düşündüğümüz bazı takımları tahmin etmiştik. O takımın biz olduğumuzu bilemezdik.

McCray: Bir gün aynı şöyleydik: "Koç ve onlar nerede? Şut antrenmanı için gecikiyoruz."

Lloyd: Bill Fitch birilerinin bizimle konuşmak istediğini söyledi. Şöyle dediler: "Eğer bu testi yapmazsanız, ceza alacaksınız. Eğer testi yaparsanız ve pozitif çıkarsa, yine ceza alacaksınız." Seçeneğimiz yoktu, Ben ve Mitch protesto etmeliydik. Ama bizi her şekilde ceza alacağımıza dair korkuttular. Teste girdik ve pozitif çıktı. Sonra rehabilitasyona girdik.

Reid: Kulüpten ayrılıyorlardı ve bir adam gelip onlara "Dostum, elimde bir şeyler var. İyi mal. En kıyağından. Sadece bir fırt çek" dedi. Ve bana biraz çektiklerini söylediler. Ertesi gün (eski NBA güvenlik şefi) Horace Balmer ve onlar antrenmandaydı. Saat 9 gibi, biz idmana başladığımızda oradalardı. Sabahın o saatinde Houston'da olmak için New York'tan sabah saatlerinde çıkamazsınız. Demek ki gedceyi orada geçirmişlerdi. O zaman anladım. O zaman bu işin tezgah olduğunu anladım.

Lloyd: Bize komplo kurulmuştu. Muhtemelen takımdan biri yaptı bunu. Bilmiyorum. İnanılır gibi değil.

Fitch: Onlar gelmeden önce tüm gece Wiggins'le beraber bekledim. "Endişelenme Koç, temizim" diyordu.

Leavell: Başlarının derde gireceğine dair soru işareti yok gibiydi. Test zamanı geldiğinde gözlerindeki "Hassiktir" diyen ifadeyi görebilirdiniz.

Reid: Sanki önceki gece bir suç işlemişiz de, ondan kaçıyormuşuz ve adamlar peşimizden geliyor gibi hissediyorduk.

Lloyd: Bu yeni bir kuraldı. Bu kuraldan haberimiz bile yoktu. Kural şöyleydi: Eğer onlara gidip uyuşturucu kullandığınızı söylerseniz, sizi bir programa sokuyorlardı. John Lucas, Walter Davis, Michael Ray Richardson; hepsinin birden fazla şansı oldu. Bizimse tek şansımız vardı.



Reid: Lucas'a ne kadar şans verildi? Diğerlerine ne kadar şans verildi?

Lloyd: Hayatlarımızın içine ettiler. Bizi oyunun dışına attılar. Bizim için tam bir yıkımdı.

Stern: Anti-uyuşturucu programını başlattığımızda, bu eylemlere katılamayacak kadar caydırıcı bir etki yaratacak disiplin önlemlerine ihtiyacımız olduğunu biliyorduk. Temel paydaşlarımızdan her biri --takım sahiplerinden oyuncular ve taraftara kadar-- uyuşturucuyu oyunun dışına çıkarmanın öneminin farkındaydı. O dönem birçok kişi, iki yıl sonra dönüş olasılığı içeren ömür boyu men cezasının çok sert olduğunu düşünüyordu. Ama 30 yıl öncesine dönüp bakınca, doğru kararı vermiş olduğumuzdan eminim.

Lloyd: Uyuşturucu kullanmamalıydım. Eğer bir kitap yazıp tüm hikayeyi anlatacak olsam, eminim ki birçok insan bana sinirlenecektir. Ama bunu yapmam. Benim geldiğim yerde, konuşursan, seni öldürürler. Kimsenin hayatının içine etmek istemem. Aslına bakarsanız, bana sordular da. Rehabilitasyon programındaki bir yetkili bana, başka kullanan birini biliyor muyum diye sordu. Ona "Hayır" dedim, çünkü kimsenin bu duruma düşüp de hayatını mahvetmesini istemem.

Petersen: John Lucas iki uyuşturucu testinden çıkamadı ve takımdan atılmak, diğerleri için bir ibret öyküsü olmalıydı. Bu Mitchell ve Lewis için büyük bir darbeydi.

Thomas: Ne yapılması gerektiği konusunda Stern'le tamamen hemfikirim. Ama bu karar, harika bir takımın yolunu kesmiş oldu. İki oyuncu da her şeylerini veriyorlardı. Hem saha içi, hem saha dışında.

Leavell: O zamanların kültürü bu şekildeydi. Çok fazla serbest bir ortam. Eğer bu haltı yemek istiyorduysan, önünde hiçbir engel yoktu. Tam olarak böyleydi.

Reid: Lig bizim Oakland Hyatt'a gitmemizi engellemeliydi. Otele girdiğiniz anda orospular, pezevenkler, torbacılar... O zamanlar özel uçuşlar yoktu. Bir gece kulübü ya da restorana iki koruma ile, ünlü konumunda giderdik -- ve herkes de bizi görmeye gelirdi. Mekana girersin, hemen ordan biri gelip şunları söyler: "Dostum, harika bir maçtı. Elimde tam senlik bir şeyler var." İşte böyleydi. Korkunç. O hayatın saha dışındaki bu tarafı korkunçtu, çünkü seni kafalamaya çalışan kişinin kim olduğu hakkında hiçbir fikrin olmazdı.

Thomas: Birisi onlara bilgi verirdi, belki birden fazla kişi. Bilmiyorum. Muhbirin kim olduğu konusunda, Magic Johnson için Jerry''ye sorduğumdan daha fazlasını soramazdım. David ve ben yakın arkadaştık. Meraklıydım. Çok meraklıydım. Ama bana istese de söyleyemezdi. Bilmeyi çok isterdim. Kulüpten birisi değildi. Bunu biliyorum. Onların alt sınıf kulüplere falan gittiğini biliyordum. Bu gerçek.

Olajuwon: Bu, etrafınızda yaşanırken haberinizin olmadığı türden bir şeydi. O zamanlar, bunun takım için sonuçlarına bakmadan, onlar adına endişeliydim.

Ehlo: Onlarla takılmazdım, ama onları bazı yerlerde gördüm ve ne yaptıklarını duyuyorsunuz. Bu kadar kötü olduğunu bilmiyordum, belki marihuana filandır diyordum. Lewis'in bu bölgede böyle bir geçmişi olduğunu biliyordum. Çünkü çok sağlam oynuyor ve çok şey yapıyordu, bu tarz bir problemi olduğunu biliyordum.

Heisler: Houston tam bir parti kentiydi. Bu sebepten Charles Barkley, sonradan Houston'a gitti. Kesin aklından şöyle geçiriyordu: "Gelir vergisi yok ve mekanlar da kapanmıyor, oh ne âlâ."

Ehlo: O dönemde Houston'da çok para vardı. Benzinin varili 300 dolardı. İnşaat veya imar hareketi yoktu. İnsanlar para içinde yüzüyordu ve bu da nasıl bir şehir olduğunu gösteriyordu. Buna kapılabilirdiniz. Şahsen, o yaşta genç ve salak biri olarak, bu ortamdan uzak kalmaya çalışıyordum, çünkü şehir para içinde yüzüyordu ve yapacak çok şey vardı.

Thomas:
Sadece genç çocuklardı ve, o dönemler malum... Bence ligi temizlemeye yardımcı oldular. Bu açıdan onların hakkını vermediler, değil mi? Şampiyon adayı bir takımdan, iki kritik oyuncuyu alırsanız, haliyle gençlerin dikkatini çekecektir bu.

McCray: Telefon geldiğinde, iki yıllığına bizden uzaklaşmışlardı. Tam bir "Vay be" durumu. Tam bir şoktu. Kelimelere dökebileceğimi zannetmiyorum.

Reid: Takımı parçaladılar. İstediklerini gerçekleştirdiler. Bir hata yüzünden bu adamların elinden milyonları alıyorsunuz. İşte şimdi bakın. Bunu futbolda, basketbolda, Amerikan futbolunda ve beyzbolda yapmadılar. Ömür boyu? İlk kez yapınca?

Lloyd: Acımasızca bir cezalandırmaydı, çok acımasız. Bir örnek oluşturuyorlardı. Ama tüm zamanlar-madde bağımlılığı-takımına bakınca, bizim adamlarımız en zoruyla karşı karşıya kaldı. Facebook ve Google'a bakıp tüm zamanlar-madde bağımlılığı-takımını gördüm, o listelere bakana kadar bu kadar çok kişinin uyuşturucu yüzünden çöktüğünü bilmiyordum.

McCray: Olaya basketbol açısından bakıyorduk. Onların neye ihtiyacı olduğu açısından değil. Hepimiz gençtik. Hepimiz o zaman kızgındık. İyi giden bir takımımız vardı, bir hanedan olmaya gidiyorduk, sonra adamlar gidip bunu yaptı.

Leavell: Çok üzücüydü, çünkü o dönemin en iyi guard ikililerinden birini oluşturuyorlardı. Bizi yaralayacağını biliyorduk, ve öyle de oldu.

Petersen: O sezon, hayatımdaki en iyi dönemdi. Sonra da hayatımın en trajik dönemlerinden biri geldi.

Thomas: Bir yıkımdan bahsediyorsunuz. Bu iki oyuncu olmadan, yeniden toparlanmalıydık.

Reid: Bizi kasıtlı olarak çökerttiler, çünkü onlar Bird ve Magic'i istiyordu. Lakers'ın bizi asla geçemeyeceğini biliyorlardı.

Rockets için işlerin daha kötüye gidemeyeceğini düşünürken, Sampson, 24 Mart 1986'da gerçekleşen olayla korkutucu bir düşüşün etkilerini hissetmeye başladı. Steve Harris şutunu kaçırdı ve Sampson, hücum ribaundu için Boston'dan McHale ve Scott Wedman'ın arasından sıçradı. "Normalden daha yükseğe çıktığımı biliyordum" demişti Sampson sonradan, Houston Chronicle'a: "Ve belki topa ulaştığımda biraz dengemi kaybetmiştim." Sampson daha sonra sağ bacağında geçici felç bildirdi ve sırtını kırmaktan korktu -- röntgen sonuçları negatifti. Bir hafta sonra oynamaya devam etti ama o pozisyonun etkilerini tamamen atlatamadı.



Sampson: Alttan darbe almış ve sol tarafıma düşmüştüm. Sonraki hatırladığım şey, Boston'daki hastanede olduğumdu. Ve bir süre için sol tarafımı hissedemiyordum.

Blinebury: Kafasının arkasında cidden rahatsız edici bir şey vardı. Ölmüş olabileceğini düşündük. Çatıdan düşmüş bir karpuz gibiydi.

Ryan: Ürkütücü bir andı, şu 'Ölüm sessizliği' anlarından biriydi. Bu olayın ardından bir daha eskisi gibi olduğunu sanmıyorum.

Reid: Bugünkü gençlerin sahip olduğu gibi antrenörlerimiz yoktu. Yeterli ekipmana sahip değildik. Pozisyonun ardından onu sedyeye koyduklarında, ellerinin titrediğini görmüştüm. Başka bir yeri değil. Yalnızca eli.

Fitch: Ralph zaten Virginia'dan geldiğinde de aksıyordu. Dizinden ilk kez ameliyat edildiğinde, henüz profesyonel değildi.

Reid: Sonra öğrendim ki, kalçasının sol tarafı, sağından çok az yukarıdaymış. Koşarken neden sarktığını şimdi anlıyordum, sanki bir ucunda düz bir lastik varmış gibi.

Blinebury: Oynamaya başladı ve kalça sakatlığı devam ediyordu; kalça için yapılan aşırı telafi, dizlere olumsuz yansıdı ve tüm o ameliyatları boşa çıkardı.

Dawson: Denver'daydık. Fat Lever'ın bizim bençin önünde sıçrayıp topu aldığını hatırlıyorum. Zeminde ıslak bir yer vardı, hakeme görevlileri çağırmaları için seslendim. Ama sonra topu geri çalıp yarı sahayı geçtik ve Ralph oraya bastı. Sanırım diziyle ilgili sıkıntı oradan çıktı. Bağları yırtmıştı.

Sampson: Çabuk geri dönmüştüm. İlk diz operasyonumun ardından sekiz haftada oynamaya başlamıştım. O günlerde normalde bir yıl sahalardan uzak kalırdınız. Ama ben oynamak istiyordum. Kazanmak için bir şansımız olduğunu düşünmüştüm ve o noktada yapmam gereken buydu.

Olajuwon: Sakatlandıktan sonra, eskisi kadar yükseğe sıçrayamıyordu ve eskisi gibi hareketli değildi. Power forvet pozisyonu, kendisinden kısa ama kalın kişilere karşı oynayan ince ve uzun birisi için zordur, çünkü o dönemde power forvetler büyük ve güçlüydü. Oyun içinde savunduğumuz oyuncuları değişmemiz gerektiğinde, bazı güçlü power forvetlere denk gelirdim ve şöyle derdim: "Vay anasını. Çok güçlüler. Bunu istemezdim. Bununla uğraşmak istemezdim. Ralph!"

Dawson: Harekete geçtiğinde, koşabiliyordu. Ama durmak, etrafında dönmek ve yön değiştirmek, onun için çok zordu. Bütün oyununu değiştirdi.

Rockets'ın 2. turda elenmesinin ardından Patterson, Houston Chronicle'a şöyle dedi: "Ralph Sampson'ı asla takas etmeyeceğiz -- o kadar, o kadar, o kadar, o kadar, o kadar." Ama 1987'nin Aralık ayında, Sampson'ın yeni bir anlaşmaya imza atmasından birkaç ay sonra, Rockets onu Steve Harris'le beraber, Sleepy Floyd ve Joe Barry Carroll karşılığında Golden State'e yolladı. Sports Illustrated takas için "Her on yılda bir gerçekleşen mega takaslardan biri" demişti. Yenilmez Lakers'ı eledikten yalnızca 18 ay sonra İkiz Kuleler yıkılmıştı. 

Sampson: Gidemeyecek kadar hayal kırıklığı içerisindeydim.

Olajuwon: Birisi takası haber vermek için yanına gelmişti. Daha iyi bir şekilde yapılabilirdi. Ama o bunu iyi idare etti.

Sampson: Herkes takas edildiğince biraz sinirlenir. Biliyorlardı, fakat bana söylemediler.

Fitch: Onu her gün antrenmanda görüyorduk ve diğerlerini de önemseyen Hakeem ile Jim Petersen'e karşı oynuyordu. O dizden vazgeçmek zorunda kalması, sadece bir zaman meselesiydi.

Don Nelson (Warriors Koçu, 1988-1995): Dizinin iyi olmadığına dair malumatımız vardı. Onu oynarken görüyor, fakat domine etmediğini biliyordunuz. Bunun farkındaydık.

Fitch: Neye ihtiyacımız olduğuna bağlı olarak, o anlaşmayı yarın olsa yarın yine yaparım.

Sampson: En azından bana söyleyecek kadar saygılılılardı. En azından uçaktan inerken "Ah, takas edildiğini duyduk" falan demediler. Koçsunuz. Neler olduğunu ya da ne yapmanız gerektiğini bilirsiniz. En azından saygı duyun. Bana saygı duyulduğunu zannetmiyorum.

Blinebury: En sonunda, hiçbir bağ kalmamıştı. Neredeyse en başından beri anlaşamamışlardı. Ralph bu lige geldi ve biraz soğuk biri olmasıyla tanındı. Ondaki, neredeyse can sıkıcı, inanılmaz bir çekingenlikti. Ve gelip Fitch'le çalışmaya başlıyorsunuz: O zamanın koçlarının çoğu gibi, sözünü sakınmayan bir koç. Fitch asla etrafa Ralph'e bu kadar saygı duymadığını söylemedi. Fitch'in alışık olduğu maço, sert pivotlardan değildi, o kadar.

Reid: Lewis ve Wiggins'i kaybedip, Ralph'i takaslamıştık; Sleepy ve Joe Barry Carroll'ı almıştık, sonraki yıl onlarla bir takas daha yaptık. Aslında kendimizi Golden State ile takaslamıştık: Golden State kaç kere Playofflar'a gitti?

Nelson: Aslında Joe Barry Carroll'dan kurtulmak için yapacağımız her hamlenin önemli olduğunu düşünüyordum. Golden State'te hiç faydalı olamamıştı. Silik bir oyuncu haline gelmişti. 'Joe Barely Cares' şeklinde bir lakap sahibi olmuştu. Ralph'in sakat olduğunu, zorlandığını biliyordum; muhtemelen bir daha eskisi gibi olamayacağını da. Yine de gerekeni yaptım, çünkü bu hamleyi yapmak mühimdi.

Mitch Richmond (guard, Warriors): Hem içerde, hem dışarda oynayabilecek bir uzuna ihtiyacımız vardı ve Ralph bize bunu sağladı. Lakers'la savaşıyorduk, ve elimizde Manute Bol ile Ralph vardı. Eğer Ralph, eski Ralph olsa, kesinlikle bir şampiyonluk kazanırdık.

Sampson: Chris Mullin, Mitch Richmond, Larry Smith, Chris Washburn. Bazı çok iyi oyunculara sahiptik. İyi bir bağ kurduk ve iyi oynadık. Oyunu tanıyan, nasıl oynayacağını bilen ve oyuncuları anlayan, Hall of Fame kalibresinde bir koçla çalışmak fark yaratıyor.

Nelson: Harikaydı. Olağanüstü bir insandı. Yapabileceği her şeyi yaptı, her şeyini verdi. Onunla çalışmak müthişti.

Richmond: O zamanlar Ralph'in diziyle sorunları olduğunu biliyorduk. Yine de bunun için çok zaman harcadı ve çok uğraştı. Herkes bir şekilde kariyerini sonlandırır. Bizim için, elinden gelenin daha fazlasını vermek istediğini biliyorum.


Nelson: Aldığı ücret yüzünden, ayrılması sadece bir zaman meselesiydi. Kısa bir zaman dilimiydi, ama çok zevkliydi.

Richmond: Bana birçok hayat dersi verdi. Kimseye vekalet vermememi, ya da bu tip şeyleri anlatırdı -- kimi takım arkadaşlarının düştüğü tuzaklardan bazıları. Dikkat etmem gereken şeylerden bahsederdi. Bir çaylak olarak bana çok şey katmıştı. Uçaktayken sürekli konuşurduk.

Reid: Ekim 1988'de Rodney beni aradı, çünkü ben o zaman Charlotte'daydım. "Az önce takım fotoğrafı çektirdik. Ben bir uçtaydım, Jim Petersen de öbür uçtaydı" dedi. Şöyle cevapladım: Bavullarını topladın mı? Çünkü sabah bir yerlere gideceksin gibi görünüyor." Şakaydı tabii. Eğer senden en uçta oturman istenmişse, ayrılmak üzeresindir: Eve git ve haberleri aç; çünkü az önce takaslandın.

Petersen: Rodney ve ben Sacramentoya takas edilmiştik, o uçuşu hiç unutmayacağım. Sacramento'ya uçuyorduk ve inmek üzereydik. İkimiz de uyuyorduk, uyanıp da pencereden dışarı baktığımızda, gördüğümüz tek şey mısır tarlalarıydı. Rodney bana baktı ve "Lanet olsun" dedi. İşte o anda, yaşadığımız rüyanın sona erdiğini fark etmiştik.

11 ay sonra Petersen, eski takım arkadaşı Ralph Sampson'ın yanına, Golden State'e takas edildi. Bir zamanlar Ralph'in yedeğiydi. Şimdi ise art arda takas edilmiş, ligin dışında kalmanın arefesinde, yıpranmış dizlere sahip koca adamlardı. 

Jerry Reynolds (koç, Sacramento Kings, 86-87): Gerçekten zordu. Ralph, gördüğüm en profesyonel oyunculardan biriydi. Çok çalıştı ve sağlıklı hale gelip oyuna dönmeyi denedi, ama dürüst olmak gerekirse, bacakları tükenmişti. Böyle büyük bir oyuncu için çok üzücü -- kendisi kesinlikle gelmiş-geçmiş en iyi üniversite oyuncularından biriydi.

Ainge: Sacramento'da Ralph ile birlikte oynamak, bana onu karakter olarak değerlendirme olanağı verdi. Ortada bir üniversite efsanesi, yıldız bir çaylak var, ve bu adamın dizleriyle sorunu var. Ama bu adam çalıştı ve para kazandı. Parayı kırmıştı denebilir. Ama o oynama konusunda kararlıydı. Ne kadar çok çalıştığından ve parkelere dönmek için ne kadar kararlı olduğundan çok etkilenmiştim.

Reynolds: Bir buyout anlaşması üzerinde çalışıyorduk -- eminim ki Ralph daha iyi performans gösterebileceğini ve bizim için daha çok oynayabileceğini hissediyordu. Bizim hissiyatımız ise, açıkçası, bunun olmayacağı yönündeydi. Yanılmış olmayı dilerdim. Bir süre daha Washington'da oynadı, ama kariyeri bitmiş vaziyetteydi.

Dawson: Daima ona hayranlık duymuşumdur, 3 kez yılın oyuncusu seçilmişti; beklentiler o denli yüksekti ki, bunları karşılayamadı. İnsanlar hatırlamıyor. Ben daima ona inanmışımdır.

Ryan: O boyda olmayı Ralph istemezdi. Ama ne başarabildiyse başardı. Bence Ralph zihninin esiri oldu. Birçok uzun için geçerli. Bu konuda en iyi örneklerden biri o. Daha kısa olmayı umut eden biri gibi oynadı.

Blinebury: Onun kalbinin derinliklerinde, bir oyun kurucu, ya da en kötü ihtimalle şutör guard oynayan bir Ralph var.

Parish: Ralph bana Sam Bowie'yi hatırlatıyor biraz. Aralarındaki fark, Ralph'in biraz daha uzun süre oynaması ve Sam Bowie'den daha etkili bir oyuncu olması.


İKİZ KULELERİN ETKİSİ

Sampson 1992'de emekli olmadan önce, Houston'da 4 sezondan fazla sürede yalnızca 154 maça çıktı. Nafaka, iflas ve posta sahtekarlığı sorunları ile uğraştı. Çok geçmeden Phoenix onu oyuncu gelişiminden sorumlu koordinatör olarak işe aldı. O arada Lucas hayatını düzeltti, bir NBA koçu oldu, ve şimdi sporculara bağımlılıklarının üstesinden gelmeleri için danışmanlık yapıyor. Lewis ve Wiggins 89-90 sezonunda takıma yeniden katıldı, ama kariyerleri çok uzun sürmedi ve sonrası da pek bilinmiyor. Olajuwon erişilmesi zor olan o yüzüğe, 1994 ve 1995'te Michael Jordan'ın basketbolu bırakmasıyla, 1985-86 sezonundan kimsenin kalmadığı bir takımla ulaştı.O takım, parladığı gibi sönmüştü. Ama bu kısa sürede bile, ligde onlardan korkulmuş, onlara saygı duyulmuş ve herkes onları taklit etmeye çalışmıştı. 

Donnie Walsh (genel menajer, Indiana Pacers): Eğer bir takım, gerçekten çok iyi iki uzuna sahipse, ardından diğer takımlar da iki iyi uzun almaya çalışacaktır.

Heisler: 1986'da olanlardan sonra Lakers, sonraki sezon bir 2.10 üstü oyuncu almak zorunda hissetti ve aldı. Nerdeyse Roy Tarpley takasını gerçekleştiriyorlardı. Bu takas James Worthy ve Byron Scott karşılığında olacaktı ve bu Magic'in kışkırtmasıydı, çünkü Mark Aguirre'yi alacaklardı. Anlaşma Jerry Buss tarafından yapılacaktı, sonra Buss o dönem Mavericks'in sahibi olan Don Carter'ı aradı ve takastan vazgeçtiğini söyledi, çünkü genel menajerini kaybetmek istemiyordu. West bu konuda memnun değildi. Anlaşmayı iptal ettiler ve onların yararına oldu, çünkü bir süre sonra Tarpley tedavi sürecine başladı. Lakers, Houston'la baş edebilmek için gerçekten başka bir 2.10 üstü oyuncu alması gerektiğini düşünüyordu. Her yere baktılar ve neredeyse onları perişan edebilecek bu takasa imza atıyorlardı.

Dawson: 90'ların başında, Hakeem'in etrafında Vernon Maxwell, Kenny Smith, Mario Elie ve Sam Cassell gibi şutörlerimiz vardı. Üçlükleri sokmaya başladık ve topu Hakeem'e de aktarabiliyorduk. Şampiyonlukları bu şekilde kazandık.

Olajuwon: Kazandığınızda şükredersiniz. Birçok kez işin diğer tarafında kaldığınız için, bu daha değerli hâle geliyor. Çok defa yaklaşmışsınızdır.

Tomjanovich: Burada geliştik. Bilhassa Hakeem ve ben. Bu organizasyonun içinde büyüdük. Sporda bunu nadiren görürsünüz.

Thomas: Şampiyon takım, 1994'te sattığım zamankiyle aynı takımdı. Eğer şampiyon olacaklarını bilseydim, asla satmazdım. Ben takımı sattıktan altı ay sonra şampiyon olmuşlardı.

Sampson: O günlere dönüp bakınca birçok kişinin Ya şöyle olsaydı şeklinde düşündüğünü sanıyorum. Çünkü o dönemde, 80'lerin başındaki Moses Malone'lu haliyle ve 80'lerin ortasındaki bizim takımla, Batı Konferansı'nda Lakers'ı tahtından edebilecek tek ekip Rockets'tı. Takım içinde bazı sorunlar vardı, daha iyi bir oyun kurucumuz olabilirdi; bir 'hanedan' olabilirdik.


McCray: Günümüzde, kimsenin Dream ve Ralph boyunda ve kalibresinde iki oyuncuyu sahaya beraber sürebileceğini sanmıyorum.

Reid: Birkaç sene önce bir golf turnuvasında James Worthy ile konuştum -- o, hattâ Magic de, bizimle oynamayı ne kadar sevmediklerinden ve eşleşme konusunda nasıl zorlandıklarından bahsediyorlardı.

Worthy: Onlara kaybettikten sonra kendimize gelmiştik. Utanç vericiydi. Lakers'ı yendikten sonra enerjilerini kaybettiklerini düşünüyorum. 80'li yıllarda Lakers'ı yenmek büyük bir hadiseydi.

McDowell: Elbette Lakers'ı dört kere üst üste yenmeyi beklemezsiniz. Lakers'ı? Kim bunu öngörebilirdi? Gerçekten, kim bilebilirdi ki? Bugün bile.

McCray: Bugün bakınca, eğer herkes Finaller'de aynı dönemde bir arada olsaydı, şampiyonluğu kazanabilirdik.

Sampson: Bazı olabilecek şeylere hayret ediyorsunuz.

Reid: Eğer John Lucas'ı kaybetmeseydik, hepimizin yüzüğü olurdu. Kimse bizi durduramazdı.

Lucas: Fitch 26 yıl önce, gerçekten hayatımda büyük bir iz bıraktı. Şampiyonluk için tüm parçalara sahiptik; ama ben şu anda bir ölü olabilirdim, o yüzden bu hem bir lanet, hem de bir lütuf.

McCray: Yıllarca beraber oynaması gereken genç, lige yeni gelmiş oyunculardık. Bencil olmaya başladığımız ve diğer şampiyonluk adaylarını ekarte edemediğimiz zamanlar, ne zaman Robert Reid, Allen Leavell ya da Ralph'e gitsem, o takımları yenebileceğimizi konuşuyorduk. Ama şampiyonluklar kazandığınızda, geri kalan her şey teferruat haline gelir.

McCray: Rockets hakkında konuşuyorsanız, bu genelde şampiyon olan takımlar hakkında olur. Olması gereken takım hakkında değil.

Lloyd: Tarihteki 3, 4 ya da 5 yıllık bir seri yakalayamayan en iyi takımlardan biriydi. Eğer 3 ya da 4 yıl bir arada kalabilseydik, birkaç şampiyonluk kazanabilirdik. Lakers'ı yenmiştik ve onları çözmüştük.

Blinebury: Bu adamlar kendi kendilerini bitirdi. Ne yaptılarsa kendilerine yaptılar.

Parish: Eğer Sampson diz problemleri yaşamasaydı ne kadar iyi olabilirlerdi, her zaman merak etmişimdir. Eğer Hakeem kadar uzun süre oynasaydı? İkisi de kariyerleri boyunca bir arada oynayabilseydi? Kaç yüzük kazanabilirlerdi, bir düşünün. Çok enteresan olabilirdi, öyle söyleyeyim. Bazen bunu düşündüğüm olur.