Başımız Sağolsun


Alpaslan Dikmen (1965- 2008).

uA'nın Genel Koordinatörü, görüp görebileceğiniz en büyük Galatasaray'lılardan. Kelimelerin tükendiği an bu, çıkmıyor hiçbir şey. 15 yaşındayken elime davul tokmağını veren adamdı, tribüne aşık olmamı sağlayan en büyük etken. L'Equipe'in "Ali Sami Yen 'Hell' " başlığı atmasının baş kahramanı, 00-01'deki Ali Sami Yen Hell tescillenmesinin finansal ve ruhsal sponsoruydu. Köşe yazıları çıksın diye beklerdik. Küçücük de bir oğlu vardı. Kültür adamıydı, okurdu. Bir yazısının sonunu şöyle bitirmişti stadda çıkan ufak el dergilerinden birinde:

"Sözlerimin sonunu duymadığın zaman,
Cümlelerimin sonunu duymadığın zaman,
Değiştiriyorum son cümlelerimi,
Değiştiriyorum sonumu." (Hakan G. Kinyas ve Kayra)

Galatasaray emekçilerindendi. Çarşı hemen yazı yayınlamış, biliyorlar acıyı Optik'ten. Antu bizim muhatabımız değil zira, GFB'de kendi sitesinden baş sağlığı yayınlamış, cenazede de tam kadro orada olacaklarmış. uA sahipsiz kalmaz gerçi ama ne Yılmaz'ın ne Sebahattin'in Alpaslan abi kadar aktif bir şekilde haklarımızı savunacağını, ne de onun sahip olduğu bağlantılara sahip olduğunu hiç mi hiç zannetmiyorum. Mübarek gecenin sabahında aldı Rabb bizden. Büyük adamdı, Allah rahmet eylesin, mekanı cennet olsun.

Eşeğinkine Su Kaçırmak

Allan Houston tekrar Knicks'te.

"Blog Kardeşliği"

Böyle geziniyoruz bloglarda, tabii hepsinde sağ tarafta linkler var. "Sevdiğim bloglar", "Tavsiye edilenler" falan filan.
Bunların büyük bir bölümünde aynı linkler var. Değişmiyor. Bazılarında da o kadar çok var ki, hepsine baktıkları bile inandırıcılıktan uzak.
Bazılarında ise, çok önemli bazı blogların ismi bile yok.

O hepsinde adı olanlar ya para veriyor diğerlerine, iş bizim sandığımızdan büyük;ya da diğerleri başka bir şey veriyor...

Bakış Açısı


Ben tam sopalığım, evet. Her defasında böyle, vizyon döneminde izlemediğim filmleri sonradan Vcd veya Net'ten indirip izliyorum ve ah-vah ediyorum:"Nasıl kaçırmışım ben bunu, niye gitmemişim!" E gitseydin ulan, elinden tutan mı vardı, göte bak. Sanki daha önemli işi vardı da.

Ama bu tepkilerin en büyüğünü dün gece verdim. Başıma başıma vurdu deminki lafları bu film.

Fragmanını izlemiştim ve yeterince etkilenmiştim zaten. Ama "bu kadar" iyi olduğunu bilsem, ilk günden giderdim sanırım.

Hani dünkü X-Files ile ilgili yazımda, dizi ve filmin kattıklarını yazmıştım ya, Vantage Point de, gerçeğin, bizim gördüğümüzden farklı olabileceğini, tam 8 farklı açıyla gözümüze gözümüze sokuyor. "Bence" kavramının ne kadar yanıltıcı olduğunu harika anlatıyor. "Görünenin", her zaman gerçek olmayabileceğini.
Ayrıca söylemem gerek mi bilmiyorum ama, bu türde çekilmiş en iyi filmlerden biri. Sadece konusu iyi değil yani.
Film boyunca kardeşimle, "Nasıl çekmişler abi bu filmi" diyip durduk. İzleyenler anlayacaktır ne demek istediğimi, izlemeyenler de izleyince çok iyi kavrayacak bunu.

Bu yazıyı okuyup, filmi izlemeyen ne kadar kişi varsa, hemen ilk 24 saat içinde bu filmi izleyin. Emin olun pişman olmayacaksınız.

"To Find The Truth..."

Malumunuz, geçenlerde gösterime girdi yeni X Files filmi. Yorumların geneli, filmin herhangi bir bölümün uzun versiyonu olduğu ve "sıçtığı" şeklinde. Onu bilemem, izleyip göreceğiz. Önceden böyle yorumları dinleyip/okuyup film izlemek de çok sakat. Sanki sen de aynı şekilde bulacaksın filmi, boşu boşuna önyargı oluşuyor az da olsa kafada.
"The X Files:I Want To Believe", 'To find the truth, you want to believe" cümlesiyle sunuluyor izleyiciye. Cümle üstünde analiz yapacak, edebiyat parçalayacak halim yok. Ne denebilir ki daha.

Bu dizinin işlediği konular, ne bileyim paranormal olayları geniş kitlelerin dikkatini çekecek şekilde sunması, aslında bir yandan çok da mühimdi.
Eminim dizi başladığından beri bu konularla ilgilenen kitle fazlasıyla genişledi.

Başkalarını bilemem ama, bu dizi benim hayatımda "bilinmeyeni öğrenmeye çalışmak", "görünenin ardındakini bulmak", "inat etmek", "gizemin peşinden koşmak" gibi düşünceleri aşılaması açısından, çok önemli. Bilemiyorum, her izleyende bu olmuş mudur ama, bana fazlasıyla işledi bu. Ve bunun için de şükrediyorum. Fazlasıyla. Sırf bu etkisi için, bombok olsa bile yine bu filmi izler, vefa borcumu öderim bir şekilde. İzlerken hangi yaşta olduğumun da önemi çok tabii. Hiç izlemeyip, şimdi izlesem bütün diziyi ve filmleri mesela, aynı şeyleri hisseder miydim;sanmıyorum.

Son olarak, X Files'ın "To find truth, you must believe"i ile Ulak'ın "Bazen tek çare, bir hikayeye inanmaktır" ını birleştirip, yazıyı bitirelim.

Sabır


Geçen geziniyorum nette bir yerlerde, nasıl oldu ne olduysa, kendimi bir anda Mtv Yurop Müzik Ödülleri sayfasında buldum. Hani "Törkiş singır" ödülü filan da var. Oy verdik neyse-Hayko'ya tabii, ha Şeyhimiz oy vermedik diye bizi çarparsa onu bilemem. Hayko'ya "Nu-metal'in yükselen yıldızı" mı ne demişler. E şimdi bu benim kafama takılır ama.

Eğer bakılan kriter sertlikse evet;nu-metal denebilir Hayko'nun yaptığı müziğe. Ama nu-metal denen nanede, genelde rap öğeleri, rap'e yakın vokal vardır ve grupta bir dj bulunur. Bu Hayko'da varmı, yok. Rock deseniz, hafif kaçar. Hard Rock desek, o da tam karşılamaz. Progressive deseniz, o da bir nebze.
Aslında Hayko'nun yapmaya çalıştığı şey bariz ortada. Ama bu, biraz da bunu anlamaya çalışmakla ve onu tanımakla alakalı. Adamın saçını başını görüp, "Ay Hayko süpersiiiiiinnn" demekle veya "kanka nası baarıyo ama di mi" demekle olmuyor.
Hayko aslen bir "metalci". Meşhur olmadan önce(veya solo albümden önce diyelim), yıllarca metal gruplarında klavyecilik yapmışlığı var, bu kültürün içinden geliyor.
Solo albüm yapmaya karar verdikten sonra da, yapmak istediği müziği yavaş yavaş kabul ettirmek istediği için, yarı bilerek, yarı da şartlar elvermediği için, olabildiğince "yumuşak" bir soundla başladı. Bu tarz müziğin ülkemizde icrasının ve kabullenilmesinin ne kadar zor olduğunun farkındaydı. Temelleri kendi atarak ilerlemek istedi.
İlk albümü malum. Konserlerde ise istediği kadar coşup, ortalığı birbirine katabiliyordu-esas yapmak istediklerini daha rahat sergileyebiliyordu. Zaten kendisinin de açıklamaları var, "konserler olmasa, yeterince yayılmazdı bizim mevzu"gibisinden. İkinci albümde biraz daha sertleşildi. Brütal kullanıldı rahatça. Ve dinleyici kitlesi de oluşmaya başladı yavaştan. Konserler de bir yandan bu kitleyi arttırıyor ve sağlamlaştırıyor. Hayko'nun çok dolaşan ve çok konser veren bir sanatçı olması, avantajı.
Üçüncü albüm ise, ki tahminen 09 baharı gibi çıkacak, daha da sert olacak ve, Hayko'nun yapmak istediği müziğe daha da yaklaşılmış olacak. Tam olarak istediği sertliğe 3. albümde mi, yoksa dördüncüde mi ulaşacak, onu göreceğiz.
Yani sözün özü, yapılmak istenen müzik türünün adı, "Metal". Bunu sanırım, 3. albümden sonra daha rahat söyleyebileceğiz.

Hayko'nun bu yaptığı, ülkemiz müzik tarihi ve kültüründe daha önce pek görülmemiş bir olay. Kendi müziğini kabullendirmek ve kendi kitlesini yaratmak için, neredeyse en dipten başlıyor ve harika bir planlamayla adım adım ilerliyor. Sabırla.

Tam olarak istediği şeyleri yapmaya başlayınca neler olacak, bilemiyoruz. Ama çok büyük şeyler olacak gibi. Belki de bu sabrın ürünü, ülke sınırına taşacak, bu samimi adamın yaptığı kaliteli müzik, daha fazla insana ulaşacak. Umarız bu olur.

İlgi

Son zamanlarda blog'umuza olan ilginin arttığını görüyorum. Umarım böyle devam eder. Burası yayılacaksa, belli şekillerde yayılacak:Arkadaşlar vesilesiyle, tanıdıklar vesilesiyle, ve de nette linkimizin bulunduğu yerler sayesinde. İlk ikisi sağolsun işe yarıyor. Ama üçüncüsü en etkisiz olanı. O da ilerde çoğalacaktır elbet. Link koyacak olan blog ve site sahiplerine bağlı. Bu işler böyle. Biz de beğendiğimiz, işinin ustası blog ve sitelerin linklerini koyuyoruz.
Ama mesela bazı abilerimiz var, sağolsunlar çok yardımcı oluyorlar. 8 harflik ufacık bir kelime, belirsiz sebeplerden bloglarına çok geliyor. Sanki o 8 harf olunca blog kapatılacak! Cıs!

Biz destek olsun diye, her gördüğümüz blogun ismini yan tarafa yazalım, millete 8 harf çok gelsin. Eminim o "kardeşlik"in içindeki blogların yarısından daha iyiyizdir. Ama dedim ya, neyimiz eksikse artık.

Ahmet Çakar


"Shaq adamsa, Miami'yi şampiyon yapsın."

"Ancelotti bana hikaye anlatmasın!"

"Fener Sevilla'yı elesin, bikini giyerim."

"Arkeolog gibi adam." (De Sanctis için)

"Pele kim ya!"

"Real Madrid takım değil."

"Mistik güçler işin içine girdi, bundan sonra nereye gideceğimiz belli olmaz, finalden sonrası varsa oraya da gidebiliriz." (3-2'lik Türkiye-Çek Cum. maçı için)

"Yanlış anlama ama... Aman, yanlış anlarsan anla, bana ne! sende genetik deformasyon var. Bugün senin dna'ni inceletsek, yeni bir gen buluruz orada: A.Z. geni... Nedir bu gen? Anti-Zico geni." (Gürcan Bilgiç'e)

"Durun bi dakka, Şimdi ingiltereyi futbolda model olarak gösteriyorlar.Tamam, size ingilteredeki modeli anlatayım. Bi kere futbolcuların yüzde 20'si gay..."

"Gürçan Bilgiç:Siz olsanız hasan şaşı sağ bek oynatır mısınız? Hakan sen?
Hakan Can: Hayır.
Gürçan Bilgiç: Serdar bali sen?
Serdar Bali: Hayır tabii.
Gürçan Bilgiç: Hocam sen?
Ahmet Çakar: Soru sapık!"(Altıpas)

"Ahmet Çakar: Ben her gece başımı yastığa koyduğumda vicdan muhasebesi yapa...
Hakan Ünsal
: E hocam senin de son zamanlarda vicdanın rahat değil galiba hiç...
Ahmet çakar: Her kim kiiii vicdan muhasebesi yapmıyorsa adam değildir, şerefsizdir, insan değildir!" (Altıpas)

"Ahmet Çakar:Siz Zico'nun kellesini istediniz bu sezon başında. Kazığa oturtacaktınız... Kazıklı Voyvoda'sınız yahu...
Kazım Kanat:Hocam sen nesin?
A.Ç.: Ben Drakula'yım.
K.K.:Hocam ne diyosun? Saçmaladın iyice. Sen Ahmet Çakar'sın ya!
A.Ç.:(Kısa bir süre ciddi ciddi düşünür ve...) O da tartışılır!" (Santra)


Ahmet Çakar'ı seviyoruz...


Not:Diyaloglar EkşiSözlük'ten alınmıştır.

Dönüş


Geçen hafta şu karikatürü koymuştu Aceto usta bloga, Barça-Milan ve Gs'nin halini gösterir şekilde. Bu 3 takımın da taraftarı olan benim için üzücü bir durumdu tabii. 3'ü de çok parlak başlamamıştı sezona. Gs istisna sayılır ama, onlar da tam güven vermemişti, artık yerine oturuyor her şey-görebilene.
Gs, 2 maçtır 4 atıyor. Hücum iyi işliyor, bir de sakatlar düzelse.
Barça, 2 haftanın hıncını alırcasına 6 attı dışarda Gijon'a. İzleyemedik, diziye takıldık. Yine de iyi haber. Messi 2 tane attı.
Milan, zorlanacağına, kolay geçti bu maçı. 2 haftada 6 puan alan Lazio karşısında 4-1'i buldular. Bunda Kaka'nın oynamasının büyük payı var. Evet, belki Ronaldinho vardı diğer maçlarda, geri dönen bir Sheva vardı ama, bu takım, "Kaka'nın takımı". Ve döner dönmez de "ağırlığı koydu". Bir de gol attı. Hücumda Pato-Kaka-Dinho üçlüsü oynamaya başlayıp, birbirlerine alışsalar, korkunç şeyler olacak. Defansta Nesta acil dönmeli. Senderos da yok, o da sakat sanırım. Hala "4 sol bek"ten kurulu defans.
Bu maçla ilgili dikkati çeken bir nokta da, Dinho'nun headband'ını değiştirmiş olması. E geç bile kaldı. Malum, kendi kreasyonundan eşyalarkulanıyor, bu da takımın forma sponsoruyla ters düşüyor. Maalesef Kapitalizm denen şeyin insafı yok.

Son olarak; Adriano döndü. Inter fena geliyor. Dehşet bir hücum hatları var ve Mourinho eldeki malzemeyi nasıl kullanacağını çok iyi biliyor. Torino'yu da çok rahat geçtiler.

Törkiş Benitez


Rafa Benitez, malum, yerli-yersiz oyuncu kesmesiyle, son zamanlarda yayılan şekliyle "rotasyon" yapmasıyla meşhur. Gerrard bile kesilebiliyor, ne bileyim Torres hat-trick yapıyor, ertesi maç yok falan.
Bizde örneği yok pek, niye, çünkü futboldan habersiz "skor" yazarları başta, ve yine futboldan anlamayan "kahve milleti insanları" da ardılı olmak üzere, bütün ülke hocaya "şarlar" hemen. Hoca da tırsar, zaten yönetim de kulağını çekmiştir vs.
Az önce Bjk maçının haberine bakarken, bir yandan da 11'lere göz attım. Beşiktaş, 2 hücum silahı ve asını oynatmamış (Holosko ve Delgado), ayrıca bir daha forma şansı bulmasına ihtimal verilmeyen Üzülmezlerin İbrahim de kadroda. Ve de formda Uğur İnceman da yok. O iki tane takımın hücumda temel direği olan oyuncu, sonradan oyuna giriyor. Dinlendiriyor desem, bu hafta Avrupa maçı yok bildiğim kadarıyla. Buna "takıma güven" mi denir artık, ne denir bilmiyorum. Delgado'nun yokluğunda hücumu yönlendirmesi için Sağlam Tello'yu mu düşündü, S.Özkan'ı mı, yoksa S.Kurtuluş'u mu? Kim oynatacak Bobo ve Nobre'yi, kim besleyecek?
Bu aslında güzel, ama olumsuz bir sonuçta zerre sabır göstermeyen camia ve taraftara sahip olmak da işin acı tarafı. Maç eğer berabere bitseydi, çıkan sesleri tahmin edebiliyoruz. O yüzden, Sağlam bu tarz bir yöntem benimseyecekse, işi var. Henüz futbol kültürümüz oturmuş değil.

Hücum Ve Hücum


Efenim şu anda Gs'nin elinde, Avrupa'da nadir bulunan hücum ekiplerinden biri var. 11'i düşündüğümüzde, bunların en az 4'ü sahada oluyor. Ligde çoğu zaman beşi. Ve bu kaliteli malzeme de, çoğu kez verimli-zevkli-göze hoş gelen-sonuca giden futbola ön ayak oluyor. Bugün de olduğu gibi.
İlk yarı harika bir futbol var. Yenen gol mü? Hiç mi bir kere gelip, gol atan takım görmediniz?

Bu maçın "yıldız ismi" Lincoln, sürpriz ismi ise Alparslan Erdem oldu. 3.golü Alparslan neredeyse tek başına attırdı. Lincoln ise oyunun genelinde de iyiydi ve biri "no-look" olmak üzere(yani son gol) 2 asiste imza attı. Sanırız eleştiriler diner artık.
Geçtiğimiz maçın kötülerinden Volkan'ın iyi oynaması ve iyi sol bekin oyundan çıkıp, yerine giren sol bekin de iyi oynaması, hem hoştur, hem de kadro derinliğinin sonucudur. Sonuçta bir şekilde cezalı, sakat ve formsuzlar olacak. Onların yerini de birileri dolduracak.

Baros, 2 maçta 4 gol attı. Bunun Türkçe meali, "açıldı". Veya "başladı" da diyebiliriz.
Umarım bu takım, sezon boyunca eldeki kadronun "potansiyelini" sahaya yansıtır da, olması gerekenler olur.

Not:Çok "rağbet gören" bir blog olmadığımızdan, Hüseyin'in söylediği analizi, gece yazacağım. Merak edenlere duyurulur. Acelemiz ne, değil mi.

Hücum Futbolu ve Galatasaray

Sezon başından beri bas bas bağırıyoruz bu takım iyi olacak diye. Bugün ileride çok iyiydik, Nonda birkaç tane kaçırdı yine ama sonunda attı. Problem değil. İstatistiklere baktım da biraz önce şu iki tanesi maçı anlatıyor zaten. Pas: Galatasaray 470- 163 Kocaeli. Topla oynama oranı: %70- %30.

Lincoln sazı aldı eline, iki asist, ve daha bir sürü güzel hareket. Volkan ters kademelerde çok başarılıydı, diğer tarafta Hasan hiç mi hiç sırıtmadı. Servet golde biraz ağır kalsa da Meira'yla beraber oturtuyorlar yavaş yavaş. Takımdaki bu hücum yönündeki değişimin, çok pozisyona girilmesinin en büyük kahramanı Meira bence. Tandemdeki teknik kapasitesi yüksek stoperlerin futbolda ne kadar önemli olduğunu yıllardır görüyoruz her yerde. Kendi içimizden örnek Pope. Ayhan bu takımın gerideki sorunlarının cevabı. Kontrataktan çok gol yiyoruz, ön liberomuz golde nerede, ileride. Topal'ın en iyi yaptığı iş kontralarda geri iyi dönüp rakibi ilk karşılayan oyuncu olması, olmayınca Ayhan orada aksıyor. Bir de Ayhan'ın her topu geriye oynaması delirtti beni bugün. Meira 20 metre topla çıkıp göbekte ona veriyor, paşam tek top geri. Aydın ilk yarı çok çalıştı, bal yapamadı, ikinci yarı da kendini kulübede buldu. Sağda Yaser tercihi tartışılabilir. Serkan Kurtuluş alınıp Hasan açığa çekilebilirdi, ya da çok şey beklenen Ferdi alınabilirdi oyuna. Eğer sakatlık yoksa kafadan Aydın'a biraz daha şans verebilirdi, neyse. Kewell her hafta üzerine koyuyor, gelince zartzurt eden elemanlar da ağzı açık izliyor.
Baroş oldukça iyiydi. İlk yarı sonu kaçırdığı da nazar boncuğu olsun. Nonda da atmaya devam ediyor, atmasından çok sırtı dönük oynayıp top tutabilmesi önemli olan. Ümit'i de kullanmayı öğrenebilirsek oralarda "tam süper olacak".

Bir şey de Kocaeli taraftarıyla alakalı;

Antalya diye tezahürat yaptılar, aldılar ellerine. Devamlı atılan maddeler, küfürler... Büyük takımlar yapınca problem, küçükler yapınca devam, bir şey yok. Bakalım karar ne çıkacak. Dereli de fena değildi. Salih'ten bekliyoruz detaylı bir analiz.

Ana-Bacı Gider

Yeryüzünün en iyi ligi olan İngiltere Premier Ligi, son 2-3 senedir çeşitli sebeplerden ötürü, tam manasıyla içe sinerek izlenemiyor, biliyorsunuz.
3 sezon önce filan Ntv'deydi yayın hakkı ve, maçları Murat Kosova, Okay Karacan, olmadı en kötü Osman Sakallıoğlu gibi spikerlerden dinleyebiliyordunuz. Son vurguyu yapmamın sebebi, sonra yayın hakkını alacak olan kanallarda bu kaliteye bile erişemeyecek olmamız. İğrenç sunumlar, abartılar, gereksiz bilgi yağmuru. Birçok kez ses olmadan maçları izlemeye giriştiğimi biliyorum.

Bu yıl Digitürk aldı yayın haklarını. Bir de Spormax diye kanal açtılar. Brezilya, Portekiz ve Rus ligleriyle birlikte maçları orada yayınlıyorlar. E böyle olunca da millet, herkes olmasa da büyük bir kesim, sorf EPL için Digitürk alacak-zaten lig onlarda.
Allahtan diğer 2 büyük lig Ntv'nin elinde de, onlar Ntvspor'dan izlenebiliyor. Almanya 24'te, Fransa da Kanal A'da. Böyle ufak kanallar da, lig yayın hakkı alıp, oradan işi götürüyor ya, uyuzca aslında.

Mesela bu hafta Chelsea-Manutd maçı var. Geçen hafta da L'Pool-Manutd vardı, kaçırdık. Babam bey ne zamandır "Digitürk alsak mı" havalarında. Ben de diyorum, alacaksan al, ligler bitecek. Umarım alır! Yoksa bu sezon EPL'yi ancak maç sonuçlarından ve yorumlardan takip edebileceğiz. Kimse "Sopcast" filan demesin, millet yığılıyor, onlarda da bir bok izlenmiyor.

İşin artısı da var:Lig ve EPL elinde olan Digitürk, bir de Beko basketbol ligi, Uleb Cup ve Euroleague'i de bünyesine kattı. E gel de şimdi alma Digitürk! Nasıl almayalım ulan. Herifler 4 cepheden saldırıyorlar. Bildiğin tekel bu.
Bir de aldın diyelim, spiker sorunu var. Ben alışmışım senelerdir Murat Kosova'dan, Murat Murathanoğlu'ndan dinlemeyi bu maçları, şimdi gideceksin, bir ton işi bilmeyen, çömez spiker. Lan zaten ülkede "spor spikeri" sorunu var, bir de yayınlar dağıldıkça dağılıyor. Kaç senedir Cl izliyoruz, onda da Ersin ve Güntekin vardı, onlar da akıllıymış, Ntv'ye kaçtılar;ama biz de adam gibi 2 spikerden Cl dinlemekten mahrum kaldık. Onlar da haklı, ne yaparsın.

Evlat Mı Şampiyonlar Ligi Mi


Az önce feci bir tantana vardı evde. Normalde kendi yaşadığım şeyleri yazmam ama, bu kaçmaz. Kardeşimin halı saha maçına gitmesi mevzu. Gider tabii sorun yok da, aşırı yağmur var. Annem "klasik anne tepkisiyle" "aman yavrım gitme" çekti. Kardeşim karşı çıktı doğal olarak. Oynayacak olmasa bile, maç saatinde orda hazır olması gerektiğini söyledi anneme-haklı olarak. Bizimki ikna olmadı.
Neyse, tartışma ilerledi biraz, kardeşim "Anne, Şampiyonlar Ligi finali oynayacak olsam yollamayacak mısın yani yağmur var diye" dedi. Annemden bomba geldi:"Evlat mı önemli, Şampiyonlar Ligi mi?!". Ve ben yerlerde.

Hayko


Az önce Mtv'de gördüm. Sağı da donatmış abim. Yakışır.

"Klinsmann Adam Değil"


Başlığı "Ahmet Çakar ağzı" ile yazayım dedim, zira tam bu lafın cuk oturacağı bir vaziyet var.
Futbolculuğu ayrı konu ama, milli takım hocalığı süresince filan, ısınamadım bu adama ben. Hiç "futbol adamı" duruşu yok. Gollere sevinçleri de, Abramoviç tarzı işadamlarının gollerdeki yapay-beceriksiz sevinçleri gibi. Almanya milli takımına da çok katkısı olduğuna katılmam asla.
Maçı izlemedim fakat, bu yukarıdaki düşüncelerimin az-çok doğru olduğuna dair bir kanıt yine de sonuç:2-5.
Allianz Arena'da dakika 59, ve durum München aleyhine 0-5.

Bir belirsizlik var;sahaya çıkan München kadrosu 3-5-2 gibi. Eurosport'taki diziliş de o. Ama şöyle bir şey var ki, Demichelis ön libero da oynayabiliyor. Acaba onu mu dikkate almıyorlar, ya da cidden mi 3-5-2 oynuyor München(mesela haftaiçi Gs de böyle kadroyla çıktı, ben normal sistem zannederken, 3-5-2 oynadılar). Eğer öyleyse, Klinsmann'a daha da söverim/sövülür.
Umarız düzelir Bayern.

Bir dipnot:Bremen'in dörtlüye bak hücumda;Diego-Pizarro-Rosenberg-Özil. Mesut çok feci geliyor.

Bir tane daha:Bayern'in 4 oyuncusu sakat. Ve bakın kimler:Hamit,Ribery, Sagnol ve Klose. Takımın "kolu-bacağı" olan adamlar yani.

Bok 3

Evet, 3.ye de ulaştık. Çok garip. Yazdıkça hikaye fışkırıyor her taraftan. Birbirini tetikliyor demek ki bazı şeyler. Bakalım yarına da çıkacak mı bir şeyler.

Efenim bugünkü Bok'umuzda da bir akrabamdan söz edeceğim. Anasını satayım, bir yazı yazdık, örnek verdik, gerisi nehir gibi, akıp geldi. Nereye kadar acaba.
Dün itibariyle geç kalktım bayağı;uyandığımda kardeşim Msn'de bu elemanla konuşuyordu. "Naber napıyosun" muhabbeti geçti bir-iki. Sonra karşı taraftan şöyle 2-3 cümle aktı, ben de uyku sersemi, ekrana bakıyorum ööyle:"Abi ya Ankara'dan bir kız 'düşürdüm'. Yanına gidiyodum bugün. Olmadı. Sinir oldum lan." İçimden "Aferin" dedim. Devam etti, bu kısmı birebir kopyalıyorum, neler var görün:"bi listem var veriim istersen bi kac tane".

Bakın, dikkat edin, "Liste" diyor...

Kardeşim de anladı ama sordu bilerek, "ne listesi?" diye. O da beklendiği gibi "Msn" dedi.

Bilmeyenler öğrensin. İnternet türlü yararlı şeylere vesile oluyor. Mesela, hormonları aşırı çalışan gençlerimizin, elde liste, adres adres "zorlayıp", kız tavlamaya çalışmasına. Güzel tabii. Bu kişinin birinci dereceden akrabam olması daha da güzel. Böyle örnekleri yakından görmek, her zaman daha etkili olur, emin olun. Tecrübe konuşuyor.

Fön


Adam

Hani vardır ya, "daha adam olamadı" filan gibi muhabbetler. Benim adam olma eşiğim ise şu:Birader, ben, Ulysses ve Proust'un "Kayıp Zamanın İzinde" serisini (7 kitap) bitirip özümseyip rafa koyayım, o zaman adam oldum demektir işte. Benim de "adam olma" eşiğim budur!!
O derece de hırs yaptım amk gece gece.
Ha, bir de Niteliksiz Adam var da, onun tamamı Türkçe'ye çevrilmedi. Ondan yırtıyoruz otomatikman.

Bok 2

Tabii ki çok beğenildiği için seriye filan başlamadım. Sadece denk geldi. Dünküne benzer bir hikaye ortaya çıktı, ben de sıcak sıcak anlatayım dedim.
Bu yaz tanıdığım bir dişi insan. Bizim elemanlar vasıtasıyla tanıdım. Aralarından bir tanesi yazıyordu ona, sonra olmadı falan fişman. Biz de o arada tanıştık tabii, doğal olarak aynı ortamda bulunuyorsun.
İlk izlenimim onla ilgili, olumluydu. Ne bileyim, pek kendi gibilere benzemiyordu, efendi gibiydi.
Bir gün yine aynı ortamdayız. Bir yabancı isim söylediler bizimkiler, takıldılar kıza. O arada kız, uzaklaştı masadan;sahildeyiz böyle, az ileri gitti kumsaldan. Az biraz telefonla konuştu.
Sonra bilgiler geldi bana dağınıkça:bu kız Myspace'den bir zenci elemanla tanışmış, onla muhabbeti kurmuş, eleman için yanıp tutuşuyor. Deli oluyor. Emin olun herifin sikinde değildir.
Ben şaşırdım ilk baş, dedim nasıl "oloyor" bu. Sonra kızın kaypaklıklarını gördükçe daha da normal göründü gözüme. Bayağılıklar diyelim, basitlikler.
Ve son safha:geçenlerde bir arkadaşın(ona A diyelim), uzakta oturan bir arkadaşın buraya gelme meselesi oldu. Onunla beraber bir arkadaş daha gelecek(buna da B diyelim). A ve B ile konuşuyoruz böyle, kızın lafı geçti sonra. B de söz etti ondan. Ve onun, normalde kızla alakası yok. Ayrı elemanlar bunlar. Ama A onu tanıyor, bu da bir şekilde muhabbet kurmuş;dedi ki "Abi, o kızla birlikte gelicem vs.". Öh dedim, sen ne ara filan. Hemen "ayıpsın" havaları çekti. İyi dedim, aferin.
Kısa süre geçti. Gaydırıguppak hesabımla Feysbuk'ta geziniyorum. Resimlere yorumlar falan, gırgır. Bir tanesinde takıldım, metrelerce muhabbet uzamış. Hızlıca okumaya çalıştım, bir de ne göreyim...
Şimdi bu resimde, demin bahsettiğim 2 arkadaş var. Biri de zenci;yani "B". Yerli zenci. Bu salak kız, bir şekilde muhabete katılıyor, ilk tepki zaten "zencilere bayılırım" filan. Bizimki de ışığı görmüş, üstüne atlamış tabii. Öyle şaka-gırgır götürmüşler, sonra da bizim piç ayarlamış filan. Bir resim ve farklı renge sahip olmak, "vermek" için yetebiliyor kimi zaman demek ki.
Ben burdaki olanların hangi birine şarlayayım? Hangisinin, hangi yaptığına söveyim?
Bunlar da yeni neslin en normallerinden ikisi ha. Hadi, şimdi geleceğe güvenle bakabilirsiniz.

Kaotik

Evrenin en kaotik takımı olan Galatasaray'ın taraftarı olmaktan gurur duyuyorum.
Size bu kadar aksiyon, atraksiyon, bilumum heyecan yaşatacak bundan daha ideal bir takım bilmiyorum. Belki daha büyüğü, daha güçlüsü, daha organizesi, daha kalitelisi vardır ama, daha kaotiği yoktur, emin olun. Sizi şekilden şekile sokacak, ekran başında kanepenin tepelerine çıkmanıza yol açacak, elinizdeki oyuncak yunusu öldürmenize sebep olacak böyle başka bir takım yoktur. Ve sizi uyarıyorum:hayatınızı renklendirecek bir şey veya bir takım arıyorsanız, iş işten geçmeden, gelin Galatasaraylı olun. Sonra çok geç olabilir.
Evrenin başka bir yerinde-eminim ki evrenin başka bölgelerinde de futbol oynanıyor-böyle bir takım bulamazsınız;kendinden 10 kat daha güçsüz olan bir takımdan 3 gol yiyecek;o güçsüz ve 10 kişi kalan rakip karşısında 3-2 öndeyken tutup salak gibi gol yiyecek;işi 90+5'de gol atmalara bırakacak;taraftarına kalp spazmları geçirtecek...

Son olarak:bu takım, sağ bekini çıkartıp santrfor alabilen bir takım. Eğer şimdi tuttuğunuz takım, sağ bek çıkartıp sağ bek alıyorsa oyuna, bunu duyunca şaşırmayın diye söylüyorum.

Lider


Son yıllarda sadece 01'deki Eurobasket'te ve "wild card" ile gittiğimiz Dünya şampiyonası'nda kısa sürel parlamalar yaşayan Basketbol milli takımı, bu kez gerçekten umut veriyor ve sağlam durumda.
Belçika, Ukrayna ve Fransa'nın bulunduğu grupta, ilk 5 maçın 5'ini de aldık;ama almak önemli değil, nasıl aldığımız önemli bu kez.
Bütün maçlarda üstün taraf bizdik. Dışardakilerde bile. İçerde zaten sorun çıkmadı. Fransa'yı bile rahat denecek şekilde geçtik. Fransa'da da tek Parker var zaten.

5 maç sonunda gruptan lider çıkmayı ve Eurobasket 2009 Polonya'ya gitmeyi garantiledik. Son maç hakikaten "tatil" olacak. Turistik gezi mahiyetinde.
Peki ne oldu da, bu takım bu hale geldi? Oyuncular aynı, hoca aynı, değişen ne?
Ben bu cevabı bilmiyorum. Sadece gördüğüm kadarıyla, parça parça bu yükselişin nedenlerini yazmaya çalışacağım. O kadar.

Çok ilginç aslında, Ömer Onan, Ömer Aşık ve Semih Erden yok;sakatlar. İbrahim Kutluay bıraktı. Ve takım yükselişte. Ne yükselişi, uçuyorlar.
İlk başta Hido'nun lider konumuna geçmesi var. Hücumlar genelde onun üstünen yürüyor. Artı, Nba'de kendisine MIP ödülünü kazandıran o gidişat, Milli takım'a da yaramış durumda. Sahada bir Nba oyuncumuzun, hatta daha da ileri gideyim, bir Nba yıldızımızın olduğunu sonunda fark edebiliyoruz. Bu harika bir his.Mehmet Okur sağolsun, bunu hiç bize yansıtamadı. Hido da beceremiyordu ama artık yapıyor. Darısı Mehmet'e.
Hido, oyunun sıkıştığı anlarda, birebir oyunları ve üst düzey oyun görüşünün getirisi olan güzel paslarıyla sonuca götürebiliyor takımı;takıma itici güç gerektiği zamanlarda smaçlarıyla coşturuyor, seyirciyi de maça dahil edebiliyor. Sonuçta her zaman makine düzeniyle işlemiyor takımlar, yan faktörler lazım. Elinde böyle bir oyuncu da varsa, kullanacaksın, sorumluluk vereceksin. Vermeyince, elinde Yeryüzünün en iyi oyun kurucusu varken, ilk turlarda elenirsin. Anlayan anladı.
Hido, ödüllü sezon ve başarılı geçen bir grup serüveninin ardından, yeni Nba sezonunda daha da yükselecektir.

Kerem Gönlüm, gerçekten Murat Kosova'nın son maçlarda sık sık söylediği gibi "ikinci baharını" yaşıyor. Savunması zaten hep malum da, artık hücumda da çok daha etkin. Yanlış hatırlamıyorsam Fransa maçıydı, tam 5 smacı var sadece. Toplam sayısı da 20'ye yakındı. Çok istekli, iyi pozisyon alıyor ve kolay sayı imkanı bulabiliyor, ileri hızlı koşuyor. Ve benim gibi Spurs taraftarları da, zamanında bu oyuncuyu takımımıza "salmayan" Ülker'e sövüyor defalarca.

Ersan, bütün grup maçları boyunca çok yönlülüğüyle dikkat çekti. Sayısız ribaund çekti. Bu sezon nerde oynayacak bilmiyorum ama, formda olacağı kesin.

Tanjevic, şaşırtıcı şekilde, maçlarda dönem dönem iki oyun kuruculu düzeni denedi. Yani, Olimpiyatlarda Abd'nin Paul ve Deron Williams'ı bir arada oynattığı gibi. Bizde de Kerem Tunçeri ve Ender Arslan aynı anda sahada yer aldı (bazen de Kerem-Engin) ve, bu ikilinin aşırı formda olması sebebiyle, bu anlarda milli takım başka bir verimli oynadı. Tabii Kerem'in bu oyununu görenler, daha önce onu takıma almadığı için Tanjevic'i eleştirmekten geri kalmadı. Haksız da sayılmazlar ya, neyse. O kadar denediği Hakan Demirel nerde peki? Cevap belli. En azından hatadan erken döndü;bu da bir şey.

Potaaltında Oğuz Savaş ve Fatih Solak da iyilerdi. Fatih bir de şu blok sevdasını azaltsa, çok iyi olacak. Her pozisyonda da kalkılmaz ki "höydaraa" diye bloğa.Kaç tane fake yedi öyle, sayısını ben unuttum.
Hadi Semih'i boşverin de, Ömer Aşık'sız, potaaltında böyle etkili olmamız çok ilginç ve iyi. Cemal Nalga bile, bulduğu kısıtlı sürelerde verimliydi.

Engin Atsür, bu sezonu Efes'te geçirecek. Tabii ki çoğu kişi onu az izledi ve merak ediyor. Ama eminim, en azından belli bir seviyenin altına düşmeyeceğini bu grup maçlarında gösterdi.

Savunmayı ön plana alan, takımın savunma kurgusunu oturtmak isteyen Tanjevic, bu konuda o kadar ısrarlıydı ki, hava atışlarını almamasını istemiş takımın;ki ilk atakta savunmada olup durumu görelim. Zekice bence.
Bu savunma çabasının bir getirisi de çıkan 5'lerde göründü. Genelde şu 5 ile çıktık:Engin-Sinan-Hido-Kerem-Fatih. Zaten bu kadroda 3 oyuncu kafadan "savunmacı". Rakip oyun kurucuları genelde Sinan Güler aldı ve bu görevde oldukça da başarılıydı. Efes'in aldığı bir başka oyuncu olan Sinan, takımın karakteristik özelliği olan savunma'nın oturmasında Ergin Ataman'a çok yardımcı olacak.Nokta transfer anlayacağınız.

Geri kalan oyuncular olan Cenk, Ersin ve Murat Kaya ise az süre bulmalarına rağmen, diğer bütün oyuncular gibi verimliydiler. Hele Murat, beklenenden fazla katkı yaptı. Cenk de, tahmin edilenden az süre buldu ama, moralini bozmayacak kadardı en azından.
Bir de Barış Hersek kaldı. O da sürpriz şekilde 1-2 maça ilk 5 başladı ve iyi iş çıkardı. Umarız bu sene Efes'te şans bulur yeterince.

Hırr!

Ideefixe, Yalçın Hoca'nın Aforizmalar isimli kitabının 2. baskısının 100 tanesini özel imzalı şekilde, ilk 100 sipariş eden kişiye hediye ediyor. Bir resim de koymuşlar örnek. Kafayı yedim.
Kitabı almamış olsam, hemen bir sipariş vereceğim;tek kitaplık da olsa. Ama aldım! Bok mu var, alıyorsun.
İmzaların yanında, her kitapta bir de Yalçın Hoca tarafından ilk sayfaya yazılmış birer aforizma var. Oof of amk.
Bir de Ithaki'nin bastığı, Edgar Allen Poe'nun tüm hikayeleri özel basımı'nı (büyük boy, dev gibi bir şey) 70'den 25 milyona indirdiler. Hemen zaten çok satanlarda ilk sıraya yerleşmiş.

Ideefixe'te jest çok da, bizde zamanlama kötü!

Bok

Efenim bizim neslin en kötü tarafı, daha doğrusu azıcık farkındalığa ulaşmışlar için en kötü tarafı, bu farkındalığın getirdiği, "içinde bulunduğu neslin ne kadar yitik ve ziyan olduğunu görmek"tir.
Bunda kasıtlı ve aklı başında yapılan tercihler çok çok az yer kaplamaktadır. Bu yenen haltların geneli, bilgisizlik, cahillik, görmüş-geçirmemişlik ve tecrübesizlikten kaynaklanır. İşi yapan bünye de durumun ayırdında olmadığı için, genellikle boku yer. Ne bileyim, hayatı kayar. Ööyle ziyan olur gider.

Hani şey vardır ya, "80 sonrası gençlik apolitize" muhabbeti. O var evet de, apolitize olup, başka hiçbir sike yaramamak da cabası. Ha sanki 80 öncesi çok bok yedi ya, o da ayrı.
Öyle ucube bir nesil veya güruh oluştu. Hiçbir sike yaramayan, hiçbir boktan anlamayan. İşi gücü "takılmak"tan ibaret olan.

İşin acı yanı, ben ve benim gibilerin, onlardan ayrı durma gibi bir şansımız yok. Ne bileyim, onlar mahalle kahvesinde gördüğün veya sokakta arada görüp 2 laf ettiğin yaşlı amcalar değiller. Senin de içinde bulunduğun kalabalık onlar.
Hani nasıl o 60-70'lerin romanlarını yazan eski tüfekler filan çıkıyor ya, bizim için de bu geçerli olacak. Ne kadar boktan bir nesil olduğumuzu yazacaklar. Kimse yazmazsa ben yazarım zaten.

Bir de bizden sonrası var ki, ona hiç girmiyorum. Onu da onlar düşünsün. 89'dan sonrası pislik. Tamamen bok. Hem de en cıvığından(istisnası var dememe gerek var mı?).
Bunu, ülkemizin durumuyla bağdaştıralım bakalım:zaten elde batmakta olan bir ülke var. Ve bizde hep söylenir bilirsiniz, gelecek gençlerindir filan. Evet öyledir de, gençlikten cacık olmuyorsa ne yapacağız hacı? Bilemiyorum, belki de bizden öncekiler de benzer şeyler söylediler. Orasını karıştırmayacağım;ki zaten çok da ilgilendirmiyor.
Gelecek gençlerinmiş;gençlerin evet, her zaman öyle olmuştur. Sonuçta fanilik var öyle değil mi. Bu durumda umut da her zaman vardır. Ama umudu taşırken, bir yandan da onun gerçekleşmeme olasılığının ne kadar olduğunu düşünmek lazım. Öbür türlü sıçarsın zaten.

Ülke kötü durumda:sen gençleri bekliyorsun:gençler sıçmış batırmış bile:sende umut var.
Sonuç:belli.

Ülke içinini bırak, kişisel bak. Bu kadar ziyan hayat. Ne için ki. Hiç mi farkındalık yok.

Çok dağınık bir yazı oldu, büyük ihtimalle de ne demek istediğimi filan anlatamadım. Son bir örnekle bitireceğim. Çok içleniyorum bu vaziyete çünkü.

Bizim bir arkadaşımız var. Dişi bir arkadaş. Aslında bayağı da akıllı. Ne bileyim üniversiteye gidiyor filan. Onu da bırak, okur eder. Kafası çalışır bir tip.
Ama bu kızcağızın öteki tarafı da var ki, süzme salak mı diyeyim ne diyeyim bilmiyorum.
Bir kere gerizekalı, amacının ne olduğu malum erkeklerle birlikte olur. Hanzo misali. Siz uzaktan "lan, nasıl lan, nasıl olur!" yollu şaşırıp üzülürsünüz.
Bir arkadaş çevresi var, yapış yapış. "Janım, yafrum"ların bini bir para. Bin tane kankası var. Hepsi canı. Hepsi yavrusu.

Bu kızı gördükçe yemin ediyorum kendi kızım böyle kötü yola düşmüş filan gibi üzülüyorum ulan. Ne iğrenç bir hayat. Nasıl insanlar. Hadi azıcık kırıntısı olmasa, hiç üstünde düşünüp uğraşmayacağım ama, yazık ulan. Vallahi billahi yazık. Kızımız bir de saf. Hani korkuyorum bir gün birine kapılacak, gidecek kötü yola düşecek, hayatı kayacak.

Belki de kabahat bende! Niye düşünüyorsun lan "elin kızı-oğlu" hakkında. Siken siksin, yarrağı yiyen yesin. Hayatı kayan kaysın. Sen kendi keyfine bak. Ama yok! Duramıyor ki mına koduum.
Zaten azıcık umursamaz olabilsem...

Güzel Formalar 33


İlk defa dün OM-Liverpool maçında gördüm. Sanırım zaten ilk kez giydiler. Marsilya'nın Avrupa kupaları için tasarlanan forması bu. Takım için özel tasarım büyük ihtimalle, çünkü bu tasarım şablonu, bu sezon Adidas giyen hiçbir takımda yoktu-tersini bilen varsa yorumlara yazsın, düzelteyim. O ne güzel bir formadır. Üst altın, alt siyah. Yanlardan yükselen çizgiler asimetrik.
Adidas 2 sezondur Marsilya için daha bir özenle çalışıyor belli ki. Geçen seneki turuncu-açık mavi formadan sonra, bunu da görmemiz, yeterince ipucu veriyor. Hele ki ayrı bir tasarım kullanmaları başlı başına büyük olay.
Anlayacağınız, benim son dönemde gördüğüm belki de en iyi forma. Avrupa'da takımlar, Cl için özel forma giyiyorlar bir süredir. Bizde böyle bir şey yapsanız kıyamet kopar;yok efendim renklere bak vs. Schalke bunu yapıyor, Bayern'de de var. Marsilya'nın da yaptığını öğrendik. Keşke daha fazla yayılsa bu iş. Harika şeyler ortaya çıkıyor.

Sıtivi-Ci


Star'ın Türk takımları haricinde Cl maçlarını yayınlamayacağını, geçen sene öğrenmiştik. D-Smart sebepli bir uygulamaydı bu. Böyle olunca, D-Smart'ı olmayan büyük çoğunluk sıçızladı.
Allahtan bizim bir yakın akrabada var da, yararlanıyoruz.
Neyse;gittik oturduk. Ne maçı olduğunu bile bilmiyoruz. Oturduk ööyle.
Baktık Star'da Marsilya-Liverpool var. İlk yarısı çok iyiydi. Gerrard yine ne kdar büyük olduğunu gösterdi. Torres ve Babel de iyiydi. Beklenti içinde olduğumuz Ben Arfa ise kötü.
Ertem Şener, bir ara maç içinde Gerrard'a "Stevie-G" dedi... Biz orda koptuk gittik zaten. Babasının oğlu sanki...
Mandanda çok büyük kaleci.
Marsilya'nın o forma da. Ooof. Müthiş.

Oğlan Çocuğu


Geçen milli maç arası zamanı, Arjantin-Paraguay maçı var. Ama izlemiyorum ben. Mesaj geldi bir arkadaştan:"Laan, Messi saçları kesmiş." Ahan da dedim, koştum Tv başına.
Benzer fizikte Agüero filan da var, anlayamadım bir şey. Sonra gördük tabii, durum ne. Messi saçları, kariyerinin başındaki gibi, yani 05-06 civarı olduğu gibi kestirmiş, kısaltmış. Aslında son hali harikaydı saçının ama, elemanın zevki tabii, ne diyelim. Sıkmıştır belki de.
Saçını Arjantin'de kestirmesi aklıma şunu getirdi:Düşünsenize, elemanın bi' mahalle berberi var. Ondan başkasına kestirmiyor filan. Milli maç bahanesiyle gelmişken de, gidiyim bi hallediyim şu işi demiş olabilir mi? Belki.

Düz


Uefa'nın son 2-3 yıldır uygulamakta olduğu bir kural var. Formanın arkası düz olacak, isim ve numara sorunsuz okunacak. Kimi zaman bu kural yüzünden forma bütünlüğü bozuluyor ve, pek de hoş olmayan görüntüler oluşuyor. Bazen de saçmalıklar. Mesela, daha bugün gördüm (sanırım Bundesliga'da da o kural var ki), B.Dortmund, bu sezon sarı üstüne çok ince siyah çizgili forma giyiyor, ama ona rağmen, isim ve numaranın olduğu bölüm, düz. Ulan engellemiyor ki, o ince çizgiler görüntüyü. Neyse.

Bu kuralın her formaya uygulanması da doğru değil. Her takım çizgili forma giymiyor ki, veya her formada isim ve numara görünmüyor değil ki. eden hepsi arkayı düzlesin.

Şimdi efendim, şu yukarıdaki formayı görüyorsunuz. Bu sezonki Barça formsı. Parçalı desen.
Üstüne de sarı renk karakter kullanılıyor. E peki ne gerek var o alt kısmı tek renk yapmaya! Ha?! Niye bozuyorsun formanın bütünlüğünü!
Şu hale bak ya. Sanki sarı, bordo ve mavinin üstünde belli olmuyor.

NFL'e Genel Bakış


Şimdi bir iki gündür Türkiye'deki arkadaşlarımla da Amerikan Futbolu muhabbeti geçiyor. Onları baz alarak şöyle bir değerlendirme yapayım dedim. Şimdiden söyleyeyim, bana gelmeyin sonra, bu yazı aşırı derecede yabancı terim içerebilir. Öğrenmek isterseniz öğretiriz.

-Brett Favre'ın Jets'e gönderilmesinden sonra Packers'ın Quarterback pozisyonuna yerleşen Aaron Rodgers beklenenden beş gömlek yukarıda performans gösteriyor. İki haftada 500+ metre pas, 5 touchdown. Favre'dan daha yukarıda.

-İlk hafta ligin bence şu anki en iyi QB'i Tom Brady'i diz sakatlığına kurban veren New England Patriots bu hafta Jets'i yendi, 19-10. Gayet kısır bir maçtı diyebiliriz.

-Burada malumunuzdur (belki de değildir) Pazartesi akşamları futbol gecesi. Bütün maçlar pazarları değişik kanallarda aşağı yukarı aynı saatte başlıyor, pazartesi akşamı tek maç, herkes onu izliyor. ESPN'de. Donovan McNabb, Eagles QB'i beni şaşırtan bir oyun ortaya koyuyor şu ana kadar. Zira bu adam NBA'in Darko Miliçiç'i sadece zencisi.

-Seahawks iki haftadır kaybediyor. 0-2 başladık. Ancak Wide Receiver pozisyonun da 4 eksikle çıktık dünkü maça, 6 eksikle bitirdik. Uzatmada Field Goal. Olmamalıydı, oldu. Telafisi var, siktir et. Ayrıca, evet Onur abi, bizim maskotu her maçtan önce uçuruyoruz. :D

-Terell Owens ne kadar "zenci" filan olsa da bu ligin en iyi WR'ı. Tatupu da bu ligin en iyi defansif oyuncusu. MLB filan değil, direk defans 11'inde en iyi oyuncu. Bu kadar.

Dahası gelebilir. Fotodaki de Amber, "the lead cheerleader."

Kitap İçin 5


Efenim bugün son bölüm. Umarız okuyanlar için zevkli bir seri olmuştur.

-"An gelir karaktr daha önce düşünmediğin bir şeyler söyler veya yapar. Oan karakter canlanmıştır, artık ona dokunmamalısın." Graham Greene

-"Kitap bir aynadır;ona bakan bir eşekse, karşısında bir aziz görmeyi beklememeli." Georg C. Lichtenberg

-"En büyük cesaret, kendine hücum edebilmektir." Hasan Ali Yücel

-"Bizde dört sınıf halk vardır. Okuyup yazamayanlar/ Okuyup yazanlar/Okumayıp yazanlar/Okuyamayıp yazanlar. Bunlardan birincisi en zararlı, dördüncüsü ise en tehlikeli olandır." Hasan Ali Yücel

-"Hayat, kadınların tekelindedir;geri kalan her şeyse, erkeklerin." Güven Turan

-"Gerçek yazarlar yazmayı, sıradan yazarlar yazdıklarını önemserler." Güven Turan

-"Bir insan, mükemmel olmadığı için yazıyordur." Anthony Carson

-"Okuduğundan daha çok yazan biriyle asla konuşmak istemem." Dr. Johnson

-"Yaşamak ve yazmak. Birinden vazgeçeceksen yaşamı seç." Joseph Brodsky

-"Yanlış anlaşılmak büyüklüğün şanından." Oscar Wilde

-"Ulysses'i bitirdim ve bir karavana atış olduğunu düşünüyorum." Virginia Woolf'un günlüğünden.

-"Okuryazar birinin asla gerçek bir arkadaşı olmaz." küçük İskender

-"Kalıcı sanat yapıtı bırakan tek kadın yoktur." Schopenhauer
(Bilmeyenler için söyleyelim, üstad azılı bir kadın düşmanıydı)

-"Felsefenin boş bir uğraş olduğunun en büyük kanıtı, felsefeci bir kadın olmayışından belli oluyor.Kadınlar boşa uğraşmaz çünkü" Güven Turan

-"Shakespeare'in yapıtları estetik duygudan tamamen yoksundur." Tolstoy

-"İyi adam olunmadan iyi şair olunmaz." Strabon

-"Söylemi bitmek bilmeyen kitaba 'klasik' denir." Italo Calvino

-"Yaşam, uyuyamadığımızda yaptıklarımızdan ibaret." Fran Lebowitz

Oku


Abi, bu kitap işleri çok sakat işte. Sonu yok. Sürekli yeni yazarlar, yeni türler, yeni alanlar karşına çıkıyor. Ucu bucağı görünmüyor.
Düzenli ve delice kitap okumaya başladığım ilk dönemlerde, liste tutuyordum. Almam gereken, veya bir şekilde bilmem gereken yazar ve/veya kitap adlarını not ediyordum. Sonra bir baktım, bu listenin sonu gelmiyor, sayfalarca kitap ismi. Ve bunun getirisi olarak da, o kitapları bir an önce edinip okuma isteği. O dönem lisedeydim. Beni bir "gereksiz harcama yapmama" hastalığı sardı. Düşün, adam sabah okula gitmiş, aç, ama gidip bir simit almıyor, karnını doyurmuyor. Ulan git de yesene! Yok, o paralar birikecek, kitap alınacak, rahata erilecek. Sonuçta ergenlik;bu tip manyaklıklar çok oluyor. Mesele, farkına varmak. Şükür ki ben erken vardım. Yoksa şu anda 80 yerine 50 kilo olup, okumadığım çoğu kitabı okumuş olurdum ama, bir yandan da sağlığımın amına koymuş olurdum.
Bir süre sonra bu listeyi tutmaktan vazgeçtim. Baktım olmayacak bu işler kısa vadede. Ben de liste tutmayı bıraktım. Aklımda tutmaya çalışıyorum olabildiğince, zaten okumam, almam gerekenler kolay kolay akıldan çıkmıyor. Ideefixe'de bir alışveriş listesi gibi bir şey var, ordan bakıp alabileceklerimi oraya atıyorum bir tek. Orası da yüzlerce kitap dolu. Bakarken kafayı yiyorum.
Liste tutmama işi, bazı kitapların gözden kaçmasına sebep oluyor ama, paranoyaklaşmayı önlüyor, bu kesin!
Ayrıca kitapçıya gittiğinizde de, fazladan dolaşmaya sebep oluyor. Normalde almanız gereken kitabı kaçırma ihtimali de artıyor.

Şu anda önümdeki en büyük hedefler, Orhan Pamuk'un okumadığım birkaç kitabı, Latife Tekin, Kaptan'ın Cumhuriyet söyleşilerinden kalanlar, Enis Batur(işte bu, sıçtığımız kısım. Biz hepsini bitirene kadar Batur bir o kadar daha kitap yazar), İ.O.Anar'dan kalanlar, P.Auster'dan kalan 2-3 kitap, bir de Glenn Meade kitapları.
Bunların hepsini ne kadar zamanda bitirebilirim, Allah bilir. Bir de bunlar edebiyat kısmı ha;araştırma kısmına girersem, çıkamam.

Kitap İçin 4


-"Kadınlar okumaktan vazgeçtiklerinde roman ölecektir." Romancı Ian McEwan

-"Silmek, yazmak kadar önemlidir." Quintillan

-"Tüm Ermeniler yarın öldürülse, Rusların yarısı ertesi gün açlıktan ölse umrumda değil. Tek sorunum yazmak..." Eleştirmen ve Editör George Nathan

-"Kendi kitapları hakkında konuşan bir yazar, kendi çocuklarını öven bir anne kadar kötüdür." Benjamin Disraeli

-"Yazarlığı severim. De kağıt işlerine gelemiyorum." Peter De Vries

-"'Her gün yazar mısınız?! diye soran editöre 'Hayır' dedikten sonra her gün yazmaya başladım." Nicholson Baker

-"Yaşam, ciddiye alınmayacak kadar önemlidir." Oscar Wilde

-"Eğitim yararsızdır demiyorum. Ama zaman zaman da anımsayalım ki, gerçek bilinmesi gerekenler, öğretil(e)meyenlerdir." Oscar Wilde

-"Yaşam ve edebiyatttan tamamen bihaber herkes üç ciltlik bir roman yazabilir." Oscar Wilde

-"Sanat asla halka inmeye çalışmamalı. Halk çalışsın sanatsallaşmaya." Oscar Wilde

-"Dostluk aşktan daha trajiktir. Daha uzun sürer." Oscar Wilde

-"Sevmedikten sonra bir erkek, her kadınla mutlu olabilir." Oscar Wilde

-"Roman her şeyi, kısa öykü tek şeyi anlatır. Onu da şiddetle anlatır." V. S. Pritchett

-"Sanat kötüdür;onunla yasal olarak evlenemezsiniz, ancak ırzına geçersiniz." Edgar Degas

Hücum!

Dün maçı izlemesem ve Rıdvan'ın yorumlarını dinlesem kesin karmsarlığa düşerdim. Ama hayır. Aksine umutluyum bile.
Neymiş çok dağınıkmış Gs, adam gibi hücum yapamamışmış. anırım yanlış maçı seyrettik biz onlarla.
Ben ne kadar riskli bile olsa, sahada sadece hücumu (yani golü) düşünen bir takım gördüm. Ve herkesin istediği de, dahası, olması gereken bu. Sonuç önemsiz. Ne yapalım, olmuyor işte bazen. Bazı orta sınıf kalecilerin hayatlarının maçları hep Gs'ye denk geliyor.
Ömer Çatkıç denen Barthez çakması, 4 çok çok net golü çıkardı, ki bir tanesini 90'dan çıkardı. Maçı izleyen anlar, bilir pozisyonu.

Maçın yıldızı şüphesiz Aydın Yılmaz'dı. Neredeyse her topu olumlu kullandı. Antalyalı hanzolar en az 10 kez takla atarak yere düşürdüler, şükür ki bir şey olmadı. Bu kadar darbeye rağmen yine de ayakta kalması, bize bünyesinin o kadar da zayıf olmadığını gösterebilir. Golün asisti de ondan geldi.
Son 20 dakika kalak, bir ara orta sahamızda defansif ağırlıklı oyuncu yoktu, Lincoln-Kewell-Arda-Aydın şeklindeydi. Forvete de Baros alınmıştı. Bu tabii, son noktaydı artık hücumda;beklerde de Volkan ve Hasan'ın olduğunu düşünürseniz...
Çok yüklendik ama, olmadı.

Son 10 yılın en kötü başlangıçlarından biri miymiş, neymiş. 3 maçta 5 puan. Çok da umurumuzdaydı. Takım oynuyor, bastırıyor. Gol olmaz, olmaz; ne yapalım.
Düzelecek, bunu biliyoruz.

Kitap İçin 3


-Milan Kundera:"Tüm büyük romanlar, tüm grçek romanlar biseksüeldir."

-528 sayfalık özyaşamöyküsü yazan Victoria Beckham, bu kitapta "hayatı boyunca tek kitap okumadığını" gururla söylemekte. Yorumsuz.

-"Kitap ödünç veren budaladır. İade eden daha büyük budaladır." Arap atasözü.

-"Hızlı okuma kursu sayesinde Savaş ve Barış'ı 20 dakikada okudum. Olay Rusya'da cereyan ediyor." Woody Allen.

-"Okurumdan tek talebim, tüm yaşamını kitaplarımı okumaya hasretmesidir(adamasıdır)." diyen James Joyce'a karısı Nora Joyce, ilk ve son kez sesini yükseltecektir:"Neden insanların okuyabilecekleri kitaplar yazmıyorsun?"
Ulysses'i okumaya bir kez girişen ve daha sonra birkaç kez de deneyecek biri olarak, Nora Joyce'a katılıyorum.

-"Yazma özürlü olduğumu keşfetmek 15 yılımı aldı. Bu süre zarfında öyle ünlü olmuştum ki, yazmaktan vazgeçemedim." Robert Benchley

-"Roman yazmanın 3 kuralı vardır. Maalesef onları bilen yoktur." Somerset Maugham

-"Kaç tarikat vardır? Sayısını Allah bilir;hatta biz sayarken de birkaç tarikat çıkabilir." Abdülbaki Gölpınarlı

-"Yazarken kendinizden vazgeçmeniz gerekir." Editör Maxwell Perkins

-"İyi yazmanın tüm sırrı doğru yargılamaktır." Horace

>>Üniversite hakkında:

-"Ne kadar değersiz olduğunu görmek için herkes üniversite eğitimi almalıdır." Yazar Elbert Hubbard

-"Çakıltaşlarının cilalanıp, elmasların soldurulduğu yerdir üniversite." Robert Ignersoll

-"Giren öğrencilerin çok, çıkanların az şey bilmesi yüzünden üniversiteler tıka basa bilgi yüklüdür." Marshall McLuhan

>>

-"Ürün konuşmaya başlayınca, yazar ağzını kapatacak." Nietzsche

-"Okulumu eğitimime asla karıştırmadım." Mark Twain

-"Balığa su neyse yazara öfke o." Nikki Giovanni

-600 polisiye kitabı bulunan John Creasey, ilk kitabı çıkana kadar 743 red mektubu almış. Onları saklayan yazar, güya arkalarına bir sonraki romanını daktilo edecektir.

-"Kitaplar ahlaklı ve ahlaksız diye ikiye ayrılmaz. İyi veya kötü yazılmış diye evet." Oscar Wilde

Metin Oktay



Bugün Taçsız Kralımız Metin Oktay'ın 17. ölüm yıldönümü.
Ekşi'deki korkunç futbol hafızası Belgarath'ın yazdığına göre, 14 eylül 1991 tarihindeki Gs-G.birliği maçına Galatasaray siyah formayla çıkmış. Resmini bulmak imkansız. Keşke olsa da sergilesek;yine de bulursam koyarım. Bugün de öyle bir jest yapılsın isterim;çoğu kişi ister. Fakat bu yılki kreasyonumuzda siyah forma yok. Ki formalar da sezon başından federasyona bildiriliyor, artık düzene girdi o işler, zart diye forma yaptırıp giyemiyorsun. Onun yerine direkt "Metin Oktay parçalı" ismiyle sunulan, ki klasiğe çok yakın tasarımı bulunan bu yılki parçalı formamız giyilmeli. Gerçi bizimkiler kendi evimizde sarı-kırmızı dışındaki formaları giymeyi çok sever ama, bugün yapmasalar bari. Sanmıyorum da.
Yine Ekşi'deki bir diğer futbol uzmanı Ich'in yazdığına göre, o maçta federasyondan alınan özel izinle, Kosecki 10 numaralı formayı giymemiş ve 20 numaralı formayla sahaya çıkmıştır. Bu da çok güzel tabii. Günümüzde artık her futbolcunun numarası belli, o zamanki gibi değil. Onun için, bugün öyle bir uygulama olur mu, pek sanmıyorum.
Belki 02'de yaptıkları gibi, kapalı'nın çatısından bir dev Metin Oktay forması sallandırılabilir, veya tribünde yer alır. Yukarıdaki gibi yani.
Taçsız Kral'ı bir kez daha rahmetle anıyoruz. Bir Gs taraftarı olarak da, onun gibi büyük bir futbolcunun, sempatizanı olduğum kulübün oyuncusu olduğu için gurur duyuyorum.

Bolt

Zaten son yıllardaki bütün büyük Hollandalıları elden kaçırdık, ordan bir kuyruk acısı var. Adamlar bir de gitti, Usain Bolt'u oyuncularının hızını arttırmak için hoca tuttu. O da futboldan anlıyor biraz sanırım ki, "Raul ve Ruud ile çalışmak benim için şereftir" vs demiş. Der tabii. Kıskanırım ulan ne var. Sonuçta düşman.

Nası Ya

Efenim biliyorsunuz, bir senfonik metal grubu var, adı Therion. Saygın bir gruptur bunlar, seveni çoktur vs.
Ama ortada bir gariplik var. Böyle bir müzik grubu için fazlasıyla şaşırtıcı veriler.
Şimdi bu abla ve abilerin bazı albümlerinin isimleri aha da şunnar oloyor:

Sirius B, Lemuria, Gothic Kabbalah Crowning of Atlantis, Deggial ve Secret of Runes!
Artı Son of the Sun ve Kali Yuga gibi şarkı isimleri var.
Lan?!
Laaan!?!

Kitap İçin 2


-Stephen King:"Kendin için yazmıyorsan, beceremezsin."

-Salman Rushdie:"Yazar, söylenemezi yazacak, konuşulamazı konuşacak ve zor sorular soracaktır."

-Oscar Wilde:"Öğrenmekten aciz herkes, öğretmen olmuştur."

-Orhan Pamuk:"Yazmak, yaşanmayan hayattan bir çeşit intikam almaktır."

-Albert Camus:"Anlatmamak ahlaksızlıktır."

-Kingsley Amis:"Tolstoy, Çehov ve Dostoyevski'nin yazdıkları sidik gibidir."

Bu son cümleye katılıyor gibiyim diyebilirim;büyük Rus yazarları hiç sev(e)medim. Belki bir gün. Ama şu anda benim için onlardan çok daha büyük bir ton yazar var. Büyük kitleler onların çok iyi olduğunu savunuyorsa, elbet sebebi vardır, "bunlar asla iyi yazar deği, höt zöt" diyemem, denemez, ama en azından ben, şimdilik katılmıyorum.
Gariptir, bir ara tanıştığım bir Rus dili-edebiyatı öğrencisi de benimle aynı kanıdaydı.

Milli Öfke


Önce Hıncal Uluç'un Emre'ye sallaması, ardından annesinin bunları duyup rahatsızlanması, Emre'nin kamptan izin alıp annesinin yanına gitmesi ve bu konudaki tartışmalar;sonra maçta iki teknik direktör arasında yaşanan gerginlik;ve son olarak da, dün öğrenilen Fatih Terim'in "bıyık sikme" olayı.

Normal bir ülkede olsak ve başımızda normal bir teknik direktör olsa, şimdiye kurtulmuştuk ama, Türkiye'de o kadar kolay kurtulamazsınız!
Sonuçta Fatih Terim'in, ne halt yerse yesin, kendini acayip savunabilen, bir nevi yüzsüz (buna aşırı kendine güven de diyebiliriz aslında) bir adam olduğunu biliyoruz. 2 gün sonra çıkar yine, bir basın toplantısı yapar. Sen sağ, ben selamet. Olay biter gider.

Ya, hepsini geçtim, bu Osman Tanburacı'yı arayıp da sövme işi... bilemiyorum, daha ne söylenebilir ki. Fatih hoca bunda da savunur kendini o harika mimikleriyle.
İyi hocadır, babacandır, gaz verir, kazandırır da, ama Fatih hoca'nın bu aşırı "Adanalılığı", çok şey kaybettiriyor hem kendisine, hem de Türk futboluna.
Hatırlatırım;bu kendisinin "sakinleşmiş" hali. Fulya Terim'in sayesinde Fatih Terim, son aşağı-yukarı 10 yıldır daha dingin bir adam-sözde. Bunun sayesinde başarılara ulaştığını söylerdi Fatih hoca. Eyvallah. Ona rağmen, durum buysa, siz düşünün o müdahale olmasaydı şimdi Fatih Terim ne halde olurdu!? Aman allahım.
Hazır yarı finain, Avrupa üçüncülüğünün dumanı tütüyorken, hala piyasası varken, gitsin Avrupa'da bir takıma da o da kurtulsun biz de.
Ben Milli takım maçlarında, kenarda her an kavgaya girişecekmiş gibi duran bir adam istemiyorum.

Bilmiyorum farkında mı ama, Fatih hoca bu tip olaylar gerçekleştiği ve duyulduğu, dallanıp budaklandığı sürece, başarıları yerine siniriyle, kavgalarıyla, ayarlarıyla hatırlanacak;bu da Türk futbol tarihinin en büyük teknik adamı için çok kötü bir son olur.

Muthafuckn D-R-E

Bu zenci milleti harbiden manyak. Adamın şarkısında "It's the madafakin' D-R-E" gibi bir ifade geçiyor. Ulan bunun türkçe mealini, bizde bi' adama söyle, kan çıkar. Ama onllar gırgıra vurabiliyor işte. Süper ya.
Bu arada bakışları da görüyorsunuz. Gelmesin;siker...

Tefrika

Hani zamanında, erken dönemde romanları gün gün, gazeteden tefrika ederlermiş (yayınlamak) ya;ben de blog'an öyle bir şey mi yapsam hacı. Hoş olur aslında.

Kitap İçin 1

Efenim bugünden itibaren her gün bir veya birkaç kez Selçuk Altun'un Kitap İçin isimli, Cumhuriyet Kitap'ta aynı isimdeki köşede 40 hafta boyunca (ki sonra devamı da geldi. 2. kitap çıkar bile yakında, o derece) yazdığı "Aforizma, Alıntı, Kı(s)sa"lardan oluşan eserinden dikkat çekici, etkileyici cümleleri, özlü sözleri vs. bloga koyacağım. Umarım işe yarar.

-Kitabın ilk maddesi:" 'Tolstoy mu, Dostoyevski mi?' sorusuna 'Thomas Bernhard' yanıtıyla kaleydoskopik serimizi başlatıyorum" dur.
Selçuk Altun, sıkı bir Thomas Bernhard hayranıdır. En sevdiği romancı Bernhard'tır-bütün diğer büyüklerden üstte tutar. Ben kendisinin bir kitabını okumaya giriştim ve yarıda bıraktım. İleride zaman olursa okumaya girişeceğim Bernhard'ı.

-Ernest Hemingway:"Yazmanın en büyük faydası yalnızlıktır."

-Borges:"Kitaplarla çevrili değilsem uyuyamam."

-Flaubert:"Yaşamak için oku."

-Franz Kafka:"Bence yalnızca, bizi bıçaklayan ve yaralayan türden kitaplar okumalıyız."

-Kütüphanenizde 2500 kitap varsa dostunuzdurlar. 5000'den sonra tamamen esirleri olursunuz.
Selçuk Altun

-James Joyce'a bir hayranı "Ulysses'i yazan eli sıkmak istiyorum" dediğinde, "Hayır, o başka işler de becermiştir" yanıtını alacaktır.

-Marcel Proust:"Her okur, okurken kendisini okur."

Emre Belözoğlu

Emre tek golümüzü attı maçta evet. Ama bunun bir önemi var mı? Hayır.
Yorumcunun Selçuk Yula olduğu bir maçı atlattık. Sonuçtan önce bu mühim benim adıma. Maç boyu Emre'nin götünü yalayıp durdu. Fb yanlısı "analiz"leri ise zaten bir ayrı.

Aslında durum o kadar kötü değil milli takım açısından, ama bizim basın malum. Niye Çağlar oynadı, niye şu oynamadı, niye bu oynamadı.
Bir kere şu kesin ki, Mehmet Aurelio ve (kimsenin beğenmediği) Hakan Balta'nın bu takım için önemi herkes tarafından anlaşılmıştır sanırım. Çağlar'ın da bir daha milli takım formasını giyeceğini sanmam.

Emre hakkında çok şey söylemek istiyorum. Ama söylemek istemiyorum bir yandan da. Zaten bu işten anlayan ve maçı izleyen herkes anlar ne demek istediğimi.
Kendisinin bu gidişle kariyeri 30 olmadan dibe vuracak. O zamanında Hagi'nin çırağı olan genç, adı sanı duyulmaz halde kariyerine son verecek.

İğrenç Formalar 7

Arsenal genelde sarı veya sarı-mavi olan 2. formalarına kırmızı katınca olmuyor abi, gene olmamış. Bu yılki 2. formaları kendisi.

Güzel Formalar 32

Fransa'nın yeni kreasyon 2 veya 3. forması sanırım. Normalde kırmızı forma yapmazlar, güzel olmuş bu sefer, iyi etmişler.
Şu var bir de, takımlar büyük turnuvalarda yeni formalarını giyerler ve ardından gelen elemelerde de o formaları giyerler. Ama artık bunun istisnalarına rastlıyoruz. Bu formada ve diğer yeni Fransa formalarında olduğu gibi.

Korku

Bu korkuyu görmek bile bazen yetiyor.
Ayrıca "gerçekten takım tutmak" da böyle bir şey işte sanırım. Bu konuda onlardan öğreneceğimiz çok şey var hala.

Güzel Formalar 31


L'Pool'un 99-2000 deplasman forması. O dönem için çok iyi forma. Beşiktaş da bunun bir benzerini giymişti o ara.

Güzel Formalar 30


Manutd'nin yeni beyaz forması. Mavi'nin tonu ve beyazla uyumu formayı çok hoş hale getiriyor.

Efes De Efes

Ben sadece yeni transferleri topluca bir yazmak istiyorum:tahminde bulunmayacağım, çünkü son 2 sezondur hep çok iyi kadrolar vardı ama, sonuç hüsran.

Engin Atsür, Bootsy Thornton, Michalis Kakiouzis, Charles Smith, Milos Vujanic(!), Mario Kasun(Onur Abi!!), Sinan Güler(!), Kaya Peker, Emre Bayav.
Peki elde neler vardı?
Kerem Gönlüm, Barış Hersek, Ender Arslan, Bora Hun Paçun, Mustafa Abi ve Cenk Akyol.

Ya bilemiyorum, bu kurulan kadro, Efes'in gerçekten Avrupa'nın ağırlığı olan kulüplerinden biri olduğunu gösterir nitelikte. Umarız potansiyeli de sahaya dökülür de bu kadronun, hem güzel basketbol izler, hem de Efes'in dönüşüne tanık oluruz.

Çocuk

Şimdi şu resme dikkatlice bakınız:Orta kısma doğru 10-12 yaşlarında bir çocuk var tribünde. Ve üstünde Barça'nın geçen seneki ikinci forması var, açık mavi. Bu çocuğa kızmalı mı sizce? Büyük bir ihtimalle kendisi Boro taraftarı. Bulunduğu tribüne bakınca bu görünüyor az çok. Ama başka takım formasıyla gelmiş. O formanın sırtında da büyük ihtimalle Messi veya Ronaldinho yazıyor. Günümüz futbolunda birçok kahraman var, idol futbolcu var. Futbolsever çocuklar da ufak yaşta kendilerine bir model seçiyorlar, o futbolcuların itici gücüyle futbola tutunuyorlar. Normal karşılamalı belki de. Ama herkesin bu konuda yeterli hoşgörüye sahip olduğu da tartışılır bir durum, biliyorsunuz. Türkiye'de mesela düşünsenize...

Deprem


-Türkiye 1999 yılında bir deprem atlattı
-Bu depremin birtakım yapay yollardan gerçekleştirildiği öne sürüldü-ki ihtimali var-
-O zamandan beri Türkiye daha bir "ağırbaşlı", abilere karşı

-Bugün İran'da bir deprem oldu;şiddeti 6.1 veya 7.5
-İran son dönemde Abd ile bayağı bir didişmekte, gider yapmakta
-Ve de İran'da bir deprem gerçekleşiyor
-Ayrıca depremin gerçekleştiği bölgede bir rafineri var

Parçaları birleştirince kötü şeyler ortaya çıkıyor. İnsan ne taraftan düşünsün bilemiyor. Fay hattının da nerden gittiğini görüyorsunuz sanırım.

Tuba


Güzeller güzeli insan Tuba Büyüküstün, artık ülkemizin yurtdışı tanıtım afişlerinde yer alacakmış. Bir önceki bu işi üstlenen kişi Azra Akın'dı biliyorsunuz. Bu yurtdışı tanıtımı da ne demekse;sanki tatil köyüyüz amına koyym.
Bu olay bir açıdan kötü tabii, mesela ben kıskanç bir insanım, niye "elin gavuru" görsün bizim Tuba'mızı. Olmaz abi. İktidarın işleri işte.

Törkiş Rep



Şimdi efenim biliyorsunuz biz Rap severler için işin Türkiye ayağına bakmak hep hüzünlüdür. Niye mi? Çünkü zaten iki elin toplamı etmeyecek adam var, (aslında bir el toplamı kadar ama, hadi böyle olsun) bir de bunlar genelde kavgalı oluyor. Öyle olunca, hiçbir zaman huzurlu bir ortam meydana gelmiyor.
Bir tanesi zaten iyice hukukçu kesildi başımıza;diss atana dava açıyor. Rap'in de anasını sikiyor. Ulan diss'e karşılık dava ne demek?!

Şöyle genel bir bakalım, ne olup bitiyor.
Ceza'dan yakında yeni albüm gelecek. Diskografisine bakınca her 2 senede bir albüm çıktığını görüyoruz. En son 06'da Yerli Plaka çıkmıştı, 08'e de yeni albüm gelecek büyük ihtimal.
Son albümde tarzını bayağı bir değiştiren (sebeplerini bilen bilir), değiştirmekle kalmayıp, kaliteyi de düşüren Ceza, kendisine duyulan saygıyı arttırmak için, belki de kariyerinin en iyi albümünü yapmak zorunda.
Ama bu zor. Çünkü Ceza artık Almanya'da Killa Hakan ve tayfasıyla birlikte, ve o tayfa ile yapılacak herhangi bir işten fayda gelmeyeceği gün gibi ortada. Ha, herkes ne yapacağına kendi karar verir, bu işler böyle ama. Bir de Ceza dışardan bakmalı bu işe.
Bunları söylesem de, son olarak yaptığı Maxi single'ın umut verici olduğunu söylemeliyim. Hem de bayağı bi. Beatleri artık Louis adındaki bir eleman yapıyor ve işini iyi becerdiğini söyleyebilirim. Bu maxi single da olmasa oldukça kötümser karşılayabilirdik yeni albümü.
Ceza konusunda bir haber de, Fuchs ile artık daha yakın olduğu, daha fazla birlikte takıldığı yönünde. Hatta bir yerlerde ortak proje (belki Nefret yeniden) yapabileceklerini bile duydum. Keşke olsa.

Ceza'dan Ayben'e atlayalım. 45 senedir beklediğimiz albümü çok uzun olmayan bir süre önce piyasaya sürebilmişti Ayben. Maalesef benim açımdan bu albüm de beklenildiği gibi çıkmadı (yine de çok sevenler çıktı birkaç). İnsanın "Ayben feat.lerde kalsa keşke" diyesi geliyor, ama bu da saçma tabii. Diğer albüme darısı diyeceğim ama, o da kaç sene sonra çıkar allah bilir. İlkini beklemekten kurdeşen dökmüştük de.
Ayben'in yeni dış görünüşüyle ilgili de ufak bir eleştirim olacak naçizane:albüm çıkarmak illa da amerikan r&b şarkıcıları gibi olmak anlamına gelmiyor. Aşırı süslenmekle iyi albüm de ortaya çıkmıyor. Neyse.

Sago'ya gelirsek, o da yakın zamanda (mart gibi) Kötü İnsanları Tanıma Senesi'ni piyasaya sürmüştü. Cidden çok iyi albüm. 2-3 tane basit parça varsa da, geneli bozmuyor.
Sago'nun bu albümü çıkarmasından sonraki bazı demeçleri, yakında müziği burakacağına dair ipuçları taşıyordu. Ne yapar bilinmez.
Sago'yla ilgili bir olumsuz haber de, bu "ahalim" olayını abartması. Nette bulduğumuz ve benim de blogda yayınladığım bir resimde (buldum resmi, yukardaki resim yani) kendisi bildiğin tarikat şeyhi gibi poz vermişti, eller yukarda, elemanlar arkada filan. Dine düşkün olmasına kimse bir şey diyemez de, bu ne?!
Abartmasa bari. Ego bu, malum.

Kolera'nın da temmuzda İnziva isimli 2. albümü piyasaya çıkmıştı. Yine çok parlak bir albüm olduğunu söyleyemeyeceğim. Kolo hayranları yine yıkama yağlama yaptı tabii, o konuda sorun yok.

Fuat'ın bildiğim kadarıyla son zamanlarda pek sesi soluğu çıkmıyor. En son Ayben'in Kork bizden isimli şarkısının klibinde gördük. O klipte yer alması, Ceza ile arasının düzeldiğine alamet mi, onu bilemeyiz. Ama bir klipte Ceza, Ayben, Killa, Fuat ve Fuchs'u birlikte görünce insan heyecanlanıyor doğal olarak. Bir Sago eksik işte orda. O da olsa keşke.
Bakalım bu "klip birlikteliği", bir ortak projeye de yol açacak mı;veya yakınlaşmaya, o da olur.

Son olarak underground hakkında da bir-iki şey söylemek istiyorum.
Önceden daha fazla ilgilenirdim, olup biten hakkında da haberim olurdu. Ama artık o kadar tiksindim ki, underground kelimesini duyunca kaçasım geliyor. Bazı arkadaşlar lafını açıyor, duyuyorum birkaç bir şey, öyle.
Elemanların neredeyse hepsi, niye underground'da kaldıklarını kanıtlarcasına basit işlerle uğraşıyorlar. Aynı döngüde devam ediyorlar. Undergroundsever için hepsi "süper" ama kazın ayağı öyle değil ki.
Kimseye ne yapıp yapmayacağını söyleyecek değiliz ama, bizim de gördüklerimiz ve söyleyeceklerimiz var tabii.
Bir kere şu var:rap, dış görünüş itibariyle "basit" bir müzik icra şekli olduğu için, bir şekilde içinde olduğuna inandığı potansiyeli dışarı fırlatmak isteyen ergen genç, rap'e yöneliyor. Bunda son dönem yükselen trend olmasının da payı büyük. Yani arabesk seven eleman, 1-2 rap şarkı sevdi diye hemen rap yapmaya başlayabiliyor.
Böyle olunca da, hemen bir cesaret rap yapmaya girişiyor. Zaten underground'da yer bulmak kolay. İnternet dünyasındayız, 2 forumda takılıp şarkılarını yayınlayıp çevre edinmek iş bile değil. Bunun sonucunda ergen bünyenin götü kalkıyor ve ne yapıp yapamadığına bakmaksızın "rapçi" oluveriyor. Daha fazla anlatmak istemiyorum, çünkü sinirim bozuluyor.
Kısacası, böyle herkesin rapper olduğu ortamda tabii ki kalite de düşük olacak.

Overmars


Az önce Flying Dutchman'de okudum;belki daha önce de öğrenebilirdim ama o zaman da net yoktu:Marc Overmars futbola başladığı ilk takımı olan Go Ahead Eagles'da yeniden futbola dönmüş. Bu haberden daha güzeli ve şaşırtıcısı ne olabilirdi bilemiyorum.
Overmars, zaten bir futbol efsanesidir, hele benim gibi Hollanda ve Barcelona hayranı bir futbolsever için, çok daha fazla şey ifade eder.
Onun sayesinde Hollanda ekolünü daha fazla sevdim, hücum futbolunu daha fazla sevdim, onun tarzındaki oyunculara aşık oldum. Çok erken bırakmıştı maalesef, tadı damağımızda kalmıştı. Hele bir de Barça'nın ondan sonra kazandığı başarıları düşününce insan daha bir kötü oluyor.
Gelmiş geçmiş en iyi kanat oyuncularındandı, çok çok hızlıydı. Bilen bilir zaten de, yeni nesi bilmiyor pek böyle oyuncuları.

Tabii ki büyük başarılar kazanması veya eski formuna dönmesi zor ama, 1-2 maçını izleme şansı bulsak bari ustanın. Yine de artık tekrar yeşil sahalarda olacağını bilmek bile çok güzel.

İtmek

Hani böyle sevdiğiniz insanlar vardır, ara sıra bazı hareketler yaparlar ki, direkt soğursunuz, kaçmak istersiniz. Allah belasını versin, bundan daha kötü pek az şey vardır.

Messi...

Beklemek

Sevdiğin yazarın kitabının çıkmasını beklemek, ve de çıkış zamanının gelmesi, bir okur için çok değerli zaman dilimleri.
Uzun süredir bekliyorsundur büyük ihtimalle, ve artık "o zaman" gelmiştir. Kavuşmuşsundur kitaba, doya doya, merak ede ede okuyacaksındır. Beklentiler içinde.
Fiyasko çıkarsa sövme hakkın vardır;çünkü beklemişsindir o kadar! Nasıl olur da kötü bir kitap okursun o kadar süre bekleyip de! Ama bu işlerin garantisi yok maalesef. Kitabını beklediğin kişi dünyanın en iyi yazarı olsa bile, her zaman kötü sonuç çıkma şansı vardır. Bunu azaltmanın yolu ise, doğru yazar tercihidir.
Bu dönem yine benim için güzel geçiyor, çünkü doğru kitap tercihleri ve sevdiğim yazarların yeni kitaplarının ortaya fırladığı bir dönem. Bir dönem internetin de olmaması, olumlu katkı yaptı bu duruma tabii ki. Daha fazla vakit kaldı bana.
Orhan Pamuk, üstünde 10 yıldır çalıştığı ve 2-3 yıldır merakla beklenen Masumiyet Müzesi'ni sundu bizlere sonunda.
Yakında Paul Auster'ın yeni romanı Karanlıktaki Adam satışa sunulacak. Bir süre önce de Maxime abi'nin yeni romanı vardı, yazmıştım zaten.

Pamuk abi, beklediğimize fazlasıyla değen bir roman yaratmış. Belki de Nobel'i hak ettiğini kanıtlayacak iyice.

Gelir


Salih Özkafir geldi!
Savulun tırsaklar, üçbuçuk atın korkaklar, net aleminin en sikici yazarı geldi! Ortalığın amına koymak için Sirius'tan geri geldi!!!

Galatasaray- Fenerbahçe- Beşiktaş- İlk Hafta

-Lig başladı malumunuz üz're. Galatasaray ilk hafta düşmesine kesin gözüyle bakılan Denizlispor'u 4-1 yendi, ama oynanan top beğenilmedi. Forvet sıkıntımız biliniyor zaten; dört golümüzün hiçbirini santrforumuz atmadı. Daha önemlisi sağ bek olayı. Uğur bir türlü iyileşmiyor, Sabri'yle olacak mı derken o da sakatlandı, kaldık bir tek Barış'a. (Emre Güngör iyi ki sakat, Aşık filan oynamaz herhalde !) Barış'ın mücadelesi, tekniği tarışılmaz ancak Sabri'de olan problem Barış'ta da var. Ters kademeler. Rakibin sağından gelip stoperleri geçen toplarda aslen ortasaha oyuncusu ne yapar? Soru bu. Geçelim. Diğer bir problem de hücuma dönük ortasaha üçlüsünde kimlerin oynayacağı. Basında yazılan- çizilen- konuşulanlara inanmıyorum, "Arda kesik yedi". Arda sakatlıktan çıktı ve Çarşamba günü belki de sezonun maddi açıdan en önemli maçına çıkacak takım. Bence Arda'nın kenardan gelmesinden iyi bir çözüm yok. Gelelim Steaua maçı ve sonrasına. Bence Hasan yiyecek kesiği, Arda-Kewell sağ-sol değişmeli oynayacaklar. Çok büyük bir taktiksel deha gerektirecek bir tahmin değil bu, aklı başında olan Galatasaraylılar, futbolseverler bunu rahat söyleyebileceklerdir. Linderoth geldiğinde Ayhan kesik yiyecektir, Topal- Linderoth ikilisi olsun diye. İlk hafta olduğundan eleştiri olarak algılamayın ama ben bu maçta Meira'dan beklediğimi bulamadım, acemice hatalar yaptı, çok geriye oynadı. Servet'te ise kim ne derse desin bir düşüş var, geçen sene sonundaki Servet yok. Topla çok çıkıyor, biraz da taraftara hoş görünme çabasıyla. Halbuki bu işi yapmak için Meira alınmadı mı? Topal da Mustafa Denizli'nin de dediği gibi (ki söylediği az doğrulardan biriydi) çok iki stoperin arasına geliyor top almak için, alışkanlık olsa gerek. Transferde Mario Gomez filan adı geçiyor, olursa Güiza filan hikaye. Oliveira'dan vazgeçilmiş olsa gerek. Baros vs. de var. Bakalım bugün Haldun Üstünel sefere çıkıyormuş, 3-4 güne -en geç- biter diyorlar. Oyun dediğimiz gibi beklenen kadar iyi değildi ama 4-1 de iyi skor. Galatasaray birinci hafta sonunda lider.

- Gaziantep sildi süpürdü Fener'i adeta. Kafa ütülüyorlar Güiza'ya penaltı yapıldı yoksa yenerdik, diye. E paşam onlarınki de verilmedi de penaltı davasını geç, top oynamadı Fener. Karşılığında Antep ise ne kadar hazır olduğunu gösterdi, Beto çok kaçırmasına rağmen çok çalıştı, Erman'ın kalitesi belli. Golü atan Tabata'yı da çok iyi bulup getirmişler, aferin. Semih'in yedekten gelmesi fiyasko, tek forvet oynuyor diye eleştirilen Zico gidince bayram ettiler, ama gelen hoca da aynı terane. Geçiyoruz. Alex, Carlos, Gönül gözükmedi. Hava beklenen kadar sıcak değildi, zemin iyiydi, Antep defansı duvar gibiydi. Geçen seneki Sivas'ın yerini alırlarsa şaşırmayalım.

-Beşiktaş çok kötü oynamamasına rağmen ilk yarıda 2-0 düştü. Antalya'nın yeni getirdiği 2 siyahi oyuncu ve Zitouni inanılmaz işler yapıyorlar. Ömer bildiğimiz Ömer. Serdar Özkan girdi, etkiyi yaptı. Aydın'ı yakmasınlar, çıkarıp filan. Antalya seyircisine söyleyecek bir şey yok. Demirören'e yaptıkları, maç boyunca yaptıkları tezahüratlar yakışmadı. Beşiktaş, Bobo'yla kaybetti, Bobo'yla buldu. Antalya'nın alacağı 3 puan ekstra olurdu, kaybettikleri hesaptadır zaten.


Haftanın golü Selçuk'tan. İzle izle bitmez, "jeneriklik gol".