Nerden Nereye 238








2.5 senede 50 yer dolaşıp geri geldi. Bu tayfaya ayrı seri açmak lazım. Şu da vardı.

Ölü


Geçenlerde Orellana'nın devre arasında saçma-sapan bir şekilde Valencia'ya kiralanması hakkında düşünürken, girdim bi' Viki'sine baktım. Manzara ilginç. Son iki kiralandığı kulübe de sonradan temelli gelmiş. Valencia da öyle olur mu? Muhtemel. Durumları bilmek lazım tabii. Neden kiraladıkları falan da dahil.

Nerden Nereye 237


Nadir tek ayaklı postlardan olacak bu da. Anlatmaya gerek var mı, sanmıyorum.


Mahmut


Lyon'un bu sezonki iç saha formasının çorapla uyumlu hali. Yanlardaki üç şeritler bozsa da, gayet güzel. Oraya neden bulaşmıyorlar bilmiyorum. Galatasaray'ın parçalılarda da simetri sıkıntısı var iki sezondur mesela. Adidas olmadan bir de. Fena başarı değil.


Nerden Nereye 236



(via şurası)

İnvolve



Basketbol mecralarımızdan güzel bir "esinlenme" daha. Hatay Büyükşehir Belediye. Formayı hangi markanın ürettiğini çözemedim, ama Avrupa kupalarında falan oynayan bir takımın bu şekilde sahaya çıkması müthiş.


Nerden Nereye 235




Er


Cavaliers şu lacivert formayı 14-15 sezonunda giymeye başladı, bayağı da giydi. Ardından geçen sezonun medya gününde de o formayla göründüler. Yine 14-15 sezonunun başında zemini de o renklerle ağırlıklı olarak yenilediler -- belki de Lebron'un isteği falandır.

Geçen sezonki finallerin deplasmandaki kritik 5. maçında siyahı giyip, seriyi kurtarma adına umut dolunca, evde 6. maçı alıp gelinen son maçta da (bordo, sarı, ve laciverti es geçip) siyah formayı giydiler. O formayla maçı kazanarak yüzüğe ulaşıp, kulüp tarihi için önemi sarsılmaz bir konuma gelince de, zemini bu kez siyah ağırlıklı yapma yoluna gittiler. Hatta öyle ki, öncesinde yüzüklerin takdim edildiği sezonun ilk maçında, üstünde şampiyonluk kupası olan forma tercihi, siyahtan yana kullanıldı. 5. forma renginin kulübün en sembolik rengi olması, spor tarihinde belki de bir ilk.


Nerden Nereye 234





Yelek


Yeni bir şey demiyorum, ya da bir tespit sunma durumum yok: Yalnızca, son birkaç yıldaki çok yaygın durumdaki sakal trendinin bir yansıması. Örnekleri de boldur tabii. Sadece, böyle bir tane fark etmişken, kayıt düşmek maksat.

3 kirli sakala 8 direkt sakallı gibi bir manzara. Sinek kaydı yok.

Nerden Nereye 233





Çeviri: Saha Görüşü


(Oriinali, şurada.)

29 Kasım tarihinde, 57 yaşındaki efsanevi rap ikonu Kurtis Blow'un kalbi durmuş, ve beş dakika kadar nefessiz kalmıştı. Sonrasında yeniden hayata döndü, turnesine ve her zamanki gibi ortalığı sallamaya devam etti. Buna rağmen --belki de özellikle bu yüzden-- çığır açıcı, 80'lerin yol gösterici rap ikonu hâlâ aramızda, ve ona sadece müziğe değil, basketbola da yaptığı katkılar için minnettarız. Kurtis Blow olmadan, hip-hop'ın bizim bildiğimiz şekliyle varolmayacağı kesin; ama aynı şeyi basketbol için de söyleyebiliriz.

1984 yılında Blow, "Basketball"u yayınladı. Bu, Magic ve Bird'den Willis Reed, Earl Monroe ve "33 Numara, adamım Kareem ilk 5 başlıyor"a dek herkesi anarak, oyunun geçmişinin ve bugünün kutlamasıydı. Şöyle diyordu: "Orada idiysen bana söyle, Wilt'in 100 attığı gece."

"Basketball"un çıktığı yıl, lig Magic ve Bird'ün ilk kez karşılaştığı final serisiyle birlikte o can çekişen vaziyetinden kurtulup, hızlı yükselişine yeni başlamıştı. Bunun basketbol tarihinde nasıl bir tarihi dönüm noktası olduğuna dair bir fikir vermek için, henüz umut vaad eden çaylak Jordan'dan kimsenin söz etmediğini söylemek gerek. Ama Jordan'ın pazarlama sihri olmadan bile, Kurtis Blow'un şarkısı, dönüm noktası olarak görülebilecek --ve o tür şarkıların az görüldüğü bir dönemde çıkmış-- bir rap hitiydi. Şarkı, Blow'un memleketi Harlem'in ötesinde geniş bir kitleye ulaşmakla kalmadı; sadece birkaç mil uzakta yaşayan, ama bambaşka bir dünyaya mensup olan kişiler tarafından da benimsendi: Mesela yeni NBA komisyoneri David Stern. "Basketball", NBA ve hip-hop arasındaki son derece kârlı ve bazen çok huzursuz bir işbirliğinin başlangıcı oldu. Stern "Basketball"u tanıtım videolarında kullandı ve lig için önemli bir konumda kaldı; şarkı, daha sonra 2K12 isimli basketbol oyununun soundtrack'inde yer bulunca, yeni nesil tarafından da duyulmuş oldu.



Ancak NBA'in "Basketball"u kabul ve tanıtımının, bir pazarlama birleşiminden daha büyük sonuçları oldu. Birçok çocuğun --buna ben de dahil-- hip-hop'ı keşfine sebep oldu. 10. yaş günümde, sadece "Basketball"u dinlemek için Ego Trip albümünü almıştım; sonra geri sarıp tekrar dinledim. Bu süreçte, nakaratlarıyla beraber, klasik "Aj Scratch" ve Reagan dönemindeki siyah şehir yaşamı ile iletişim kuran ilk şarkılardan biri olan "8 Milyon Öyküleri"nin de içinde bulunduğu diğer şarkılara abayı yakmıştım: "Çıplak şehirde 8 milyon hikaye, bazısı buz gibi soğuktu ve acımasızca anlatıldı." Bu şarkıya, kariyerine "Kurtis Blow'un oğlu" olarak başlayan Run-DMC'nin Dj Run'ı eşlik ediyordu. Ve Run-DMC'yi öğrendiğimde olaya dahil olmuştum; kendimi yalnız hissetmiyordum.

Kurtis Blow'un sentezi ve NBA'in popülaritesini patlatması, farkında olmadan bir genç jenerasyonu hip-hop'a yönlendirmişti. Kurtis Blow'un Harlem'i küreselleşiyordu ve buna aracı olan da David Stern'ün oyunuydu. Ama "Basketbol" yalnızca oyuna bakışımızı değiştirmedi. Oyunun kendine bakışını da değiştirdi. David Stern'ün pazarlama gurularından aynı yılın sonraki aylarında Air Jordan'ı tasarlayan mühendislere, bu ligin --1979'da final serisi televizyonda banttan verilen lig-- 80'ler ve ötesinde "cool"un tanımını yapacağını görmüşlerdi.

Bugün hepsi çok açık görünüyor. Ancak, basketbol ve spor ayakkabı endüstrisinin yalnızca birkaç yıl önce Güney Bronx'ta ortaya çıkmış olan bir siyah müzik tarzını küresel dominasyon için kullanacağı fikri, o zamanlar için gülünecek bir şeydi. Böyle bir vizyon için göt ister. Aynı zamanda, siyah müziği ve büyük şirketler bir araya geldiğinde bu çok sık görüldü: Sanat formunu zenginleştiren insanlar haricinde, herkese sömürü. Ya da başka bir deyişle, NBA/hip-hop imparatorluğu, Kurtis Blow'un yetenekleri olmadan, vücut bulamazdı -- ya da bildiğimiz şekilde olmazdı. Eğer basketbol ve hip-hop'ın kesişiminden zengin olan herkes, Kurtis Blow'a kazançlarının yüzde 1'ini verse, Blow, günlerini altından bir sarayda geçirebilir. Ki eğer öyle olsaydı bile bir sahne bulur, amfiyi patlatır, fişleri söker, ve oradan hızla uzaklaşırdı.

Çeviri: Risk


(Orijinali için şuradan.)

Bu artık şiirsel bir şey haline geldi: Golden State Warriors guardı Stephen Curry, driplingle sahayı kat ediyor, alışıldık bir şekilde üçlük çizgisinin orada duruyor, sıçrıyor, topu kafasının hizasına getiriyor, topu elden çıkarıyor, ve 7 metre ya da daha uzaktan topu, girerken hışırtı çıkaracağı çembere yolluyor: Çuf.

İki kez NBA'in En Değerli Oyuncusu ünvanını kazanan Curry, üçlük atışın en büyü uygulayıcısı; ve koçu, Chicago Bulls ve San Antonio Spurs gibi şampiyon takımlarda oynayan Steve Kerr, en yüksek üçlük yüzdesi rekorunu elinde tutuyor. Fakat hayranları Curry'ye veya üçlük konusunda --belki basketboldaki en önemli oyun-- iyi olan diğer oyunculara hayran kaldığında farkında olmadan Columbia spor salonunu laboratuar olarak kullanan bir yenilikçiyi övmüş oluyorlar.

Howard Hobson, çığır açan bir üniversite koçu olarak biliniyordu. Koç olarak 495 maç kazanmıştı, ve 1939'da Oregon Üniversitesi'ni ilk kez düzenlenen NCAA Turnuvası'na götürmüştü. Ama basketbola en büyük katkısı, 7 Şubat 1945'de Fordham ve Columbia arasında oynanan maçta gelmiş olabilir. O gece, Columbia kampüsündeki bin kişinin önünde, Lions ve Rams, Hobson tarafından deneysel bir kuralın icat edildiği, üçlük çizgisinin yer aldığı ilk kolej maçını oynadılar.

O dönem 41 yaşında olan Hobson, Oregon'da eğtim alanında doktorasını yapmak için ücretsiz izin alan Hobson, 460 basketbol maçını analiz etmek için 13 yılını harcamıştı. 1949'da Bilimsel Basketbol adıyla kitaplaşan bu gözlemlerini Columbia'daki tezinde kullanmıştı. Bugün çok az insan Hobson'ın kitabını hatırlıyor, Ancak kitabın 10. bölümünde yer alan, 1945'te Columbia'da uygulamaya koyduğu fikirler, bilgelik olarak kabul ediliyor. Üç sayılık atış, oyunu sonsuza dek değiştirdi. "Uzun mesafeli sayı, basketboldaki en muazzam oyun" diyordu Hobson, beyzboldaki home run gibi.

Üçlük, sıradan iki sayının aksine, yalnızca izleyiciler için heyecan verici olmakla kalmayıp, yakın mesafeden kolayca sayı imkanı bulan uzun oyuncuların avantajını da azaltıyordu. 1945'teki tarihi maçla ilgili New York Times, "Basketbolu daha ilginç ve geniş alan oyunu yapmak adına, bugün Morningside Heights salonundaki Fordham-Columbia maçı, yeni kurallarla oynandı" yazıyordu.


(Foto şuradan, yazıyı da yazan abi kendisi zaten.)

Maç başladığında, oyuncular bu yeni uzun mesafeli şutları sevmişlerdi, bazen kafaları karışsa bile. Hakemler birkaç oyuncuya, üçlük çizgisinin dışına doğru giderken topu sektirmeyi unuttukları için steps çalmıştı.

Columbia 73-58 kazandı; onlar onbir üçlük sokarken, Fordham dokuz isabet bulmuştu. Columbia'dan John Profant 4 üçlük isabeti buldu ve takım arkadaşı Norm Skinner 3'ü üçlük olmak üzere 26 sayı atmıştı. Bazı taraftarlar, bu değişimle ilgili bir anket yaptı. Sonuç, 148'e 105, üçlük atışın lehineydi.

Yeni kural, açı bir şekilde Columbia'nın hücumdaki verimini artırmıştı. Erişilen 73 sayısı, Lions için okul rekoruydu. O sezon başka hiçbir maçta 60'ı geçemediler. Irving T. Marsh, New York Herald-Tribune'e şöyle yazmıştı: Bu gözlemciye göre, yeni kurallar oyunu kesinlikle daha hareketli ve heyecanlı hale getirdi, fakat gerçekten vahşi ve karışık olursa, neler olabileceğini kestirmek mümkün değil."

Diğer muhabirler daha acımasız görüşlere sahipti. İzleyici kafa karışıklığından şikayetçiydi, ve bir Association Press muhabiri de "Eski oyunun nesi vardı ki?" diye sormuştu. New York Times yazarı Louis Effrat şunları not etmişti: "Uzmanların izlenimi, uzak mesafeli şuta ekstra bir sayı daha vererek turnikeyi değersizleştirmek, takım oyununu olumsuz yönde etkileyebilir, şeklindeydi. Deney, bu nedenle, bir başarı ümidi vermiyordu." Effrat, hikayesini üçlük atışın "doğal yollarla ölmesine olanak tanınmasını" önererek sonlandırıyordu.

Ve yıllar boyu, Howard Hobson'ın favori atışının kaderinde yok olmak varmış gibi görünüyordu. Ama sonra, kısa ömürlü American Basketball League 1961-1962 sezonunda üçlük atışı kullandı ve daha uzun ömürlü American Basketball Association da 1967'de bu şuta izin verir şekilde başladı. NBA 1979'a dek kullanmadı, ve NCAA de 1986'da bunu ülke çapında kural haline getirdi. Bugün takımların daha büyük farklar yaratmasına imkan tanıyan ya da geri dönüşleri daha kısa zamanda gerçekleştirmeye olanak sağlayan üçlük atış, basketbolda artık daha yaygın bir silah; artık daha fazla takım --spikerlerin söylediği gibi -- "şehir merkezinden" şut kullanıyor.

1991'de 87 yaşında hayatını kaybeden Hobson, 1945'te ortaya çıkardığı bu oyunun geleceğin şutu olduğuna inanarak, üç sayılık atışı hayatı boyunca savundu. Ve bunu alçakgönüllülükle yaptı. Bilimsel Basketbol'da Hobson, koçların üçlük atışları denemesi ve "sonuçların oyun için faydalı olup olmadığına bakmaları" gerektiğini yazmıştı. Warriors koçu Kerr muhtemelen "evet" derdi.

Çeviri: Herkesin Nefret Ettiği NBA Topu


(Orijinali için şuradan.)

2006 yılının Haziran ayında NBA bir değişiklik yapılacağını duyurdu. Lig hakkında yayın yapan medyanın zaferle taçlandırarak yansıttığı gibi, "35 yıldan fazla süredir ilk, 60 sezonda ise ikinci defa" 8 parçalı deri bir toptan, daha karmaşık yapıda bir topa geçildiği açıklanıyordu. Spalding'in yeni topu, tescilli Cross Traxxion, mikro elyaf materyalden yapıldı ve açıklaması zor bir çapraz panel tasarımıyla birbirine kenetlendi; ellerinizi bir araya getirin, parmaklarınız kenetlensin, sonra NBA logosunun sol el orta parmağınızın ekleminde ve David Stern'ün imzasının da sağ tarafta olduğunu hayal edin: İşte bunun gibi bir şey.

Bu duyurunun üstünden çok zaman geçmeden bir sabah, White Plains'deki New York Knicks'in idman tesislerine gittim. Topps'daki işimin bir parçası olarak, o sezon draft edilen oyuncularla, kariyerlerinde görünecekleri ilk oyuncu kartlarının arkasında bulunacak alıntılar için röportaj yapacaktım. Çaylaklar, üzerlerinde formalarla bekliyorlardı; herhangi birinin beni Tyrus Thomas'la karıştırma utancının önüne geçmek için, rahatça bir buzdolabını sığdırabileceğiniz bir polo tişört giymiştim. Oyuncular istasyondan istasyona sıçrıyor, fotoğraf çektiriyor, takılıyor, ya da benim onlara Jim Calhoun'un, Yaz Ligi'nin veya Baltimore'da büyümenin onlara ne öğrettiğine dair sorduğum sorulara cevaplar alıyordum. Öğlen civarı, herkes -- dev gibi uzun boylu gençler ve formalarıyla onlardan faydalanmaya çalışan kalabalık -- dışardaki beyaz tentelere gitti ve burger yedi.

O gün herhalde yüz tane falan şut çektim; Quincy Douby için ribaund çektim ve bir fotoğrafçının isteği üzerine Renaldo Balkman'a alley-oop pası verdim.Bu şeyleri Spalding Cross Traxxion topuyla yapmamın bildiğim tek sebebi, Steve Novak'ın bir noktada ona dikkat çekmesiydi. Bir tanesini elinde döndürürken, "Topu sevdim" diyordu. Şutör hisleri bunun farkına varacak kadar titizlikle ayarlanmış olan tek şutördü; belki de bundan bahsetmeye değeceğini düşünecek kadar ciddi olan belki de oydu.

Bunu hatırlamamın tek sebebi, NBA'in sadece iki ayın ardından, ligdeki oyunculardan gelen eleştiri ve tepkilerin üzerine NBA'in aralık ortasında, son 60 sezondaki üçüncü, son 6 ayda ise ikinci top değişikliğini yapacağını açıklamasıydı. 2007'nin ilk gününden itibaren lig, eski 8 parçalı topa dönüş yapacaktı. Novak, bu ligin "eski" yeni topu hakkında iyi şeyler söyleyen tek oyuncu olabilirdi.




"Spalding'in basketbol teknolojisini ilerletme çabaları, mümkün olan en iyi topu üretmiştir" diyordu Spalding CEO'su Scott Creelman, top tanıtıldığında.

O zamanki NBA Komisyoneri David Stern, Creelman'ın yavan cümlelerini tekrar ediyordu: "Spalding'in yeni oyun topuna uyguladığı yenilikler, dünyadaki en iyi oyuncuların, dünyadaki en iyi basketbol topuyla oynayacağını garanti ediyor."

Dünyanın en iyi oyuncularının ise farklı fikirleri vardı: "Korkunç" diyordu o dönem Miami Heat'te oynayan Shaquille O'Neal, sezonun başlamasından üç hafta önce: "Oyuncak mağazasından aldığınız ucuz toplara benziyor... Şut yüzdelerinin düşmesini ve top kayıplarının artmasını bekliyorum çünkü top ıslandığında kontrol etmeniz olanaksızlaşıyor. Bunu yapan adamı kovmaları lazım. Korkunçtu, korkunç bir karar. Berbat."

Diğerleri biraz daha resmîydi. "Onu hiç sevmemiştim" diyordu Washington Wizards guardı ve NBA kanaat lideri DeShawn Stevenson. Takım arkadaşı Caron Butler yetersiz bir savunma ile idare edip "Bu kadar büyük mesele nedir, anlamadım" derken, NBA'in önde gelen oyuncularının neredeyse her biri şikayetlerini dile getiriyordu.

Dönemin MVP'si Steve Nash "Top elinizden fırlayıveriyordu" diyordu.

"Parmaklarıma sürekli losyon sürmek zorundaydım, çünkü parmaklarım çatlıyor ve parmak uçlarım yarılıyordu." diyordu bir yıl önce, bir sezonda en çok üçlük isabeti rekorunu kıran Ray Allen.

Raja Bell gazetecilere, yeni topa atfettiği bir bölünmüş tırnak göstermşişti. Nash ve Jason Terry de gazetecilere kağıt kesiklerine benzer yaralar göstermişti. Dirk Nowitzki de yeni topun ellerini kanattığını söylüyordu. Olaya fena halde kafası bozulan Eddy Curry, topun asla aynı şekilde elinden çıkmadığını iddia ediyordu; orta parmağına yapıştığını söylüyordu. Micheal Doleac da sevmemişti.
En ideal top, en ideal değildi. Ortak görüş, kötü olduğu yönündeydi.


Yeni topun öyküsü ortaya çıktıkça, göze daha da garip geliyordu. Yeni top daha önce iki All-Star Haftasonu'nda ve 2004-2005 sezonunda D-League'de kullanılmıştı; ayrıca Spalding, Mark Jackson, Steve Kerr ve Reggie Miller gibi eski oyunculara topu denetmişti. Ama faal Nba oyuncularına doğru düzgün danışılmamıştı. Belki şaşırtıcı olmayan bir şekilde, Cross Traxxion teknolojisine karşı gösterilen direnç de, topun kendisinin sunuluşu gibi keyfiydi.

Oyuncular ayarlamayı sahada yaptı, gönülsüzce de olsa; Shaq'ın tahminlerine zıt bir şekilde, bu topun kullanıldığı zaman aralığında şut yüzdeleri arttı ve maç başına atılan skor da 2.5'lik bir yükseliş gösterdi. Gelgelelim, ligdeki oyuncular, yeni bir topla oynama konusunda nasıl ve neden kendilerine danışılmadığını ya da uyarılmadıklarını anlama konusunda güçlük çektiler. Düşünün ki MLB, onlara danışmadan, oyunculara artık eldivenlerin ofis sandalyeleriyle aynı malzemeden yapılacağını bildiriyor. "Oyun, atılan sayının düşmesi ya da heyecan verici sayı atılamaması gibi bir şeye maruz kalmış değildi diyordu Jerry Stackhouse, New York Times'a. "Ama bu doğrudan bizim işimizi yaptığımız yere etki eden şeylerden biri. Doğru kelime, "tek yönlü".

Aralık 1'de, NBA Oyuncular Birliği, Ulusal Çalışma İlişkileri Kurulu'ndan bir şikayet aldı. Şikayet açıklamasında, Ralph Nader şunu diyordu: Bay Stern, oyunculara yeni bir topa geçiş hakkında danışmadı, ve hatta uygulamaya geçmeden önce denemelerine izin vermedi; oyunculara saygısızlık gösterdi."

Bu NBA için biraz despotik bir dönemdi, ve bariz bir şekilde 10 yıldan daha önceymiş gibi hissettiriyordu. Önceki sezonun başlamasından kısa süre önce yeni kıyafet kurallarını ligde yürürlüğe sokan Stern, kariyerinin sonlarındaki Komissar evresinin sonlarına girmek üzereydi ve toptaki değişiklik de, en az bu kuralın gelişi kadar "olmamıştı". Ama oyuncular giysi kuralına çabukça alışırken --Stern yönetiminin en güzel ironi miraslarından biri, yanlışlıkla Russell Westbrook'un moda devriminin hiperaktif öncülüğüne ligi itmesiydi-- basketbol topunu kurcalamak, çizginin ötesindeydi. "En çok sevdiğimiz şey, basketbol topu" diyordu Lebron James. "Bu sizi iyi hissettiren şey. Yani, topunuz olmadan, bu iş olmaz. Benim en büyük problemim, neden bizim için bu kadar anlamlı olan bir şeyi değiştirdikleriydi."


Stern ve ligin bu soruyu cevaplamak için sınırlandırdığı ölçüde, verimliliği vurguladılar; mikrofiber toplar, Spalding'in "güvenilir deri" olarak nitelendirdiği şeylere ve deri toplarını düzenlemede uzun süren zorlama sürecine çözüm olarak gösterildi. Ancak sadece oyuncuların kaygılarını değil, açıklamanın ne kadar sınırlı olduğunu da abartmak zordu. Topları uygulamakla görevli olan lig süreci sorulduğunda Dallas Mavericks'in sahibi Mark Cuban, VICE Sports'a şunları söylemişti: "Hiçbir fikrim yok. Bize bunun olacağı söylendi; hakkında ne düşündüğümüz sorulmadı."

Stern, elinden geldiğince yeni topların daha iyi olduğunu vurguladı. "Bence topla ilgili kötü taraflar abartılıyor, iyi yanları ise yeterince ilgi ve takdir görmüyor," diyordu Stern, NBA'in Avrupa'daki sezon öncesi turu sırasında. "Bir topun tekrar, tekrar ve tekrar gerçekleştirmesini istediğiniz şekilde, belli parametreler dahilinde, olağanüstü derecede iyi performans gösteriyor... Bu aynı hissettireceği anlamına gelmiyor; tam olarak aynı şekilde sekmeyebilir de. Herkesin yapabileceğini veya yapamayacağını söylediği şekilde her şeyi yapabilir, ancak çok iyi bir top ve testler de bunun bir gelişme olduğunu göstermeye devam ediyor."

Peki NBA'in parametreleri nelerdi? Testleri kim gerçekleştirdi? Stern "olağanüstü iyi" derken ne kastediyordu? Bunlar devlet sırları. Sezon başlangıcından ve oyuncular ile Oyuncular Birliği'nin geri püskürtülmesinden kısa bir süre önce Cuban, Texas-Arlington Üniversitesi'nden bir grup fizikçiyi, yeni topun eskisinden ne kadar farklı olduğunu test etmeleri için görevlendirdi. Sonuçlar oyuncu şikayetlerini destekliyordu: Cross Traxxion hem sürtünme kirini koruyordu, hem de az miktarda neme maruz kaldığında dikkat çekici derecede kaygan hale geliyordu ve hem derece, hem tür bakımından fark edilecek kadar değişik bir şekilde zıplıyordu. Fizikçiler, yeni topun eskisinden, yüzde 5 ila sekiz daha az zıpladığını ve zıpladığında, şaşırtıcı şekilde yüzde otuz daha dengesiz olduğunu tespit etti.

Bu, Steve Novak'in top hakkında yanıldığını söylemek anlamına gelmiyor; lig 11 Aralık itibariyle yeni topları aşamalı olarak kullanım dışı bırakacağını açıklayınca, Nash gibi bazı oyuncular, Cross Traxxion'ın tuhaflıklarına alışmaya başladıklarını, topun kullanımına devam edilmesini isteyerek şikayette bulundular. Top, şüphesiz bir biçimde lig tarafından yapılan bir hataydı ve geriye dönüp bakınca, Spalding için de orta seviye bir felaketti -- eski topa dönüldükten sonra, Cross Traxxion'ını iade etmek isteyenlere 100 dolar, değiştirmek isteyenlere de vergi ve ulaştırma ücretleri için 15 dolar geri ödeme yapılacağını açıkladı. Spor danışmanlığı şirketi TSE Sports & Entertainment'tan Robert Tuchman, Spalding'in zararı ile ilgili, Sports Business Daily'ye şunları söylemişti: "New Coke fiyaskosu ile aynı seviyede değil, fakat gerçekten talihsiz bir olaydı."



Bununla birlikte, hiçbir şekilde gerçeğin ardından öngülen işbirliğinin ve esnekliğin bir kombinasyonu ile sabitlenemeyen  bir durum değildi; örneğin Cuban, takımların oyun durduğunda ya da top ıslandığında değiştirmeleri konusunda makul bir öneri sundu. Ancak topun yarattığı sorunu gidermek için herhangi  bir girişim, ligin bir sorunun var olduğunu kabul etmesini gerektiriyordu, ve bu da her zaman daha büyük bir meydan okuma olurdu. "David Stern'in bir hata yaptığını kabul etmesini tahayyül edemiyorum" diyordu ESPN'den Tim Legler, kasım başları gibi. "Ya da ligin."

Eskiye dönüş zamanı geldiğinde, Aralık ortasında, buna Stern'in böyle bir itirafa ne kadar yakın olabileceğinin örneği de eşlik etti. "Top için çok güçlü bir savunmam olmayacak" diyordu Stern, New York Times'a, "Geri dönüp baktığımda, daha iyi iş çıkarabilirdik. Bunun sorumluluğunu üstleniyorum. Eğer oyuncularımız bu durumdan memnun değillerse, bunun sebebini  sonuna kadar incelemeliyiz. Her şey masada. Memnun değilim, ama gerçekçiyim. Bu noktada doğru olanı yapmak zorundayız. Ve tabii ki, doğru olan, oyuncularımıza kulak vermek." Eğer biri Cross Traxxion yüzünden alınıyorsa, bu pişman olunacak bir durum olurdu.

Burada son noktayı koymak güzel olur, ama yeni topun etrafındaki bu yangın, eğer tek taraflılık ve yürütme riskleri konusunda Stern'e değerli bir ders verdiyse de, ne onun acımasız bir lokavtı denetlemesine engel oldu; ne de o efsanevi Basketbol Sebepleri'yle o yılın ilerleyen zamanlarında Los Angeles Lakers'a Chris Paul'ü yollayan takası engellemekten geri koydu.

Şu anda, ve geçmişe bakınca da, NBA'in yeni topunun kısa ve trajikomik yaşamı, kollektif işçi hareketinin, üst düzey yönetici kafasına karşı bir zaferdi. "Nereden geldiğimizi anladı" diyordu LeBron James, Stern'in eski topun döneceğini açıklamasının ardından. "Ligin başarılı olması için, oyuncular mutlu olmalı." Oyuncuların işçiyi ve emeği temsil ettiği yerde, bu açık olmalı. Tarihin kanlı parmaklarına bakacak olursak, bunu elde etmesi hiç de kolay değil.

Fraktal


Salı günü Trt'nin müthiş maç seçimiyle Arsenal-Bayern'i izliyoruz. Son 15 dakikada Arsenal iyice çözüldü falan, gol sevinçlerinden birinde, yukarıda gördüğümüz manzara takıldı gözüme bir anda. Bilgisayardan linkle izlesen, hadi gene alırsın ekran görüntüsü de, televizyonda; geçti gitti bir anda. Sonradan İbo sağolsun, yolladı. Olay şu: Pankartta "Old Trafford '02" yazıyor. Sarı zemin üstüne mavi/lacivert yazı ile. Arsenal, sezon bitimine birkaç hafta kala Old Trafford'da United ile oynayıp, orada kazanıp şampiyonluğu ilan ediyor. O maçta da Arsenal (haliyle) deplasman formasını giyiyor ve bu forma da altın-lacivert. Bu maça hoş ve kalıcı bir gönderme yani. Böyle şeyler çok güzel. Tabii renk tonunda biraz "sapma" olmuş ama, kulübün geleneksel dış saha renkleri sarı-mavi olduğundan, çok bir sorun teşkil etmiyor. Mesela TT Arena'ya bir tane "Saraçoğlu '12" yapılsa...


Juncker


"Birçok kulüp hâlâ yerleşimin önemine inanmıyor. Didier Drogba, otobiyografisinde, 2004 yılında, 44 milyon dolar karşılığında Marsilya'dan Chelsea'ye transfer olmasını anlatır: 'Ülke değiştirmiş olmaktan kaynaklanan sorunlarla boğuşuyordum. Chelsea bana hiç yardımcı olmadı.' Kulüpteki hiç kimse, çocuklarına okul bulmakta yardımcı olamazdı. Chelsea'nin ev bulmak konusunda tek yaptığı, onu, bir evi 18 milyon dolara satmaya çalışan bir emlakçı ile tanıştırmak olmuştu. Drogba ailesi "kızgınlık haftaları"nda bir otelde kalmıştı. Bu arada güçlükle İngilizce konuşabilen Drogba, sokak sokak ev aradı.

'Chelsea'nin yüksek ücretle getirdiği tüm yabancı transferler az-çok aynı tecrübeyi yaşadılar,' diye yazıyor Drogba, 'Gallas, Makelele, Kezman ve Geremi ile çoğu zaman bunun geyiğini yapardık: Sen de hâlâ otelde mi kalıyorsun? Tüm bu endişeleri yaşarken Chelsea'ye adapte oluyormuş ya da performansımı artırıyormuş gibi hissetmiyordum."

"Lyon ağırbaşlı çocukları aldıktan sonra, iyice yerleştiklerinden emin oluyor. Drogba gıptayla bahsediyor bundan: 'Lyon'da bir çevirmen Brezilyalılara yardımcı oluyor, ev bulmalarını sağlıyor, ilişkilerini kuruyor, taşınmanın negatif etkilerini mümkün mertebe azaltmaya çalışıyor... Chelsea gibi kaliteli bir yerde bile böyle bir şey yok' "


Futbolun Şifreleri, Sayfa 97 ve 108


Yok


Son iki sezondur açık mavi renge sahip takımlarda dikkat çeken bir nokta, normalden daha "tatlı" bir mavi görüyoruz. 4 örnekte 3 farklı marka var. Fotolardan çok belli olmayabilir, ama televizyondan zaten anlaşılıyor rahatça. Bazı kulüplerde gördüğümüz (Barcelona'da 3-4 sene görüldü misal) renkleri koyultma trendi gibi bir şey herhalde.




Nerden Nereye 232




Hayır


2012-2013 ve 2013-2014 sezonlarında Galatasaray'ın başında vardı bu. Olympiakos'la oynuyor olsak, diyelim, o sezonlardaki üç forma da uymuyordu. 3. forma olarak kendi renklerinden birini kullanırsan, sonuç bu. "Koca" Juventus da, tamam şıktır falan ama, o zebra formasını giyince bu sene, 3. seçenek olarak, başa bu geliyor. Porto'nun çubuklusuyla, hem Juve çubuklusu, hem mavi, hem de bu beyaz çakışıyor. Çözüm de bu oluyor. Tamam, her sezon aynı setleri çıkaramazsın, ama bu sezon beyaz yerine şu ya da şu tip bir üçüncü yapılsa, böyle manzaralara gerek kalmaz.

Tabii şu notu da eklemeli, böyle hallerde iki tarafa da 2. ya da 3. formayı giydiriyor Uefa. Hak geçmesin diye falan sanırım. Hatırlayınız, geçen sezonki Barça-Atleti eşleşmesi.