Çeviri: Seattle Supersonics, Sözlü Tarih


(1: Yazının orijinali için şuradan. 2: Yardımları için İpek'e teşekkürler.)

90'ların Seattle Supersonics'i, rakip takımı evvela içten içe çekiştiren, sonra maç esnasında onları alt eden ve akabinde de size haddini bildiren, çılgın, coşkulu, bir sürü alley-oop yapan, tomahawk smaçlarla potayı döven bir takımdı.

Para ve ego, en sonunda bu yapıyı çökertti. NBA ve oyuncuları, 90'ların ortasında kazançlı yeni kontratlarla karşı karşıya geldi ve Seattle'ın temeli olan Shawn Kemp, oldukça az kazanıyordu. Neticede ayrıldı, takımın çekirdeği çatırdadı ve Kemp'in çemberleri zangırdatan smaçları, onun Seattle'daki kalıcı mirası oldu.

Bu, birçoklarının gözünde Sonics'in lige hükmettiği zamanların, o kısacık spektaküler anları nasıl gerçekleştirdiğinin ve insanların, onların yaptıklarını takdir etmeden bu dönemin nasıl sona erdiğinin sözlü tarihi.


ÇEKİRDEĞİ KURMAK

Bob Whitsitt (Sonics başkanı ve genel menajeri, 1986-1994): Takım son birkaç yıldır berbat durumdaydı, en az seyirci toplayan takımdık ve Sonics kimsenin umrunda değildi. Yaşı genç, yeni yetişen biri olarak "Hey, 3 yıl içinde bir şeyler yapmaya başlayacağız" diyemiyordum. Üç yıl içinde ortada bir takım bile olmayabilirdi... Bir draft partisi yaptık ve ben iki seçimimizi tanıttım; aralarında, kimsenin tanımadığı Shawn Kemp de vardı. Bir öğleden sonra draftıydı, bedava bira servisi vardı ve insanlar bize bir şeyler fırlatıp yuhalıyordu; takım sahibi de draftın ardından pek memnun değildi... Annesiyle kontrat imzalamak zorundaydım, çünkü o, bunu yapamayacak kadar ufaktı. Benim için bir ilkti ve, yani, bu çocuk cidden çok gençti. 

Michael Cage (Sonics forveti, 1988-94): İlk idman gününde "Tamam, bu çocuk epey iyi olacak" demiştim. O seviye için gerçekten ne yaptığından habersizdi. Ben saf yeteneğe, fiziğe ve beceriye bakıyordum. 

Nate McMillan (Sonics guardı, 1986-98): Bazı kişilerle içki konusunda sorunlar yaşamıştık ve o dönemde soyunma odasında biraya izin veriliyordu. Biraları oradan dışarı çıkarmak zorunda kalmıştık, çünkü yaşı tutmuyordu. 

Derrick McKey (Sonics forveti, 1987-93): Shawn oraya ilk geldiğinde çiğ, işlenmemiş bir yetenek halindeydi. Sadece ufak şeyler onu mutlu ediyordu, bir smaç falan. Eğer erkenden bir smaç yapmışsa, sonra bütün her şeyi bloklamaya çalışıyordu. 

Cage: Herkes de on ilk görüşte sevmemişti, bu yüzden iyi bir oyuncu oldu, çünkü benim gibiler için çırak gibi bir şeydi. İlk yıl her şeyi öğrendi. 

Whitsitt: Hâlâ bir özel uçağımız yoktu. O ve Dana Barros bir keresinde, alana uçuştan erken gelmişlerdi ve uçağı kaçıramazlardı; ama uyuyakalmışlardı ve kaçırdılar. Alarmını kurmayı unutan biri için, bunlar yine iyi niyetli hatalar. 

Bernie Bickerstaff (Sonics koçu, 1985-90): Bir sürü gencin olduğu bir yere gelerek, açıkça doğru hareketi yaptı; bunun için endişelenebilirdiniz. Ama sahaya adım attığında, o tam bir erkekti. 

Whitsitt: (Kemp'in çaylak sezonunda) 41-41 yaptık ve böylece mağlubiyetimiz galibiyetimizden fazla değildi, ama bizle aynı dereceyi yapan Houston'ın gerisinde kalarak Playoff'a kalamadık. Gidip toplarımızı seçtik, birkaçının ağzını-burnunu kırdık ve 2. sırayı aldık. Hepimiz, seçilecek kişinin Gary olduğunda karar kılmıştık.

Kevin Calabro (Sonics yayıncısı, 1987-2008): Fena halde bir oyun kurucuya ihtiyacımız vardı. McMillan bu görevi mecburen yerine getiriyordu. Ama bize skor da bulabilen bir oyun kurucu lazımdı. Bu kişinin Nate olmadığı aşikardı.  

Gary Payton (Sonics guardı, 1990-2003): Profesyonellerle oynamak zaten yeterince iyi bir şeydi, ama (Oregon State'de oynamış biri olarak) Kuzeybatıda kalmak, Seattle'da kalmak ve burayı evim yapmak harikaydı.

Barry Ackerley (Takım sahibi): Arizona State'ten üst düzey bir yüzücüyle evliydim, ama basketbol hakkında hiçbir şey bilmiyordu. Gary draft edildiği zamanlar, bir sezon öncesi yemeğindeydik ve yemekten sonra bana "Şu masanın diğer tarafında oturan kim?" diye sordu. Bana baktı ve "Bu çocuk bir kazanan olacak. Bunu gözlerinden okuyabilirsin. Onda kaplan gözleri var. Asla çuvallamayacak" dedi. Nadiren oyuncular hakkında böyle yorumlar yapardı ve bunlar oldukça cesur ifadelerdi. 

McMillan: Gary'yi seçtikleri gün, onun ilk 5 başlayacağını açıkladılar. Gary takıma, benimle onun arasında sorun çıkacak hissiyle gelmişti. Ben öyle bakmıyordum. Kendimi tanıttım ve ona beraber çalışacağımızı, onun sahaya çıkan kişi olacağını, benim de kenardan geleceğimi söyledim. O günden bu yana kardeş gibi olduğumuzu düşünüyorum, çok yakın iki kişi haline geldik. Ve ben kariyeri boyunca ona bir abi gibi yaklaşabildim.

Whitsitt: Onu draft ettikten sonra, radyoya "Ben ve Magic Johnson gibi oyun kurucular çok sık yetişmiyor" demişti. Gary draft edildiği andan kariyerinin bittiği güne kadar susmadı; muhtemelen hâlâ susmuş değil. Demek istediğim, bu epey Gary'ce. Gary'nin kim olduğu ve özellikleriyle ilgili.

Calabro: Sezon öncesi ilk hazırlık maçımızda Vancouver'da Bulls ile oynadık ve o, Jordan'ı savunmak istedi; birkaç kere durdurdu da. Jordan'a trash talk yapmıştı ve işin başında Jordan'ın onunla nasıl başa çıkacağını bilmediğine eminim. 

Eddie Johnson (Sonics forveti, 1990-93): En azından lider olacağımı ve onları yeniden odaklamam gerektiğini biliyordum. İlk peşinden koştuğum kişi, Gary'ydi... Bir gün idmanda ona susması gerektiğini söylediğimde ortam gerildi. Hoşuna gitmedi, ama buna saygı duydu ve sanırım benim oradaki 3 yılım boyunca onu ve Shawn'ı zorlayarak ve kışkırtarak yaptığım liderliğe saygı duydu.

Sam Perkins (Sonics forveti/pivotu, 1993-1998): Gary'den daha fazla konuşan kimse olamaz. Gary bugün hâlâ Fox'ta konuşuyor, hem de sözlüğün bile görmediği kelimeler kullanarak. Derek Harper'ın da çok konuştuğunu düşünürdüm, ama yok, Gary'nin yanına bile yaklaşamaz. 

Cage: Her uçuşta. Abi, Allah aşkına. Susman gerek. Uyumaya çalışıyorum. Sen ve uyanık tuttuğun insanlar hariç herkes uyuyor. Ve herif susmuyor. Saat 1.30 olmuş, 2 olmuş. Çenesi düşmüştü ve geçen gün tanıdığı biri hakkında gevezelik ediyordu.

McKey: İnsanlar onu kibirli sanıyordu, ama onu gerçekten tanımıyorlardı.Onu zorluyorlardı, çünkü onu ve karakterini bildiklerini düşünüyorlardı. O üst sıralardan seçilmiş biriydi, otomatikman diğer oyuncuları kendine çekiyordu.

Vincent Askew (Sonics guardı, 1992-96): Bilardo oynamayı beceremezdi ama çok konuşuyordu ve sizi de konuşturuyordu; buna çok gülerdim. Gelip hava atardı fakat topları isabet ettiremezdi.


Johnson: Birbirimize her şekilde sesleniyorduk. Ama ben ve o, bunlar için alınmıyorduk. Neticede benim bunu bir aracı olarak kullandığımı anladı. Böylece herkes de, benim Gary'ye ulaşabildiğimi görüp, onlara da bir şeyler söylememe ve onları da teşvik etmeme izin verecekti. Liderin arkasından gidersiniz, Gary de erkenden lider olduğunu düşünüyordu.

Steve Kelley (spor yazarı, Seattle Times): Nate McMillan anahtar oyuncuydu. Nate soyunma odasında Gary'nin yanında oturuyordu ve ne zaman Gary kontrol dışına çıksa, Nate bir şişe su fırlatırdı ona. Bir keresinde Nate ile konuşuyordum ve Gary de onun yanında oturmuş, her sorunun ardından "Saçma soru. Saçma soru. Ne kadar salakça bir soru" diyip duruyordu. Nihayet Nate durdu, sandalyesini ona çevirdi, Gary'ye baktı ve "Kapa çeneni. Seninle konuşmuyor. Kapa." dedi. 

Payton: Oraya ilk gittiğimde, bir gün Kemp ve ben takılıyorduk ve sonra antrenmana başladık. Biriyle saha dışında vakit geçirirseniz, birbirinizi tanımanız biraz daha kolay oluyor ve sahada birbirinizi arıyor oluyorsunuz... Bilmiyorum insanlar bunun farkında mı, ama yakınlaştığınız zaman, ne yapacağını veya nereye gideceğini öngörmeye başlıyorsunuz; bu da işleri kolaylaştırıyor.

Seattle, Payton'ın çaylak sezonunda yine 41-41'lik dereceye imza attı ve, Playoff'un ilk turunda Portland'a elendi. Sonra, K.C. Jones'un yerine koçluğa Bernie Bickerstaff getirildi. Yetenekli kadroya rağmen takım, 1991-1992 sezonuna 18-18 ile sezona giriş yaptı. 3 üstüste yenilginin ardından Whitsitt, Jones'u kovmaya karar verdi. Yeni hoca George Karl olacaktı.

George Karl (Sonics koçu, 1992-98): Kariyerimin üniversitede koçluk yapacağımı düşündüğüm safhasındaydım. 

Whitsitt: George'u tanımıyordum. Ama biliyordum. Eğer George'u tanıyan 30 kişiyle konuştuysam, 29'u "Ona sakın yaklaşmayın, anında işinizi kaybedersiniz" diyordu. Hepsinden aynı korkunç hikayeler. Öfke, megalomanlık, ayyaşlık. Biri bana samimi şekilde şunları söyledi: "Bak, sana nasihat verecek değilim, ama eğer onu öldürmeyeceksem, o da zeki bir koç olduğu için."

Karl: Whitsitt'in beni seçmesinin arkasındaki asıl hikayeyi hiç duymadım. Bana hiç söylemedi. 

Whitsitt: Dersime çalışmıştım. Onunla ilgili farklı farklı sevdiğim noktalar vardı. Genç bir koç olarak, Cleveland'da belli bir başarıya ulaşmıştı ve maalesef bu başarı onun için yanlış şeydi, çünkü egosu çok büyüktü. Bu, yangına körükle gitmek gibiydi ve George için daha çok sorun yaratıyordu; böylece George kendi düşmanı haline geliyor ve Golden State'te bir şans buluyor, sonra her şeyin içine edip ligdeki herkesin ondan nefret etmesine sebep oluyor, ardından da kendi kendini yok ediyordu. Bunu yaptı ve kendini yok etmeyi hak etti, ama bu adam, kendisini NBA'deki en becerikli koç olarak görürken, birden iş bulamayacağını düşünmeye varan biri. Ama oyunu çok seviyor ve gidip CBA'de çalıştı. Sonra bir üst seviyeye çıkmaya uğraştı, çünkü hâlâ NBA'e girememişti ve İspanya'da çalışıyordu. İspanyolca bilen bir adamdan bahsediyoruz.

Karl: Benimle, takım kötü giderken, Ocak ayının başlarında konuşmuştu.

Whitsitt: Kimi koçluğa getireceğimi düşündüğümü söylediğim zamanlar, takım sahibine çıktım. Asla unutmam. Evine gittim ve ona tek gösterebileceğim, bir CBA medya kitapçığıydı. Bana "Şaka mı bu?" dedi. Sonra karısı bana baktı ve "Benim için bir anlamı yok" dedi. İçimden "Heh, bir de bununla uğraşacağız..." dedim. Ona itibar ettim, o da eşine bakıp "Canım bak, biz George Karl'ı işe almak istemiyoruz. Bunu Bob'a açıkça söyledik, ama son koçu ben seçmiştim. Eğer gerçekten bu adam için ısrar ediyorsa, bırak yapsın; bu ona kalmış, ve o da işinin tehlikede olduğunun farkında." Bana baktı ve şunları söyledi: "Eğer başaramazsa bir işin olmayacak, biliyorsun değil mi?" 

Payton: Başta Karl'ın kibirli biri olduğunu düşünüyordum. Bir dalyarak. Çünkü ABD dışından geliyordu ve lige girip kendi düzenini kurmak isteyenlerden biriydi. Biz de aynı durumdaydık ve bu yüzden başta önce bir dalaştık... Sonra düşünmeye başlıyorsunuz: Aynı karaktere sahibiz ve aynı şeyi istiyoruz. Kazanmak ve daha iyi olmak istiyoruz, ve o da bir süre ligden uzak kalıp Avrupa'da çalışmanın ardından geri dönüş fırsatı peşinde. 



Karl: Gary ve ben, elbette, çok didiştik. Ama Gary benim için savaştı. 

Whitsitt: Gary ve Shawn, bir keresinde beraber oynayacakları reklam için yaptıkları çekim adına önden bazı oyunlar hazırlamışlardı. Gary boş bir turnike atacaktı, o anda Shawn takipteydi ve görünürde kimse yoktu. Gary topu panyaya atacaktı, Shawn da seken topu o sert smaçlarından biriyle tamamlayabilirdi. Bu muhtemelen Shawn'ın kariyerindeki kaçan birkaç boş smaçtan biriydi. Hani smacı kaçırırsın da, rakip takım topu alıp rahatça sayıya gider, o tip. Sağlık görevlilerini ya da polisi aramam gerektiğini düşünmüştüm, çünkü George Karl infilak etmek üzereydi. Patlıcan gibi kızarmıştı. Tahmin etmem gerekirse, galiba maçı kazandık; ama, tanrım, sanırım soyunma odasında bazı yerleri temizlememiz gerekecekti.

Payton: Kendisini dikbaşlı bir koç olarak bize sunmak istiyordu ve biz bunu kabul etmiyorduk. Kafa kafaya geliyorduk. Bence yaptığı en iyi iş, asistan koç Tim Grgurich'i getirmekti. O geldiğinde bizimle nasıl geçineceğini biliyordu ve tampon olabilirdi. Anlamıştık: Kapalı kapılar ardında birbirimizle didişebilirdik, ama sahaya çıktığımızda oyunumuza bakacaktık. Bu, meseleyi anlamamız açısından önemliydi. 

Ricky Pierce (Sonics guardı, 1991-94): George Karl etrafta dolanıp "Gary kontrol dışı" falan gibi laflar söyleyip duruyordu. Ama bu yalnızca Gary'nin içindeki ateşti, ve bu iyi bir ateşti.

Steve Scheffler (Sonics forveti, 1992-97): Karl'ın şöyle konuştuğunu hatırlıyorum: "Odamda altı mermili bir tabancam var. Sezon boyunca altı kez sıkabilirim ve işe yarayabilir. Ardından herkes boşa çabaladığını fark eder. O halde ne zaman ve nasıl harekete geçeceğiniz vakitleri seçin."

Payton: Olmak istediğim kişi olmama izin vermeye başladığı zaman, bana kendisini kanıtlamıştı. Hata yapmayı kesince ve bana inanmaya başlayınca beni kenara çekip şöyle demişti: "Bak, bu senin şovun. Nasıl oynatman gerekiyorsa öyle oynat. Ne istiyorsan onu yap." İşte bu, hocanın bana güvendiğini anlamaya başladığım andı. Ve bana bu kadar güvendiğinde, onun için başaracak kişi olmam gerektiğini, kenara bakmadan maçları kazanacağımı ve yanlış oyunu istersem mola alacağını biliyordum.

Karl: Şöyle diyeyim, belli bir uzlaşmaya bağlı kaldık. Biraz geri çekildim. O da biraz geri adım attı, ama bence ikimiz de bilinç altında saygı duyduğumuz aynı ateşe sahiptik ve bu benzer bir ateşti. Yalnızca kazan. Oraya çık ve insanların peşinden git. İşini yap.

Karl'ın kaotik, tuzaklı savunması hemen etkisini gösterdi. Karl 1991-1992 sezonunun 47-35 ile bitmesine yardımcı oldu. Seattle, Kemp'in Alton Lister'ın üzerinden vurduğu ikonik smaçla NBA yıldızlığına adım attığı seride Golden State'i geride bıraktı. 

Seattle sonraki sezon Batı Konferansı Finalleri'ne yükselmeyi başardı. SuperSonics, Phoenix'i 7. maça zorladı. Ama Charles Barkley'nin 44 sayı-24 ribaundluk performansı, Seattle'ı elemelerinde başrolü oynadı. Phoenix 64 serbest atış denemesinde bulunurken, Sonics 36'da kalmıştı. 


Karl: Savunma, Bob Kloppenburg isimli adam ve onun defansif konseptleri üstüne kuruluydu. Ben bu konuda iyi olduğumu düşünürdüm ama Kloppy beni gerçekten oyunun savunma üzerinden yaratılabileceğine inandırdı. Her takımın kendine has güçlü tarafları vardır, ama bu takım... Kenardakilerle tartıştığımız olurdu: "Eğer bu amına koduğumu almazsanız, ben alacağım. Geçin şuna." Eğer biri bize karşı ısındıysa, bu bir savaş gibi olacak. Onu yeneceğim. Bu kariyerimin başka bir döneminde olmadı.

Terry Stotts (Sonics asistan koçu, 1992-98): Postta ve adam değişmede bir sürü ikili sıkıştırma ve tuzak vardı. Bunlar o dönemde diğer takımların yapmadığı şeylerdi. 

Calabro: Alton Lister'ın üzerinden vurduğu smaç, Shawn Kemp'te gördüklerimizin doruk noktasıydı: Güç, zarafet, zeminden yükselip inebilmek, topu yakalamak, potaya ulaşmak, potaya yelken açmak ve öfkeyle bitirmek.

Alton Lister: Maçtan önce bir tartışma yaşamıştık. Yerde yuvarlanıp, adeta güreşiyorduk. Yumruk atılmadı ama Tim Hardaway, Shawn'ı yakalayıp geri çekmişti, o da benim yaptığımı zannetti. Yani smaçtan sonraki o hareketlerin sebebi buydu. Fırsatını bulup benim üzerimden smacı vurmuşken bunu kutluyordu muhtemelen.

Payton: Herkesin konuştuğu bir smaçtı ve sonra bir baktık ki, hafif eğilmiş, yerdeki Alton Lister'ı gösteriyor. Bence tüm zamanların en iyi smacıydı. Bunun bir parçası olarak yakından görmek de inanılmazdı.

Kelley: Gary ve Shawn takımın karakteriydiler. Çok etkileyiciydiler. Gary'nin bütün maç saçma sapan konuşarak oynaması, oyun kurucuların başına bela olması ve şovu çalıp kalabalığı ayağa kaldırması. Bu ve yarattığı oyunlar ile potaya gitme kabiliyeti inanılmazdı. Fast break esnasında yaptığı oyunlar, Shawn ile beraber fast break'teki ortaklığı. İzlemesi çok zevkliydi.

Whitsitt: Barkley hayatının maçını oynuyordu ve hakemler (Batı Finalleri 7. maçta) bizimkinin iki katı serbest atış kullanmalarını sağladılar.

Karl: Bunun hakkında konuşamam. En son bu konu hakkında konuştuğumda, bu bana 100.000 dolara mal olmuştu.


GERİLEMELER

Seattle ligin en iyi derecesi olan 63 galibiyetle normal sezonu sürklase etti. Sonics, NBA tarihine ismi yazılacak takımlardan biri olma yolundaydı; Jordan'ın emekliliğinin yol açtığı boşluğu kapatmak için adım atmış görünüyorlardı. Ama iki maçı uzatmada sonuçlanan seride, 5 maçta Denver'a kaybedip elendiler. 

Böylece, ilk kez 1. sıradan Playoff yapan bir takımın 8. sıradaki takıma elenmesine yol açıp tarihe geçtiler. İçerdeki karışıklıklar da bunun en önemli sebeplerinden biriydi. Bir süre sonra Whitsitt gönderildi: Her şeyi bir arada tutan adam, artık orada yoktu.

Kelley: Seattle'da oynanan 2. maçın devre arasında bir şeyler oldu. Polislerden biri bana gelip "Devre arasında neler olduğuna inanamazsın ve bunu asla benden duyamayacaksın" dedi. Yıllar sonra Ricky (Pierce) ve Gary'nin o maçın devre arasında kavga ettiğini ortaya çıkardık ve o gece serinin tüm seyri değişmişti. 

Karl: Gary ve Ricky silahlarını almakla birbirlerini tehdit etmişti. Diğer oyuncular bana silahlarının çantalarında olduğunu söylemişti. "Aileni gebertirim" gibisinden. Çılgınlıktı.

Pierce: Gary ve ben ufak bir tartışma yaşamıştık, takımla ilgili; ve ben serinin kalanında oynatılmama sebeplerimden biri olarak bunu görüyordum. Ama George, benim kaynaklarımdan anladığım kadarıyla, işi hakkında kaygılıydı ve genç oyuncuya daha bağlıydı... Kavga ediyor gibi değildik. Herhangi iki takım arkadaşının yapacağı gibi, iki cümle etmiştik, sorun neydi? Gel ve "Hadi çocuklar, bitirin şunu da çıkıp oynayalım" de. Gary ve benim arada herhangi bir şey geçmemişti. Gary ile sorunum yoktu. Onunla oynamaktan zevk alıyordum. 

Karl: 2. maçın ardından duygusal açıdan rahatsız olmuştuk ve soyunma odası biraz asabiydi, biraz sinirliydi.

Calabro: Kemp'i postta savunmak için Dikembe Mutombo ve Bison Dele ile başlıyorsun, onu çemberin orada bekliyorsun. Kemp bu adamların arasından geçmek için ekstra zorluklarla karşı karşıyaydı.

Cage: 4. maçta, 3. çeyreğin sonunda öndeydik. Son çeyrekte işi bitirmek için gereken şeylere sahiptik, ama aniden, onlarda hayat belirtileri ortaya çıktı.

Marc Moquin (Sonics halkla ilişkiler, 1992-2006): Shawn iki serbest atış için çizgideydi ve ikisini de kaçırdı; ve Denver (4. maçı) uzatmada kazandı. Ama 2-2'den sonra ve geri dönmüş olsalar bile, bizim oyuncularımızın gerekeni yapabileceğine inanıyordum ve onlar da muhtemelen aynı şeyi düşünüyordu. Jordan bırakmıştı, yani bizim de bir fırsatımız vardı ve avantajı ele geçirecektik.

Payton: Bir büyük hata yaptık. Bir serbest atış kaçırdık. Denver'da işi bitirebilirdik. Yapamadık, ve aniden momentum onların lehine döndü. Ve bir kere momentum onlara geçince, hikaye toptan değişiverdi.

Karl: Sanırım Robert Pack bir maçta 5 üçlük sokmuştu; sezonda sadece 3 üçlüğü vardı ve 5. maçta beş üçlük isabeti buldu. Brian Williams 20-20 yapmıştı. LaPhonso Ellis bir yıldızdı ve Mutombo herkese olduğu gibi bize de savunmada kabuslar yaşatıyordu. Bu, muhtemelen kendimizin sebep olduğu bir kusursuz fırtınaydı. (Pack sezon boyu 6 üçlük soktuktan sonra 5. maçta üç isabet buldu. Sonradan Bison Dele olarak anılan Williams 17 sayı-19 ribaund ile maçta etkili olmuştu.)

Kelley: Gördüğüm en çılgınca şeydi. Denver o adamlarla diz çökmedi.

Bill Ackerley (takım sahibi Barry Ackerley'nin oğlu): O zamanlar yeni doğmuş olan, altı aylık bir oğlum vardı. Her şey bittikten sonra salonun etrafında yürürken ona bakarak "Şükürler olsun ki sen varsın, çünkü bu berbat bir gündü" demiştim.

Pierce: Bence George'un hatası rotasyonu daraltmak ve beni kenara çekmekti. Bu bize seriye mâl oldu. Bu konuda bir kelime dahi etmedi. Hiçbir şey demedi.

Scheffler: Keşke Eddie Johnson takımımızda olsa ve herkesin kafasına birer şaplak atıp "Her şeyi unutun. Ne pahasına olursa olsun bunu kazanın. Hayatınız buna bağlı" deseydi. (Seattle onu 1993'te Dana Barros ve bir 1. tur hakkı ile birlikte Kendall Gill ve bir seçme hakkı karşılığı Charlotte'a yolladı.)

Barry Ackerley: Beni çok üzdü. Sanki aileden biri ölmüş gibiydi. Her ağır travma gibi bir süre sonra geçip gidiyor tabii... Bence çok iyi bir takımımız vardı. Ortaya konan şeyden memnunum. Bu kısımla bir problemim yok.

Scheffler: Daha sinirli oluyorsunuz, daha fazla hayal kırıklığı; çünkü ne kadar yakın olduğunuzu biliyorsunuz. Yalnızca ilk turda Denver'a kaybetmedik; yüzük için ciddi bir şansı da kaçırdık.

Payton: En çok hayal kırıklığına uğradığım yıl olmuştu, çünkü bu kez Finaller'e daha yakın olmalı ve gitmeliydik.

Whitsitt: Açıkçası, bir gerileme istemediğim kadar, bu gerilemenin önümüzdeki yıl şampiyonluğa gitme yolunda kullanabileceğim bir şey olduğunun farkındaydım. Grup çok üst seviye ve yönetilmesi zordu. Gelişmeye devam ediyorlardı ve daha önce herhangi ciddi bir şeyle karşı karşıya gelmemişlerdi. Bu sıkıntıyı motivasyon aracı olarak kullanacaktım ve sonraki yıl kazanacaktık.

Kelley: George'u 1.5 hafta sonra gördüğümü hatırlıyorum. Ofise gidip "Nasıl gidiyor?" dedim. "İyi bir günde, bok gibi hissediyorum" diye cevap verdi.



Utanç verici elenmenin ardından Whitsitt gitti ve yerine Wally Walker getirildi. 

Tony Dutt (Kemp'in menajeri): Chicago güya, 1994 draftının yapıldığı akşam, Pippen'ı Kemp'le takas edecekti. Eğer bu takas gerçekleşseydi, Shawn'ı pazarlama açısından bir üst seviyeye taşıyabilirdi. Onun Jordan'la birlikte oynadığını düşünüyorsunuz. Bu çok özel olurdu.


Karl: Büyük bir Pippen hayranıydım ve büyük bir Shawn hayranıydım. Biz, o noktada Shawn'ı biraz yıpranmış görüyorduk. Çöküş değil ama, yani yukarı değil, aşağı doğru bir gidiş vardı. Çok çabuk olmuştu, belki saha dışı alışkanlıkları için endişelenmeye başlayabilirdiniz. O zamanki düşüncem, çok zor bir seçim olduğu, ama takasın bizim için olumlu olacağı yönündeydi. Hız, atletizm ve harika savunmayı seçerdim. Shawn iyi bir savunmacıydı, ama harika değildi. Pippen, bence harika, en üst seviye -- belki, tüm zamanların ilk 10'una girecek bir savunmacı.

Kelley: George ve Tim Grgurich yapmak istiyordu. Sonra Wally Walker parmağını salladı, rüzgarı hissetti ve bunun iyi bir şey olmayacağına karar verdi. Böylece Walker takası iptal etti ve George ile Tim delirmiş haldeydi. George'un ofisinde oturuyorduk ve o gece yenileme başladı. (NBA Seattle Center Coliseum'un lig standartlarına yükseltilmesini istiyordu. Yenileme, Seattle'ı 1994-95 sezonunu yaklaşık 50 km uzaklıktaki Tacoma Dome'da oynamaya zorladı.) Gelen buldozerlerin sesini duyabiliyordunuz ve ciddi ciddi George'un ofisinin koridoruna dek geliyorlardı. Yani oradan gitme zamanıydı. Duvarların yıkılma sesini duyabilirdiniz ve George bunun ne kadar mecazi olduğundan bahsediyordu. Sanki inme inmiş gibi bir sahneydi, George da bunun ne kadar skandal bir mevzu olduğunu söylüyordu; zira o takası yapmamakla gelecekleriyle ilgili kötü bir karar vermişlerdi.

Wally Walker (Sonics genel menajeri, 1994-2006): Garip bir durumdu, çünkü genel menajer mevkisi boştaydı. Ben sadece arada gelmesi istenen bir danışmandım. İş için tasarılarım yoktu, ama tam zamanlı bir genel menajer bulunmuyordu, böylece draft odasındaki işleyiş tuhaf bir hal aldı.

Kelley: George ve diğer basketbol insanları yerine Ackerley'nin yanında Wally vardı.

Walker: Takım sahibi Barry Ackerley işe dahil olmalıydı ve onu aradığımı hatırlıyorum, çünkü danışman olarak ona hizmet ediyordum ve ona "Koçlar bu takası yapmak istiyor ve takas olsa da olmasa da, sen aramaları yapmak zorundasın" diyordum. Açık bir şekilde büyük bir takastı. Barry'nin "Yapmalı mıyım?" şeklindeki cevabını hatırlıyorum. Ve bunlardan biriydi. Acı vericiydi. Seattle'daki insanlar Shawn'ı seviyordu. Sevmelilerdi de. O heyecan verici, dinamik bir genç oyuncuydu ve Pippen da harika bir oyuncuydu. Buyrun bakalım.

Dutt: Nihayet bize işin bittiği söylendi, sonra da bitmediği; kim bilir? Shawn'a şöyle dediğimi hatırlıyorum: "Bak, kurallar dahilinde eğer Bulls'a takas olsaydın, onların yeniden kontrat yapmayacaklarını söyleyen bir geçmişleri var." Yani bundan haberdardık, ama aynı zamanda onun, zararını fazlasıyla telafi edecek bir pazarlama dehasına gideceğini hissetmiştim.

Walker: Barry en sonunda yapmamaya karar verdi. Açıkça, bu onun kararıydı. Başka bir takas yapma hakkında çekingendi. Şunu söylediğini hatırlıyorum -- farklı sözcüklerle dile getirerek: "Chicago'ya karşı takaslarda 0'a 3 oldum." Çünkü Bulls, Pippen'ı Seattle'ın seçimiyle aldığında,  Başka bir anlaşma yapma konusunda çekingendi. 



FİNAL YOLU

SuperSonics 1994-95 sezonunda 57-25'lik dereceye imza attı fakat ilk turda Los Angeles Lakers tarafından saf dışı bırakıldı. Jordan'ın dönmesinin ardından, bazıları onların şampiyonluk şansını kaçırdığını düşünüyordu. 1995'de takımın yeni logo ve formaya geçmesiyle KeyArena'nın yeniden açılması aynı zamana denk geldi. Takımla ilgili tek değişiklik bunlar değildi. Karl, Kemp ve Payton kalmıştı. Ama onların etrafında bulunan tecrübeli çekirdekte değişim vardı.

Whitsitt, "Takasçı Bob" adını özgür tavırlarından ötürü kazanmıştı ve onun hamleleri, Wally Walker'ınkiler gibi, olumlu tesir etmeye başladı. 1993'te Seattle, Derrick McKey karşılığında Alman forvet Detlef Schrempf'i kadrosuna kattı. Hersey Hawkins ve Frank Brickowski eklemeleri de kadroyu tamamlamaya yardım etti.  

1996 Finalleri'ne çıkmayı başardılar -- 1979'dan bu yana ilk finalleri. Kemp, Chicago'ya karşı 23.3 sayı, 10 ribaund ve 2 blok ortalamaları tutturdu. Kısaların sakatlığından etkilenen Seattle, Chicago'yu ancak 6. maça kadar zorlayabildi. Jordan, 27.3 sayı, 5.3 ribaund ve 4.2 asist ortalamaları tutturarak Finaller MVP'si seçildi. 

Hersey Hawkins (Sonics guardı, 1995-99): Sezona o kadar iyi başlamamıştık (6-5 ile başlamışlardı). Yetenekli, ama idare eden bir takımdık; sonra aniden bir şeyler oldu, sezonun ilk dönemlerinin çoğunda herkesin kendinden emin hale gelmesinde büyük pay George'undu.

Eric Snow (Sonics guardı, 1995-98): Kavgacı ve agresiflerdi. Ya buna ayak uydururdunuz, ya da kendinizi olayın dışında bulurdunuz.

Ervin Johnson: Genel menajer bütün uygun oyuncuları getirerek tamamen doğru bir iş yapmıştı. Bize çıkıp oynamak kalıyordu. NBA'deki en derin kadroya sahiptik. Diğer takımlarda da oynyabilecek, yetenekli, birçok farklı şey yapabilecek 10 kişiydik.

Frank Brickowski (Sonics pivotu, 1984-86 ve 1995-96): Herkes birbiriyle iyi geçiniyordu. Hepimiz. Bazı mallar vardı. McMillan o dengeyi sağlayan kişiydi. Bizim pusulamız gibiydi ve Gary'yi kontrol eden kişiydi.

Kelley: Brickowski ve Askew oyuna girdiğinde atmosfer çokça değişiyordu, çünkü takıma sertlik getirip rakibi yıldırma görevi taşıyorlardı. Karşıdaki takımın çekindiğini biliyordunuz.

Brickowski: Bir gün devre arasında 12 sayı öndeydik ve George bize boktan bir takıma karşı 12 sayı
geri düşmüşüz gibi bağırıp çağırıyordu. Ben "Öndeyiz, değil mi?" diyordum kendi kendime ve George takımı kalaylamaya devam ediyordu. "George, 12 sayı öndeyiz amına koyim. Ot falan içmen lazım senin" diyip dışarı çıktım ve herkes gülmekten yarıldı. Bir keresinde de George gelip Shawn'ın maçlardan ya da idmandan önce kafasının güzel olduğu hakkında söylenmeye başladı. Öyle olup olmadığından bahsetmiyorum ama George'a şöyle dedim: "Eğer öyleyse, onu kafası güzel istiyorsun. Çünkü bu işi kafa kıyakken yapıyorsa, onu ayık görmek istemezsin. Anladın mı?" George bana, konuyu hiç bu açıdan düşünmemiş gibi bakıyordu. Bana baktı ve sonra oradan uzaklaştı. 



Walker: Shawn, Sacramento'ya karşı oynayacağımız ilk tur 1. maçında cezalıydı. Normal sezonun son maçında, Denver'dan Tom Hammonds ile bir ağız dalaşına girmiş ve atılmıştı. Kendi evimizde oynuyorduk ve Shawn olmadan onları rahatça yendik. Sonraki maçta Shawn döndü, kendimizden emindik, fazla emindik ve --ki bunu sonradan fark ettik-- kaybettik. 5 dakika kala 8 sayı gerideydik. Eğer 3. maçı kaybedersek, 4. maçta elenme riskimiz bulunuyordu: Kazanmamız gereken bir maç, bütün o baskı ve tarih... Çok zor.

Brickowski: 3. maçın sonuna doğru herkesi gergin vaziyette gördüm. Sacramento bizi biraz zorluyordu. Top etrafta dolanıyor ve benim haberim bile olmuyordu. Kaç kere ilk turda elendiklerinin farkında bile değildim, çünkü tam olarak bir basketbolsever sayılmam, yani cidden bilmiyordum... Kimse şut atmak istemiyordu ve benim için sorun yoktu. Top bana ikinci kez geldi, isabet buldum ve George bana her zaman bunun önemli bir üçlük olduğunu söylerdi. Tam olarak anlamamıştım. Benim için alelade bir şuttu, ama nihayetinde kazanıp turu geçtik ve takım kalkışa geçti.

Walker: Sonraki pozisyon, Perkins bir üçlük buldu ve ardından oturduğum yerin hemen önünde Hersey Hawkins bir üçlük soktu. Bir dakikadan kısa sürede, 8 sayı gerideyken 1 sayı öne fırladık, maçı aldık; 4. maçı da kolayca kazandık. Ama Brick'in şutu --onun üçlüğü, 8 sayı gerideyiz, dördüncü çeyreğe doğru-- bizim için yılın şutuydu. Bir daha asla 1. turdan öteye geçemeyebilirdik. 

Dwane Casey (Sonics yardımcı koçu, 1994-2005): O sezon Batı Konferansı Finalleri'ndeki Utah serisi, görülmüş en yoğun serilerden biriydi; her zaman görmek isteyeceğiniz türden bir it dalaşıydı. Utah'taki son maçı unutmam mümkün değil. İnanılmazdı. John Stockton ve Karl Malone'a karşı genç Gary Payton ve Shawn Kemp. 

Walker: Shawn topu çalarak, unutulmayacak bir smaç yaptı. Antoine Carr oradaydı ve Kemp, Carrile birlikte topu da çembere soktu. Akıldan çıkmayacak gibi bir hareket değildi.

McMillan: En büyük engel Jazz'dı. Finaller'e giderken bu seride arkamızda öyle çok şey bıraktık ki, oraya ulaşmak hepimizi çok rahatlattı. Finaller'e ilerlerken, Utah serisinde sırt ağrıları yaşamaya başladım. "Neden" diye sorup duruyordum. Annelerin her şeye bir cevabı vardır ve ben de annemle konuştuğumu hatırlıyorum. All-Star oyuncularımız vardı. Shawn Kemp. Gary Payton bizdeydi. Sam Perkins'imiz vardı. Annem dedi ki, "Bebeğim, Tanrı, insanların o takımı sensiz görmesini istiyor. Ki ne kadar önemli olduğunu anlasınlar." Ama bunun niye olduğunu anlamadım. 

Casey: Oraya varmak için bir it dalaşına girmek zorunda olduğumuzu biliyorduk ve sonra da Jordan ve Pippen'lı o grupla karşılaşacaktık. O sezon tam72 maç kazanmışlardı.

Snow: Onlar 72 galibiyet almıştı, tamam ama biz de 64 galibiyete ulaşmıştık.

Casey: En büyük mesele şuydu: "Jordan'la kim eşleşecek ve kim onu gözleyip önünde kalmaya çalışacak?"

Payton: Serinin başlarında sakattım. Michael'ı biraz daha erken savunmaya başlamak isterdim, böylece muhtemelen işlerin gidişatını biraz daha değiştirebilirdik.

Casey: İlk olarak Detlef'i ona verdik, ama ben bunun pek işe yarayacağını düşünmüyordum. Gary muhtemelen elimizdeki en sert savunmacı ve rekabetçiydi; ama kariyerinin o noktasında, Jordan'ın karşısına kimi koyarsanız koyun, kâr etmezdi. Bir şekilde sayı atmanın yolunu buluyor ya da başkasına sayı attırıyordu.

Payton: Herkes ona daima "1 numaralı rekabetçi" gözüyle bakardı ve siz de her zaman o adamı savunabileceğinizi kanıtlamaya çalışırdınız. O dönem ben üst düzey bir savunmacıydım ve savunmamla tanınırdım; ve bu konuda büyük tantana çıkardılar, ben de gelip oynamak zorunda kaldım.

Casey: Detlef'i denedik. Gary'yi denedik. David Wingate'i bile denedik. Hersey Hawkins'i de denedik. Ona karşı herkesi denedik ve üçgen hücumda ona tepede, aşağıda ve birebirlerde ikili sıkıştırma getirmek çok zordu. O zamanlar Jordan çok iyi ve istekli bir pasördü, bu durum da ona ikili sıkıştırma getirmeyi zorlaştırıyordu. 

Calabro: Frank Brickowski'nin Dennis Rodman ile eşleşmesi her zaman çok eğlenceliydi. 

Brickowski: Eğer (ilk maçta oyuna girdikten 2 dakika sonra) atılmamı gerektiren bir şey yaptıysam, bu bir tek şey olabilirdi ve bunun sorumluluğunu alabilirim; ama lig bana asla ceza vermedi ve ben atıldığımda Jack Haley'ye o sokak kıyafetleriyle çenesini kapatıp oturmasını söylüyordum ki Dennis'le uğraşmayı yeni bitirmiştim.

Casey: 2. maçtan sonra geri döndük ve belki de o geceyi orada geçirmeliydik, çünkü uzun bir gece olmuştu, maç geç bitmişti ve çok geç saatlere dek Seattle'a inememiştik. Sonraki gün bizim için bulanıktı ve bir kez daha onlarla oynadık... 3. maçta hâlâ biraz halsiz olduğumuzu biliyorum. 

Brickowski: Rodman (3. maçta) bir faul atışı kullanıyordu ve ben de ribaund için yerimi almıştım. Shawn, Michael ve Scottie, karşı tarafta duruyorlardı ve top hakemlerden birindeydi. "Dennis, biraz kafam karışık, bu gelinlik falan. Maçtan sonra ne yapacaksın?" dedim. Sonraki faul atışında yanımdaydı ve bana bakıyordu. Ben de ona "Dennis, yalnızca merak ediyordum. Yargılamıyorum. Sadece merak" dedim... Onu o gelinliğin içinde gördükten sonra, cinsiyeti hakkında kafamda sorular oluştuğunu söyleyebilirsiniz tabii.

Scheffler: Finaller'de bir daha geri dönemedi. 

Brickowski: İkinci kez atıldığımda Seattle'daydık (3. maçta) ve bu da berbat bir karardı; yalnızca Dennis'le birbirimize dolanmıştık ve o sanki kendisine bir şey saldırmış gibi yere düştü. Ama ben bunun için sonradan ceza almadım... Finaller'e ulaşabilmek için bu kadar bekleyip, sonra da hakemlerden bu muameleyi görmek, hem benim, hem de takım için çok heves kırıcı bir şeydi.

Johnson: Yapabileceğiniz en kötü şey, Dennis Rodman'ın akıl oyunları tuzağına kapılmaktır. Ben Frank'in bunu yediğini düşünüyorum ve bu olması gerektiği şekilde gerçekleşmedi, iyi bir şekilde gerçekleşmedi. 

Brickowski: O, bu oyunun gördüğü en iyi ribaundçu, ve böyle hakemi aldatarak aldığı düdükleri de içeren oyun tarzıyla, savunması imkansız bir oyuncu. Fiziksel oynamaz. Çok iyi falan da değil. Bir savaşçı hiç değil. Ama kendini yere atıyor ve bu işe yarıyor. Bu bence oyunu ucuzlaştırıyor. Neden NBA'in kendini yere atmayla ilgili kuralı getirmek için bu kadar beklediğini bilmiyorum ama bunu 15 yıl önce yapmalıydılar. 

Walker: Seriye, oraya ait olup olmadığımıza emin olmadan başladık. Öyle olunca da 2-0 geri düşüp eve döndük ve oynamaya hazır değildik. Malum, takım 64 maç kazanmıştı normal sezonda. Sanırım kendi evimizde 3 ya da 4 maç kaybetmiştik. Ama Luc Longley bize karşı kariyer rekoru kırmıştı. Bunu tahmin edemezdik. Böylece 3. maçı da içerde kaybedip 3-0 geri düştük: Şimdi ne yapmamız gerekiyordu? Savaşacak gücümüz kalmış mıydı? Kimdik biz?

Payton: Seriye kazanma düşüncesindense, kaybetmemek üzere başladığımızı düşünüyorum... 

Calabro: Nihayet Payton'ı Jordan'a verdiler. Serinin başlrında bu eşleşmeye başvurmamışlardı, çünkü fiziksel olarak Payton'ın yüzde 100 olmadığını hissetmişlerdi. Ama Gary bunun için ısrar etti ve de işe yaradı. 

McMillan: 6. maça giderken, bir daha oynayamayacaktım. Orada oturmuş soruyordum: "Neden? Bu neden oluyor?"

Calabro: 6. maçta yalnızca 75 sayı üretmişlerdi, yani bu Chicago'nun maçıydı. Tempoyu kontrol ettiler ve 6. maçta insanların çenesini kapadılar. 

Karl: Çoğu playoff böyle gider, işler daha defansif bir hâl alır ve onlar bu açıdan daha iyiydi. İki harika savunma takımının kafa kafaya geldiğini görüyorsunuz. İnsanlar Pippen ve Jordan'ın maçların çoğunda, son çeyreğe kadar üst düzey savunma yapmadığını hatırlamıyor. Harper üst düzey bir savunmacıydı ve sonra Jordan ile Pippen sorumluluk üstleniyordu, Rodman da uzunların icabına bakıyordu. Phil defansif açıdan çok basit iş çıkarıyordu, ama çok iyilerdi. Top kaybından kaçınmaya, iyi bir şut imkanı bulmaya çalışıyorsunuz. 6. maçta olay, "Şuna bak, her oyunu biliyorlar" şeklindeydi. 

Karl: Sahadaki en iyi oyuncu Shawn Kemp'ti. 

Brickowski: Bu takımı Shawn Kemp taşıdı. Gary Payton hakkında konuşabilirsiniz, istediğiniz oyuncu hakkında bir şeyler diyebilirsiniz, ama herkesin arkasında olan adam Shawn Kemp'ti. 

Moquin: Eğer başka bir gezegenden olsanız ve size getirip bu serideki 6 maçı da izletsem, ardından da "Bu oyunu en iyi oynayan kişi kim?" diye sorsam, Shawn Kemp'i Michael Jordan'ın üstüne koyardınız. 




GRUP DAĞILIYOR

Takımın çekirdeğinden ilk gelen kişi Kemp'ti, ilk ayrılan da o oldu. Hak ettiğinden az para almasından ve (ona göre) hak ettiğinden az değer verilmesinden hoşnutsuz durumdaki Kemp, 1997 yılında Cleveland Cavaliers ile yapılan takasla, ilerde aynı onun gibi madde bağımlılığı sorunlarıyla uğraşacak olan Vin Baker karşılığında takımdan yollandı.

Onun memnuniyetsizliğini tetikleyen olay, 1996 yazında Jim McIlvaine'a 7 yıl-33.6 milyon dolarlık kontrat verilmesi oldu ve Kemp sezon başı kampına da katılmadı. Cleveland ile Kemp, 7 yıl-107 milyonluk bir sözleşme imzaladı. 1998-99 sezonunda yaşanan lokavttan formsuz ve uyuşuk halde dönen oyuncu, kendisini meşhur eden o atletik patlayıcılığı bir daha asla geri kazanamadı. 

Karl, takım sahipleriyle kontrat savaşına girdi, ardından 1997-98 sezonu sonunda takımdan ayrıldı. "Son kale" Payton, 2003'te, daha sonra Karl'ın hocası olacağı Milwaukee Bucks'a takas edildi. Bir zamanlar eğlendirmiş, heyecanlandırmış ve hayal kırıklığına uğratmış o takımdan 3-5 kişi kalmıştı. SuperSonics yeni yönetimin kontrolündeydi ve takımı Oklahoma'ya taşıyacak olaylar zinciri yakında harekete geçecekti.

Dutt: Kemp'in anlaşmasının bitimine 2-3 yıl vardı, ve bizim o dönem yapmaya çalıştığımız, önümüze bakmak ve ona bir sonraki kontrat verme fırsatımızın ne zaman olacağını görmekti. Eğer hatırlarsanız, Jim McIlvaine isimli birini almışlardı. Ve kendisi Shawn'dan daha fazla para kazanıyordu.

Walker: Onu serbest oyuncu olarak, 1995-96 sezonunun ardından, şu sebepten transfer etmiştik: Eğer Finaller'e dönüp bakarsanız, sezon boyunca uzun oyuncu konusunda sıkıntı çektiğimizi ve en sonunda da Finaller'de Ervin Johnson'ın --ki çok iyi biridir, onun etrafta olmasını istersiniz-- zar-zor oynadığını görürsünüz ve Luc Longley de, diğer bütün uzunlar gibi bize karşı iyi oynamıştı. 

McIlvaine: Bana gelen kontrat tekliflerinin büyüklüğü karşısında şaşkınlık içindeydim. Charles Barkley, onu bu kadar erken doğurduğu için annesini kovacağı gibi şakalar yapıyordu. Bense, anneme zam yaptığımı söyleyebilirim. Her şeyi mükemmel bir şekilde ayarlayan bir menajerim vardı. Pazarın nasıl gelişeceğini biliyordu ve sınırsız serbest bir oyuncu olarak önümde birçok seçeneğin yer aldığından emin oldu. Ve bu, hangi takımı seçeceğim hakkında önüme güzel seçenekler gelmesini sağladı. 

Dutt: Bu işin Shawn'ı dehşete düşürdüğünü görecek kadar ona yakındım. Shawn'ı o kadar büyüten şey, oyuna olan sevgisiydi, ve bunu bir noktada kaybetmişti. O süreçte, ne olup bittiğini anlamak için onunla bir görüşme yaptığımızı hatırlıyorum, çünkü çok şey olup bitiyordu, onun için çok zordu ve onunla yaşamak da zordu. Bunu gözlerinde görmek üzücüydü.

Karl: Bu, büyük para almaya başlayan oyuncuların neslinin başlangıcıydı. Oyuncuların McIlvaine'in aldığı paradan memnun olmadığına şüphe yoktu. McIlvaine'le birlikte iki oyuncu daha almıştık: Craig Ehlo ve Steve Scheffler. Soyunma odasında psikolojik bir sıkıntı vardı ve bu Whitsitt'ten sonraki yıl oldu. Artık kimsenin birbirine güveninin kalmadığı görülüyordu.

Bill Ackerley: Profesyonel sporcularla ilgili uzun zaman önce öğrendiğim bir şey varsa, o da şu: Bir oyuncu, kendisinden daha iyi olduğunu düşündüğü bir oyuncudan bir dolar dahi fazla alıyorsa, bedavaya bile oynar ve bu büyük bir olaydır. Bence Shawn'ın meselesinde, onun kontratıyla ilgili yapabileceğimiz şeyler sınırlıydı.

Walker: Shawn Kemp kontratından hoşnutsuzdu, ama saptırmacı tarih, meseleyi hakkını vererek anlatmadı. 94'te kontratı, 7 yıl-25.4 milyon dolarlığına uzatıldı, ki bu genel menajer olarak ilk icraatlerimden biriydi. Lig kuralına göre 1 veya 3 yıllık yeni anlaşma yapmış bir oyuncu ile tekrar anlaşma yapamazsın. Sadece pazarlık değil, görüşemezsin bile.

Kelley: Bu, takımı mahvetti. Böyle olmamalıydı. Shawn daha sağlam bir duruş sergilemeliydi, ama kendisini saldı ve George onu sezon içinde birkaç kez kenara çekti, sonra da --her zamanki huyu-- herkesin önünde Shawn'ın "bu sezon pek kendini vermediğini" söyledi. McIlvaine de çok kötü haldeydi ve oyuncuların geri kalanı da ona bir nevi "gidişata çomak sokan adam" gözüyle bakıyordu. Elinizde Shawn ve McIlvaine var. George ve Wally'niz var. Whitsitt ve Ackerley'niz var. Elinizde büyüyüp cehenneme dönüşecek bir sürü kıvılcım var.  

Karl: Whitsitt ve sonrasında (asistan genel menajer) Mark Warkentien'in ayrılmasıyla çete dağılmıştı, buna şüphe yok. Birisi bana tıpkı bir müzik grubu, orkestrasyonun bir daha kurulamayacağı harika bir müzik grubu gibi olduklarını söylemişti. Bu, kötü olduğu anlamına gelmez, ama çok özeldi. Bir grup dağılırsa... tekrar bir araya geldiklerinde, asla eskisi gibi olamazlar.

Kemp: Bir daha asla, asla o formayı giymeyeceğim. Son birkaç yılda şehrin üzerinde çok fazla olumsuz hava vardı, tekrar o atmosfere girmem imkansız. Bir daha asla Seattle'da bir 82 maçlık sezon geçirmem. (97 yazında ESPN'e söylediği cümleler.)

Dutt: Bir daha asla onlar için oynamayacağını söylediğinde ona, bunun çok sert bir açıklama olduğunu belirttim. Ama onun tavrı netti.

Walker: O hâlâ harika bir oyuncuydu ama gidişattan endişeliydik. Biz onu kontratından memnun olmadığı ve takas edilmek istediği için asla takas etmezdik. Onu takas etmemizin yegâne sebebi, oyununun gittiği yönden endişeli olmamız ve bunun takım için anlamıydı.


Kelley: Cleveland'a takas edildiğinde, davranışları ve oyun şekli yüzünden, önceki yıl onun üstüne gerçekten çok gitmiş durumdaydım. Kuzeybatı'da oynadıkları ilk maç Vancouver ileydi. Kalktım gittim, nasıl karşılanacağımdan ve benimle konuşup konuşmayacağından şüpheliydim. Beni gördüğü için mutluydu, çünkü evini özlüyordu ve yalnız hissediyordu. Üzgün görünüyordu. Yüzü, sanki Seattle'da yanlış giden her şeyi simgeliyor vaziyetteydi... İşte o zaman diğer sorunları da gün yüzüne çıktı. O zaman Sports Illustrated'te, tüm çocukları, sahada gösterişli olduğu kadar saha dışında çekingen biri olduğu ve bütün bunların üstesinden gelemediğine ilişkin hikayesi yayımlandı.

Karl: Sözleşmeden doğan problemler yaşıyordum ve o dönem biraz daha para koparmaya çalışıyordum En üst seviye hocalardan biri olarak tanınmak istiyordum ve ben de onlarla finansal bir mücadelenin içindeydim. Bence koçlar ve tüm takım birleşmişti. Ama Bill Walsh, organizasyonların kazandıkları kadar kendilerini yıktıklarını da söylerdi. Wally ve benim aramda bir ilişki hiç olmadı. Asla bir bağımız olmadı ve olay bundan ibaretti. Onun suçu ya da benim suçumdu demiyorum. Sadece olmadı.

Seattle, 1998 Batı Konferansı Yarı Finalleri'nde Lakers'a 4-1 yenilerek elendi. 

Walker: 1998 yılında, bir anlaşmaya varmış değildik. Sözleşmesi bitmişti, yeni kontrat için konuşuyorduk ve görüşmelere başladık; ama sonra George, George'luğunu yaptı ve takım sahibini rahatsız edecek bir şeyler söyledi. Ardından bir sabah "Görüşmeler bitti" şeklinde bir telefon aldım. Ve böylece George Karl dönemi sona erdi.

Payton: Sonra Detlef ayrıldı, Hersey ayrıldı, Sam ayrıldı... Aynı durumda değildik. Bence bu takımı  korumalıydık ve bunu beceremedik.

Johnson: Herkes fedakarlıkta bulunmalıydı, ve herkesin takımın iyiliği için fedakarlıkta bulunmak istediğinden emin değilim.

Payton: Bence 1 ya da 2 şampiyonluk kazanabilirdik. Birkaç kez geri dönebilirdik, Chicago'nun yaptığı gibi. Bunu yapmak için şansımız olmaması üzücü, çünkü ne yapacağını bilmeyen yeni bir genel menajerimiz vardı. İşi aldı ve ne olup bittiği hakkında fikri yoktu; yalnızca numaralar üstünden olan biteni yönetmek istedi ve aklı fikri tasarruf etmekteydi. Yapılacak iş bu değildi.

McMillan: Lokavtın olduğu yıl onun aldığı kiloları ve ne kaybettiğimizi görmek şaşırtıcıydı. Şimdiki Blake Griffin neyse, Shawn Kemp de oydu işte. Şutunu geliştirmesi gerekiyordu, Blake Griffin'in şimdilerde uğraştığı gibi; ve eğer o kiloları almasa, bunu halletmesi daha uzun sürerdi.

Payton: Takas edilmek zordu, ama kötü bir takım sahibiyle, kötü bir vaziyetteydik (Starbucks Ceo'su Howard Schultz, 2001'de takımı Ackerley'den devralan bir gruba önderlik etti). Takım sahibimizin ne yaptığından haberi yoktu. Yönetimdekiler ne yaptığını bilmiyordu. Gerçekten farklı şekilde ilerlemelerini sağlayacak bir şeyler yapmaya çalışıyorlardı. Olması gereken yol bu değildi, gördük de; ve Supersonics'in neden artık Seattle'da olmadığını da anlıyorsunuz: Kötü yönetilmemiz yüzündendi, buna izin veren bir takım sahibinin olması yüzündendi ve bilmiyorum nedendi: Nihayetinde büyük bir camiayı parçaladılar.




MİRAS

Elbette farklı oyuncular, ama Gary Payton, Kevin Durant ve Russell Westbrook'un oyunları arasındaki uyumu görmüştü. Buna bir kere daha şahit olmuştu: Kemp ve kendisi arasında. Payton şimdi, Lakers'taki başarısız All-Star birleşmesinden iki yıl sonra Miami Heat'te --büyük uğraşların sonunda-- ulaştığı yüzüğün ardından bir Hall Of Fame üyesi.

Kemp bugünlerde hâlâ Seattle'da görülebiliyor, restoranı Oskar's Kitchen'ın kapanmasına rağmen. Bu esnada Karl, iş başındaydı: Bir süre öncesine kadar Sacramento Kings'in normal sezon maçlarını, sanki son maçlarıymış gibi yönetiyordu. Bu arada sık sık zorlansa da, yeni NBA süperyıldızlarını anlamaya çalışıyordu. 

Hepsi, ve daha fazlası, merak konusu: "Peki ya..?"

Cage: Dostum, yapamadığımız çok şey vardı ve bunu gösterme imkanımız olmalıydı. Öyle olması gerekiyordu. 

Walker: Eğer o Bulls, tüm zamanların en iyi takımı falan olmasa, bir yüzük kazanabilirdik. 

Cage: Artık her şey bitti, ne kadar iyi olduğumuzu hiç fark etmemiştim. İyi bir takım olduğumuzu biliyordum. Yalnızca ne kadar iyi olduğumuzu bilmiyordum, çünkü kademe kademe daha iyi oluyorduk. 60+ galibiyet kazanan bir takım haline gelene dek, kademeli olarak ilerleme göstermiştik. 

Whitsitt: Eğer günümüzün bu HD çağında öyle bir takıma sahip olsak, Kemp ve Payton'ı izlesek nasıl olurdu, düşünemiyorum: O patlayıcılık, yapabildikleri şeyler... Eskilere gidip istediğin videoya bakabilirsin ve Shawn'dan daha heyecan verici çok az şey bulursun. Başka bir şey de, onun sonrakiler için yolu hazırlaması. O, Kobe Bryant ve Kevin Garnett gibiler için bir kahraman haline geldi. Birkaç yıl önce seçtiğim Jermaine O'Neal, keza. LeBron James bile, ya da bu akım iyice revaçtayken başka bazı liseden gelen oyuncular. Eğer Shawn Kemp çuvallasa ve o seviyeye çıkamasa, sonraları liseden gelen oyuncuların o kadar rahat davranamayacaklarını düşünüyorum. 

Payton: Eğer bir arada kalsaydık, Stockton-Malone ikilisinden daha iyi ya da onlara eşit olabilirdik. Onları 1996'da saf dışı bıraktık ve bence ligdeki en iyi ikili haline gelmiştik. Sonra Shawn'la ilgili meseleler baş gösterdi ve yollarımız ayrıldı. Bence beraber oynamaya devam etseydik, benim şimdi olduğum gibi, Shawn da Hall of Fame üyesi olurdu. Bir hanedan kurabilirdik, ama olmadı. En iyi dönemlerinde o, bir hilkat garibesi gibi olarak, sıçrıyordu, smaç vuruyordu, şut ve serbest atış sokuyordu, diğer her şeyle birlikte savunma da yapıyordu -- büyük olasılıkla gördüğüm en iyi oyunculardan biriydi, bir Top 10 adamıydı. 

Kelley: Sonics'le ilgili mesele, kalpleri kırmalarıydı. Kalpleri kırdılar, çünkü çok yaklaşmışlardı ve trajik olan, onların işi sonuna vardıramayan karakterlerden oluşan bir grup olmalarıydı.

Cage: Biraz yeni nesil, biraz eski usül basketbol oynuyorduk. Benim gibi tecrübeli oyuncular da vardı, Shawn, Gary ve Kendall gibi gençler de. Bir çeşit mavi yakalı yaklaşımı diyebileceğimiz, kendimize has bir iş etiğimiz vardı ki o dönemde henüz teknoloji pazarı Seattle'da şimdiki kadar güçlü değildi. Microsoft hâlen daha gelişim halindeydi. Howard Schultz hâlâ kahvesini her eve sokma peşindeydi. Seattle gibi ücra bir yerdeydik, böylece Los Angeles, New York ve Chicago gibi yerlerde görülen o baskıdan uzak kalıyorduk. Ama taraftarlar bizi tanıyordu, ve kariyerlerimiz bittiğinde, onlarla arkadaş kalmıştık. Hâlâ da iyi arkadaşlarız.

Nerden Nereye 254




Oropa


Bursa devam ediyor. Koca Nike'ın tasarımını Puma'dan rica ediyor. Alıp giyiyor. Bu sezon ligimizdeki iki yeşil-beyaz çubuklu forma da, aleni bir şekilde çalıntı tasarıma sahip.


Nerden Nereye 253



Çoramık


Dayıoğlu tek başına bir devri yaşatmaya çalışıyor gibi: Hem headband, hem corn row. Valla helal olsun.


Nerden Nereye 252




(Rafet'e teşekkürler.)

Zo


Nike'ın retro formalarda da standart kalıbını kullanması göze pek hoş gelmiyor. Madem 1950'lerin forması o, arkadaki değişik kesim ve şortun en altındaki yırtmacımsı boşluğu salla. Düz, klasik kalıpla sal gitsin.

"Ya Nick Anderson Onlardan Birinde İsabet Bulsaydı?"


(Shea Serrano'yu çoğunuz tanıyorsunuzdur. Onun geçenlerde çıkan kitabından bir bölüm Slam'de paylaşılmış. Zaten eğlenceli de, "Beyin Fırtınası" mahiyeti de olunca, dedim çevireyim.)

1995 NBA Finalleri'nin sonunda Jim Gray, Orlando Magic guardı Nick Anderson'la konuştu. Magic hiçbir maçı kazanamayıp 4-0 kaybetmiş, Houston Rockets üst üste 2. şampiyonluğunu kazanmıştı ve Gray kendisine bununla ilgili soru sormayı istiyordu; esasında sormak istediği şey, o ilk maçın sonuydu.

O yılın finalleri, ilk maçı bir kenara bırakırsak, pek de akılda kalıcı sayılmazdı. Magic karşı konulmaz derecede yetenekli ama bir yandan da hâlâ çok gençti; evlerindeki maçta 20 sayı kadar öne geçmiş, ve skorda üstünlüğü yalnızca maç sonunda kaybetmişlerdi. 4. periyot gergin ve kusursuzdu; son 6 dakika içerisinde her iki takım da farkı ancak dört sayıya kadar çıkarabildi. Rockets'dan Kenny Smith, bitime iki saniye kala maçı uzatmaya götüren zor bir üçlük isabeti buldu ve ardından Hakeem Olajuwon, 0.3 saniye kala savruk bir Clyde Drexler turnikesinden seken topu tipleyerek maçı kazandırdı. Gerçi bunlara rağmen, çoğu kişinin maçtan hatırladığı şey, Kenny Smith'in üçlüğünden önce olanlar.

Top Magic'teydi ve 55 saniye kala üç sayı farkla öndeydiler. Bir süre oyalanmanın ardından Penny Hardaway içeri girdi ve turnikeyi kaçırdı. Horace Grant hücum ribaundunu aldı, atağı yeniden başlatmak için topla birlikte uzaklaştı. Magic süreyi biraz daha öldürdü ve sonra Brian Shaw bir üçlük yolladı. İsabetsiz. Ama Grant bir kez daha boyalı alanı karıştırıp, topu Penny'ye doğru çeldi (20 saniye kala). Penny de topu Nick Anderson'a yolladı, sonra Anderson, Shaw ve Penny üçlüsü, birkaç saniye sonra Rockets, Nick Anderson'a faul yapıp çizgiye yollayana dek, topu korudu (10.5 saniye kala).

Tam o anda, Magic'in maçı kazanma ihtimali yüzde 98.5'ti.
Sonra Orlando'daki tüm ağaçlar, kuşlar ve insanlar öldü...

Anderson'ın ilk faul atışı kısa düştü. Potanın ön tarafına çarpıp geri geldi. İkinci atış daha da kısaydı ve Anderson'a doğru sekti. Topun bir süre elden ele dolaşmasının ardından, Anderson topa hakim oldu ve ona yeniden faul yapıldı (7.9 saniye kala). Ve tam olarak o anda, Magic'in maçı kazanma ihtimali yüzde 99'du. "Nick Anderson gibi sağlam bir oyuncunun iki faul kaçırmasının ardından ribaundu alamıyorsanız... Final serisinde bir maç kazanmayı nasıl beklersiniz?" Maçın yorumcusu Bill Walton, sinirli bir şekilde bu soruyu soruyordu.

Nick Anderson üçüncü faul atışını kullanmak üzere pozisyonunu aldı. Bu kez çok bekledi ve atışı kaçırmasının ardından kamera yüzüne odaklanınca, yüzüne sahte bir gülücük yerleştirdi: Artık yalnızca herkes diğer atışı da kaçıracağının değil, ilaveten, büyük ihtimalle geleceğe miras kalacak, tarihi değiştirecek bir âna tanıklık ettiğinin de farkındaydı. Anderson dördüncü atışı da kaçırdı, Rockets bu kez ribaundu aldı, Kenny üçlüğü soktu, Hakeem maç kazandıran sayıyı buldu, ve Magic bir daha asla toparlanamadı: Seriyi kaybettiler, Shaq bir yıl sonra Lakers'a gitti, Penny'nin dizleri haşat oldu ve her şey boka sardı.

Ama işte Jim Gray'in Magic seriyi kaybettikten sonra Nick Anderson'la konuşmak istemesinin sebebi buydu; ona serbest atışları sormak istedi. Şöyle dedi: "Eğer ilk maçtaki o serbest atışlardan birini soksaydın, her şey daha farklı olabilir miydi?" Ve bence durumu bir kahraman gibi ele alan Nick, orada durmuş, iyice düşünerek, şöyle diyordu: "Evet, olabilirdi. Ama, evet, bunun hakkında düşünemem. Geçti gitti. Olanla ölene çare yok."

Yani, mesele şu: Olan biteni değiştiremeyiz. Ama en azından, burada değiştirebiliriz. O zaman hadi yapalım. Eğer Nick Anderson o serbest atışları soksa neler olurdu? NBA'e etkisi nasıl olurdu?


O sezon Finaller'de neler olurdu?

Magic'li oyuncular, sonradan, ilk maçtaki yenilginin özgüvenlerini ne kadar sarstığıyla ilgili birçok şey söylediler. Tersinin doğru olduğunu farzedelim: Nick'in ilk iki faulden birini soktuğunu düşünelim, ve maçı da kazandılar; o zaman kendilerini daha iyi hissedeceklerdi. Sonra birileri kulaklarına eğilip, ilk maçı kazanan ev sahibi takımların yüzde 85 oranında Final serilerini kazandığını fısıldayacaktı ve çok daha iyi hissedeceklerdi. Bu durumda da sonradan dönüşecekleri şekilde kendilerini rakipsiz bir konumda göreceklerdi. Nihayet, seriyi 4-2 kazanacaklardı (En uygun senaryoda, her şey onların lehineyken bile Rockets'ı süpüreceklerini söyleyemem, o zamanın Hakeem'i yine de sizi iki kere yenecektir). Yani Magic 1995 NBA Şampiyonu olacaktı. Ve bu gerçekleşseydi, bildiğimiz NBA tepetaklak olacaktı.

Ne gibi? Ne demek istiyorsun?

2016'da ESPN'de, her şeyin ellerinden kayıp gittiğini izlemeden evvel Magic'in nasıl da hanedan olmanın eşiğinden döndüğünü anlatan  This Magic Moment isimli bir belgesel yayımlandı. Belgeselin sonlarında, isimler geçerken, Shaq ve Penny'yi bir havuzun başında konuşurlarken görüyoruz. Sohbet sırasında Shaq, eğer bir şampiyonluk kazanabilselerdi, asla oradan ayrılmayacağını söylüyor. Ve işte: Shaq Magic'te kalıyor.

Ve madem tarihi yeniden yazıyoruz, hadi devam edelim ve Penny Hardaway'in sakatlık yüzünden kaçırdığı yılları silelim. Bu, elinizde genç ve sağlıklı bir Penny, morali bozulmamış bir Nick Anderson, soğukkanlı bir rol oyuncusu olarak Dennis Scott, tecrübeli bir "winner" olan Horace Grant, harika bir basketbol aklı olarak Brian Shaw ve henüz-maksimumuna-ulaşmamış-ama-şu-anda-bile-dominant-durumdaki Shaq. Ve bütün bu adamların bir şampiyonluk kazandıktan sonra, birkaç yıl bir arada kalması? 90'ların geri kalanı ve 2000'lerin başı için tam bir kıyım.

Tamam, ama peki ya Jordan? Emeklilikten geri dönmüştü. Ve gerçekte Bulls, 96 Playoffları'nda Magic'i süpürmüştü. Orada ne oluyor?

Bu adilce. Ama eğer Magic 1995'te Rockets'a kaybetmediyse, sonraki sezon Bulls'un Magic'i yenmesinin de kesin olduğunu söyleyemem. Bu seriler nasıl oynanır emin değilim, özellikle de Magic'in Bulls'u 1995'te elediğini göz önüne alırsanız. Ve, demek istediğim, bu Jordan'ın dönüşünden sonraki ilk sezonuydu ve Playoff'lar başlamadan önce yalnızca 17 maça çıktı; yani onun en hazır halinde olmadığını savunabilirsiniz, ama yine de oldu.. Bunu görmezden gelemeyiz. Fakat tamam, hadi daha ölçülü gidelim: Bulls 1996'da Magic'i eledi diyelim. Muhtemelen 1997'de de elerlerdi (Bulls 1996'da çok iyiydi ve 1997'de 69-13 yaptıklarında, bu bir şekilde "gerileme"ydi). Ama en azından 1998 şampiyonluğunu Magic'e verelim. Bu bütün ilginç kapıları da açacaktır.

Ne gibi? 

Şimdi, öncelikle biraz geri saralım. Magic 1995 yılı şampiyonu oldu. Shaq şampiyon olmanın cazibesine kapıldı ve bütün diğer projelerini, daha fazla yüzük kovalamak üzere bir kenara itti. Bu demek oluyor ki, Kazaam'ın başrolü için oyuncu aranıyor. Ve 1995'teki yenilgiden perişan olmuş ve moralini düzeltmeye çalışır durumdaki Hakeem, işi alıyor. Yani, Shaq'ın Orlando'da kalmasının ardında, bir sonraki büyük gelişme var: Hakeem Olajuwon'ı Kazaam olarak görmek.

NE?

Değil mi?

Başka?

Eğer Magic 1998 şampiyonluğunu alırsa, bu demek oluyor ki, Jordan 6 yerine 5 yüzük kazandı. Yani böylece Tüm Zamanların En İyisi konumu biraz sarsılacak.

Ya Kobe? Kobe ve Shaq ikilisini Penny ve Shaq ikilisiyle değiştirdik. Kobe'ye ne oluyor?

Bunun muhtemelen iki yolu var.

İlki şu: Lakers'ın Kobe'nin haklarını almak için Hornets'a yolladığı Vlade Divac, Charlotte'ta oynamak istemediğine karar verecek. 2016'nın Ocak ayında, menajeri ona Lakers'ın kendisini takas edeceğini söylediğinde emekliliği düşündüğünü açıkladı. Ve eğer bu olsaydı, o zaman:

-- Kobe, Charlotte'a giderdi, ki bu korkunç olurdu.
-- Kobe kariyerini muhtemelen, Tracy McGrady ya da Vince Carter ayarında geçirirdi.
-- 2002 Sacramento Kings'e şahit olamazdık, ve size bir şey söyleyeyim: Eğer 2002 Kings'i içermeyen herhangi bir gerçeklik türünde yaşamak istediğimi düşünüyorsanız, siktirip gidebilirsiniz.

İkincisi de şu: Vlade "Tamam, Charlotte'ta oynarım" diyecek ve oraya takas edilecek. Lakers, Kobe'ye kavuşacak ama Shaq'ı alamayacak, yani Kobe beş yüzük kazanamamış olacak. Güzel tarafı bu gerçi: Pau ile güçlerini birleştirmek yerine, Kobe 2007 yazında Kevin Garnett'i çağıracak, ve ona kaybetmekten ve onu da kaybederken görmekten bıktığını söyleyecek; onu ikna edip 2008 yazında Boston yerine Los Angeles'a gelmesini sağlayacak ve biz de en az üç sezon ikisini beraber izleyeceğiz: İki güneşi yan yana izlemek gibi yani. Bu iki şampiyonluk için yeterli olurdu, belki üç. Elbette, Kobe-KG işbirliği boka sarıp hiçbir başarı getiremeyebilirdi de, ve o zaman da Kobe, Carmelo'dan önceki Carmelo olurdu.

Ve bütün bunlar, 2000, 2001 ve 2002 şampiyonluklarının Shaq-Kobe ikilisi ortada olmayacağından, boşa çıktığını gösteriyor; tıpkı Garnett Boston'a gitmeyeceği ve Pau-Kobe birleşmediği için 2008, 2009 ve 2010 şampiyonluklarının da boşa çıkacağı gibi.

Onları kim alıyor?

Magic, 2000 Finalleri'nde Trail Blazers'ı 4-3 yeniyor ve Shaq-Penny ikilisi 3. şampiyonluklarını kazanıyor -- 7. maçta Penny ve Shaq ürünü alley-oop'la taçlanan bir 4. çeyrek geri dönüşüne imza atıyorlar. Spurs, Sixers'ı 4-3 yenip 2001 Şampiyonu oluyor -- Allen Iverson, Avery Johnson'ın üzerinden geçiyor. Kings 4-0 ile Nets'i geçip 2002'de şampiyonluğa ulaşıyor (Vlade Divac, eğer Lakers onu Kobe karşılığında takaslasa bunların gerçekleşmeyeceğini de söylediği önemsiz bir maç sonu demeci veriyor). 2008'de Pistons, Pelicans'ı 4-2 ile geçiyor -- ve Finaller tarihindeki en düşük reytingleri alıyor. Magic 2009'da Nuggets'ı 4-3 ile aşıp bu kez Dwight Howard ile şampiyon oluyor -- insanlar "Dwight vs. Carmelo"nun yeni büyük rekabet olduğunu söylemeye başlıyor, çünkü aptallar. Ve Cavs (!) 2010'da Lakers'ı (!!) 4-3 (!!!) yeniyor -- Finaller tarihinin en yüksek reyting oranları.

[Burada konu NBA-Hollywood eksenine geçip Patrick Ewing'in malafatına kadar uzanıyor, o yüzden hiç uğraşmadım. Zaten konu dışına çıkılıyor. Direkt sona atladım. Merak eden orijinalinden bakar.]

Makul. Peki döküm ne?

Kainatın Nick-Anderson-Bir-Faul-Soktu versiyonunun neresindeyiz şimdi? Bu noktada:

--Magic 1995'de şampiyon oluyor; Shaq Orlando'da kalıyor ve onunla Penny üç şampiyonluk kazanıyor.
-- Hakeem Kazaam'ı çekiyor ve Hollywood'u sallıyor.
-- Jordan 6 yerine 5 yüzük kazanıyor ve mirası şimdiki kadar garanti altında olmuyor.
-- Kobe belki 5 yerine 2 yüzük kazanıyor ama muhtemelen hiç kazanamayacak.
-- Duncan 5 yerine 6 yüzüğe ulaşacak.
-- Chris Webber bir yüzük kazanacak (Yaşasın!) ama Dwight Howard da (Yuuuuuh!).
-- Carmelo, Finaller'e ulaşmış olacak.
-- Bir NBA Finalleri 7. maçında, kazananın LeBron olduğu bir Kobe ile LeBron kapışması göreceğiz, ki bu da LeBron'un hiç Miami'ye gitmeyeceği anlamına geliyor.
-- Ve herkes Patrick Ewing'in dalgasını görüyor.

Hepsi, eğer Nick Anderson bir tane faul atışını soksa gerçekleşecekti.

Nerden Nereye 251





(via şurası)

Assault


Kiminiz fark etmiştir: Yeni NBA formalarının kesimleri farklı ve tek tip. Omuzlarda şerit taşıyan formaların arka kısmı da, yukarıda ve aşağıda gördüğünüz şekilde; diğerlerinde anlaşılmıyor çünkü tam olarak.


Farklılık getirmesi adına, hoş. Tekdüze, alıştığımız şekilde dümdüz ve kesintisiz devam etmiyor orası. Ama görünüşe bakılırsa, bunu yaparken aldıkları ilham, seleflerinden oldu.


Knicks'in 3-4 sezon önce yenilediği formada sınır şeritler, ön ve arkadan gelip koltuk altına doğru kesiliyor ve o aşırı sade formada, azıcık da olsa değişik bir manzara sunuyordu.


Bu ibneler de çok büyük ihtimalle buradan esinlendi.

Nerden Nereye 250



Çeşme


Az önce şöyle bir şey gördüm, feci hoşuma gitti. Bir kere de Premier Lig takımlarından biri yapmıştı, Alican bahsetmişti hattâ burada. Timberwolves'un iç saha maç fikstürü, ama giyilecek formalara göre. Üçte ikisi 1 ve 2. formalara ayrılmış, onun da yarıdan biraz fazlası beyazda. 3 ve 4. formalar, adlarının hakkını verecek kadar giyiliyor. Abartı yok. Yeşil sızdı ama gri henüz bilinmiyor.

Keşke daha fazla takım böyle şeyler yapsa. Burada neyi görüyoruz peki; Nike döneminin başlamasıyla, forma adlandırmalarının da değişmesiyle birlikte, şu manzaraya da bakınca, artık o yıllarca süren "İç sahada beyaz giyilir" geleneğinin toptan kalkmasa bile, resmi bir darbe yediğini görüyoruz. Artık iç saha yok, "Association", "Icon" ve "Statement" formalar var. Bir de işte retrolar olacak, senesine göre. O arada kollulardan kurtulduk çok şükür. Ama nihayetinde "pazar" bu, kollu yerine başka bir garabet çıkabilir. Çıksın da, ama en azından basketbol geleneklerine uygun olsun az-çok.

Nerden Nereye 249


Önce 2014 yazında lig logosunu arkaya fırlattılar. Ki söylentiler ve bilmemkaç yılına girmiş olmamız bizi neyin beklediğini az da olsa belli ediyordu.


3 sezon boyunca, koca NBA takımları korsan forma giymiş gibi dolandı sahada. Ufak çaplı bir skandal. Hani artık Finaller'de logo da yer almıyor takımların formalarında, o teselli bile yoktu.


Ve şimdi, aynı yaz içerisinde, hem yeni anlaşma gereği üretici firma logosu geliyor formaya, hem de 10 civarı takım reklam aldı. Bir anda, o biraz göze batan sade görünüm, bir nevi kalabalığa dönüşüyor bu takımlarda.


Reklam olmayanlarda ise taraftar forması giymiş gibi. Neden, çünkü Nike gelmeden önce, sahada giyilen formalar harici diğer iki alt kategori formalarda (swingman ve replica) Adidas logosu bulunuyordu. Ha tabii Oklahoma formasına pozitif etkisi olmuş, normalde o kadar kötü ki. İlaveten, acaba sırf bu logonun formada (ve dahi şortta) yer alması ekstra kaç paraya patladı Nike'a.

Split


United'ın 84-86 arası giydiği formalar. Biliyorsunuz, Adidas'la anlaşıldıktan sonraki ilk sezon, yani 15-16'da, hemen aşırı klasik bir giriş yapıp, 82-84 arası giyilen iç sahanın aynısıyla taraftar karşısına çıktılar. O 12 yıllık dönemde hemen hep klasik tasarımlar giymişler -- ki o vakitler ne yapabilirlerdi derseniz, haksız çıkmazsınız gerçi. Bir istisnası var, o da bunlar. Alternatif logo/arma kullanımının hastası biri olarak, bu formalara da bayılıyorum.
Adidas logosu kollarda ve çift, o zaman henüz lig logosu yok. Armaya geniş bir yer kalıyor, ortada. Sade Sharp logosuyla birlikte çok uyumlu duruyor merkezi halde. Diğerlerinin hepsini yaparlar da, keşke bir sezon bunu diriltseler. Hazır son sezonlarda Adidas omuzlardan 3 çizgiyi atmışken hele...


Klempie



Futbolcuların çoğunun batıl inançları vardır ama Ajax'ta bu durum iyice abartılıydı. Maçlardan önce futbolcuların masaj masasına hangi sırayla gideceği konusunda karışık bir merasim vardı. "Her oyuncunun kendi sıra numarası vardı" diye açıklıyor durumu Salo Müller. "Eğer 3 numaradaki kişi tuvalete gittiyse, hepimiz onu beklemek zorundaydık. Dört numaradaki kişi üç numaraya geçemezdi. Kaleci daima sonuncu sıradaydı. Sjaakie Swart üç numaraydı. Bennie Muller dörttü. Cruyff bir ya da iki olurdu; tam hatırlamıyorum. Masajlarını bitirdiğimde de her oyuncuya özel bir şey söylemem gerekirdi. Cruyff'a 'Yogi Twee' demem gerekirdi. Ona Yogi derdim, neden bilmiyorum. Jopie değil, Yogi. Bu söylediği şu anlama geliyordu: İki gol at. Henk Groot'a 'Henk, çok, ÇOK iyi maçlar' demeliydim. 'Henk, çok iyi maçlar' dersem yerinden kıpırdamazdı. 'Ah, pardon. Çok ÇOK iyi maçlar.' Kaleciye 'Klempie, klempie' derdim çünkü onun işi topu tutmaktı. 'Klempie, klempie.' Piet Keizer kıçına bir şaplak atıp şunu dememi beklerdi: 'Piet, haydi göreyim seni.' "

Harika Portakal, sayfa 65. Günümüzün her takım arkadaşıyla farklı selamlaşan ya da her neyse, o haltı yiyen oyuncularının ilk örneği falan sanırım bu.