Kırmızı, Beyaz ve Bronz: Amerikan Basketbol Milli Takımı'nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu (3. Bölüm)



(İlk bölüm. İkinci bölüm.)

Tooley: Acı verici bir deneyimdi.

Miller: Belki Vince'in Frederic Weis'ın üzerinden vurduğu smacı hatırlıyorlar, belki rekabet edecek seviyeye gelene dek gözlerine çok kolay göründü, ve sonra şöyle demeye başladılar: "Uluslararası platformda tecrübeli olan yetişkin adamlara karşı oynayacağım ve artık ABD ile karşılaştığımızda içimizde korku yok."

Anthony: Porto Riko maçı, hâlâ içimde bir yara diyebilirim. Malum, Amerikan Milli Takımı'nın gidişatını değiştirdi denebilir.

Arroyo: Bence bu hayatımı değiştirdi. Kariyerimi olumlu yönde etkiledi.

Jackson: Carlos, NBA'de oynamış bir oyuncuydu; hisleriyle ve sağlam oynayan biri, uzaklardan iyi şutları var, takım arkadaşlarını oyuna sokar. Yani, her şeyi yapabilen biri. NBA'de bir All-Star değildi belki, ama böyle bir maça imza atabildi.

Arroyo: Ve biliyor musun, bu eğlenceliydi? Olimpiyatlar'da ilk maçımızdı ve, başta vali olmak üzere, bir sürü taraftardan mektuplar almıştık. Bu maçın sonunda altın madalyayı kazanmış olmak isterdik, ama öyle değildi.

Jose Calderon (2004-2016, İspanya): Oldukça tuhaftı, herkesin beklediği "Pekala, ABD kötü bir maç geçiriyor" şeklindeydi. Yani bu, turnuvadan önce pek öngörmediğimiz bir şeydi.

Okafor: Mağlubiyeti beklemiyordum açıkçası, bayağı hayal kırıklığına uğramıştım, ama hâlâ aklım altın madalyadaydı.

Granik: Ve biliyorsunuz, Porto Riko pek zorluk çıkaracak bir takım olarak görülmüyordu. 2-3 tane NBA oyuncuları vardı. Yani eğer onlara kaybettiysek, bunun devamının gelme ihtimali de vardı.

2. maçta ABD, evsahibi takım Yunanistan'a karşı, 77-71'lik bir galibiyet aldı. 3. maç ise Avustralya'ya karşı, 10 sayı farkla kazanıldı. Sonra Litvanya geldi; neredeyse ABD'yi turnuva dışına itiyorlardı. 

Jasikevicius: Onların mağlup edilebilir olduğunu düşünüyordum, hele de Sydney'in ardından. Onlara karşı yine harika oynamamız gerektiğini anlamıştık, ama birçok zayıflıkları olduğunu düşünüyorduk.

Breen: Dürüst olmak gerekirse, oyunlara giderken, Litvanya'nın bize karşı bir şansı olabileceğini düşünmüştük. Litvanya, ve bir de Arjantin. Sydney'de karşılaşacağımız en güçlü rakipler onlardı ve bize yine zorluk çıkaracaklardı, yani bana göre, endişelenmemiz gereken maçlar bunlardı.

Sheridan: Sarunas Jasikevicius için basitçe bir intikam maçıydı, çünkü Sydney'deki yarı final maçında o son saniye üçlüğü girseydi, ABD'yi yeneceklerdi ve o maçta 28 sayı atmıştı. 

Jackson: Muhteşem bir oyuncu, ve bunların sonucunda NBA'den bir kontrat kaptı. 2004'te, bütün turnuvada en iyi iki oyuncudan biri olabilirdi. 

Breen: Jasikevicius, uluslararası platformda iyi bir oyuncu değildi; o, büyük maçlarda daha bir ortaya çıkan, harika bir oyuncuydu. 

Nelson: Uluslararası maçlar, daha bir kısa maçlar oluyor. Devreler 20'şer dakika. Göz açıp kapayıncaya dek bir devre bitiyor. Bir daha gözünüzü kırpıyorsunuz ve rakibiniz bir seri yakalıyor, ya da Jasikevicius her yerden şut sokmaya başlamış oluyor. Bazen toparlayamıyorsunuz.

Jasikevicius: Maçın en başından beri kendimi gayet iyi hissediyordum.  

Songaila: Düşünüyorum da, bu durumda belki ufak bir ülkeden gelmek ve Litvanya'nın ulusal gururu olmak, ülkeni temsil etmek; hepsini bir araya getirdiğinde, bence birkaç Olimpiyat için yeterli motivasyonu sağlayabiliyorsun. 

Jackson: Litanya, sadece üç milyonluk nüfusa sahip bir ülke. Ülkenin elit oyuncuları, belirgin bir şekilde, uzun zamandır birlikte oynuyorlardı. 

Jasikevicius: 12 All-Star'a ihtiyacınız yok. Bir takıma ihtiyacınız var. 

Jackson: Özellikle üçlük çizgisi civarında çok yetenekliydiler, hem de her oyuncuları. Uzunları dışarı çıkabiliyor, guardları çok iyi pick-and-roll oynayabiliyor, ve biz de hücumda onlara cevap verebilecek gibi görünmüyorduk. 

Songaila: ABD maçında, biliyorsunuz,  Jasikevicius bazı inanılmaz şutlar soktu; kısa beşle oynuyorduk, ben 5 numara oynuyordum ve çok tepeden pick-and-roll'ler oynuyorduk.

Jasikevicius: Timmy'nin orada olması, yıllar boyunca olduğu kadar harikaydı; ama o, Avrupa basketbolu için, belki de pick-and-roll savunmasında yeteri kadar uygun değildi.

Jackson: Bizim ön alan oyuncularımız, uluslararası müsabakalarda, potadan uzaklaşma özellikleri bulunan oyuncuları savunmaya alışık değillerdi. Takım olarak savunma yapma yetersizliğimizin ortaya çıkmaya başladığını düşünüyordum. 

Songaila: Bir sürü süper atletten oluşan bir grup oyuncuydu. Sırayla gidersek, Dwyane Wade, Carmelo, LeBron, Stoudemire, Boozer, bütün hepsi oradaydı, ama biz o kadar değildik, yapmamız gereken çok şey vardı. Onları dış şutlarla, orta mesafe oyunuyla yenebilirdiniz. O dönemde güçlü oldukları noktalar değildi, ve bu bizim işimize yaradı. 

Nelson: Koçluk yaparken ve onlara madalya kazanmaları için yardım ederken, en deli rüyalarımda bile göremeyeceğim, asla başıma gelmeyeceğini düşündüğüm şey, ABD'yi yenme şansını elde etmekti.

Jasikevicius: Güzel bir galibiyetti, başka bir şey değil. Güzel galibiyetti. Yani, sonucunda madalyayı kazanmadık. Bir kariyere baktığınızda, en önemli şey, kupalar ve madalyalardır ve biz bu galibiyeti taçlandıramadık, çünkü yarı finalde İtalya'ya elendik. 


Birleşik Devletler, sonraki maçta geri dönerek turnuvayı 12. bitiren Angola'yı biraz hırpaladı: 89-53. B Grubu'nu 4. bitiren ABD, A Grubu'nun lideri, 24 yaşındaki Pau Gasol'ün sürüklediği İspanya ile eşleşti. 
Stephon Marbury, o dönemin rekoru olan 31 sayıyla patlama yaptı ve, İspanya'yı yenip yarı finale giden yolda takımına liderlik etti. Geri dönüp bakınca, Gasol bu maçı, Marbury'nin kariyerinin en iyi maçlarından biri olarak tanımlıyordu. Madalyalar menzile girdiğinde, Birleşik Devletler'in rakibi, Manu Ginobili ve Luis Scola'lı Arjantin'di.

Fabricio Oberto (1996, 2000-2004, Arjantin): Maçı kazandık ve maç bittiği gibi, Nocioni'nin soyunma odasına gidip her şeye vurarak ve bağırarak şunları söylediğini hatırlıyorum: "Yarın ABD'yi yeneceğiz!"

Jackson:

Oberto: Yalnızca oynamaya devam ettik ve onları yanlış pozisyonlara zorlayıp kötü şutlar kullanmalarına ve kötü kararlar almalarına yol açmaya çalıştık. Sadece bir çeyrek oynayamazdık; oynayacak 40 dakikamız vardı ve 40 dakika boyunca gerçekten iyi oynadık. 

Andres Nocioni (2004-2016, Arjantin): Benim kafamda, bütün maçı kontrol etmiş gibiydik. Bunu gerçekten başardık. Bence ABD'nin maçı alma ihtimali hiç olmadı.

Tooley: Devre arasında bile, hâlâ bir şansımız var diye hissediyordum. Geri dönebileceğimizi düşünüyordum.

Ford: İlk 10 pozisyonun yedisinde skor bulduklarını söyleme istiyorum. Hücumları gerçekten, gerçekten işliyordu. Pepe Sanchez, Scola iyiydi, Ginobili iyiydi. Cidden çok iyiydiler. 

Nocioni: Sağlam olmaya çalıştık, iyi savunma yapmaya çalıştık, oyunu kendi tempomuzla oynamaya çalıştık. Çoğu kez alan savunması uyguladık. Onlara birçok şut imkanı verdik ve kaçıracaklarından emin olmaya çalıştık, ribaundları kontrol ettik ve koşmaya çalıştık. 

Sheridan: Arjantin, ABD'ye pick-and-roll'lerle, back-cut'larla ders verdi ve maç yakın bile geçmedi. Arjantin onları neredeyse ezdi geçti.

Jackson: Bizden daha iyi bir takıma yenildik. Bireysel olarak onlardan daha iyiydik, ama daha iyi bir takıma yenildik. 

Breen: Oyun hâlâ daha beş oyuncunun organize bir şekilde oynamasıyla en iyi şeklini alıyordu, ve Arjantin'de beş oyuncu neredeyse birbirine bağlanmış şekilde sahadayken, ABD bu anları çok nadir görebiliyordu.

Jefferson: En yetenekli takım her zaman kazanmaz. Birlikte oynayabilen takım kazanır. 


Ford: Arjantin'le elimizden geldiği kadar sıkı oynadık. Gerçekten iyi takımdılar.

Jefferson: Bu saçmalık. En iyi takımımızı bir araya getiremedik, ikinci en iyi takımımızı bir araya getiremedik, muhtemelen en iyi beş takımımızdan birini bir araya getiremedik. Geri dönün ve bakın, aynı Arjantin takımıyla, dokuz ay önce Amerika Turnuvası'nda oynadık ve devrede 40 fark atmıştık. Dokuz ay ileri sarın, onlar aynı takımla burada, biz ise --bazıları ilk kez birbiriyle tanışan-- dokuz farklı adamla; bu korkunç bir reçete.

Breen: En iyi takımlarının ellerinde olmadığına şüphe yok. Jason Kidd yok, Ray Allen, Kevin Garnett, Shaq yok, Vince Carter yok, Kobe yok. Oyunun en iyilerinden bahsediyorsunuz. Farkı yaratan, kadro oldu --birçok kritik oyuncu yoktu-- ama bu, Arjantin'in bir arada ne kadar iyi oynadığını değersiz kılmaz. 

Oberto: Milli takıma gidip de orada sağlam bir ekip kurmak çok zor. Mesela Manu bazen maç boyunca iki şut kullanabiliyor, ve en mutlu kişi o olabiliyor. Belki ben hiç şut kullanmıyorum, ama mutluyum. Sadece bir arada olmaktan keyif alıyoruz. 

Luis Scola (2004-2016, Arjantin): 15-16 yaşlarından beri birlikte oynuyorduk. Basamakları beraber çıkmıştık, turları geçmiştik ve sonunda altın madalyaya ulaşmıştık. Dürüst olmak gerekirse, 1999'da eğer bana ya da herhangi birine, 5 yıl sonra yapacaklarımızı söyleseydiniz, herkes size götüyle gülerdi.

Oberto: En olumlu, en iyimser kişi bile altın madalya alacağımızı tahmin edemezdi.

Sean Marks (2000-2004, Yeni Zelanda; Brooklyn Nets Genel Menajeri): Bana kalırsa, sürpriz takıma destek verme olayı, insanın doğasında var. Bence taze kan gelmesi, yeni insanlar görmek, spor için iyi bir şey.

Nocioni: Büyük bir şoktu. NBA oyuncularını sahada kaybetmiş halde görmek, her zaman büyük bir şoktur. ABD, basketboldaki en iyi ülke. Bütün dünyaya hakimler. Böyle olunca, ABD kaybettiği zaman, bu hem basketbol için, hem de FIBA için bir şok. 

Anthony: Maçı kaybettiğimizi, ve ardından bununla ilgili gelecek yazıları düşündüğümü hatırlıyorum. Bir bütün halinde, benim için, oyuncular için ve ülke için oldukça inciticiydi. 

Okafor: En iyi oyunumuzu sergilemediğimizi hissediyordum. Altın madalyaya ulaşabilirdik ama elimizden gelenin en iyisini ortaya koyamadık. Yanına bile yaklaşamadık. 

Jefferson: Olimpiyatlar'a gitmeden birkaç hafta  önce Lebron ile, Amar'e ile, D-Wade ile ilk kez tanışmıştım. Larry Brown ile ilk kez tanışıyorlardı. Hangi takım, hangi formül? Evet, 92'de Dream Team ile işe yarayabilirdi bu, ama bu kez karşında yıllardır birlikte oynayan Arjantinliler ve İspanyollar vardı. 

Stern: Kazanamadığınız vakit, bu bir başarısızlıktır, ama ben Arjantin'e hayran oldum. ... 12 yaşından beri bir arada oynayan bir grup oyuncudan taşan bir basketbol coşkusuydu.  



Sheridan: Vaziyet şu şekildeydi: "Bu bir felaket." Yarı finalde Arjantin'e kaybettikten sonra, takımda "Bu daha ilk günden bu yana fiyaskoydu" diyen bir sürü oyuncu vardı.

Okafor: Üçüncülük maçında hava "Bu maçı alıp, bronz madalyayı kazanmalıyız" şeklindeydi. En azından bronz madalya ile oradan ayrılmalıydık. 

Anthony: Evet, bronz madalyayı almamız gerektiğini biliyorduk. Hedef buydu. Madalyayı alıp, oradan gitmeliydik. 

Birleşik Devletler, bronz madalya için çıktığı maçta, Litvanya'yı 104-96 yendi. O günlerde üç iyi maç oynamak, onlara yetecekti; ama ancak iki maça çıkabildiler. Eve bronz madalya ile döndüler; ama daha mühimi, eve "altın madalya kazanamama" tecrübesi ile döndüler. ABD, Atina'ya kusurlu bir kadroyla gitti, ve bunun bedelini altın madalyadan olarak ödediler. 

Jefferson: Yüzde yüz başarıdan öte her şey bir başarısızlıktı. Gümüş, başarısızlık; bronz, başarısızlık. 

Tooley: Bu deneyim ne kadar zorlu olursa olsun, hiç madalya kazanamamaya karşılık bir madalya kazanmak, Olimpiyat Oyunları'nda madalya alamamaktan çok farklı bir hikaye. Biz dahil, herkes altın bekliyor, ama bu kamburu sırtımızdan atamadık. Bir madalya ile dönmek önemliydi. 

Jackson: Yani orta ölçekte bir teselli ödülüydü, kesinlikle, çünkü bizim için başarının anlamı, altın madalyaydı. Ama üçüncülük maçında oynamak, ve bronz madalyayı kazanmak, ufak çaplı bir teselliydi. Ama bizim beklentilerimizle bağdaşmadı tabii. 

Breen: Geri dönmeleri iyi oldu, çünkü onları Arjantin'e kaybetmelerinin ardından ve yüzlerinde o hüsranı görebiliyordunuz: "Vay be, altın madalya gitti."

Ford: Bu takım yine de, benim için, kimse bunun hakkında konuşma istemiyor, ama 

Jasikevicius: Nasıl geçindikleri gerçeğiyle alakalı olup olmadığını bilmiyorum ama, turnuvayı ciddiye almadıkları belliydi. Bence forma satmaya çalışıyorlardı, bilmiyorum, bir takım yaratmaktan farklı bir olaydı. Takım hazır durumda değildi. 

Marks: Ciddiye almadıklarını söylemeyeceğim, çünkü kesinlikle aldılar, ama bu bir takım sporu. 

Sheridan: Federasyondaki insanlar, oyunculara kızgındı. Koç ve ekibine kızgındılar. Koç ve ekibi de federasyona ve oyunculara kızgındı. Oyuncular, koç ve ekibinden rahatsızdı. Her yerde işlevsizlik vardı ve bu, işlerin neden kötü gittiğine dair sebeplerden biriydi

Jefferson: ... Bu hep sizde kalacak bir leke, çünkü basketbol oyununu biz yarattık, ve en dominant takım olmalıyız. 

Tomjanovich: Her Amerikan, basketbolda kazanmayı umar. Kaybedemeziniz, kaybederseniz de, bu, hayatınızdaki en korkunç şey olur. Ve oyuncular bunun hakkında konuşmayacak, ama akıllarının bir köşesinde duracak, çünkü NBA seviyesinde hiçbir grup şimdiye kadar kaybetmemişti. 

Tooley: Takımda olun ya da olmayın, yahut NBA'de bile oynamayın, ne olursa olsun bir Amerikan olarak bundan rahatsız olursunuz. Bunu asla unutmayacağız. 

Anthony: Bunun ardından Milli Takım için, bir nevi her şeyi yıkıp yeniden yaratmak zorunda olduğumuzun farkındaydık. 

Kırmızı, Beyaz ve Bronz: Amerikan Basketbol Milli Takımı'nın Çöküşü ve Yeniden Doğuşu (2. Bölüm)


(İlk bölüm için şuradan.)

2. Bölüm: Yenilmezlik Elden Gitti

Amerika ile dünyanın geri kalanı arasındaki fark, sonraki turnuvada tamamen kapanacaktı. Indianapolis'te düzenlenen 2002 FIBA Dünya Basketbol Şampiyonası'nda Amerika, üç maç kaybetti ve turnuvayı altıncı sırada bitirdi.

Ama Amerikan Milli Takımı'nın küstahlığı, soru işaretlerini ortadan kaldırmak için yeterli değildi. 2002 kadrosu, birçokları tarafından "B takımı" olarak nitelendirildi ve ucu ucuna All-Star olan oyuncular ile milli takımda ne işi olduğu anlaşılmayan birkaç genç oyuncu da içeriyordu.
Arjantin pivotu Fabricio Oberto şöyle diyordu: "Hayatımda bu kadar gösteriye dayalı bir oyun izlemedim." Fakat o 2003 takımı, bir arada kalamayacaktı.

Craig Miller (USA Basketball İletişim Koordinatörü, 1990-günümüz): 2004'teki plan, bir yıl önceki takımı alıp dönüştürmek ve o yıl oynatmaktı. Sanırım sadece bir ya da iki tanesi bizimle kalacaktı.

Tooley: O 2003'teki takımdaki 12 oyuncudan 9'unu kaybetmiştik. Aralarında sakat olanlar vardı; oynamak istemeyenler vardı, çünkü güvenlikle ilgili kaygıları bulunuyordu.

Emeka Okafor (2004, ABD): Kimsenin güvenlikle ilgili çekinceleri yüzünden gelmek istemediği zamanlardı.

Granik: Olay, terör korkusundan ibaretti.

Mike Breen (NBC spikeri): Daha önce Olimpiyat Oyunları'na ailemi getirmiştim, ama onları Atina'ya götürmedim. Gerçekten bir şeyler olabileceği ihtimali bulunan, yüksek tansiyonlu bir ortam vardı.

Sheridan: 11 Eylül vakasından sonraki ilk Olimpiyatlardı. Herkes Yunanların gerekli önlemleri almadığı, ve tehlikeli bir ortam olacağına dair şeyler duyuyordu.

Richard Jefferson (2004, ABD): "Evet" diyen kişilerden biri olduğum için gururluydum. "Hayır" demenin daha popüler bir cevap haline geldiği zaman, ben de ne olacağını hiç umursamadan gidip ülkem için oynamaya karar verdim, ne pahasına olursa olsun. "Hayır" demenin popüler olduğu bir zamanda bu fırsat için "evet" diyenlerden olmak istedim.

Sheridan: Farklı kişiler, oynayamayacaklarına dair farklı nedenlerle geliyorlardı. İşin sonunda, Vince Carter gitmişti. Ray Allen gitmişti. Jason Kidd gitmişti. Jermaine O'Neal gitmişti. Elton Brand gitmişti. 2003'te San Juan'da oynayan takımdan dokuz kişi gitmişti.

Tooley: Devamlılığı sağlayamamıştık, ve bu bizim için önemli bir kelimeydi.

Granik: Bence birçok kişi, kurduğumuz takımı kusurlu buldu, ama biz riskin ne olduğunu kavrayan ve ne olursa olsun gitmek isteyen oyuncuları kullanmak zorundaydık, ve onlar bunun için alkışlandılar. Gerçekten ikinci sınıf bir takımla gideceğimize, böyle yaptık.

Sheridan: Şimdi elinizde o ezici, tutkuyla oynayan milli takım yoktu. Hangi oyuncuların gelip oynayacağı ya da seçileceği hakkında bir program yoktu. Olay daha çok "Hadi seçebildiğimiz en iyi 12 oyuncuyu seçelim ve onları kadroya koyalım. Bakın, biz Amerika'yız; yenebileceğimiz herkesi yeneceğiz.

Stu Jackson (Dönemin yöneticisi): Biri takımdan ayrıldığında, yenisiyle değiştiriyorduk; o yenisi ayrıldığında, onu da yenisiyle değiştiriyorduk. Elimizden geldiğince, kalanlar arasındakş en iyi yetenekler bütününü bir araya getirmeye çalışıyorduk. Sadece en iyi oyunculardan kurulu değil, aynı zamanda en yüksek IQ'lu oyuncuları da arıyorduk ki, teknik kadroyla uyum sağlayabilsinler.

Tooley: Bazı oyuncuların takımdan çıkacağını ya da gelmekten vazgeçeceğini öngörebilmeliydik. Ve sonra bu duruma "Tamam, bu bir yama çalışması --birini kaybet, yenisini dik-- değil, buna bir bütün olarak bakmalıyız" şeklinde yaklaşmalıydık.

Granik: "Bu takım nasıl beraber form tutacak ve uluslararası platformda kim daha iyi olabilir?" demek için imkanımız azdı. Daha çok "Bunu yapmayı isteyecek kadar iyi oyuncu gerçekten kim var?" demek gibiydi.

Jefferson: 13-14 kişilik kadroyu doldurmak için 30 oyuncu --30 farklı oyuncu-- istediler. Dürüst olalım, bu 15 adamdan kaçı listenin ilk 15 sırasındaydı? Muhtemelen ben ilk 10'da yoktum mesela. Kadrodaki bir sürü adam muhtemelen ilk 10'da yoktu.



Jerry Colangelo (USA Basketball idari yöneticisi, 2005- günümüz): Geleceğini taahhüt eden bazı oyuncular, sözlerinden caydılar. Ve sonra yerlerine dört genç oyuncu koyduk: Carmelo Anthony, Lebron James, Dwyane Wade ve Amar'e Stoudemire. Hepsi bunu hak eden, genç çocuklardı.

Miller: Tam anlamıyla kamp başlamadan birkaç gün önce, biz hala oyuncu ekliyorduk. İnsanlar kadroda Lebron James, Carmeloo ve D-Wade'i görüp "Nasıl kaybedebildiniz?" diyorlardı. Bu adamların 18-19 yaşında olduklarını ve ilk kez uluslararası platforma çıktıklarını unutmamanız gerekir.

Jefferson: Sanırım, bir ara gelmiş en genç takımı oluşturmak üzereydik.

Sheridan: Larry Brown takımı sevmemişti. Larry Brown tecrübeli oyunularla çalışmayı sever. Takımdaki en yaşlı oyuncu, 28 yaşındaydı.

Okafor: Takım son anda bir araya gelmiş gibiydi. Herkes --onların yapmak istediğinden biraz farklı olan-- Koç Brown'ın stilini anlamaya çalışıyordu. Koç Brown gerçekten genç oyuncularla oynamak istemiyordu. Hem de hiç. Bence LeBron, D-Wade ve Melo bile pek oynamadılar. En az süre bulan, biz genç oyunculardık.

Jackson: Larry Brown takıma danıştı ve birkaç belirli durum hatırlıyorum, bazı oyuncuların takıma eklenmeleriyle alakalı endişelerini açığa vurması.

Sean Ford (USA Basketball takım direktörü, 2001-günümüz): Bu kadro, koçların ortak kararlarıyla kuruldu, koçlara rağmen değil.

Tomjanovich: Sistemi sevmemiştim. Larry ile nasıl oldu bilmiyorum ama, bende sadece bir telekonferans yapılırdı, ve koç, oyuncular için oylama yapmazdı. Bir ön kadromuz vardı ve bana, ihtiyacım olan kadro hakkında konuşmam için 3-5 dakika falan verilmişti.

Jackson: Beraber çalışabilmenin, birbirine bağlı bir takım olmanın ve turnuvaya hazırlanmanın  yolunu bulmak, koç ve oyunculara kalmıştı.

David Stern (NBA Başkanı, 1984-2014): Hatırlayabildiğim şeyin, koçun, oyuncuların medyaya nene söylediğini araştırdığı olduğunu söyleyebilirim. Ve o zamanki kayıtlarda buna olan cevabım duruyor mu bilmiyorum ama sürekli kendime "David, çeneni kapalı tutsan iyi olacak" dediğimi hatırlıyorum. Fakat yine de koçla bir kez tartıştım, çünkü koçluk yapacaksa da, yapmayacaksa da, oyuncular hakkında sürekli şikayet etmeyi bırakması gerektiğini düşünüyordum.

Tooley: Bakın, zor koşullar altındaydık. Asla bir koçu otobüsün arkasına çekip "Biliyorsun, iş sende" demem.

Ford: Dönüp bakınca, bence iyi bir kadroydu; ve bence belki, geri dönüp bakınca, takımın muhtemelen biraz daha hazırlanmaya ihtiyacı vardı.

Okafor: Diğer takımlar --Avrupa takımları-- bir süredir beraber oynuyorlardı. Aralarında uyum ve oyun stillerinin getirdiği belli bir bağ vardı. Biz bunu sağlamak için yeterince vakte sahip değildik.

Carmelo Anthony (2004-2016, ABD): Neredeyse son dakikada yapıldığını hatırlıyorum. Atina için hazır olmak adına Jacksonville'de kampa girmiştim. Açıklama yapıldığında, çok ani gerçekleşmişti. Olimpiyatlara hazırlanmak adına, bir, belki bir buçuk haftamız vardı.

Ford: Birkaç tane hazırlık maçı yapmıştık, ama bu oyuncu grubunun daha fazla hazırlığa ihtiyacı vardı.

Sheridan: Bence bütün oyuncular, hatta koçlar bile şöyle düşünüyordu: "Bakın, bir öğrenme eğrisine doğru ilerliyoruz. Bu yüzden bir hazırlık programına ihtiyacımız var. Bu yüzden Almanya'ya gideceğiz ve bu yüzden Sırbistan'a gideceğiz ve bu yüzden Türkiye'ye gideceğiz. Bir sürü maç oynamalıyız, çünkü gerçekten hiç birbirini tanımayan bir kadromuz var. Beraber oynamayı öğrenecekler. Ve Atina'ya vardığımız zaman, olması gerektiği gibi davranacağız.

Anthony: Hepimiz belli bir bakış açısına sahiptik, rekabetçi oyunculardık, nasıl oynayacağımızı biliyorduk, birbirimize karşı her gece kendi saygıdeğer takımlarımız adına mücadele ediyorduk ve bireysel olarak dabirbirimize saygıda kusur etmiyorduk. Fakat o zamanlar için bu yeterli olmamıştı.

Tooley: Hazırlık kampının iyi geçtiğini hissetmiştim. Sanırım Köln'deydik, "Tamam, bu zor geçecek" demiştim. Sonra Sırbistan'a gittik. Gayet zor bir deplasman olan Sırbistan'da onlara karşı oynadık ve 20 sayı fark attık.

Sheridan: Sırbistan'ı kendi sahasında yendik, ama bu yolculukta bazı şeyler oldu. Stephon Marbury bana geldi ve "Biliyorsun, Koç Brown oynamamıza izin vermiyor. Bizi 'doğru yoldan' oynatmaya çalışıyor. Oynamamıza izin vermiyor, oynamamız gerek" dedi. O gece, maçın ardından asistan koç Gregg Popovich, Koç Brown ve başka muhabirlere birlikte, Belgrad'ın en iyi otellerinden birinde yemekteydik, ve hikayeyi anlattım. Ve Larry, Stephon'ın söylediklerini duyunca kalkıp oradan ayrıldı. Biraz sonra, Pop da kalktı. Bir beş dakika sonra Pop geri geldi ve omzumun üzerinden eğilip "Stephon'ın sana ne dediğini söyler misin?" ve ben de hikayeyi tekrar ettim. Bunun ardından Larry Brown çileden çıkmış şekilde yöneticilerin yanına gidip "Onu takımda istemiyorum. Stephon Marbury'nin takımdan gönderilmesini istiyorum. Derhal. Onu bir uçağa koyun ve eve postalayın. Hemen şimdi."

Ford: Olimpik sporcuyu kesemezsin. Bir kere olimpik sporcu isen, olimpik sporcusun, anladın mı?

Sheridan: Bu gerçekten, Stephon Marbury ile Larry Brown arasındaki büyük anlaşmazlığın başlangıcıydı.

Stephon Marbury (2004, ABD): Benim için basitti: Yanlış koçu seçmişlerdi.

Jefferson: Açıkçası, Knicks'teki Stephon Marbury-Larry Brown olayı ortadaydı, ve bu milli takımda başlamıştı. Herkes Larry Brown ve Allen Iverson'ın durumunu biliyordu. Yani takımda çok fazla fikir ayrılığı vardı.



Marbury: Benim için Brown'ın Olimpiyatlar için koç olarak seçilmesi ve sonra Knicks koçu olmasının arasında ufak bir fark bulunuyor, çünkü hikayenin üç cephesi var: Onun tarafı, benim tarafım, ve hakikat.

Stern: Her yerde Allen Iverson ve Stephen Marbury hakkında hikayeler dönüyordu. Bence takımın daha çok kontrol edilmeye ihtiyacı vardı ve saha dışında kimsenin sözü geçmiyordu --ve sahada da işler pek iyi gitmiyordu-- ama bana kalırsa kurmaylar ve en azından Koç Brown çok fazla şikayet ediyordu.

Marbury: Gerçekten Olimpiyatlar'da Larry Brown ile kötü bir tecrübe yaşamıştık. Elinde All-Starlardan kurulu bir takım vardı; ve o, bu takımı kendi takımıymış gibi yönetmeye çalışıyordu. Altın madalyayı kazanmaya çalışmak yerine, oyunculara "doğru şekilde" nasıl oynanacağını, ne yapmaları ve yapmamaları gerektiğini anlatıyordu.

Jefferson: Bence Larry Brown, milli takımı bir araç olarak kullanmaya çalıştı. AND1 akımının canlı olduğu zamanlardı. Basketbol oyunu için bir şeyler yapmaya çalıştı, bizim yalnızca sahaya çıkıp maçları kazanmak ve bir şeyleri başarmaya çabalamamıza karşılık, kesin bir oyun stili ortaya koymaya ve kesin bir mesaj vermeye çalıştı. Eleme maçlarında Jason Kidd'e şunu dediğini hatırlıyorum: "Hey Jason, fast breaklerde iyi olduğunu biliyorum, ama faul çizgisinde durup kanatlara doğru bounce pas vermeni istiyorum." Orada oturmuş, tüm zamanların en çok asist yapan ikinci oyuncusu ve gelmiş-geçmiş en dominant oyun kurucularından birine bunları söylüyorsunuz. Doğruyu söylemek gerekirse, o dokuz oyuncunun gelmek istememesinin sebebi buydu.

Miller: Bence Larry, herkesi bir arada tutma ve işleri halletme konusunda elinden gelebilecek en iyisini yaptı.

Jackson: Bence o dönemde bizi kaygılandıran, kafa yapısıydı. Bu sadece takımın küstahlığından değil, ama daha önemlisi, koçlar arasında, ve oyuncular arasında da Yunanistan'da takımın bir arada hareket etmesi hakkında endişe hakimdi.

Breen: Diğer oyunlardan daha farklıydı bu kez, çünkü Indianapolis'te alınan altıncılıkla buraya geliniyordu. Birçok kişi buna inanamıyordu, ama açıkçası, dünyanın geri kalanın bizi yakalaması yavaş yavaş olmuştu.

Miller: Yenilmezlik, 2002'de elden gitmişti. Her şey, kusursuz bir fırtına yaratmak için uygundu.

Breen: Açık bir şekilde, birlikte iyi oynamadıklarını görüyordunuz ve birbirlerine uymuyorlardı. Bu en baştan beri bir çabalamaydı. Beraber oynadıkları ilk maçta, sadece yenilmediler, ezildiler de. Hiç rekabetçi değillerdi. Tamamen şok edici bir biçimde yenilmiştik.

Jefferson: Ne kadar sıkı çalışmamız gerektiğine dair bir işaret vardıysa, o da ilk Porto Riko maçıydı.

Carlos Arroyo (2004, Porto Riko): Yani, kimse bu maçı kazanmamızı beklemiyordu. Devrede 21 sayı öndeydik, eğer yanılmıyorsam [Editörün notu: Fark aslında 22], ve soyunma odasında kimseden çıt çıkmıyordu. Herkes birbirine "Yoo, bu gerçek değil" der gibi bakıyordu.

Anthony: Bir noktada, 40 sayı geride olduğumuzu hatırlıyorum -- neredeyse 40. Tribünlere baktım ve bütün Porto Rikoluların bayraklarını deli gibi sallayıp çılgınca bağırdıklarını, salonu inlettiklerini gördüm. Hayatımdaki en utanç verici anlardan biriydi.

Jackson: Oyuna kafaca önde başladılar ve Amerika'yı yenmek istediler. Çok üst seviye oynadılar. Bir arada oynadılar. Tutkuyla oynadılar. Ve ülkeleri için oynadılar.

Granik: Arroyo inanılmaz oynamıştı, onu kimse durduramazdı.

Arroyo: Onların yetenekleriyle ilgili bir soru işaretim yok, ama o gün şut konusunda biraz kötüydüler, böylece biz de avantajı elimize geçirebildik. Bir nevi alan savunması uyguladık ve onları dış şuta zorladık; bu şekilde gidişatı elimize geçirip kendi oyunumuzu oynadık.

Jefferson: En çok zorlandığımız şeylerden biri, yeterince şut kullanmamamızdı.