The Palace Kavgası, 2. Bölüm


(İlk bölüm için şuradan, orijinali içinse şuradan.)

ÇIKIŞ STRATEJİSİ

Taraftarların O'Neal ve Jackson tarafından yumruk yediğinin görülmesi, Pistons taraftarlarını daha da öfkelendirdi -- yuhalamaya ve sahaya bir şeyler fırlatmaya devam ettiler. Biraz sonra herkes, Indianalı oyuncuların ve antrenörlerin mümkün olan en kısa sürede içeri sokulması gerektiğini fark etti. Maalesef bu, bir sürü burnundan soluyan taraftarın arasından geçerek tünele doğru eşlik etmek anlamına geliyordu. Diğer sorun, Breen'in dediği gibi "o anda çok korkunç bir görünüşe sahip olan" Artest'ti. Gecenin en şaşırtıcı anlarından birinde, NBA çevrelerinde tanınan bir kişi olan (Worldwide Wes lakaplı) William Wesley, koltuğunu terk edip, Artest'i Haddad ve Shackleford'dan ayırmaya gitmişti. 

Steve Angel (kameraman, ESPN): Gözümün ucuyla, benim planımdan çıkmakta olan birini gördüm ve bu Artest'ti. Bakışlarımı ondan ayırmadım. Oldukça şaşkın görünüyordu, "Burada neler oluyor?" der gibi. Basitçe, şokta gibiydi.

Person: Ron'un o anda sakinleşmek ve sahadan çıkmak için yardıma ihtiyacı olduğunun farkındaydım. Bu yüzden yanına gittim. Bence o anda kendinde değildi -- nerede olduğunun farkında değildi. Önce onun dikkatini çekmeliydim ve kimle konuştuğunu fark etmesini sağlamalıydım. Onunla göz teması kurdum ve sonrasında kendine gelmeye başladı.

Artest: Ben Wallace'ın o şekilde reaksiyon vermesini beklemiyordum, ve hayatımda hiç yüzüme bira yememiştim. Hiç kimse bana bir şey atmamıştı --birkaç kez hariç tabii-- ve kimse gelip de yüzüme bira atmamıştı. [2005'teki Espn röportajından.]

Breen: Nihayet Artest'i sahanın öbür tarafına çekebilmişlerdi. Arkasına döndü ve sanki orada değilmiş gibi bakıyordu. Tamamen kendini kaybetmişti. Manzara buydu, kötü bir durumdaydı. Kafası başka bir yerlerdeydi ve yüzünde delirmiş bir ifade vardı.

Jalen Rose (forvet, Toronto Raptors): Adamım Wes --görünüşe bakılırsa doğru zamanda doğru yerdeydi-- Pistons'ın ön sıradan sezonluk kombinesine sahip. Ron Artest'i sakinleştirmeye çalışanlardan biriydi.

William Wesley: Büyümeyeceğini düşündüğüm bir olayın başladığına şahit oldum, ama büyüdüğünü fark edince, sorunun bir parçası olacağıma, çözümün parçası olmaya karar verdim.

Angel: Yaralanmak üzere olduğumu hissettiğim tek an, bir polis memurunun gaz spreyini çıkarıp çalkalamaya başladığı zamandı. Reggie Miller ona yalvarıyordu, "Lütfen yapmayın. Üstümdeki takıma binlerce dolar verdim."

O'Neal: Polis ilk 10 dakika hiçbir yerde yoktu, ve ondan sonra da gelip gaz sıkmaya başladı.

Pollard: Kontrol yoktu. Bir maç olmaktan çıkmıştı artık. Taraftarlarla ilgiliydi artık. Kural tanımıyorlardı. Onları ayıran bir hakemi dinleyecek değildiler. Sokak kuralları geçerliydi artık. Taraftarlar NBA ailesinden değildi. Sahadaki bu adamlara karşı dövüşsen de, yine de üzerinde diğer takımın forması var. Kimseyi öldürmeye çalışmıyorsunuz. Ama taraftarlar bunu bilmiyor, ve siz de onların ne düşündüğünü bilmiyorsunuz. Bu bütün senaryoyu değiştiriyor.

Larry Brown: Sahanın ortasında çaresizce durduğumu hatırlıyorum. Taraftara seslenmek için mikrofonu almaya çalıştım, ama çok fazla şey olup bitiyordu ve kafamda da çok şey vardı. Olan bitene şöyle bir baktığımda midem bulandı.

Person: Sonunda mikrofonu masaya koyarak oradan uzaklaştı, çünkü iyice tadı kaçmıştı.

Breen: Oyuncuları saha dışına çıkarmaları için sanki bir saat beklemiş gibi hissetmiştim. Ne zaman her şey kontrol altına alınsa, başka bir yerde kavga başlıyordu. Taraftarlar nihayet saha dışına çıkarıldığında --yalnızca bir-iki tane değil, bir sürü taraftar vardı, çünkü tribünde olanlar hakkında çok endişelilerdi-- "Vay canına" demiştik. Güvenliği suçlamıyorum, ama olan bitenle nasıl başa çıkmaları gerektiğini bilmiyorlardı.

Jackson: Üst katlardaki bütün o seyirciler bizim bulunduğumuz kısma gelmeden önce salondan çıkmamız gerektiğini biliyordum. Onlar nispeten belalı kişiler, kaybedecek pek bir şeyi olmayan adamlar. Eğer oraya gelirlerse, birileri cidden zarar görebilirdi.

Person: Taraftarların aslan, bizimse hayatlarımızı kurtarmak için kaçmaya çalıştığımız Gladyatör-tipi bir sahnede kapana kısılmışız gibi hissediyordum. Hissettiğim buydu. Oradan çıkış yokmuş gibi. Çıkmanız için savaşmanız gerekmiş gibi.

Arbedenin akıllara kazınan anlarından biri, Jackson'ın üstündeki formaya taraftarlara doğru gösterir şekilde onlara bağırarak, insanlar içeceklerini kafasından aşağı dökerken meydan okurcasına tünele doğru gitmesiydi. Wesley ve diğerleri tarafından çekilmeden önce, önüne içecek atan bir taraftara saldıran O'Neal, bunu biraz daha kişisel bir şekilde deneyimledi. Başka bir Pistons taraftarı, içeri girmekte olan birkaç Pacers oyuncusuna bir sandalye fırlattı. Jamaal Tinsley içeri girmek için tünele doğru yürürken, kafasında bir faraş tutuyordu, ancak herhangi bir darbe almadan oradan geri döndü. Bütün Pacers ekibinin içeri girmesi imkansız gibi görünüyordu, ama başardılar.

Jackson: Ben uzaklaşırken, bir şeyler fırlatıyorlardı. Ben "Hadi, durmayın. Neyiniz varsa atın" kafasındaydım. Güvenliğimle ilgili bir endişem yoktu, çünkü kendimi koruyabileceğimi biliyordum.

Donaghy: İçeri girmek çok ürkütücüydü, çünkü tribünlerden bir sürü şey fırlatılıyordu; para, sandalyeler, farklı içecekler.

Breen: Havada uçuşan sandalyeler vardı; insanlar gayet sert cisimler bulup, birilerinin kafasına atıyorlardı. Kimsenin ciddi şekilde yaralanmamış olmasına inanmak zor. Kesinlikle inanılmazdı.

Bryant Jackson (içeri girmekte olan Pacerslılara sandalye fırlatan kişi): Ben, Bryant Jackson; altı çocuğum var. Doğru olanı yapmaya çalışıyordum... Keşke kapılmasaydım dediğim bir ruh hali içindeydim.

O'Neal: İnsanlar tükürüyordu. Tribünlerden bazı maddeler atılıyordu -- süpürgeler, çöplerin atıldığı kovalar, sandalyeler. Peki ne için? Eğer birimiz başından yaralansa ve ölse, ne için olacaktı bu? Ateşli bir rekabetti; Pistons'ı ne kadar sevmiyorsam, buraya gelip oynamaya da o kadar saygıyla yaklaştım. Otobüse bindiğimiz andan ısınmaya çıkışımıza kadar, başımıza gelecekleri biliyorduk. Maç öncesi ısınmalarda bile kargaşa vardı. Bütün taraftarları bağırtıyorsunuz. Sporu spor yapan şey bu. Bunu sevmelisiniz. Ama bunun ötesinde, gerçekten basketbol oynadığımız, ya da bir rakibimize karşı oynadığımız için mi bizden nefret edildi? Mesele bu kadar basit.

Breen: Pacerslıların içeri girdiği yerin üstünde bir sürü kişi vardı. Ve ortalarında gayet düzgün giyinmiş bir kadın vardı. Şöyle düşündüğümü hatırlıyorum: Zavallı kadın. Şu barbarlığın tam da ortasında. Umarım başına bir şey gelmez. Ve ben bunları düşünürken, o bir şişe aldı, --dolu bir şişe-- ve Pacerslılara doğru fırlattı. Gözlerime inanamadım. Bu çılgınlığa bulaşmayacak o şık giyimli kadın bile kendini kaptırabiliyordu ve bunun ne kadar korkunç bir şey olduğunun kanıtıydı.

Larry Brown: Herkes eşini ve çocuklarını maça getirir, ve asla babalarını böyle bir olaya karışmış olarak görmek istemezler.

Ham: Karım ve oğullarım oradaydı. Ve küçük oğlum Donovan, ağlamayı orada öğrendi.

Breen: 4-5 yaşından büyük olamazdı. Ağlıyordu ve ondan çok da büyük olmayan abisi onu kolları arasına almış, kafasını okşayarak "Tamam, geçecek, merak etme" diyordu. Ve küçük oğlan çok üzgündü. Çocuğu öyle görmek korkunçtu, ama abisini o şekilde görmek daha dokunaklıydı. Tüm olan biteni bütün saflığıyla gösteriyordu.

Ham: Donovan perişan olmuştu -- NBA'in onun için bittiğini düşünüyordu. Ona neler olduğunu açıkladım ve biraz yatıştı. Ama dehşete düşmüş bir sürü çocuk gördüm, bazıları ağlıyordu, bazıları yalnızca şoke olmuş vaziyette etrafa bakmaktaydı.

Blaha: Bill Laimbeer ve ben, Pistons benchine yakın taraftan maçı anlatıyorduk. Her şey, masanın diğer ucunda oldu. Ve bilhassa şoke olmamamın sebebi, Bill Laimbeer'ın olan-bitenden rahatsız olmuş gibi görünmemesiydi. Hiçbir şeye şaşırmıyor gibiydi.

Mike Brown: Tribünlerden sahaya nasıl geri döndüğümü hatırlamıyorum. Ama herkes bir şeyler atıyordu. Tam anlamıyla 22 kişinin 20.000 kişiye karşı savaştığını hissettim. Durumun böyle olmadığını biliyorum, ama bu, hayatımdaki en korkunç andı. Sonraki hatırladığım şey, soyunma odasına dönebildiğimizde, kıyafetlerimin ıslanıp yırtıldığıydı. Orada korkmadığını söyleyen kişi, bence yalan söylüyordur.

Person: Neyse ki, izdihama doğru ilerleyip, güvenli bir şekilde soyunma odasına dönebildik.


SOYUNMA ODASINA DÖNÜŞ

Indiana oyuncuları ve teknik ekibinin soyunma odasına dönmesinden sonra, Detroit oyuncuları ve teknik ekibi, olanlara inanamaz bir halde toplaştı ve şimdi ne olacağı merakıyla sahada kaldı. Maç, bitime 45.9 saniye kala resmen tatil edilmişti. Skor, Indiana: 97 - Detroit: 82 şeklindeydi.

Jackson: Soyunma odasına ulaştığımızda, Ron şunu söyledi: Takımımızda bu kadar çok gerçek zenci olduğunu bilmiyordum dostum. Zor şeyleri başaran, bir sürü çok sağlam adamımız vardı. Ben lise terktim. Jermaine de öyle. Jonathan Bender. Jamaal Tinsley'nin zor bir hayatı olmuştu. Ron, keza. Çoğumuz benzer durumlardan geçmişti, bu nedenle o anda hiçbirimiz durup düşünmemiştik bile. Ama ondan ya da bir başkasından, kendisi için orada olduğuma dair teşekkür beklemem. Çünkü ben zaten böyle bir adam olmayı seçmişim.

O'Neal: Bayağı hararetli bir soyunma odasıydı. Herkesin sinirleri laçka vaziyetteydi.

Jackson: Rick "Herkes sakin olsun. Herkes sakin olsun" kafasındaydı. Herkes hâlâ bir nevi korkuyordu. Jermaine'in sıçrayışını hatırlıyorum; aniden Hulk'a dönüşmüş gibiydi: "Bir dahaki kavgada siz amına koduklarım bizi tutmayın!" Ve Rick yerinden kalkıp Jermaine kadar büyüdü ve "Biz yalnızca yardım etmeye çalışıyorduk!" dedi. Ve böylece oyuncular ve koçlar kavga etmek üzereymiş gibi bir manzara ile sonuçlandı. Böyle görünüyordu.

O'Neal: Soyunma odasına girmek için savaşmalıydık. Tam anlamıyla savaş değil tabii, ama içeri girmek için insanları itmek ve sürüklemek zorundaydık. Bize yardım edecek güvenlik yoktu. Oraya doğru yürüyorduk ve yakalanmış ve aslında bizi oraya doğru sürüklüyorlardı --Chuck ve diğer koçlar-- ama kollarımız inik durumdaydı. Kollarımızı o şekildde tutmaları sayesinde attıkları her şey yüzümüze geliyordu, tartışma sebebi buydu. Sinirliydim, anladın mı? Sadece bırakın da kendimi koruyayım.

Jackson: Mike Brown ağzına bir darbe almıştı, ağzı kanıyordu. Koç'un yumruk yediğini fark ettiğimizde, "Hepimiz bunun içindeyiz. Herkes sakin olsun" diye düşünmüştük.

O'Neal: Rick'in aklından neler geçtiğini hayal edemiyorum. Bulunduğu durumu hayal edemiyorum. Yalnızca onun ve benim hararetli bir konuşma yaptığımızı hatırlıyorum. Ve benim Rick'e olan saygım çok büyük. Onu seviyorum. Dünyada en sevdiğim insanlardan biri.

Jackson: Bunun ardından Rick "Otobüse binip buradan defolup gidelim" kafasındaydı.

David Craig (kondisyoner, Pacers): Birkaç insanı tedavi ettim -- en kötü yaralanan, Dan Dyrek (fizik tedavi danışmanı) adında biriydi. Dan yüzüne darbe almıştı. Sanırım içeri girerken ona bir şey fırlatmışlardı.

Boyle: Tepemde büyük bir kesik vardı, ama çok önemli değildi, yüzeyseldi. Ama alnımdaki kesikler ciddi şekilde kanıyordu. Ronnie yanımda oturuyordu ve "Mark, sana ne oldu?" diye sordu. Ben de "Beni ezip geçtin" dedim. "Ah, farkında bile değilim. Çok üzgünüm." Ve gerçekten üzgündü. Ronnie iyi kalpli bir adamdı. Hâlâ öyle.

Mike Brown: Kıyafetlerimin berbat halde olduğunu biliyordum, etrafa kötü bakışlar fırlatıyor muydum, anımsayamıyorum. Eğer öyle olsa şaşırmazdım. Mümkün olduğunca çabuk bir şekilde eşimi aradım, çünkü beni tribünlerde görünce çok korkmuş. Onun iyi olduğundan emin olmalıydım.

Smith: Oyuncuların ailelerinin olduğu bölümde Ben Wallace'ın ailesi, Rip Hamilton'ın arkadaşları ve daha bir sürü kişi vardı. Ben'in ailesi, cüsseli, büyük insanlardan oluşuyordu. O dakikalarda yaşanan en garip şey, tekrarlarda ne olup bittiğine bakan bir oda dolusu insanı izlemekti. Biri boks maçı izlerken, boksörlerden biri yumruk savurup başarılı olduğunda ya da ıska geçtiğinde nasıl sesler çıktığını bilirsiniz? Bütün oda tekrarları izleyip, Ben'in kardeşinin Fred Jones'a yumruk savurup ıska geçtiği ana bakarak kahkahalar atıyordu. Bütün gece tek güldüğüm an oydu.

Jackson: Sakinleştikten sonra, Artest bana "Jack, sence başımız belaya girecek mi?" der gibi baktı. Jamaal Tinsley gülmeye başladı. Ben "Abi ciddi misin? Bela? Ron, eğer işimiz elimizde kalırsa şanslıyız" cevabını verdim. O soruyu sorduktan sonra, kafasının pek yerinde olmadığını anladım.

Pollard: Bu yüzde 100 doğru. Duyduktan sonra kahkahalarla güldük. "Evet, Ron. Evet, bazı sorunlar olacak dostum. Bir taraftara vurdun." İnanamıyordum. Yaptığı şeyin kötülüğünün şaşkınlığı içindeydi. Kendi içinde nasıl olduğunu bilmiyorum ama, dışardan görünüşü, "Vay be. Birinin bu tür bir deneyim yaşayıp datepki almayacağından emin olmaması için kafayı bulmuş olması gerek." dedirtiyordu.

Pacers için akşam bitmemişti. Hâlâ, salona geç gelmiş olan polis, takımdan kimseyi tutuklamadan önce, oradan çıkmalıydılar. 

Olko: California'da tatildeydim. Telefonum deli gibi çalmaya başladı. Hem arkadaşlarım, hem ailemden insanlar arıyordu. "Televizyonunu aç. Palace'da bir şeyler oluyor." Ben de haliyle televizyonumu açtım ve yardımcı komiseri aramak üzere telefonu geri aldım -- hızlı bir şekilde yoldaydı ve "Henüz Palace'da değilim. Az sonra orada olurum. Seni birkaç dakikaya ararım."  Çünkü Palace çok güvenli bir mekandı, orada sadece bir avuç polis bulundururduk.

O'Neal: Soyunma odasına geldiler ve bizi tutuklamaya çalıştılar. Oradan çıkarken kimsenin kelepçeli olduğunu görmemiştim. Tamamen bazı konuşmalar, tartışmalar ve çılgınca şeyler vardı.

"Aslında Stern ışığı üzerimize tuttu, çünkü bizi kolayca ligin dışına atabilirdi. Bu benim görüşüm. 3 milyon ceza almak acımasızcaydı, ama 3 milyon vermeyip ligden atılacağıma, 3 milyonu verip işimi korumayı tercih ederim." — Stephen Jackson 

Mike Brown: Bu adam "Burada kalmalısınız. Polis iki oyuncu ve bir koçu tutuklayacak" diyordu. Benim hakkımda konuşuyorlardı, çünkü eleman, benim onu tribünlerde arkadan yumrukladığımı söylüyordu. Neredeyse 20.000 kişi tarafından dövülmekten, tutuklanma eşiğine gelmiştim. "Vay anasını. Bu olmuyor, değil mi?" diyordum.

O'Neal: Biz şunu diyorduk: "Hayır, hiçbir yere gitmiyoruz. Indiana'ya dönüyoruz. Sizinle gelmiyoruz. Avukatımla konuşun." Onlarla böyle konuşmak zorunda kalmıştım. Konuşmaya geldikleri ilk kişilerden biriydim. "Bu da ne? Neden bahsediyor bunlar? Hayır, sizinle gelmiyorum" havasındaydım. Anlamıyordum. Orada yüzümüze ve vücudumuza, tanrı bilir nereden buldukları balyozlar atılıyordu. Ortada kan vardı. Yara-bere içindeydik.

Gray: Artest'i tutuklamaya çalışıyorlardı. Kevin O'Neill o akşam harika bir iş başardı. Polisle anlaştı ve alelacele Artest'i otobüse bindirebildiler.

Kevin O'Neill (asistan koç, Pacers): Bunu kendim yaptım. Pek bir şey değildi. Ronnie'nin nerede olduğunu merak ediyorlardı. Ronnie dışarı çıkıp otobüse binmişti bile. Hepsi bu.

Gray: Polis otobüse binmiş ve onu aşağı indirmeye çalışıyordu; onlara gelmeyeceği söylendi.

Olko: Asıl odaklandığımız şey, sandalyeyi fırlatan kişiyi bulmaktı. Ortadaki tek suç buydu. Videoyu izledik ve internete yükledik. Bizim için sürpriz olan, aradığımız biri vardı, kendimizi tanıttık ve onu tutukladık, ve suçlu olduğunu itiraf etti. Artest'i almakla ilgili bir değerlendirmemiz yoktu.

Mike Brown: Polis departmanından birileri şunu diyordu: "Bakın, sizi buradan mümkün olduğunca çabuk çıkaracağız. Bazı taraftarların ayrılmasını istiyoruz, yani sizin rahat durmanıza ihtiyacımız var. Şu anda kimseyi tutuklamayacağız, çünkü bunu yapmak için etraf uygun durumda değil. Videoyu yeniden izleyip ileri bir tarihte herkese döneceğiz."

Jackson: Gecenin en iyi tarafı, en çılgın tarafı, biz otobüsteykendi. Çok fazla kışkırtılmıştık. Sadece maçı kazanmış gibi değil, kavgayı da kazanmış gibi hissediyorduk. Detroit'in kalbini yerinden söküp almış gibi hissediyorduk. Eve gidip de ceza ve uzaklaştırmaları görene dek tabii -- sonrasında gerçekliğe tosladık.

Boyle: Uçağa bindik, ve sonra bir ara sırtım tutulmaya başladı. Antrenör tişörtümü çıkarmamı söyledi, biraz buz bağladım, koridorda aşağı-yukarı yürümeye başladım ve gevşemeye çalıştım. Kırık olduğunu bilmiyorduk. Yürümeye devam ettim ve Ronnie "Mark, sana ne oldu?" dedi. Ben de "Ronnie, bunu zaten konuştuk. Hatırlamıyor musun?" diye cevapladım. "Evet, doğru. Hatırlıyorum, üzgünüm." Olan bitenden çok etkilenmiş gibi görünüyordu.

Gray: Bence Artest yalnızca kendini savunduğunu, bunun bir nefsi müdafaa olduğunu düşünüyordu. Ben Wallace'ın özür dilemek için aradığını söyledi. Ben Wallace ve Matt Dobiek bunu reddetti. Ama Artest bunu birkaç kez söyledi.

Daniel Artest (Ron Artest'in kardeşi): Her şey olup bittikten 10 dakika sonra Ron ile konuştum. Normal bir konuşma gibiydi."Bana bir şeyler fırlattılar ve ben de tribünlere gidip icabına baktım" dedi. Konuştuğumuz şekilde, ligin ona ağır bir ceza vermeyeceğini düşünüyordu. Muhtemelen bazı maçları kaçırabilir diye düşünüyorduk, en fazla beş falan.


SONRASINDA

Stern'ün sonraki gün yaptığı, şu şekilde başlayan açıklama ile lig çabuk davrandı: Dün akşamki maçta gerçekleşen olaylar şok edici, iğrenç ve affedilmezdi -- NBA ile alakası olan herkes için utanç vericiydi. Bu, oyuncularımızın, maçlara gelenlerin niyeti ne kadar kötü ya da provokatif olursa olsun, neden tribünlere girmemeleri gerektiğini göstermektedir. Soruşturmamız sürüyor ve yarın akşama kadar tamamlanmasını bekliyoruz. Sonunda Stern, dokuz oyuncuya 146 maçlık onlara toplam 10 milyon dolara mal olan (en yüksek rakam Artest'indi: 4.9 milyon dolar) ücretsiz ceza verdi. Kaçırdığı 13 playoff maçını da sayarsak, 86 maçlık ceza, NBA tarihinde uyuşturucu madde harici alınan en büyük ceza oldu. Ama bu, ligin imajına aldığı en büyük darbeydi. Ligin alkol politikasına ve oyuncularla seyirciler arasındaki sınırın güvenliğine yönelik büyük değişiklikler --süratle--  gelebilirdi. Stern'ün olaydan bir yıl sonra AP'ye söylediği gibi, lig şu dersleri çıkarmıştı: "
1, oyuncular tribünlere gidemez. Bunu güvenliğe bırakmalılar ve herhangi bir kurnazlık yapmamalılar. 
2, taraftarların yalnızca bir bilet aldıkları için . 
3, güvenlik ve kalabalığın kontrolü hakkındaki prosedürlerimizi incelemeye ve güncellemeye devam etmeliyiz."

Smith: Ertesi sabah, kahvaltı masasında oturmuş, anlamaya çalışıyorduk. Kahvaltımı yerken, bir yandan da ayağımı yere vurup duruyordum. Çılgıncaydı. Her şey olup bittikten sonraki sabah bile hâlâ gergindik. Bunu asla unutmam.

Walsh: Artest'le ertesi gün konuşmuştuk. Sanırım sonraki gün maçımız vardı. "Sahada yere düşene ve o adamlar üstüme gelene kadar, orada kimseye vurmadım" diyordu.

Boyle: Kimse bu kadar ciddi sonuçları olacağını düşünmüyordu.

Montieth: (Pacers başkanı) Larry Bird, kariyerinde tanık olduğu şeylere dayanarak, Artest'e 10 maç ceza verileceğini tahmin ettiğini söyledi. Ondan sonra NBA yönetiminden, Stern'ün gerçekten baskı yapacağını öğrenmişler ve bu çok ciddi olacakmış. Ardından Bird, Sanırım 30 maç olacak diye düşündü. Ama bütün sezonu kapsayacağını hiç tahmin etmemişti.

Larry Bird: O akşam yapılan bir sürü hata vardı, ve Ronnie ile Pacers, asıl darbeyi alanlar oldu.

Stern: Bu örnekte, izleyicileri sahadan ayıran sınır ihlal edilmişti. Palace'daki olay, oyuncuların taraftarlara erişimi ve kabul edilemez oyuncu davranışı ile ilgiliydi. Maçlarımızda sınırlar olduğunu ve taraftarların yanı sıra, özdenetim ve profesyonellik sergileyen oyunculara karşı uygun davranış beklentisini pekiştirmemiz gerekiyordu. Önemli oyuncu uzaklaştırmaları ve olaya müdahil olan taraftarların gelecekteki Pistons maçlarından men edilmeleri, alınması gereken önlemlerdi ve tüm salonlarımızda taraftarlarımızın ve oyuncularımızın refahı için atılmış daha büyük bir çabanın parçasıydılar.

Billy Hunter (NBPA yöneticisi): Uygulamaya koydukları şey çok fazlaydı. Tartışmanın gerçekleştiğini ve Ron ile Stephen'ın tribüne çıktıklarını asla göz ardı etmek ya da haklı çıkarmak istemiyorum. Bu hoş görülemez. Bu, oyun için iyi bir şey değil. Fakat yaptırımların sertliğine dair endişeliyim.

Jackson: Bence Stern ışığı üzerimize tuttu, çünkü bizi kolayca ligin dışına atabilirdi. Bu benim görüşüm. 3 milyon ceza almak acımasızcaydı, ama 3 milyon vermeyip ligden atılacağıma, 3 milyonu verip işimi korumayı tercih ederim.

Hunter: Tahkim kuruluna gittik ve O'Neal'ın cezasını başarıyla 25 maçtan 15'e indirttik. Kanıtlar, Steve ve Ron'un tribünlere çıkması kadar, mahkeme katılımının hemen sona erdiği konusunda oldukça netleşti.

O'Neal: Kızıma ne olup bittiğini asla söylemedim -- okulda öğrendi. Bir gün eve geldi, anlamıştı ve şöyle dedi: "Baba, sen kavga ettiğin için cezalandırıldın mı?" Benim için zordu. Kızımla bu konuşmayı yapmak benim için çok zordu. St. Vincent Hastanesi'ndeki insanlarla konuşurken, oraya çok yakın olan Boys & Girls Club'a gitmek benim için zordu. Bir topluluğun lideri olarak benim için zordu. Bu konuşmaları yapmak ve bu kavganın sadece takıma değil, kamuoyunun bakış açısı üzerindeki etkilerini de görmek, zordu. Çoğu insan benim bütün davalarımı kazandığımı bilmiyor bile. Haklarım iade edildi. Bütün davaları kazandım -- sivil, adli, ve ligden atılma.

Daniel Artest: Sezon boyu ceza almak, Ron'un çok da canını sıkmamıştı. Bir salon ayarladı ve çalışmaya başladı. Hep onun yanındaydım. Ben, Ron, James Jones, ve John Edwards. Her gün. Ron nasıl bir hayal kırıklığına uğradıysa, bunu bize hiç yansıtmadı.
  
Artest: O kadar çok para kaybetmem gerektiğine hâlâ inanamıyorum. Bunu başlatan ben değildim, yatırımlarım vasıtasıyla 7 milyon kaybettim ve henüz başlamayan bazı reklam anlaşmalarından oldum. [Olayın 5. yıldönümü sebebiyle gazetecilere verdiği demeçten.]


8 Aralık'da Oakland County savcıları, 5 Indiana oyuncusu (O'Neal, Artest, Jackson, David Harrison ve Anthony Johnson) ve 5 taraftarı (John Green, William Paulson, Bryant Jackson, John Ackerman ve David Wallace) adam yaralamadan suçladı. Yasal pazarlıklar aylarca sürdü. Neticede oyuncular karara itiraz etmeyeceklerini söylediler; sadece Green 30 gün tutuklu kaldı; haricindeki herkes para cezaları, denetimli serbestlik ve kamu hizmeti cezaları aldı. Beş taraftar da Pistons maçlarına girmekten men edildi. Savcı David Gorcyca şöyle diyordu: "Nathaniel Abraham'ı idare ettim, güya tarihteki en genç cinayet sanığını. Jack Kevorkian'ı ben idare ettim. Ancak bu dava tümüyle yürütüldüğünde ve bittiğinde bu, dünya çapında diğer davaların hepsinden daha fazla medya ilgisi topladı." 

Olko: Kaç dedektifim olduğuna dair sorular aldım. Bir taneydi. Kamuoyundaki diğer meselelerle uğraşıyorduk. Kaynaklarımı nereye harcamalıydım? Milyonerlerin davalarına mı?

McCosky: Bu iş aylarca sürdü ve insanların öldüğünü falan sanırdınız. İnsanlar olayın nasıl başladığı, kimin olaya dahil olduğu ve kimin barıştıran olduğu hakkında sağduyusunu kaybetmişti.

O'Neal: Herkes olumsuz şeyler hakkında konuşmaya karar vermişti. Dürüst bir şekilde, bunun yüzünden kıyafet kuralının geldiğini düşünüyorum. Çünkü aniden lig "kontrolden çıkmıştı". Ulusal kanallarda yorumcuları izliyordum, yorumcu olarak nitelenen kişileri, ve bunlar NBA'in çok hip-hop stili olduğunu söylüyorlardı. Ve güya yorumcu olan bu kişilerin ilk başta bunu söylemesi beni büyük hayal kırıklığına uğrattı. Müzik zevkiniz, kim olduğunuzu yansıtmaz. Kavgadan sonra, kıyafet kuralı yürürlüğe kondu.

Olko: Şaşırtıcı şeylerden biri, kamuoyundan aldığımız eleştirilerdi. Detroitliler, Pacers oyuncularını tutuklamadığımız için öfkelilerdi. Indianapolis halkı, Detroit takımının bir parçası olduğumuz için yalnızca Pacers oyuncularını yargıladığımızı söyledi -- ki bu aptalcaydı. Tekrar: Ağır ihlaller vardı.

Ham: Bence medya mevzuları çarpıttı. Kontrolden çıkmış olan NBA oyuncuları, taraftar davranışlarının aksine, ön planda yer alıyordu. Taraftarlar, bir oyuncunun şut atabilmesi ya da dripling yeteneği hakkında konuşur, bu normal bir şeydir. Ama geçmişte, taraftarların oyuncuların çocukları ya da eşleri hakkında konuşması gibi şeyler gördüm -- hatta biraz daha ileri gidersek, hikayenin bu kısmının olması gerektiği gibi ya da "NBA'de oynayan vahşi siyah çocuklar" şeklinde kapsamlı olarak ele alındığını sanmıyorum.

Bu arada Pacers, iki ayrı olayla karşı karşıyaydı: Artest olmadan o sezonun Playoff yarışında takımı nasıl tutacakları, ve Artest ile zaman içinde ne yapacakları. Artest olan bitenin ardından garip bir şekilde huzurlu görünüyordu, çıkaracağı hip-hop albümüyle daha çok alakadar gibiydi. Pacers ve Pistons, o sezonun Playoff'larının 2. turunda tekrar karşılaştılar, ve Detroit seriyi 6 maçta bitirerek, Spurs'e karşı kaybedeceği Finaller'e doğru yoluna devam etti. Takip eden yaz döneminde Artest ve Bird, her şey yolundaymış gibi Sports Illustrated kapağında boy gösterdiler. Fakat öyle değildi.

Montieth: İnsanlar o kavganın Pacers'ın ölüm fermanı olduğunu söylüyor. Katılmıyorum; Reggie Miller'ın emekliliğine de rağmen, sonraki yıl takımı bir araya getirdiler. Benim adıma sıkıntı, (Aralık 2005'te) Artest'in takasını talep etmesiyle başlamıştı.

O'Neal: Ron özellikle ne yapmış olursa olsun --ve bazı sorunları vardı-- neyi düşünüyordu bilmiyorum. Bana hiç gelip bir şey söylemedi. Eminim, Stephen o yaptıklarını koruma amacıyla yaptı. Ben de aynı şekilde. Bunların ardından takas olma isteyen birini görünce, insan ister istemez kıllanıyor.

Walsh: Birçok oyuncu (arbede esnasında) Ronnie'yi savundu. Jermaine ceza aldı, Jack ceza aldı. Bir sürü adam cezalandırıldı. O kalkıp takas olmak istediğini söylediğinde bu, takımı bambaşka bir durumun ortasına sürükledi. Takıma zarar vermesinin ardından oradan açmak istiyor gibi hissettiler.

Jackson: Evet, Ron takasını istediğinde ihanete uğramış gibi hissettim. 3 milyon zarardaydım. "Pekala, biz kariyerlerimizi tehlikeye attık ve sen bizi bırakıp gidiyorsun?" falan gibi hissediyorduk. O yıl harika bir takımdık. Esasen ligin en iyi takımıydık. Yani bu biraz zorumuza gitti.

Walsh: Ron'a "Pazartesi oturup bu konuyu konuşacağız" dedim. Tüm söylediğim buydu. Ama o pazar günü kalkıp yeniden takasını istedi. Ben de pazartesi onunla buluştum ve "Bak, seni takas edeceğim" dedim ve olay bundan ibaretti.

Pacers, 25 Ocak 2006'da Ron Artest'i kadro dışı bıraktı ve sonra Peja Stojakovic karşılığında Sacramento Kings'e yolladı. Kavganın ardından Artest'in Pacers için çıktığı maç sayısı 16'ydı.

O'Neal: Kendini kariyerinden ödün verdiğin bir pozisyona sokuyorsun. Kazancından ve ailenin hayat tarzından ödün veriyorsun, ve sonra bütün bunların sebebi, bir anda orada olmak istemiyor. Kimse... Bir odaya koyulmak ve orada saatlerce oturmak. Hapiste yerini ayırtmak. Ve tüm sezon boyunca. Takım, duruşmalar ve diğer meseleler için Detroit'e uçuyor. Toronto'ya bile gidemiyorsun. Oraya gitmek için gerekli izinleri almak zorundasın. Kimsenin bunlardan haberi yok.

Jackson: Eninde sonunda, bu Ron'un kararıydı. Hâlâ NBA'de olduğumuz ve işlerimize sahip olduğumuz için şükrediyoruz. Hayat devam ediyor ve bir kişi yüzünden her şeyi bırakacak değiliz. Genel tavrımız buydu. Onunla da olsa, onsuz da olsa.

O'Neal: Kavganın ardından, birçok saha dışı kaynaklı meseleyle, olaylarla uğraştık, ve bu artık çok iyi hissettirmiyordu. İyi hissettirmiyordu. Bir değişiklik istenecek noktaya gelinmişti. Donnie Walsh da eminim o da böyle hissediyordu. New York'a gitmesinin sebebi bu.

Rose: Ben Detroitliyim. Bu olayın Detroit'te bıraktığı kara leke, ulusal bir bakış açısıyla, sadece tipik Detroit'teki aynı eski abartıydı. Bir Pacer bakış açısıyla, 2000 yılında final oynayan bir takımdan --taraftarların kucaklaşmayı başardığı ve yalnızca iyi basketbol oynamayı değil, sorumlu bir vatandaş olmayı da takdir ettiği-- taraftar kitlesinin çok destekçi olmadığı bir yere dönüşmüştük. Gerçekten bir takımın üst düzey bir ekip olmaktan, marjinal bir topluluğa dönüşmesini görmüştük. Hepsini göstermeyi bıraktılar. Ve sonra oyuncularla, saha dışında, onları değişiklik yapmaya başlamak zorunda bırakan olaylar yaşandı.

O'Neal: Nihayetinde, işler artık sadece basketbolla alakalı değildi. İyi hissettirmiyordu. Maçlara çıkmak iyi hissettirmiyordu. Bölünmüş bir şehir gibiydi. Bu tarafta, arkanızda duran insanlara sahiptiniz; fakat öbür tarafta, tam tersi.


YANSIMALAR

2005-2006 sezonunda Pacers, ilk turda Nets'e elendi; ve daha çok, uğraştıkları yasal problemlerle duyuldukları sonraki 4 sezon boyunca Playoff göremediler --  bilhassa (Ekim 2006'da bir striptiz kulübünde olaya karışan) Jackson ve (2007'de marihuana ile yakalanan) Shawne Williams'la ilgili olanlarla. Pacers 2007'de Jackson'ı Golden State'e, 2008'de O'Neal'ı Toronto'ya takasla yolladı ve 2009'da, bir süredir maçlarda ve idmanlarda yer almayan Tinsley'nin kontratını satın alıp oyuncuyu serbest bıraktı. Ayrıca "karakterli oyuncular" barındıracaklarına dair taahhütte bulunup, Danny Granger, Paul George ve Tyler Hansbrough gibi oyuncuları draft edip, yeniden yapılanmaya gittiler. Taraftarlar, yıllar sonra ilk kez takım için heyecanlıydılar. Ama bu, çok uzun bir 6 yıl olmuştu -- ve takımın devamlılığı çok hasar görmüştü.

Bu arada Rick Carlisle, 2011'de Dallas ile yüzüğe ulaştı, bir sezon öncesinde de Artest, Lakers ile aynı başarıya ulaştı; o final serisinin son maçından önce, Pacers yöneticileri ve eski takım arkadaşlarından özür diledi. O'Neal'ın daha sonra söylediği gibi, "Takımınız bir arada değilse, asla kazanamazsınız. Bu özürlerin bir sebebi vardı". Artest gitmiş olsa bile, herkes bunları söyleyemezdi.

Pollard: Rüya gibiydi, kötü bir rüya gibiydi; zihnimde baktığım zaman, puslu ve rüyaya benzeye bir flashback'i andırıyordu. "Vay anasını. Bu gerçekten oldu mu?" der gibi oluyordunuz.

O'Neal: Televizyonda ne kadar kötü görünüyorsa, şahsen benim gözümde 20 kat daha kötüydü.

Mike Brown: Kasetleri izlemek, adaleti yerine getirmez. Çok, çok, çok korkunç bir andı. Bu yüzden eğer işler boka sararsa, mesela hakem bir oyuncuyu oyundan atıyorsa, ben en fazla dilimi falan ısırırım. Olacaksa olur. Umarım oyunu yeterince umursuyorlardır.

O'Neal: Avukatlarıma, jüriye ve hakime söyledim: "Siz böyle bir durum karşısında ne yapardınız? Uçarak kafama isabet eden bir sandalye beni öldürse, eşim ve çocuklarım ne yapacaktı? Kim bu hikayeyi anlatacaktı? O zaman hikaye neye benzeyecekti?" Basketbolla hiçbir ilgisi olmayan bir şey hakkında konuşurken, gerekli olan herhangi bir şekilde korumak için, ekibin lideri olarak pozisyon aldım. Basketbolla hiçbir ilgisi olmayan.

"Bu olanlar için Indianapolis şehrinden ve Indiana eyaletinden yeterince özür dileyebilir miyim bilmiyorum. Dünyada bu şehre sunabilecek kadar özür olup olmadığından emin değilim. Bu şehir benim için çok şey ifade ediyor. Çok şey. Hâlâ çok şey ifade ediyor." Jermaine O'Neal 

Walsh: Sanki bir korku filmi izleyip, olacakları durduramamak gibiydi. Takımımızı yok etti ve daha da bir araya gelemedik.

Gray: Bir parmak şıklamasının ardından bütün bir kulübün talihinin değişmesi ve bunun yankılarının yıllarca sürmesi inanılmaz.

Jackson: O zamandan beri daha çok saygı duyduğum kişi, Ben. Artık maçlardan önce tokalaşıp konuşuyoruz. Ben'e saygı duyuyorum. Ben, yaptığı şeylerde hatalı değildi. Ron yalnızca bir moronun yapacağı şeyleri yaptı. Gerçekten bencilceydi. Ben sadece kendini koruyordu, ... Sahadaki en büyük adam olmasa bile, faul yapılacak en yanlış kişiydi.

Ben Wallace: Herkesin ders çıkardığını umduğum, talihsiz bir olaydı.

Anthony Johnson (guard, Pacers): Bu olay gerçekten harika bir takımı parçalara ayırdı. Bütün bir sezon, yetenekli bir takım, boşa gidiverdi. [Yine 2009'da Espn.com'a verdiği röportajdan.]

Jackson: O yıl şampiyon olabilirdik dostum. En iyi takıma sahiptik, en iyi genç takıma. Reggie Miller gibi bir Hall of Famer'ımız vardı. Yapbozun tüm parçalasına sahiptik: Harika hocalar, harika takım, harika takım sahibi, harika genel menajer. Ve her şey tıkır tıkır işliyordu. Bence bazıları hâlâ biraz kızgın ve "Harika, bir şampiyonluk kazanma şansım vardı ve Ron bencilce davranıp bunun içine etti" diyenler var.

Mike Brown: Tüm bu uzaklaştırmalar ve diğer şeylere karar verildiğinde, benim ve tüm takımın ümitleri, hayalleri ve rüyaları yıkıldı.

O'Neal: Dürüst bir şekilde, o takımla bir değil, birden fazla şampiyonluk kazanabilme şansımızın olduğuna inanıyorum.

Pollard: Pacers hâlen yaraları sarmaya çalışıyor. Dünyadaki kimse beni, bu kavga kadar başka hiçbir şeyin bir organizasyonu bu kadar geri götüreceğine ikna edemez.

Walsh: Beni yılbaşından önceki gün arayıp bu konuyu sorabilirsiniz ve bu yüzde yüz moralimi bozacaktır. Konuşmayı sevdiğim bir konu değil.

Adam Silver (günümüzün NBA başkanı): Detroit'teki kavganın NBA'in imajı üzerinde derin ve geniş kapsamlı bir etkisi oldu -- o gece orada olan takımlar ve oyuncuların çok ötesinde. Ama Pacers için, olumsuzluklar bitmek bilmedi. Olay, takımın halkla olan derin bağını zedeledi ve bunu düzeltmek için yıllar gerekti.

O'Neal:
Bu olanlar için Indianapolis şehrinden ve Indiana eyaletinden yeterince özür dileyebilir miyim bilmiyorum. Dünyada bu şehre sunabilecek kadar özür olup olmadığından emin değilim. Bu şehir benim için çok şey ifade ediyor. Çok şey. Hâlâ çok şey ifade ediyor. Bütün ülkenin gözü önünde tanık oldukları şeylerden ve şehre, topluma ve içinde bulunduğum organizasyona yaşattığı utançtan dolayı özür dilerim? İnsanların o olan-bitene, o kavgaya karışanların bu işten kurtulamayacaklarını anlayıp anlamadıklarından emin değilim. Bunlardan sıyrılamadık. Bütün takım çatırdamış görünüyordu.

Larry Brown: Bu takım, Indiana, asla toparlanamadı. Bence bunun bizim çocuklar üzerinde büyük etkisi oldu. Gerçekten bizim oyuncularımızdan birçoğunun olayı sonlandırmaya ve kontrolü elde tutmaya çalıştıklarına inanıyorum. Maalesef, işin içinde iki takım vardı, çamur herkese bulaştı. Yalnızca iki takım değil, tüm lig genelinde. Bunun bir parçası olmak korkunç bir şeydi.

O'Neal: Eğer ayrılmazsam --ki vermek zorunda olduğum en zor kararlardan biriydi-- organizasyonun bundan kurtulamayacağını hissediyordum. Indiana'da bir restorana oturduğumuzda çok fazla sevgi gösterilen, hatta bizim yerimize hesabın ödendiği bir çevredeydik. Ya da her nereye giderseniz, sevgi gösterilerine maruz kalıyordunuz. Buna şahit oldum. Burası insanların her gün çalıştıktan sonra eve geldiği ve televizyonlarını açıp maçları izledikleri o ufak ve çalışkan şehirlerden biriydi; çünkü bu maçlar hayatlarının bir parçasıydı. Ve böylece yaşadıkları zor zamanları aşabildiler. Indiana, ülkedeki en çok işsize sahip eyaletlerden biri? Yani bu insanlar çok zor dönemler geçirebiliyorlar. Bu pek hoş bir şey değil, kimse için -- baştan başlamamız gerekiyordu. Ayrılmak istemiyordum, çünkü kariyerimi daima burada bitirmek istedim. Bu yüzden bu yıl yaptıklarından son derece gururluyum, çünkü taraftarlar tekrardan mutlu olabilecekleri bir şeye sahipler. 

CEZALAR

-- Ron Artest: 73 normal sezon ve 13 Playoff maçı için uzaklaştırma. Hafif adam yaralama suçundan ceza aldı.

-- Stephen Jackson: 30 maçtan men edildi ve Artest'le aynı sebepten ceza aldı.

-- Jermaine O'Neal: 25 maç uzaklaştırma aldı, tahkim yoluyla bu ceza 15'e indirildi, ve iki hafif adam yaralama davasında yargılandı.

-- Anthony Johnson: 5 maçtan men edildi ve o da hafif adam yaralama suçundan ceza aldı.

-- David Harrison: Hafif adam yaralama suçundan ceza aldı.

-- Ben Wallace: Altı maç uzaklaştırma aldı.

-- Chauncey Billups: Bir maç uzaklaştırma.

-- Reggie Miller: Bir maç uzaklaştırma.

-- Elden Campbell: Bir maç uzaklaştırma.

-- Derrick Coleman: Bir maç uzaklaştırma.

-- John Green: Hafif adam yaralama suçundan ceza aldı ve 30 gün tutuklu kalıp, iki yıl denetimli serbest sıfatı taşıdı.

-- Charlie Haddad: Anthony Johnson, Jermaine O'Neal ve Pacers'a dava açtı. O'Neal, Haddad'a 1.686.500 dolar tazminat ödemekle cezalandırıldı. Haddad bir performans alanına girmekten yerel bir kuralı ihlal konusunda mahkemeye karşı gelmedi ve iki yıllığına denetimli serbestlik, 100 saat kamu hizmeti ve ilçe çalışma programında 10 haftasonu geçirme cezaları aldı.

-- David Wallace: Bir yıl denetimli serbestlik ve kamu hizmeti cezası aldı.

-- Bryant Jackson: Suçunu kabul etmese de, kendisine yöneltilen bir ağır, bir de hafif adam yaralama cezalarına karşı çıkmamış. İki yıl denetimli serbestlik aldı ve 6.000 dolar tazminat ödedi.

Bu yazı için birden fazla görüşme talebini reddeden kişiler: Metta World Peace, Reggie Miller, Jamaal Tinsley, Austin Croshere, Anthony Johnson, Bill Walton, Chad Forcier. Rasheed Wallace'tan menajeri aracılığıyla bir görüşme talep edildi, ama yanıt gelmedi. Richard Hamilton, bir sözcü aracılığıyla, görüşmeyi reddetti. NBA, Ron Garretson ve Tommy Nunez Jr. ve kariyerleri sürmekte olan, o maçtaki diğer iki hakem için görüşme taleplerini reddetti.

0 yorum: